İzlediğiniz Belgeseller ve Yorumlarınız

Belgesel tavsiyeleri konusuna yazmaktansa izlediğim iki belgeselden bahsedeyim dedim, onun içinde yeni bir konu açtım.

İlki Conversations with a Killer: The Ted Bundy Tapes belgeseli. Gerçekten epey etkileyici bulduğum bir belgsel oldu. Ted Bundy ile az çok şey biliyordum açıkçası ama onun sesinden yaptıklarına ilikin yorumları dinlemek (ilk başlarda inkar etse de) tüyler ürpertici. Aramızdaki sıradan bir insanın bile içinde yatan karanlığın ne derece tehlikeli boyutlara varabileceğinin ispatı. Mindhunter veya Manhunt: Unabomber seyrettiyseniz bu belgseli kesinlikle kaçırmamalısınız.

Diğeri de Formula 1: Drive to Survive belgeseli. Ben 99’lardan (sanırım 8 yaşındaydım) bu yana Formula 1’i takip eden insanlardan birisiyim. Son zamanlarda araçların dominantlığı yüzünden takip etmeyi bıraksam da geçen sene bir parça heyecan olduğu için yeniden takip listeme aldım. Bu belgeselle o dünyanın içine girmek güzel oldu. Çok derin/değişik bir bakış açısı sunmuyor belki ama F1’de dikkat çekmeyen rekabetlere epey güzel dikkat çekmiş. Bazı bölümlerde birkaç pilotu ön plana çıkarırken diğer pilotlara unuttukları olmuş, F1 puan durumuna baktığımda haksızlık olarak yorumlayacağım şeyler var. Yine de genel olarak F1 dünyasına dair güzel bir algı oluşturuyor.

3 Beğeni

The Vietnam War: A Film by Ken Burns and Lynn Novick

Konu: Dizi halinde yayınlanmış Netflix belgesel serisi. Tarihi ses ve görüntü kaytıtlarından ve yaşayan tanıkların ifadelerini (Amerikalı askerler, gazeteciler; Vietnam tarafından siviller, dönemin Kuzey veya Güney tarafında yer almış askerler) içeriyor. Her biri 1,5 saatle 2 saate yakın 10’arşar bölümden oluşuyor.

Yorumum:

Her bölüm, “Neler dönmüş Serhat?” ile “Ah be!” karışımı hissiyatlar uyandırdı. Yıllara uzanan süreç tüm taraflarıyla ele alınıyor.

Yarattığı hissiyat, verdiği bilgi açısından nasıl başladıysa öyle sürüp bitti. Savaş ve tarihçesi hakkında derli toplu bir çalışma olmuş. Belgeselden anlaşıldığı kadarıyla Vietnam Savaşı’dan çıkartılacak çokça ders var. Savaşın taraflar üzerindeki etkisi, ideallerin paranoyaya kibre dönüşerek sıcak çatışmayı alevlendirmesi, karşıt tarafların ters orantılı anlayış ve taktiklerinin savaşın gidişatındaki etkisi, savaş taktiklerinin ne zaman başarılı ne zaman başarısız olduğu, neresi ve hangi taraf olursa olsun sivillerin iki ateş arasında kalması, vs. konuda bayağı bir fikir veriyor. Tabii bunları düşündürürken barışın nasıl sağlanabileceği ve sürdürülebileceği hakkında da ipuçları verdiğini düşünüyorum.

Elbette, belgselde yapılan tek şey tanıkları ve belgeleri konuşturarak, ülke sınırarını aşan Vietnam Savaşı’nı ve tarihini sunmak. Belgeselin düşündürücü kısmı izleyicisine kalmış. Şahsen payıma düşeni aldım.

4 Beğeni

Won’t You Be My Neighbor?

Konu: Vaiz olmak için yola çıkan genç adam, gündelik hayata yeni yeni giren televizyondan çok etkilenir. Bu icat, kitlelere ulaşmak için harika bir araçtır. Bu sebeple vaizlik okulunu son senesinde bırakır ve yerel bir tv kanalında çocuk programı yapmaya koyulur.

Ve böylece Amerikan televizyonlarının en ünlü ve saygı değer çocuk programcısı Fred Rogers’ın kariyeri başlar.

Belgesel, ana hatlarıyla bu efsanevi ismin özel hayatıyla bütünleşen kariyer hayatını anlatıyor.

Yorum/Tanıtım

Fred Rogers’ın çocuk programı konseptinde onları ne kadar ciddiye aldığı, bunun sebepleri ve aldığı olumlu veya olumsuz tepkileri öğreniyoruz. Bunların özel hayatına yönelik etkilerine de değiniliyor; ya da ipuçları üzerinden tahminler yürütülüyor.

Ömrü boyunca, daha hızlı, absürt, şiddetli ve gerçeklikten olabildiğince koparak eğlence vadeden programların tam zıddı işlere imza atmış. Sessizliği kullanmış. Güncel olaylara bariz göndermelerde bulunarak, çocukların gerçek dünyadan kopmamasını ve ideal olanı kavramalarını hedeflemiş. Ölüm, kayıp, yalnızlık gibi, çocukların sezinleyip de tam kavrayamadıkları konuları anlatmaya çalışmış.

Kendi yapım ekibindeki edebsiz şakaları kaldırabilmesini bilmiş.

İşine bir yandan tutkuyla bağlanırken bir yandan da neyi başarıp başaramadığını sorgulamış.

Muhafazakâr bir Cumhuriyetçi olarak kalıpların dışında biriymiş.

Meselelere çocuk kavrayışı düzeyinden, temel ve naif yaklaşması onu mizah unsuruna dönüştürmüş. Üzülse de belli etmeden devam etmeye çalışmış.

Bütün hayatlar kıymetlidir babında sarf ettiği “hepiniz özel ve değerlisiniz” sözlerini, "çocuklara boş umutlar vererek geleceklerini karartıyor"a yorarak saldıranlar olmuş. Ölümünden sonra da “herkese hoş görülüğü davranma” çağrıları sorunlu bulunmuş.

Prensipte yapmaya çalıştığı şeyse, İncil ve Hristiyanlık öğretilerine göre çocuklara örnek olmaya çalışmakmış.

Fred Roger’ı üne kavuşturan ansa çok ilginç. Tv’nin yeni yeni yayıldığı dönemde, hükümet savaş bütçesine kaynak bulabilmek için daha yeni kurulmuş Kamusal Yayın’ın fişini çekmeyi düşünmüş. Nihai kararın verileceği kongre toplantısı iki gün sürmüş. Senatör, sunulan hiçbir sanmadan etkilenmemiş. Sonunda savunma sırası Fred Rogers’a gelmiş; ucuz kuklalarla çocuk programı yapan o adama. Ve aşağıdaki tarihi savunma gerçekleşmiş [Belgeselde de mevcut]:

https://youtu.be/fKy7ljRr0AA

Yalan yok. O savunmanın karşısında ben de duramazdım. O noktadan sonra bütçenin arttırılması için bile kulis yapardım.

2 Beğeni

Ancient Aliens( Antik Uzaylılar) çok güzel bir belgesel. Uzaylılara merakınız varsa bu belgesel tam sizlik.

Pawn Stars( Modern Rehinciler) beğendiğim bir belgesel. Para edebileceği düşünülen eşyaları getiriyorlar ve dükkanda onlara fiyat biçiliyor. Eşya satmaya gelenlerle diyaloglar bazen çok komik olabiliyor. Gelen eşyalar hakkında ise tarihi bilgiler edinilebiliyor. Ayrıca Chumlee diye orada çalışan eleman var ve beni her zaman güldürür.

Her iki belgeselde History kanalında.

3 Beğeni

Daha birkaç gün önce izlemiş olduğum “Don’t F**k with Cats: Hunting an Internet Killer” isimli belgesel hakkında yorum yapabilirim.

Şahsen 3 bölümden oluşan belgeselde her bölümde farklı bir olayın anlatılmasını umuyordum fakat 3 bölümde de tek bir olay üzerinden devam edilmiş ki bu durum benim için bir rahatsızlık yaratmadı.

Belgeseli şahsen güzel buldum. Özellikle farklı kişilerin görüşlerine yer vermesi doğru bir hamle olmuş. Tabi belgeselin kendi fikrini veya akla daha yatkın olan durumu da belirtmesi olağan karşılanacaktır.

İzleyecek arkadaşlara en önemli tavsiyem belgeselde geçen bazı filmleri önceden izlemeleri olabilir. Zaten 2 önemli filmden bahsediliyor ve ben sadece birini daha önce izlemiştim. Filmden sonra ise diğerini izledim tabi bu şekilde görmek de farklı bir bakış açısı oldu benim için.

Bir üstteki paragrafta bahsettiğim filmlerin ismini de spoiler olarak koyuyorum. Keyifli seyirler.

1- Basic Instinct

2- Catch me if you can Instinct

Not: Ben sadece 2. filmi izlemiştim, sonrasında diğer filmi izlemem olayı bütün bir şekilde değerlendirmemi sağladı. Tabi burada önce filmleri izleme veya belgesel sonrası izleme kararını sizlere bırakıyorum.

3 Beğeni

Nuts!

Konu: Dr. John Romulus Brinkley keçi testislerinden aldığı doku örneği sayesinde erkeklerdeki kısırlığı tedavi edebildiği keşfeder. Çalışmasının başka hastalıklarda da işe yaradığı gözlemlenince ünü yayılır. Hizmet verdiği kasabaya akın akın hastalar gelir. Ziyaretçiler sayesinde Dr. Brinkley kadar kasaba da zenginleşir. Dr. Brinkley’in yeni yenu yayılan radyoya duyduğu heyecan hem popülaritesini hem de düşmanlarını arttıracaktır.

Bu, John Romulus Brinkley’in hemen hemen gerçek hikâyesidir.

Yorumum: Umut tacirliğini yine umut tacirinin dilinden, onun bakış açısından anlatan bir belgesel. Görüntüler, ses kayıtları ve yoğunlukla da animasyonlu canlandırmalarla desteklenmiş.

Sahtekârlık hakkında yeni bir şey öğrenmedim. Kulaktan kulağa yayılan efsanelerin, kitle iletişim araçlarının gücünün, yenilikçi eğlenceler sunmanın cazibesinin, ekonomik çarkların nelere kadir olduğu, gerçek bir figürün -hemen hemen- gerçek hikâyesinde sıralanmış.

2 Beğeni

John Uzaylılarla Temas Kurmaya Çalışıyordu

Konu: Matthew Killip tarafından yönetilen ve John Shepherd’ın oynadığı 2020 belgesel filmidir. Belgesel, son teknoloji yayın ekipmanlarıyla 30 yılı aşkın süredir uzayda müzik yayınlayarak uzaylılarla iletişim kurmaya çalışan John Shepherd’ın hikayesini anlatıyor.

Yorumum: 16 dakika sürdüğü için izlediğim en kısa belgesellerden biriydi. John Shepherd ve ailesinin adanmış bir şekilde uzaylılarla iletişime geçmeye çalışmasını takdir ederek izledim. Acaba yıllar süren bu adanmışlığın sonu nereye varacak diye düşünürken, belgesel sıradan bir Netflix yapımına yakışır şekilde bitti. Kısacası kaliteli başladı, beklentimi yükseltti, vasat bir sonla bitti.

Spoiler içeren yorumum:

İsminden dolayı, doğal olarak uzaya dair bir şeyle sonuçlanmasını bekledim.
Tabi ki John’un, özellikle yaşadığı bölgede, en az bir uzaylıyla karşılaşması kadar ender rastlayabileceği eşcinsel ruh eşini bulmasına çok sevindim. Nasıl desem 30 yıl, neredeyse bir ömür harcanmış bir çalışma ve sonuç yok. Sanırım belgesel ekibi de benim gibi düşünmüş, John ve partnerinin karşılaşmasını (yaşadıkları bölgede ve geçmiş yıllarda) uzaydan gelen bir sinyal kadar imkansız görmüş ki belgeselin sonuna onların hikayesini eklemiş.

3 Beğeni

resim

Yapımcıları arasında Joaquin Phoenix’in de olduğu What The Health, yiyeceklerin sağlığı üzerine yapılmış en bilindik belgesellerden birisi.

Kip Andersen, belgeselin ilk yarısı boyunca günlük olarak en çok tüketilen yiyeceklerin aslında uzun vadede iç organlara ne kadar zararlı olduğunu anlatıyor ve diyet biçiminin genetik hastalıklara yakalanma oranını ne kadar önemli derecede etkilediğinden bahsediyor. Dahası, bu kronik hastalıklara (Tansiyon, şeker, kardiyovasküler hastalıklar vs.) dair vakıf sitelerindeki beslenme önerilerini inceliyor ve bunların doğruluğunu tartışıyor.

Buna ek olarak, beni etkileyen kısımlardan birisi göğüs kanserine yakalanan kadınların yoğurt gibi bir süt ürününü sık tüketmesinin hastalığa 2. kez yakalanma riskini büyük ölçüde etkilediğini söyledikten sonra göğüs kanseriyle savaşma derneğinin sayfasında beslenme önerisinde yoğurt olması ve hatta bu vakfın bir yoğurt markası ile işbirliği yapması üzerine vakfın genel merkezine bunu sorgulayan bir röportaj yapmaya gitmesi üzerine tabiri caizse kapıdan kovulmasıydı. Bunun gibi birçok vakfı ve kuruluşu sayfalarındaki yanlış besin önerileri ya da o hastalar için zararlı yiyecek markalarıyla yapılmış işbirliklerinden dolayı sorgulamaya gidiyor fakat hiçbirinden de yapıcı bir cevap alamıyor. Dolayısıyla bu noktada medikal sektörün geri planında ne gibi büyük oyunların döndüğünü sorgulatıyor insana. Belgeselin özellikle bu kısmı beni dehşete düşürmüştü.

Devamında ise belirli diyetisyenlerle konuşarak sık tüketilen et ve süt ürünleri gibi besinlerin aslında vücuda uzun vadede zararları olduğunu belirterek bu gıdalardan elde edeceğimiz besinleri farklı, bitki temelli gıdalardan da elde edebileceğimizi kanıtlıyor.

Sonuç olarak belgesel, sonlara doğru sizi veganlığa yöneltmeye and içmişçesine kanınıza giriyor ve belgesel bittikten sonra uzun bir süre yediklerinizi sorgulamanıza sebep oluyor. Ben vegan veya vejeteryan değilim fakat bu belgesel beni o kadar etkiledi ki hala zaman zaman bu tür hayvan temelli gıdaları tüketirken ufak bir sorgulama anı yaşıyorum.

3 Beğeni

High Score

Konu: France Costrel tarafından oluşturulan bir Netflix belgesel dizisidir. İlk video oyunlarının geliştiricileri ve yaratıcıları ile hikayeler ve röportajlar içerir.

Yorumum: High Score, 2020 Ağustos ayında yayınlanan bir Netflix belgeseli. Ortalama 40 dakikalık, 6 bölümden oluşuyor. Bana sorarsanız bir oturuşta izlenecek 4 saatlik bir geçmişe yolculuk. Her bir bölüm, oyun dünyasında yer etmiş önemli oyunlara adanmış. Dönemin şirket sahipleri, oyun geliştiricileri, yüksek skorlu oyuncuları gibi oyun sektörüne damga vuran kişilerle yapılan röportajlar, özellikle geçmişte ateri salonunu sıkça ziyaret eden biriyseniz adeta o günleri tekrar yaşatıyor. Oyun dünyasına dair inişler, çıkışlar ve dibe vuruşlar sebepleriyle birlikte o dönemin önemli insanlarınca anlatıldığı için aydınlatıcı bir yanı da yok değil hani.

Kısacası ceplerinde jetonlarla ateri salonlarına koşmuş, sevdiği oyunu oynamak için en az 10 dakika sıra beklemiş ya da evinde tüplü televizyon karşısında oyun kasetine defalarca üflemiş biriyseniz kaçırmamanız gereken bir belgesel. Resmen gözlerimden kalpler çıkararak izledim. İlk bölümde, pandemi başlayana kadar düzenli olarak oynamaya devam ettiğim Space Invaders’i görünce high score listesinde yer almayı ne kadar özlediğimi hatırladım. Tavsiye ediyorum, gerçekten keyifli bir yapım.

2 Beğeni