KR Kitap Kulübü #2 Kurt Vonnegut - Otomatik Piyano


(m) #44

Ben de ikinci duruma katılmaktayım. Ilerlemeye yönelik içgüdü ve merak konusuna ek olarak söylemek gerekirse de insanoğlu ne zaman elindekiyle yetinip daha fazlasını istemekten geri durdu ki?


(Cem) #45

@Howl, @Irmak ve @mtears.

Beklediğim gibi yanıtlar genelde nihai sonucun aslında değiştirilmesinin güç olduğuna dair geldi. Belki de toplumun evrimi ancak sekteye uğratılabilir. Ben de yukarıda “Bence başarılı oluyorlar ve başarı mümkün değil,” yazdığımda ikinci kısmı kastediyordum. Başarı denemek ve yoldu, ancak sonuç değildi. Hiç olmazsa “görece” yakın döneme kadar böyle olacağını tahmin ediyorum. Ancak sonrası için kolektif pratikler farklılaşacaktır ve kolektif zihin farklı bir noktada olacaktır. Belki o zaman mümkün olabilir.


#46

İlk 20-30 sayfadan sonra akıcığı çok fazla olan bir kitap.Özellikle Şah’ın diyalogları benim için oldukça zevkliydi.
Şah’ın askerleri gördükten sonra -bunlar köle değilse,yaptıkları şeyleri onlara nasıl yaptırıyorsunuz? -
Edgar’ın ev ziyaretinde Edgard’ın eşinin makineler sayesinde sürekli zamandan tasarruf yaptıklarını örneklendirmesinden sonra, Şah 'ın kadının her şeyi niye bu kadar çabuk yapması gerektiğini öğrenmek istemesi
Paul’un bir konuşmasında.'Sorunu yaratan bilgi değil,onları kullanım şekilleri.'sözü iyiydi.
Anita’ya işleri bırakacağını söylemeyi düşünürken içinden geçirdiği-Bir hiçin karısı olmanın yaratacağı şık vahim sonuçlara yol açabilirdir.- Buna rağmen Anita’nın kendisini aldatacağını hiç beklemiyordu ya bu dünyadan gidecek ya da kendisini terk edeceğini varsayıyordu.Arabadaki bir diyalogda Paul;“Sen Katharine Finch’i kıskanırsan ben de Shepherd’ı ancak o zaman kıskanırım,” diyerek gülmesi.Büyük konuşmamak lazım :slight_smile:
Paul’u sorgulamak isteyen polislerin IQ larının Paul’a denk olmadıklarını düşünüp mahçup olmaları sistemin zaten çoktan başarılı olduğunun kanıtıydı.
Çağımızın ileri ki dönemlerinde doktorların, hakimlerin veya başka meslek gruplarının yerini yapay zekanın alacak olması ve birçok kişinin işsiz kalması ,şu anda bile çocukları sayısalcı,sözelci diye ayırıyorsak ileride IQ ya göre sınıflandırmaların yapılmasının mümkün olduğu,bir takım düzenlerin zihinlere işlediği çok çalışırsan en yükseğe çıkarsın düşüncesi çevremizdeki güzellikleri görmemizi engellediği fazlaca rekabet ortamına sürüklendiğimizi ,adaletsizliğe boyun eğmektense denemekte yarar var düşüncesi yazarın ileri görüşlülüğün göstergesidir.
Sonuç olarak Paul un kendini sorguladığı gibi bir okuyucu olarak bende kendimi sorguladım Güzel bir kitap :slight_smile:


(Kenan Ulusoy) #47

Hikayede en gıcık olduğum karakter Bud Calhoun’du.Anlayamadığım şey hem çok zeki olup hem salak olması.Hem makine yapabilecek kadar zeki hem kendini yaptığı makine sayesinde işsiz bırakacak kadar salak.

Başarısız denilmiş ama son kısımda kısmi de olsa bir başarı elde etmiyorlar mi?Makinesiz bir topluluk oluşuyor belli başlı kişilerden.


(Didem) #48

Kitap sonunda bitti. Önce kendi yorumumu yazıp sonra herkesin yazdıklarına bakma kararı aldım.
İnsanın kendini işe yarar hissetme isteği, hayatına amaç bulma isteği ve bu şansı yakalayınca da eski alıştığı düzene dönme çabası benim için konunun özetiydi.
Açıkçası günümüz dünyasını düşününce otomatik piyano çok da uzak bir geleceği anlatmıyor. Her şeyin, herkesin yerine bir makine bulma çabasındayız. Şu an bu yavaş ilerliyor ve yadırganıyor belki ama ani bir patlama neden olmasın ki bu konuda? Korkutucuuu.
Anita tam düşündüğüm gibi davrandı. Shepherd da Anita da çok gıcık :see_no_evil: Biraz 1984 vardı, biraz westworld…
Kitap ağır aksak ilerledi, içine de zor girdim. 334.sayfa/30.bölüm ile eğlenmeye başladım açıkçası. O sayfa sonrası bol bol da güldüm. Ya bütün absürdlükler birleşti ya da ben karakterleri o noktada toptan ancak tanıyabildim. Belki tam bir başarı sağlayamadılar ama;
Bazen sonuca ulaşmak değil denemek önemlidir…
Son olarak @Nemo ya cevap vermek istiyorum. 2.şık her zaman kazanacaktır bence. Bunda insanoğlunun merak potansiyeli çok önemli bir etken. Ama bunun yanısıra kapitalizm de etkili gibi. Çünkü makineleşme azalması büyük güçlerin işine gelmez ve biraz “komplo senaryosu gibi” gelse de bir şekilde beynimizi yıkamayı başarırlar gibime geliyor. Her şey sınırında güzel desek bile durdurmak zor bence makineleşmeyi.:expressionless:


#49

Merhaba. Kitabı bitireli epey oldu ancak yazabiliyorum. Yukarıda pek çok şeyden bahşedilmiş, yinelemeye düşmeden alıntılayarak gitmeye çalışacağım.

Kesinlikle. Inanılmaz klişe bir konunun Vonnegutça anlatımı var ortada. Genelde bu tarz bilimkurgu eserlerini okurken kendimi karakterlere ve evrene karşı yabancı hisseder, korkarak okurum. Belki de zaten distopyada geçen hikayeler bu yabancılık ve korku hissini uyandırmayı amaçlıyorlardır, bilemiyorum. Otomatik piyanoda ise evreni korkmak bir yana eğlenerek keşfettim. Gördüğüm şeyler kötüydü ama komikti de. Uzatmaya gerek var mi ki? Kara mizah güzel bir şey :bender:

Bu fikir ilginç ve güzelmiş. Aslında ütopik-distopik eserlerde farklı bir yerden gelen gezgin/elçi kişinin gözünden evreni tanıtmak yazarlarin sık başvurduğu bir yöntem. Hem garip ve yeni olguları bize göstermede doğal bir akış sağlanmış oluyor hem de okur olarak olarak empati kurmamız kolaylaşıyor senin de belirttiğin gibi.

Bu benim de ilgimi çekmişti ve Paul’un bilinçdışından gelen küçük bir isyan belirtisi olarak yorumlamıştım. “Evet, farımın kırık olduğunu biliyor ve kasıtlı olarak yaptırmayı ihmal ediyorum. Çünkü ben insanım ve her şeyim mükemmel olmamalı” - fazla bir yorum yapmış olabilirim-

Son bu kitap bir sürü güzel karakteri barındırıyor ama birinden bahsetmeden edemeyeceğim; “özgür düşüncenin sembolü, büyük Amerikan bireyi” Alfy Tucci. Kendisi devrime katılmamış ve “yapabileceği tek şeyin binlerce insanı temsil etmeye çalışmadan önce kendinin neyi temsil ettiğini öğrenmek olduğunu” söylemiştir. :heart:


(hüseyin) #50

Nihayet kitabı bitirebildim. İnanın ki çok sıkıcıydı tıpkı 1984 gibi. 300 sayfa boyunca kitapta okunacak ne var dı diye sordum durdum kendime. Ancak sonra ki 74 safya başka bir kitaba açılıyordu.
Yazar aslında vermek istediğini çok iyi veriyor. Şahın bulunduğu kısımlarda işçileri kölelere benzetiyor aslında modern köleler, şah inattla köle diye diretiyor çevirmen ise yurttaş diye düzeltiyordu kısaca yazar kölelikle kapitalist sistemi karşılaştırıyor.
Kadın kahraman sayısı azdı. Anita: Baş kadın kahraman. Kendi dünyasına yabancı, geldiği dünyadan nefret eden bir kişi. Yabancılaşmayı Anita ile gördüm bu kitapta tıpkı Grigor Samsa gibi bir yabbancılaşma vardı tabii bburada yeni uvuzlar çıkmıyor… Yeni yaşama düşkünlüğü bu yaşam için her şeyi yapmayı göze alması Paul ün yeni arayışlarına karşı çıkışı gibi.
Paul yaşamından mutlu mesut ancak kitabın ortalarına doğru bu yaşamdan uzaklaşmayı düşünüyor ve kurtuluşu çiftlik yaşamında düşünüyor. Bunun için de bir çiftlik alıyor, aslında her şey planladığı gibi gerçekleşiyor. Kitabın kopma noktasına geliyoruz. Kitabı bu tarz kitaplardan ayıran yanı toplumsal örgütlenme ve sistemi tamamen değiştirme için girişimde bulunma(1984 te bu yoktu sanırım. örgütlenme ve devrim girişimi 1984 te gönderme de olabilir). Bu bbir başkaldırıydı, bir devrimdi. Makine insanlara karşı ve makineleşmeye karşı. Dediğim gibi kitabın son 74 sayfası iyidi önceki sayfalarda ise fazla bir şey yoktu.


(Kenan Ulusoy) #51

Kesinlikle katılıyorum.Kitabın ilk kısminı okuyabilmek için kendimi zorladım.


#52

Kitabın ilk 1/3’lük kısmını zorlanarak okudum. İkinci 1/3’lük kısmında olayların gidişatını merak etmeye başladım, son kısımda ise “ee… olaylar daha yeni başladı, ne çabuk bitecek şimdi” diye düşündüm. Bazı olaylar bana çok hızlı gelişti gibi geldi. Doktor Proteus’un dünyalarını sorgulamaya başlama aşaması güzel yansıtılmıştı ama casus olarak görevlendirilmesi, Hayalet Gömlek Derneği’nin O’nu lider yapması gibi olaylar biraz hızlı gelişti sanki. Casus olması niye oldu bittiye getirildi? Dernektekiler O’nun geleceğine nasıl bu kadar emin oldular? Proteus gelmeseysi ne olacaktı? Finnerty’nin başına neler geldi, düşüncelerini şekillendiren şey neydi? Anita mevzusuna hiç girmiyorum zaten, Stepherd ile yaptıkları yanına kâr kaldı resmen :roll_eyes:
Kitaptaki insanlarda Cesur Yeni Dünya’daki kadar olmasada fazla bir hoşgörülük vardı sanki. Adam aldatılırken bile gayet kibardı :sweat_smile: Devamlı çeşitli sebeplerle birbirlerinin kuyularını kazıp durdular ama beyefendiliklerinden ödün verip ortalığı dağıtmadılar :sweat_smile: Ben böyle bir dünyada yaşamak zorunda kalsam kesin kovulurdum sanırım :rofl:
Kitabın sonu benim kafamda iki düşünceyi oluşturdu. İlki “Kazansak da kaybetsek de önemi yok, önemli olan denemiş olmamız” cümlesinde saklı. Önemli olan sonuca varmak mı yoksa o işi yapmaya cesaret gösterebilmek mi? Asıl başarı hangisi? İkincisi ise kontrolsüz yapılacak ayaklanmaların sonunun asla kestirilemeyeceği, önüne geçilemeyeceği ve insanoğlunun bu durumlarda ne kadar tehlikeli olabileceği…
Ben sizin gibi derin anlamlar çıkaramadım ne yazık ki. Bu da bir yetenek sanırım ve benim bunu becerebildiğim pek söylenemez :sweat: O yüzden benden şimdilik bu kadar. Yorum yapan arkadaşların eline, diline sağlık.


(Burak Mermer) #53

Merhaba, ben geldim. Bu ay da epey geç kaldım ancak önümüzdeki ay elimi çabuk tutmayı planlıyorum çünkü böyle olunca bana söylenecek pek bir şey kalmıyor :frowning:

Kitabı genel anlamda beğendim. Aklımda yer eden noktalar ise kısaca şöyle:

Vonnegut’un ilk kitabı olsa da Vonnegut’a başlamak için iyi bir tercih değil kesinlikle. Eğer daha önce Vonnegut okumadıysanız Mezbaha 5 ya da Kedi Beşiği ile başlamanız çok daha iyi olacaktır. Ancak Vonnegut’un sonraki eserlerinde iyice oturtacağı o alaycı dilini Otomatik Piyano’da da, özellikle de @DentArthurDent’in de bahsettiği Bratpuhr Şahının yer aldığı bölümlerde görebiliyoruz.

Hikayenin başrolünde sistemi yıkmaya çalışan değil de sadece sistemin dışına çıkmaya çalışan biri olması hoşuma gitti. Proteus’un devrime dahil olması kendi tercihi değil. Adamı hapis tuttular, ilaç verdiler ve öldürmekle tehdit ettiler. O da biraz da pasifliğinin etkisiyle bir şekilde kendini devrimin ön saflarında buldu. Oysa Proteus’un Finnerty tarafından sorgulandığı bölümde görüyoruz ki kendisi sistemin zararlı olduğunu değil, yalnızca manasız ve bir sonuca varamaz olduğunu düşünüyor. Örgüte karşı değil ama onlarla da değil. Ancak Hayalet Gömlek Derneği elini daha çabuk tutuyor ve Proteus’u cebren ve hile ile kendi saflarına katıyor. Devrimin faaliyete geçmesinden sonra kolayca kontrolden çıkması ve tamamen yıkıcı bir hal alması da Hayalet Gömlekçilerin aslında çok da masum olmadığının bir başka kanıtı bence. Bu da beni bir diğer noktaya götürüyor.

Cesur Yeni Dünya’yı bitirdikten sonra aklımda yanıp sönen bir düşünce vardı, Otomatik Piyano’dan sonra tekrar canlandı o ışık: “Bu bir distopya değil ki.” Otomatik Piyano’nun dünyası meritokrasiyle yönetiliyor; yani ülkenin başında en zekiler, yetenekliler, mühendisler var. Bu dünyada işlerin büyük bir kısmını makineler yapıyor ama yapay zeka gelişmediği için kendi başlarına isyan edip insanları köleleştirmek gibi bir olanakları da yok. Kimse aç değil, insanlara uygun oldukları bir iş veriliyor ve ihtiyaç duydukları şeylere de sahip olabiliyorlar -kitapta birkaç yerde vurgulanıyor bu-. Zorla dayatılan bir inanış, bir yaşam şekli de yok. Zira Proteus’un kendine bir çiftlik alıp orada yaşamasını engelleyecek bir mekanizma olmadığını biliyoruz. ‘Artık insanların bir amacı kalmadı.’ gibi uyduruk bir sebebin -daha doğrusu uyduruk olmasından ziyade sistem tarafından dayatılan değil de insanların kendi kendilerine var ettikleri bir sebep-koca bir sistemi distopya kabul etmem için yeterli olduğunu düşünmüyorum. İdeal bir sistem değil belki, ama bana kalırsa şu an içinde yaşadığımız dünyadan çok daha iyi. Zaten başarısız olan devrimin hemen ardından da görüyoruz ki devrimi yapanların hayranlıkla izlediği şey, aslında savaş açtıkları makineler oluyor.

Kitap benim için bir distopya değil belki, ancak iyi bir ütopya eleştirisi olarak değerlendirebilirim galiba. Çünkü Vonnegut’un yarattığı dünya temel özellikleriyle distopyadan çok ütopyayı andırmasına rağmen sistemin bir şekilde ortaya çıkardığı ve engellenemeyen sorunlar olması kitabın esas dayanağını oluşturuyor. Bu açıdan biraz da Le Guin’in Mülksüzler’i geldi aklıma. Orada da aslında anarşist bir ütopya vardı ancak işin için insan girdiğinde hep olduğu gibi insanlar arası çekişmeler, üstü kapalı olsa da hiyerarşik mevkiler, koltuk sevdaları varlığını sürdürüyordu. Bu arada Otomatik Piyano vaktiyle şu kapakla da yayınlanmış:

SX301_BO1%2C204%2C203%2C200

Kitaptaki en sevmediğim nokta kadınların sistem içinde konumlandırılma şekli ve bunun kadın karakterler tarafından kabulü oldu. Gerçi romanda tek bir kadın karakter var sayılır, o da Anita. Vonnegut’un sisteminin en zayıf yanı da yine kadınlar. Çünkü bu sistemde kadınlara neredeyse yer yok. Yönetim tamamen erken egemenliğini kabul etmiş ve kadınların yeriyse eşlerinin yanı. Kitabın en zayıf yanıysa kadın karakterlerin sistemdeki yerlerini tamamen kabullenip buna göre hareket ediyor olmaları. Anita manipülatif, güzelliği ve cinselliği dışında bir özelliği olmayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Çok kısa süreli gördüğümüz diğer tüm kadın karakterler de sistem içindeki yerlerini benimsemiş, hatta kendilerine biçilen konumun haklılığını kanıtlarcasına hareket ediyorlar. Yapılan devrimde de yine hiçbir kadın aktif rol almıyor.

Sonuç olarak eksiklerine rağmen okuması eğlenceli bir kitaptı Otomatik Piyano. Vonnegut distopya edebiyatına pek bir yenilik katamamış belki ama bazı klişeleri onun bakış açısıyla yeniden görmek bile güzeldi.

Dost Yaşamasız’da görüşürüz.


#54

Selamlar. Bu aralar çok meşgul olduğum için kitap hakkındaki fikirlerimi yazmaya fırsat bulamadım. Biraz geç kalmış olabilirim ancak bu vesileyle istediğimiz zaman başlığa fikirlerimizi yazabileceğimizi de göstermiş olurum diye düşünüyorum. Fırsatınız olmamıştır, geç okumuşsunuzdur, tartışmayı kaçırdım diye üzülmeye gerek yok. Başka bir kulüp etkinliği devam ederken dahi burada bir şeyler dönebilir diye düşünüyorum. Başlığı öldürmeyelim hemen. :slight_smile:

Bu arada, tekrar bana cevap gelmeme ihtimali olduğu için, fikirlerimin çoğunu tek celsede aradan çıkaracağım, o yüzden biraz uzun olabilir, affola.

İlk olarak yine yukarıda sizden beğendiğim noktaları alıntılayarak yorumlarımı gireceğim:

Kitaba ilk başladığım sırada biraz distopya okumaktan sıkıldığımı ve benzer bir sisteme başkaldırı konusunun beni açmayacağını düşündüm. Kitabın ilk 50-60 sayfası tamamen içinde bulunulan distopyayı anlatmaya harcanmış olduğu için, Vonnegut’ın tam olarak ne yapmak istediğine ve yazarlık kabiliyetini hangi açıdan kullanmaya niyetli olduğuna vakıf olamamıştım. Öyle ki bir süre sonra yazar karakterleri ve dünyayı çok kendine has ve güzel bir biçimde işlemeye başlayınca ben de kitabın sonuna kadar giderek artan bir keyifle kitabı bitirdim.

Buna çok katılıyorum. Kitabın belki de en iyi başardığı nokta “etkileşim.” Karakterler arasındaki ilişkilerin yapaylığı diyaloglar vasıtasıyla o kadar iyi anlatılmış ki, Proteus’un yavaş yavaş bu dünyadan nasıl uzaklaştığına dair çok sarih çıkarımlarda bulunabiliyorsunuz. Proteus’un diğer kişiler ile yaptıkları diyalogların içi bomboş, ve yaptığı her konuşma, kişinin o dünyadaki “rütbesi” ve “sıfatı” doğrultusunda gidiyor. Kroner ile yapılan konuşmalar tamamen sistem ve Kroner’in mevcut sistemi muhafazası ile alakalı. Anita ile alakalı her konuşma, Anita’nın Proteus’un “karısı” olmasıyla alakalı. “Seni seviyorum, Anita.” “Ben de seni, Paul” ikili diyalogunun defalarca olması, sanki Paul’ün kendine bir şeyi inandırmak için defalarca aynı cümleyi kurması gibi hissettiriyor. Anita, Kroner veya başka bir sistem insanı kitapta aslında “kimlikleri” ile var olmuyorlar. Yalnızca sıfatları önemli olduğu için, bu isimlerin bir değeri olmuyor.

Öyle ki, bar sahnesindeki sessiz televizyondan müzik tahmin eden adama bakalım. Çok kendine has, biricik bir özelliğe sahip. Bu adam sistem tarafından belirlenmiş bir sıfata ait değil, ancak o adam o adam işte. Anita’nın ismini silip yalnızca diyalogundan normal bir sistem kadını, önemli birinin eşi olduğunu anlayabilirken, bu adamın ismini sildiğinizde bu adam gibi başka birisi aklınıza gelemez. Bu adam, biricik, özsel bir karakteristiğe sahip ve genel bir sıfat ile tanımlanamıyor. Proteus’un asıl uyanışı, bu adam ile başlıyor benim gözümde kitapta. Çünkü Proteus, herkeste olmayan, sadece o insana has bir “şevk” keşfediyor. Anita’nın veya diğer arkadaşlarının herhangi birisi olduğunu, onların yerlerinin sistemdeki başkalarıyla değişebileceğini kavrıyor. Ve o zamana kadar sevdiği herkesle arasındaki “bağlantıyı” yitiriyor. Bu da aslında zaten zayıflamış olan sistemle arasındaki bağlantıyı yitirmesi demek.

“Sıradan adamın, her şeyi yerle bir etmesindeki bilgeliği şimdi anlıyorlardı. Bir şey yapılacaksa böyle yapılırdı, ölçülü olmanın, ılımlılığın canı cehennemeydi.”

Kitabı okurken acaba Vonnegut Nietzsche’den etkilenmiş midir diye düşünmedim değil. Belki Nietzsche’nin sürekli bana dönüp gelen bir anı olmasından dolayıdır ancak onun Dionysos-Apollon ikilemini ve safi Apollonik yaklaşıma olan eleştirisini bu kitapta çok net gözlemledim.

Özetle, Nietzsche Antik Yunan’ın nasıl muazzam bir uygarlık olduğunu düşünürken aklına iki adet tanrı geliyor. Apollon, aklı, bilgeliği ve ölçülülüğü temsil ederken; Dionysos esrimeyi, coşkuyu, sarhoşluğu ve taşkınlığı temsil ediyor. Antik Yunan’ın yalnızca rasyonel değerler üzerine kurulup bu kadar ilerleme kaydettiğini savunanlara ithafen, Dionysos’un da olduğunu hatırlatıyor. Ona göre Dionysos, insanların doğasında ateşi, taşma ve yıkım isteğini temsil eden bir tanrı ve Antik Yunan bu iki tanrıya da taptıkları için böyle gelişmiş bir uygarlık oluyor. Ancak Sokrates sonrasında gelen dönemden itibaren modern çağa kadar Apollonik, yani safi bilgiye dayalı ve rasyonel yaklaşım, toplumu ele geçirmeye başlıyor. Teknolojinin gelişmesiyle her şey stratejik olarak belirleniyor, herkes tekil görevler ediniyor ve gelecek hayalleri dümdüz bir rota üzerine stratejik olarak çiziliyor. Bu, Nietzsche’ye göre insanın ruhunu öldüren ve onu yok oluşa götürecek şeylerin başında geliyor. İnsanların içindeki Dionysos’u baskılamak, ya gelecekte daha büyük bir taşkınlığa yol açar ya da toplumdaki bütün ruhları öldürür.

Burada gördüğümüz sistem belki de Apollonik yaklaşımın en yüce örneği, en ileri seviyesi. İnsanlar duygudan yoksun ve stratejik olarak yaşamaya zorlanıyor, kendi kendilerine biçtikleri değerler ellerinden alınıyor ve içlerindeki ateşler söndürülmeye çalışılıyor. Sonuçta ise ruhu ölmüş bir toplum ortaya çıkıyor. Kitabın sonunda ortaya çıkan yıkım ise, bu ölçülülüğe karşı içlerindeki doğanın dışarıya taşma hazzı oluyor. Aslında senin söylediğin kimsenin planı doğru dürüst düşünmeyip yalnızca yıkmak istemesi ve sonra yıktıklarını tekrar yaparak kontrol sahibi olduklarını düşünmeleri uzun yıllarca içlerinde baskılanmış bu esrime halinin bir dışavurumundan başka bir şey değil. Lasher belki de bunun farkında ve böyle bir baskıdan mantıklı bir sistem kurulamayacağını biliyor. Çünkü ne kadar safi olarak Apollon’a karşı olsa da, Dionysos’un yıkıcı ve coşkulu gücünden de tekil olarak bir şey elde edilemeyeceğini de biliyor. O yüzden bu iki tanrının birbirlerini dengeleyecekleri bir zamanın geleceğine inanıyor, sanıyorum.

Benim burada yaptığım çıkarım daha çok Proteus’un farı tamir ettirmemekteki ısrarının vurgulanmasıydı. Paul farı tamir ettirmiyor, çünkü istemiyor. Her şeyin “olması gerektiği gibi olması” anlayışı onu yoruyor. Her şey tamir edilmek zorunda değil, her şeyin bir oluru yok ve ben mantıksız da olsa o farı tamir ettirmeyeceğim, tarzı bir bilinçaltı isyanı gibi geliyor bana.

Kesinlikle, yukarıda bahsettiğim yıkım aslında Paul ölçeğinde gerçekleşmiyor. Paul bu yıkıma sürükleniyor. Çünkü bir süre sonra bütün bağlantılarını yitirdiği için biraz nihilist bir yaklaşım benimsiyor. Yine de en sonunda yalan makinesi sahnesinde sürüklendiği yeri kabullenmek mecburiyetinde kalıyor ve bu yıkımın bir parçası oluyor. Sonda Finnerty ile yaptıkları sohbetin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü vardığı nokta, hangi sistem olursa olsun sabitliğin insanı delirttiği yönünde.

“Dünyanın en büyüleyici oyunu, hiçbir şeyin olduğu gibi kalmamasını sağlamak.”


(Rana) #55

16 Ekim’de aldığım kitabı az önce bitirdim. Sağolun durdurak bilmeyen ödev ve sınavlarım… Bu uzun sürede okumam ve derslerim dahilinde sürekli Erikson’un gelişim dönemleri ile haşır neşirdim ve tüm bu dünyadaki insanların aslında gelişim görevlerini yerine getiremediğini gördüm. Başarıya karşı aşağılık, kimlik kazanımına karşı kimlik kargaşası, yakınlığına karşı yalıtılmışlık, üretkenliğe karşı durgunluk, benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk… Bu dönemlerin hiçbirini kişiler başarılı bir şekilde atlatamıyor ki. Her şey onlar için hazır evleri, eşyaları, işleri… Kimse kendini değerli, üretken, hayata bir şeyler verebilen olarak görmüyor. Paul da öyle, onun hayatı başkaları tarafından belirlenmiş, kendi seçimlerini yapamamış. O kadar yapamamış ki çayırlardan ayrılırken işinden ayrıldığını söylüyor ancak inananı yok. Çünkü onun hayat çizgisi belli ve oradan yürüyebilir, bir patika açmasını bırak başka bir patikaya sapması bile imkansız gözüyle bakılıyor.

Yuva’dan bakanlar orada şahane hayatlar görürken üniversiteyi 4 yıldan fazla okuyanları makinelerin potansiyel sabotajcı olarak ayırdığı bir yer illium. Çünkü sistem kendi açığını en çok kendi içindekilere gösterir. Sistemdekiler ya o açıkların üstüne paspas serer ya da büyümesine yardım eder.

Açıkçası hiç böyle düşünmemiştim ta ki bu yazıyı okuyana kadar ve bunu okuduğumdan beri aklımdan çıkamadıklarım arasında. Bu düşünce beni aşırı keyiflendirdi bunun için çoook teşekkürler sayın DentArthurDent :grin::grin:
Şah ile olan kısımlar cidden çok keyifliydi, dünyayı tanıtırken eğlendirip aynı zamanda ‘Abi cidden ne güzel yere değindi ya.’ diyebileceğim türden konuşmalar ve olaylar yaşandı. Makineleşme her ne kadar savunma ve zorlukların arasından en az zayiatla çıkma amacıyla ileri boyutlara taşınsa ve başka ülkelere de pazarlanmaya çalışılsa da insanların yaşam amaçlarını ellerinden almak dışında hiçbir şey bırakmıyor onlara. Şah’ın sıradan adamın evine gitmesi ve kadının yaptığı işler konusunda ardarda dizdiği sorular bize bunu en net gösteren olaylardan birisi yine.

Vallahi ben de. Dedim yeter be kadın git shepherd’a artık. Gerçi gözümüze soka soka gitti biraz ama olsun gitti yani sonunda.

Bu yazı tam olarak ‘Bu kitabı 7 kelimeyle özetlemeniz gerekse nasıl özetlersiniz?’ sorusunun cevabı olmuş.
Buradaki bir diğer nokta ise bazı arkadaşların da bahsettiği gibi sistemin tam oturmayışıydı. Geçiş toplumu oldukları için eskiyi biliyorlar ama yeni ile yaşıyorlar ancak her ikisine de ait değiller. İstekleri başkalaşıp hayatlarına girmiş ve bu onları tüketiyor. Bu noktadan da diğer distopyalardan ayrıldığını düşünüyorum çünkü diğerlerinde daha çok var olan bir toplum ve düzen var, bu düzen mantığına yatmıyor kişinin ancak burada paul ya da devrim yapma isteği ile duyanlarda geçmişe yönelik bir özlem var. Onun arzusu yatıyor altta. Bu yüzden portakal suyu makinesinin üzerinden bir güç elde ediliyor, tıpkı eski günlerde olduğu gibi… Bu arada paul ne zaman köstebek oldurulmaya çalışıldı ne zaman lider oldu anlamadım. Bayaaa hızlı geçişler oldu. O kısımların biraz daha uzun olmasını beklerdim. Sonu başarıya ulaşmadı ancak denemiş olmaları bile ruhları için çok kıymetliydi… Genel olarak bu uzun okuma süremde aklımda bunlar yer etti, tabi yorum yapan arkadaşlar da farklı yönlerden düşünmemi sağladılar. İlk başlarda sıkılsam da kitap açıldıkça içine aldı ve her boş bulduğum anda elimde buldum kendisini. Teşekkürler vonnegut ve kayıp rıhtım kitap kulübü sakinleri…