KR Kitap Kulübü #4 Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


#1

Selamlar Rıhtım sakinleri,

Hatırlayacağınız üzere kulübümüzün birkaç gün önce gerçekleştirdiğimiz son anketinde Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabı, bu ayın tartışılacak kitabı olarak seçildi.

‘‘Seçtik de nasıl bir kitap bu?’’ diyecekler için tanıtım yazısı:

Cumartesi ve pazar günleri, varolmanın tatlı hafifliğinin geleceğin derinliklerinden yükselip yanına vardığı duygusu içindeydi. Pazartesi, benzerini bundan önce hiç tanımadığı bir ağırlıkla çarpıldı. Rus tanklarının tonlarca çeliği bunun yanında hiç kalırdı. Çünkü sevecenlikten daha ağır bir şey yoktur dünyada.

Milan Kundera’nın en bilinen romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, yayımlanır yayımlanmaz çağdaş klasikler arasına girmiş, geçen yüzyılın en güçlü anlatılarından biri. Kundera, tepkiye karşı tepkisizliği, kararlılığa karşı kararsızlığın tutarlı ve erdemli yanlarını araştırdığı romanının başkişisi Tomas’la alışılmış, arkasında güçlü düşünce ve yaşam kurallarını taşıyan roman karakterlerini sorgular. Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgal günlerini de arka planda anlatır. Tıpkı kişiler gibi toplumsal önyargılar da eninde sonunda kararsızlığa ve "varolmanın dayanılmaz hafifliği"ne mahkûmdur ne de olsa.

Süremiz, her zamanki gibi 3 hafta. Bu da demek oluyor ki 6 Ocak 2019’da tartışmaya başlıyoruz.


Kitabı erkenden bitirenler, beğenmeyip yarıda bırakanlar, hiç katılmayacaklar için ise bu süre zarfında Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü 'nün oturma odasına gidebilir; daha önceki aylarda neler yapıldığını, bundan sonraki aylarda neler yapılacağını takip edebilir.

Keyifli okumalar, iyi günler.


(Cem) #3

Siparişim geldi. Ancak 6 Ocak tarihine kadar çok yoğun olduğum için sanırım yetişemeyeceğim. Muhabbete biraz geç katılacağım. :frowning:


(Ülkü korkmaz ) #4

Hala kitabı almaya çalışıyorum ve o tarihler final haftama denk geliyor ama kesinlikle katılmaya çalışacağım.


(Burak Mermer) #5

E tartışma günü gelmiş kimseden ses yok. Henüz bitiren yok galiba. Gerçi daha ben de bitiremedim. :pensive:


(Cem) #6

Merhaba herkese. Bu tartışmaya katılım olması için başlangıç tarihini 15.01.2019 olarak değiştirelim. Yoğunluktan çoğu kişi katılamadı belli ki.

Aynı zamanda bir sonraki etkinlik için yeni kitap seçimini de 1 hafta sonraya erteleyelim. Hem bu vesileyle Kitap Kulübü 1 haftalık bir ara vermiş olur.

Hepinize iyi okumalar. :blush:


(Burak Kuşcu) #7

Valla harika fikir. Aldım ben kitabı çok oldu ama okumak için vakit yok malesef. 1 hafta ilaç gibi gelir. Diğer okumalarımız yarım kalmasın. Yazık :blush:


#8

Birkaç sene önce bir arkadaşımın ısrarlı tavsiyesi üzerine kitaplığıma girmiş ama okumayı sürekli ertelediğim ve şimdi okurken daha ilk sayfalarıyla beni içine çekmeyi başaran bir kitap oldu. Bazı cümleler o kadar anlamlıydı ki birkaç kez okumak, sindirmek istedim. Okuduğu kitaplardan etkilenip hayatı sorgulayabilen bir insan değilim ama bu kitabı okurken gerçekten duraksayıp acaba dediğim çok yer oldu. Siyaset, cinsellik, özgürlük, yalnızlık, sanat, hayvan sevgisi… her duyguyu gerçekten hissederek okudum, her seferinde kendime sen ne yapardın diye sordum.

Kitapta kimse mükemmel bir tablonun içinde değil ama o tabloda kendilerini mutlu edecek şeyler buluyorlar, bunu yaparken asla Polyanacılık yapar gibi hissetmedim, gerçekten mutlu olmak için, kendileri için bir şeyler yapıyorlardı. Çünkü hayata bir kez geldiklerinin ve hata da yanlış da yapma lükslerinin olduğunu savunuyorlardı. Kusursuza ulaşmak için çabalayıp yorulmuyorlardı. Öyle olsaydı Tomas da Tereza da birbirlerinden çoktan koparlardı ki aslında diğer tarafta Sabina’nın Frank’tan kopması bile hatayı göze alabilmesinin ispatıydı. Çünkü tüm yaşanmışlıkların, kimi zaman mutluluk kimi zaman gözyaşı, gün gelip insanı aynı şekilde yaraladığının farkındalar.

Kundera’nın olayların akışı esnasında aralara girip kendi yorumlarını yapması, hatta bazen bize sorular sorması çok samimi geldi ve kendimi doğal bir ortamda sohbet ediyor gibi hissettim. Ama en çok da kitap yarım kaldı gibi hissettim. Sanki daha çok detay bilmeli, daha çok onlarla kalmalıymış gibi. Odipus’ta, Nietzsche’de kalmalıymış, Çekoslovakya’da Prag’da biraz daha dolaşmalıymışım gibi…

Bu kitap beni heyecanlandırdı, mutlu etti. Kafamda o kadar şey var ki kitaba dair, toparlayıp da kelimelere, cümlelere dönüştüremediğim.

Bir süre geçtikten sonra sonunu biliyor olmanın verdiği dinginlikle elime alıp, sindire sindire tekrardan okumak istiyorum. Buna daha kitap bitmeden karar verdim.

Dipnot: Bilen arkadaşlara sorum Kundera’nın diğer kitapları da aynı yoğunlukta mıdır? Sırayla listeme almak istiyorum.

Son olarak; “bilmiyor olmak masum kılar mı?”


#9

Tomas,Tereza,Sabina,Franz dört farklı karakterin birbirleriyle olan ilişkileri ve kişisel gelişimlerini felsefi bir düzeyde anlatılmış.

Tomas,Tereza,Sabina’nın ailesel çatışmaları okuyuculara aktarılırken Tomas’ın cinsel özgürlüğü adeta gelenekçilere isyan niteliğinde .Tomas ve Sabina’nın birbirlerine benzediği söylenebilir ikisi de birilerine bağlanmak istemeyen kişilikler.Zaman zaman Tomas’ın aşk ve cinselli sorguladığı gibi bizlerde sorguluyoruz.

Ayna karşısında şapka simgesinin Sabina’da yarattı imgesel anlamları Franz için fazla bir şey ifade etmemesi imgelerin önemini vurgulamaktadır.

Son bölümlerde Tereza’nın Karenine sevgisini anlatırken duygulanmamak elde değil. Karşımızdakini değiştirmeden sevebilmemiz mümkün mü ? Bence mümkün :blush:

Felsefi yönü ağır bir kitap .Söylenecek o kadar çok şey var ki insan ne söyleyeceğine karar veremiyor :blush:


#10

Varoluşçuluk konusunda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Kundera’nın anlatışı o kadar güzeldi ki bir anda kendimi kitabın ortalarında buldum. Kendisi de karakterleri bizimle beraber keşfediyormuş gibi, “ey okur sen ne düşünüyorsun bilmem ama bence bu yüzden böyle yaptı” diye seslenip kendi karakterlerinin eylemleri üzerine kafa yorması çok hoştu. Bir “es muss sein” cümlesinin, bir melon şapkanın, hayvana duyulan sevginin nelere kadir olduğunu o kadar güzel anlattı ki bir süre etkisinden çıkamayacağımı hissediyorum. Her romanda görülebilen şeyleri ilk defa okuyormuşum gibi hissettirmesi de yazarın alameti farikası.

Felsefi güzellemelerini, Nietzsche ve Parmenides’le başlayıp Descartes’a laf çarpmalarını… Her bir cümlesini zevkle okudum.

Tek eleştirim bazı yerlerin -özellikle Büyük Yürüyüş bölümündeki ‘kitsch’ konusunun- biraz gereğinden fazla uzaması oldu. Yanlış Anlaşılan Sözcükler Sözlüğü’nde biraz sekteye uğrayan akıcılık, kitsch kısmında iyice yavaşladı benim için. Sürekli aynı şey evirilip çevirilip getiriliyormuş gibi hissedip, tamam Milan abim sadede gel, dedim içimden.

Ancak o kadar kusur kadı kızında da olur. Unutmaya başlasam da tekrar okusam diye sabırla bekliyorum.

Der schwer gefasste entschluss: muss es sein? Es muss sein!


(brn) #11

İlk defa okuduğum bir yazardı Kundera, aslında çokta alışık olmadığım bir tarza sahipti ama çok sevdim kendisini. Hayata, ilişkilere, ideallere yönelik soruları, çıkarımları beni düşündüren, önce kocaman bir hayır için hazırlanırken yavaş yavaş o 'hayır’ın sönmesi ve 'belki’ye evrilmesi… Sanırım en çok bu işleyişi sevdim kitapla ilgili. Kitabın bir başka karakteriymişçesine okudum, sanki Tomas evrildikçe ben evrildim, Tereza büyüdükçe ben büyüdüm…

Karakterler bir yana kitapta bahsi geçen konularda bol çeşide sahipti. Bazı konular beni içine çekse de bazı konular benim için çok soyut kaldı, o kısımlarda kitabın biraz yavaşladığını kabul ediyorum ama bu yazarla ilgili değil benimle ilgili bir eksiklikti. Ve Çekoslavakya tarihi konusundaki eksikliklerim beni biraz yavaşlatsa da genel olarak çevreme önerdiğim bir kitap oldu. Tabi aynı zamanda yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.

Kitabın verdiği o gerçeklik ve yaşanmışlık hissini çok güzel anlatmışsınız. Karakterler eğrisiyle doğrusuyla vardı ve bende o karakterleri eğrisiyle doğrusuyla kabul ettim. İşin ilginç yanı hiç bir karakteri sevmedim, özdeşim kurmadım ama hepsini kendi içerisinde kabul ettim.


(Burak Mermer) #12

Öncelikle bir itirafta bulunacağım: Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okumaya başlarken pek de beğeneceğimi düşünmüyordum. Bunun iki temel nedeni vardı; ilk olarak kitabın arka kapak yazısı beni kitap için heveslendirecek kadar bilgi vermiyor, ikincisi de çok önceden Kundera’nın bir kitabını okumuş ve memnun kalmamıştım diye hatırlıyorum (kitabın ne olduğunu hatırlamak bir yana artık bunun gerçekten olduğundan dahi emin değilim). Hal böyle olunca biraz da “Oh be, sonunda gönül rahatlığıyla eleştirebileceğim, insanlarla kavga edebileceğim bir kitaba geldi sıra.” düşüncesiyle başladım okumaya. Evdeki hesap çarşıya uymadı tabi.

Her şeyden öte Kundera’nın anlatım şekli beni hayran bıraktı. Aynı anda hem iyi bir roman okuyorum hem de daha önceden okuduğum bir roman üzerine yazarıyla sohbet ediyorum gibi hissettim kitap boyunca. Kitsch’ten boka, hayvan sevgisinden komünizme Kundera aklına gelen her şeyi konuşuyor ancak bunu o kadar planlı ve yerinde yapıyor ki hiçbiri roman içerisinde sırıtmıyor. Yeri geliyor daha önceki bölümlerde söylediği bir şeyi hatırlatıyor bize, yeri geliyor karakterin davranışına anlam veremediğini söylüyor. Yani Kundera bir yandan bize hikayeyi anlatırken bir yandan da bizimle beraber okuyor. Kitabın anlatılma biçimi gerçekten şahane.

Karakterlerin iyi yazılmış, hikayenin iyi kurgulanmış olması falan zaten bu kadar ünlü bir kitapta olmazsa olmaz şeyler. Tomaz’ı hiç sevmedim, Tereza’yıysa bir o kadar sevdim. Zaten Tomaz’a daha çok sayfa ayrılmış olsa da ne çocukluğunu öğreniyoruz ne de ailesini. Karakteristik özellikleri de bana uzak olunca pek fazla empati yapamadım onunla. Tereza ise bana göre çok daha iyi anlatılmış, okurun bağ kurması kolaylaştırılmış bir karakterdi. Bu ikisinin yanında Sabina ile Franz biraz yan karakterler gibi kaldılar ancak bu ikilinin anlatıldığı, Stalin’in oğlunun ölümüyle başlayıp Franz’ın ölümüyle biten ve baştan sona bir “kitsch” tartışması olan Büyük Yürüyüş bölümü kitapta o ana kadar en sevdiğim bölüm oldu. Sonra Karenin’in Gülümseyişi gibi daha güzel bir bölüm gelmeseydi öyle de kalacaktı. Yani bu konuda @Jarlath’la farklı düşünüyorum, ben her kelimesinden zevk aldım bu kısmın.

Hikayenin önemli parçalarından biri de Çekoslavakya’nın Ruslar tarafından işgal edilmesi. Bu durum yalnızca arka planda anlatılan bir şey değil, karakterleri de doğrudan etkiliyor. Kitapla ilgili sevemediğim şey de burada; yazar komünizme fazla takılı kalmış. Yaşananların büyük bir insanlık ayıbı olduğundan şüphem yok ama anti-komünizm kimi yerlerde biraz abartılmış sanki.

Kitabın esas meselesini güzel özetleyen şu kısa alıntıyı da ekleyeyim:

Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur.

İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarıyarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.

Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi?

Ve böylece KR Kitap Kulübü benim için dörtte dört yapmış oluyor. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği de kişisel sıralamamda az bir farkla Kanını Satan Adam’ın ardından ikinciliğe oturdu. Epey güzel kitaplar seçiliyor dört aydır ya. Daha sıkıntılı kitaplar mı mı seçsek acaba, tartışma daha ateşli geçer belki o zaman :smile: Yalnız her geçen ayda yorum yapan kişi sayısının gittikçe düşüyor olması biraz endişelendirmiyor değil.

Cem diğer başlıkta sırada özel bir etkinlik olduğunu söylemiş. Şansa bakın ki 4 hafta sonra askere gideceğim için katılamayacağım muhtemelen. Neyse, yine de merakla bekliyorum bakalım ne çıkacak.


(Cem) #13

Kitap boyunca süren bu sorgulama hoşuma gitti. Hoşuma giden tarafı bunun cevap bulma amacı taşımamasıydı. Yu Hua’nın Kanını Satan Adam ve Yaşamak kitaplarında olduğu gibi, bir kabullenmeyle birlikte içeriklerine dair bir arayıştı. Bu arayışı da beraber yaptık.

Ayrıca benim @zehir’den farklı olarak en sevdiğim karakter Tomas oldu. En çok odaklanılmasına rağmen geçmişinin temellendirilmiyor oluşu bence tehlikeli ancak iyi bir karar. Çünkü karakteri öyle bir anlattı ki bence gerek yoktu oraları derinleştirmeye. Cinsel özgürlük anlayışı gibi gözüken karakter özelliğini harika bir şekilde varoluşunda yatan boşluğunun sorgulanmasına itti yazar. O boşluğu arayıp bulamamasına…

Burada kitap boyunca aklıma gelen ve yazarın karakteri işlemesine hayranlık duymama neden olan şeyi açmak istiyorum. Etkilendi mi bilmiyorum, ancak Tomas karakterinin yazılmasında George Orwell’in “Aspidistra” adlı romanındaki Gordon Comstock benzerliklerini açıkça hissettim. Belki esinlendiği bambaşka bir eserdir, kim bilir? Zira Kundera kurduğu hafiflik ve ağırlık denkleminde bence tek bir karakterde dönüşüme gidiyor: Tomas.

Bir noktada yazar insanlarda her zaman yükselmeye doğru bir dürtünün olduğunu vurguluyor. Hangi bölümdü hatırlamıyorum, lakin harika bir kısımdı orası, kitabın en temel yeriydi bana kalırsa. Herkesten farklı olarak Tomas geriye (olumsuz ya da olumlu bir şekilde söylemiyorum, söylememiş) doğru “istemli” bir şekilde yol alıyor. Üste çıkmaya değil. Diğer karakterler Sabina, Tereza ve Franz baştaki anlatımı neyse sonuna kadar ondan pek uzaklaşmıyor. Ancak Tomas ilk olarak Tereza ona geldiğinde, ikinci olaraksa yaşlandığında ağırlık eğrisinde yön değiştiriyor.

Aspidistra’da Orwell bunu ekonomi ve yaratıcılık üzerinden yapıyordu Comstock üzerinde. Herkesten farklı olarak Comstock ekonominin en altına gitmeye çalışıyordu. En düşük yaşam seviyesine ulaşmayı amaçlamıştı. Ancak yaratıcılığının bu zaman oluşacağını düşünüyordu. Ekonomik bağlardan arınmalıydı. O da iki büyük dönüşüm yaşadı, ilki ekonominin en altına inme kararı aldığı an, ikincisiniyse son kısımda spoiler olduğu için söylemek istemiyorum. Ancak genel ağırlık eğrisinde farklı yola sapma konusunda Tomas ile çok benzer bir işleyiş. Kundera bunu cinsellik ve içteki boşluğa ulaşma bağlamında varoluş üzerinden yapmış.