Oda 371 - Christopher Maxim | Kayıprıhtım Öykü Çeviri Aktivitesi #5

Biliyorum çok uzun zaman oldu yeni öykü paylaşmayalı ama başladığımız bu öyküyü paylaşmak istedim.
Öykü The Room 371 Experiment adresinden alınmıştır.
Bu öykü son aktivite çevirisi olacaktır.
Çeviriyi ben ve @Arqonquin yaptık. Son okumayı @Agape, editörlüğünü de yine ben yaptım.

İsim Çeviri
Özgür Yalçın (ozgur) 2770
M. Yusuf (Arqonquin) 191

Hatamız varsa affola.
Umarım beğenirsiniz.

Oda 371


Fizik yasalarının olması gerektiği gibi davranmadığı bir oda var. Yaratılışında parmağım olduğu için pişmanım.

Oda birçoğundan biriydi. Kapalı bir bölgede uzay-zaman dokusunu kurcalamamıza, fiziksel dünyamızın hassas kurallarıyla oynamamıza ve onlara istediğimiz gibi ince ayar çekmemize izin veren deneyler. İlk üç yüz yetmişi bir aksilik olmaksızın çalıştı. Daha ince işlerimizden bazıları, kişinin astral seyahati deneyimleyebileceği “Oda 112”yi içeriyordu; onunla, uzak yerleri görebilme yeteneğini içeriyordu. Bir diğerinde -Oda 213- rüya fırtınaları vardı. İçeride uyuyan, diğer insanların gördüğü gece sinemasının parçalarını; tüm kâbuslarının bombardımanına uğrardı. Ve o ana kadarki en büyük başarımımız; Oda 301. Duvarlarının arasında, zaman dururdu. İçeri giren kişi ne kadar uzun bir süre orada kalırsa kalsın; odadan, daima oraya girdikleriyle aynı anda çıkarlardı.

Sonra, o oda geldi. Diğerlerinin hepsini geride bırakan oda… Oda 371.

İlk testler gelecek vadediyordu. Karışık sonuçlar ve değerlendirmeler bu odanın bir şekilde öncekilerin tamamından özellikler miras aldığı sonucuna varmamıza neden oldu. İlk olarak, burada zaman bir noktaya kadar biçimlendirilebilirdi. Denekler haftalarca içeride olduklarını bildirdiler, oysa gerçekte sadece günler geçmişti. Ek olarak, hepsi farklı şeyler deneyimledi; terk-i beden olayları, halüsinasyonlar, psişik vizyonlar. Liste devam ediyor. Bu, en iyi işimiz olmaya eviriliyordu ama sonra düşünülemeyen bir şey oldu. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, o günü asla unutmayacağım.


“Elizabeth, hamilesin. Yedi aylık. Biliyorsun ki buradaki işim tehlikeli, güvenliğini riske atamayız.”

Hayal kırıklığı dolu bir iç çekiş geldi ahizeden.

“Biliyorum, Garret, biliyorum. Ama seni neredeyse bir haftadır görmedim. En azından oğlumuz doğduğunda burada olabilecek misin?”

Bu sefer ben iç geçirdim.

“Burada yaptığımız çalışmalar dünyayı değiştirebilecek türden. Oğlumuz doğduğunda orada olacağım ve babasıyla gurur duymasını istiyorum.”

Bir çıkmaza girdik, telefonlarımız kulaklarımızda sessizlik içinde bir süre birbirimizden bir parça anlayış bekledik. Orta yolu bulmaya karar verdiğim an bu sessizlikti.

“Bak ne diyeceğim, neden Jessica’yı dadıya bırakıp yerel otelde bir oda tutmuyorsun? Ben genelde burada uyuyorum ama otel hemen köşeyi dönünce. İşten sonra seninle orada buluşabilirim. Bundan bir gece çıkarırız.”

“İşten sonra? Senin için işten sonra diye bir şey var mı?”

Kıkırdadım.

“Pek değil ama söz veriyorum, orada olacağım. Dokuz gibi diyelim mi?”

“Peki. Geleceğim. Bunca yıldan sonra bile seni hala bu denli sevdiğim için şanslısın.”

Sesinde bir isteksizlik belirtisi vardı, ama içten içe, orta yolu bulduğumuz için mest olduğunu biliyordum. İşimle evli sayılsam da onu gülümsetmek için en ufak şansa her şeyi verirdim.

“Güzel! O zaman bu gece görüşürüz.”

Otele nasıl ulaşabileceğini anlattım, sonrasında kapattık. Ardından dikkatimi tekrar Oda 371’e yönelttim; kontrol panelleri ve kablolarla diğer odalara bağlanıyordu. Gizemleri bitmek bilmiyordu ve hepsini de çözmeye kararlıydım.

Keşke o zaman kendimi neyin içine soktuğumu bilseydim.


Saatler geçti ve pencerelerdeki güneşin parıltısı kendini ay ışığına bıraktı. Odanın iç işleyişini çözmeye yaklaşmamıştım bile ama bu zaten uzun bir süreçti. Aylar belki de yıllar sürebilecek bir şeydi. Bu yüzden duramazdım. Araştırmamdaki herhangi bir duraksama sonucu geriye itebilirdi ve ben cevapları dün istiyordum.

Ama iş yapacağını yapmıştı.

Gözlerim ağırlaşmaya ve zihnim uyku durumuna geçtiğinde kafam oturduğum masaya düşmüştü. Bilincimi kaybettiğim anda garip ve canlı bir rüyaya girmiştim. Bugün bile bu kâbusun yorgunluğumdan mı yoksa az ilerisinde uyuduğum Oda 371’in etkisi mi olduğuna emin değilim.

Rüyada, eşimle oteldeydim. Yatakta uzanmış, bacaklarını ayırmış çığlık atıyordu. Yanındaydım, elini tutup doğum sancısını azaltmak için elimden gelenin en iyisini yapıyordum.

Her ıkınmadan sonra rahatlamak için bana bakıp durdu.

“Her şey yolunda, Lizzy. Buradayım. Harika gidiyorsun.”

Acının her vuruşunda elimi daha da sıkıyordu. Son ıkınmaya geldiğinde kanı çekilmiş ve solgundu. Ardından, nihayet, oğlumuz doğmuştu.

Ama… büyük bir terslik vardı.

Bebek ağlamadı. Onun yerine, kollarıma aldığımda gülümsedi. Güzel bir gülümseme gibi değil, garip bir gülümsene. Doğal olmayan noktalarda kıvrılıyor ve kulaklara kadar genişliyordu. Rahatsız edici demek hafif kalırdı. Sonra, gözler vardı. Başta normal ama sonrasına siyaha dönen. Her göz açıp kapatmada daha koyulaşan boş elipsler. Görüşünden kaçınmak için onu geri koymaktan başka çarem yoktu.

“Elizabeth, burada. Onu şimdi sen tut.”

Karıma baktım. Baygındı. Göğsü oynamıyordu. Elimi boynuna götürdüm. Nabzı yoktu.

“Elizabeth… Elizabeth, uyan!”

Oğlumuzu yatağa yerleştirip, karımı sarsmaya çalıştım. Başaramayınca, kalp masajına başvurdum. Hiçbir şey işe yaramıyor gibiydi.

“Hayır, hayır, hayır!”

Sevgili Elizabeth’im. Ölmüş olamaz. Olamaz işte.

Panik etkisini gösterirken, gözyaşlarım yüzümden boşalmaya başladı. Yardım çağırmak için kapıya koştum ama kapı kolu hareket etmiyordu. Sonrasında ahşaba kazınmış sayıyı gördüm.

371

Oda 371… Ama… Nasıl?

Kapı savrularak açıldı ve beni, kafama çarparak yere serdi. Kafamı kaldırdım, görüşürüm bulanıktı ve içeri giren bir adamın karaltısını gördüm. Üzerimden atlayıp oğlumu aldı ve dışarı yöneldiğinde uğursuz bir ifadeyle;

“Onlar artık bana ait, Garret.” dedi.


Masamdan zıplayarak uyandığımda nefes nefeseydim. Şaşkınlıkla saate baktım. 11:15’ti.

Eyvah! Elizabeth.

Oteli aradım ve resepsiyonistten beni Elizabeth’in odasına bağlamasını istedim. Sadece buluşmamızı uyuyarak kaçırdığım için çok kızgın olmamasını umuyordum.

“Garret Harold Covenwood. Böyle yaparak gözdem olarak kalamazsın”

Ses tonuna bakılırsa, her zaman olduğu kadar sinirliydi. Yine de o korkunç rüyadan sonra sesini duymak hoştu.

“Üzgünüm hayatım. İş kontrolümden çıktı ve masamda uyuyakaldım. Bir daha olmayacak, söz veriyorum.”

Arka planda sönük bir ses vardı.

“Telefondaki babam mı? Onunla konuşabilir miyim?”

Sesin sahibi kızımızdı.

“Jessica’yı beraberinde mi getirdin? Sana onu dadısına bırakmanı söylediğimi sanıyordum. Yarın okulu yok mu onun?”

Ses tonu hala durgun ve sarsılmamıştı.

“Kızın seni bir haftadan fazladır görmedi. Ona bir günlüğüne okulu asması ve babasıyla vakit geçirmesi için izin verdim. Bir dakika daha fazladan harcama ve hemen buraya gel!”

Ciddi olduğu belliydi ve kızgınlığını daha fazla denemeye niyetim yoktu.

“Yirmi dakika içinde orada olacağım. Sadece yapmam gereken…”

Gözlerimi odada gezdirdim ve zihnimin kurduğu tuhaf rüyayı hatırladım.

“Söylesene Elizabeth, hangi odada kalıyorsunuz?”

“Oda 371.”

Yüreğim burkuldu.

“Bundan kesinlikle emin misin?”

“Evet, ne önemi var ki?”

Bu kötüye işaretti. Karımın kaldığı otel sadece iki katlıydı. Bunu biliyorum çünkü kendim de birkaç kez orada kalmıştım. Yüzden fazla oda olması mümkün değildi ki üç yüz yetmiş bir oda olmasının imkanı yoktu.

“Elizabeth, beni dinle. Jessica’yı da al ve oradan çık hemen.”

Bunu söyledikten sonra aralıklı bir cızırtı oluştu.

“…Garret… Kesiliyor… Duyamıyorum…”

“Elizabeth, oradan hemen çık!”

Daha fazla cızırtı duyulmaya başladı ama yalnızca bir cümleyi cızırtıdan ayırmayı başarmıştım ancak bu omurgamı titretmişti.

“Garret, sanırım suyum geldi.”

Bağlantımız koptu. Oteli tekrar aramaya çalıştım ama bağlantı yoktu. Neler olduğunu bilmiyordum ama Oda 371’in öngörülemeyen güçlerini düşününce iyi bir şey olmayacağı belliydi.

Aklım ailemde, tüm önlemleri hiçe sayarak odaya yürüdüm. Normalde içeri girerken dikkat edilmesi gereken güvenlik önlemleri vardı ancak umurumda değildi. Teorim portal gibi davranıp kendini yakındaki otelle köprülüyor ve oradaki odanın yerini alıyor olmasıydı. Umut ettiğim şey girip ailemi oradan çıkarabilmekti.

Bu işe yaramalı. Yaramak zorunda.

Odaya girerken teorimin yanlış olduğu ispatlandı. En son nasıl bıraktıysak öyleydi. Karım ve kızım da dahil içeride hiç kimse yoktu. Bir sonraki planım laboratuvardan çıkıp hızlıca otele geçmekti ama odanın planları başkaydı.

Kapıya yaklaştığım anda çarparak kapandı. Kapı koluna uzandım ama dönmüyordu. Tam o anda, bir ayak sesi, arkamda.

“Merhaba, Garrett.”

Adrenalin patlamasıyla sesin kaynağına doğru döndüm. Gördüğüm şey hayret vericiydi.

Bendim… Gözlerimin önünde bir kopyam, yaşayan, nefes alan. Her özelliği her detayı aynı. Odanın böyle bir şey yapabileceği hiç aklıma gelmezdi. Milyonlarca yıl bile düşünsem.

“Eee, nasıl görünüyorum?”

İlk şaşkınlığım geçtikten sonra tekrar odaklandım.

“Karım ve kızım. Neler oluyor? Sen misin?”

Kıkırdadı.

“Elbette benim. Başka kim olabilir ki?”

Ne demeye çalıştığını anlamadım.

“Ve sen?” diye sordum.

“Beni tanımadın mı Garrett? Doğumumdan beri beni kurcalayıp dürterek her bir köşemi inceliyordun - ben de seni gözlemliyordum. Şimdi içten dışa öğrendim seni ve senin şeklini bile aldım. Gurur duyacağını düşünmüştüm.”

Her ne kadar dolaylı bir cevap vermişse de parçaları bir araya getirebildim.

“Sen… Odasın. Bu odasın sen. Oda 371.”

Gülümsedi.

“Anlamaya başlıyorsun!”

Zihnim içgüdüsel bir şekilde hesaplamalar yapıyor ve bunun nasıl olabildiğini çözmeye çalışıyordu ancak şimdi iş zamanı değildi.

“Karım ve kızımla ne yapıyorsun?”

Gülümsemesi büyüdü.

“Ne olduğunu öğrenmek için nasıl ve neden olduğunu bilmelisin.”

Bu oyunlara, her neyse ona vaktim yoktu. Ellerimi ona uzatmak üzere hamle yaptım ama boşunaydı. Tüm bedenim içinden süzülerek geçti.

“İyi deneme, Garret. Bu sadece zihnine yerleştirdiğim bir görüntü. Lütfen, otur. Şimdiye dek konuşacak kimsem olmamıştı. Bu yaşadığım en eğlenceli şey… aslında ilk.”

Duvara yaslanıp onu baştan aşağı süzdüm, görüşüm iyileşiyordu.

“Lüfen, bırak onları. Yalvarırım!”

Kafasını olumsuz anlamda salladı.

“Bunu yapamam, Garrett. Bu benim yararıma olmaz.”

Anlamamıştım.

“Neden bahsediyorsun?”

“Çok basit, gerçekten. Gördüğün gibi sen beni yaratmaktan çok, buldun. Burada kurduğunuz son projeyle bağlanıp aldığınız kozmik enerjiyim ben.”

Etrafımızdaki odayı işaret etti.

“Beni uyandırdın ve bana bilincimi hediye ettin. Bunun için teşekkür ederim ama şimdi uyanık ve açım. Siz insanlar yaşamaya devam etmek için hava, su ve gıdaya ihtiyaç duyuyorsunuz. Ben başka bir şeye.”

“Ne? Neye ihtiyacın var?” diye anbean sabırsızlığım artarak sordum.

“Ruhlar. Yaşamaya devam edebilmek için yaşayan varlıkların ruhlarından beslenmeye ihtiyacım var ve insanların leziz ruhları onları bulmak için yaşadığım sorunlara değiyor.”

“Sorun?” diye sordum.

“Ah, evet. Burada hapis olduğumu sanıyorsun ama başka yerlere gidebilirim. Zor ve belirli bağlantılar gerektiriyor ama avıma ulaşabiliyorum. Yaşam çizgileri; siz insanların birbirinizle paylaştığınız auralar. Başlangıçta onlara ulaşamıyordum ama sen ileri gidip onları bana getirdin. Tatlarını alabileceğim kadar yakına.”

Ailemi kastediyordu.

“Neden sadece beni almıyorsun? Buradayım! Onların yerine beni al ve onları rahat bırak!”

İçime işleyen korkunç, uğursuz bir kahkaha attı.

“Bunu asla yapamam, Garrett. Senin auran üzerinden onlarla bağlantı kuruyorum. Bu odayı ve kendimi onların olduğu her yere aktarabilirim. Sen benim yol göstericimsin ve başka birini bulana kadar benimlesin. Pişmanlıkla doluyum hatta üzgünüm diyebilirim. Ama doğrusu, en ufak bir şekilde bile değilim. Bu hayatta kalmayla ilgili ve ölmeye hiç niyetim yok. Özellikle yaşamak böyle güzel hissettirirken…”

Umutsuzca laboratuvar önlüğüme uzandım ve cebinden cep saatimi çıkardım. Her zaman yanımda tutardım, Jessica’dan bir Noel hediyesi. O günü net bir şekilde hatırlayabilirim, kalbimden hiç uzaklaşmamış bir anı…


“Baba, açsana! Bu benden!”

Gülümsemesi sarhoş ediciydi.

“Gerçekten mi? Ve annen alman için yardım mı etti?”

“Yok! Bunu tamamen kendim seçtim!”

Ânın tadını çıkararak hediye paketini çıkardım. Sonunda saati paketten çıkarttım ve açtım, içindeki dikkat çekici tasarım ortaya çıktı.

“Tatlım bu harika. Buna bayıldım.”

Sorgulayan gözlerle bana bakıyordu.

“Ne oldu tatlım?”

“Anlıyor musun? Ne için olduğunu?”

Güldüm.

''Tabii ki. Saati öğrenmek için."

Başını salladı.

“Hayır. Her zaman iştesin ve gelip bizi görmeyi unutuyorsun. Bu unutmaman için. Böylelikle her zaman eve dönmen gereken zamanı bileceksin.”

Yanağımdan bir damla yaş süzülürken, biraz suçluluk duygusu içimi kapladı.

“Biliyorum biraz fazla çalışıyorum tatlım ama her zaman eve, sana döneceğim. Söz veriyorum.”

Kollarıma atladı ve onu sıkıca sardım. Benim minik tatlı kızım.


Saatin üzerindeki yazılara baktım.

Babama, Sevgiler Jessica

Eve Gelme Zamanı

Zamanıydı. Bunu bitirmenin zamanı.

Saati kollarımın izin verdiği tüm güçle duvara fırlattım. Bin parçaya ayrıldı. Sonra diz çöktüm ve ayakucuma dökülen küçük cam parçalarını aldım.

“Garret, ne yapıyorsun?”

Elimde camla ona baktım.

“Onları almana asla izin vermeyeceğim. Dış dünyaya açılan kapın kapandı kabul et.”

Camı kullanarak kollarımı kaçılnılmaz bir şekilde birkaç dakika içerisinde kan kaybından ölmemi sağlayacak ve ailemle nasıl bir bağlantısı varsa koparacak şekilde uzun ve derinden kestim. En azın o zaman savaşma şansları olabilir.

“Hayır! Her şeyi mahvedeceksin!”

Bilincimi kaybetmeden önce son hatırladığım şey kapının açılma sesiydi. Sonra her şey solup gitti.


Öncekiyle birebir aynı pozisyonda masamda uyandım. Kafamı toplayıp ne olduğunu hatırlayınca ayağa kalktım ve odaya döndüm. Klonum kapının hemen dışında duruyordu.

“Sakin ol, Garrett. İyi olacaksın.”

Kollarıma baktım. Hiç yara yoktu.

“Zamanı manipüle etme konusunda bir yeteneğim var. Şimdi odaya girmeden önceki halinsin.”

“Peki ya ailem?”

İç çekti.

“Kendi canına son vermeye çalışmak cesurca bir hareketti. Bunu beklemiyordum. Siz insanların fedakarlığa meyilli olduğunuzu bilseydim, bu kadar fazla şeyi ortaya dökmezdim. Ailen iyi durumda.”

Yüzümde beliren inançsızlığı görebilirdi.

“Kendin gör.”

Odamdaki telefonu işaret etti. Tereddüt ederek elime aldım ve kulağıma götürdüm.

“Haydi, Arasana!”

Oteli aradım ve resepsiyonistten karımın olduğu odayı bağlamasını istedim. Memnuniyetle, dedi.

"Garrett Harold Covenwood. Böyle yaparak gözdem olarak kalamazsın”

Sesini duymak güzeldi.

“Jessica yanında mı?”

“Evet. Nereden bildin?”

Tanrıya şükür ikisi de iyiydiler.

“Telefonu ona verir misin?”

Sonraki duyduğum ses her zamankinden daha mutlu kızımın sesiydi.

“Merhaba babacığım! Bizi görmeye şimdi mi geleceksin?”

Benim minik kızım. Sağ salim.

“Evet tatlım. Benim. Şimdi eve gelme zamanım.”

“Yaşasın!”

Çok sevindi. Elizabeth telefonu geri aldı.

“Duygularıyla oynamıyor olsan iyi edersin, Garret.”

“Oynamıyorum. Hemen geleceğim. Bu arada, hangi odadasınız?”

“Oda 102. Neden?”

Rahat bir nefes aldım.

“Bir sebebi yok. Görüşürüz. Seni seviyorum.”

Telefonu kapattım ve kötü ikizime döndüm.

“Peki, ya şimdi ne olacak?” diye sordum.

“Pekâlâ, kahramanlıklarından kurtulmanın bir yolunu bulana kadar sen ve ailen güvendesiniz.”

Kulağa gerçek olamayacak kadar iyi geliyordu.

“Ama beslenmen gerekmiyor mu? Neden beni hemen şimdi öldürmüyorsun?”

Sert bir bakışla yürüdü ve olabildiğince yaklaştı.

“Beni ana yemeğe götürecekken neden bir aperatif ile vaktimi harcayayım ki? Sadece senin yerine üçüne sahip olmayı tercih ederim. Özellikle de yeni doğmuş olanı. Taze ruhlar kullanılmış olanlardan çok daha iyidir.”

Kanım kaynıyordu ama tepkisinin korkusuyla sessiz kaldım.

“Onları elde edeceğim, Garrett, bunu bir kenara yaz.”

Yavaşça geri çekildi, döndü ve odaya doğru yürüdü. Bana doğru son bir kez baktı ve sırıttı.

“Bu görünümü bir süre daha tutmamı dert etmezsin umarım. Ne diyebilirim? Sevdim.”

Bununla birlikte, bir daha asla görülmemek veya duyulmamak üzere ortadan kayboldu.

En azından umudum bu yöndeydi.


Çile bittikten hemen sonra Elizabeth ve Jessica’yı alıp eve götürdüm, eşyalarımızı toplayıp odadan olabildiğince uzağa gittim. Yaşadığım sürece o laboratuvarda veya beni ailemden uzakta tutan hiçbir yerde bir daha çalışmamaya yemin ettim. Şu andan itibaren, önce onlar geliyor. O varlık bir şekilde geri gelirse, bekliyor olacağım.

Onları almasına asla izin vermeyeceğim.

4 Beğeni

Merhaba 7 gün önce bu konuyu görmüş, kesin okumam lazım diye yer imlerime kaydetmiştim.
Bilimkurgu konusunda acemi bir adam olarak beğendim. Çeviri için teşekkür ederim, elinize sağlık. Hem size hem de @Arqonquin e teşekkürler.

Öyküdeki rüya içinde rüya, kurgu içinde kurgu olayının bazı noktalarını tam oturtamadım kafamda ama böyle eserleri seviyorum. Hatta böyle rüya ile gerçek arasındaki ince çizgide dolaşan küçük bir hikayem var. Bu öyküde güzel olan taraf, sanki Garrett’in bilinçaltı ona ailesine daha fazla zaman ayırması adına bir oyun oynamış olabilir. Garrett yüreğinde bir işiyle ailesi arasında bir ikilemde olabilir.

Öykü gizemli, döndüm dolaştım 7 gün sonra okudum. Bana ayrı bir hissiyat da yaşattı. Benim de bir kızım var ve eşim ikinci çocugumuza hamile. Ben de yoğun çalışıyorum. Öykü sonunda biraz kendimi görmekte hoşuma gitti. :slight_smile:

2 Beğeni

Nereye gidip sonlanacak bilmiyoruz ama tadımlık bir öyküydü. Zamanda yolculuk, paradoks ve rüyalarla süslenmiş.

Çeviri için teşekkür ederim. @Arqonquin @Ozgur

2 Beğeni