Okuma Etkinliği - Tanrının Gözündeki Zerre (Moties #1)

Kitap gelecekte geçmesine rağmen insanlık filosu orta çağ İngiliz donanması havasında, bilinçli bir tercih yapmış yazarlar, sebebini bilemiyorum tabi.

Sığ diyalog kısmına gelince; zevk ve tercih meselesi biraz hocam. Karakterleri sevdirmek için bir yöntem olarak görüyorum ben çok gözüme batmıyorsa. Bir de neticede yazarlar kendi tarzlarıyla, hayal ettikleri şekilde anlatıyorlar hikayelerini. Biraz daha ciddi bir yazım tarzı size daha çok hitap ediyor sanırım. Umarım diyaloglar dışında kalan kısım yeterince keyif almanızı sağlar.

6 Beğeni

Madem sürekli sığ diyaloglardan bahsedildi, biraz da komik diyalogları konuşalım. Renner beni kitap boyunca güldürdü, 35 yaşında olmasına rağmen gemideki en veteran karakterlerden biri.

Açıksözlülüğünün ve nüktedanlığının yanında Kutusov reyizle beraber kitaptaki en akıllı karakter olduğunu düşünüyorum. Seviyorum seni Renner reyiz. :slight_smile:

“Yeah.” Ben Fowler stood and removed his dress tunic. “Rod, just what do Moties think of their kids?” Fowler asked. “Maybe they think they’re nothing much until they can talk. Expendable.”

“Wrong,” said Renner.

“The tactful way,” Rod said quietly, “the polite way to disagree with the Senator would be to say, ‘That turns out not to be the case.’”

Renner’s face lit up. “Hey. I like that. Anyway, the Senator’s wrong. The Moties think everything of their children."

:joy:

4 Beğeni

Renner’ın yeri ayrı, adam güce denge(insanların iyi niyetli aptallığına karşı mantık ve gözlem) getiriyor ve bunu kendi tarzıyla yapıyor. :smiley: O olmasa zaten insanlığın işi zor. :slight_smile:

4 Beğeni

Hıyarto takım: Sally, Rod, Horvath, Hardy

Asiller takımı: Kutusov, Renner, Fowler, hatta travma sonrası Hüseyin :slight_smile:

Kim alır? Çok bariz bizimkiler.

5 Beğeni

Tartışmasız. :slight_smile:

@Lorien_archers Hocam sen bitirdin mi ikinci kitabı? Başları sıkıcı diyordun.

1 Beğeni

Tatildeyken ara ara okuyabildim. Son 100 sayfam kaldı.

Zerrecik elçilerinin ağırlanması bölümlerindeyim.

2 Beğeni

Az kalmış hocam, ne güzel. :+1: Senin de yorumunu merak ediyorum.

1 Beğeni

Yok hocam nerde bende o hız. Yavaş yavaş ilerliyorum. Keşke o kadar hızlı olsam. Ama bu hızla eninde sonunda bitiririm … güne kadar :grinning:. (Boşluk kısmı kitabı bitirince editleyeceğim tam dediğim zamanda bitirdim diyebilmek için :sweat_smile:) Şu işler biterse üzerine düşeceğim ama.

Bu muhabbet işini 2. kitaptaki Hüseyin kazanır. Djin alsın götürsün seni dedi en son Nabil’e kızıp :grinning:.

1 Beğeni

Kitapla ilgili sıkıntılarımın çoğunun karşılığı “yazarlar böyle tercih etmiş” fikri sanırım. O halde ben yazarların tercihlerinden hoşlanmadım diyelim.

Bir uzay gemisinde elbette günlük hayatın getirdiği boş konuşmalar, şakalar, komik durumlar olacaktır ama bunun bir dengesi olur. Okuyucuyu yabancılaştıracak kadar tuhaf anlarda şaka yapılamaz. Bir uzaylıyla ilk temas gerçekleştirirken bu kadar lakayt bir ortamın olması bana tuhaf geliyor. Yani yaşanan tarihi olayların ve içinde boğulduğumuz teknik detayların arasında pat diye ortaya çıkan komik ve boş muhabbetler beni kitaptan uzaklaştırıyor.

Yazarlar, “buraya biraz hayattan bir şeyler koyalım, millet bunalır” dercesine diyalog ve sahne yazması “tercih” ile anlatılamaz.

Allahım milletin yatması uyuması için ayarlanan hamaklardan bile bahsediliyor.

Kitaba zerre katkısı yok bu tercihin. Erkek muhabbeti yapmak için böyle bir dünya kurmuş yazarlar. Neyse sanırım tüm bunları kabullenip okumaya devam edeceğim ya da bırakacağım.

Ben anlamadım. Biraz açabilir misiniz diyalogu?

2 Beğeni

Anladım hocam, John Scalzi’yi de çok beğenmeyebilirsin öyleyse.

Renner’ın lakayt olması ile ilgili o diyalog. Koskoca Fowler’a hatalısın dediğinde Rod durumu kurtarmak için bir senatöre hatalısın denmez, “anlaşılan durum bu değilmiş” denir şeklinde etiket öğretmeye kalkıyor. Renner’ın da “hey bunu sevdim. Her neyse, senatör hatalı” diyerek etiketi umursamaması sahneyi komik hale getiriyor.

@Lorien_archers İyi çarpsın dememiş. :smiley: Elimde buradan güneşe kadar bir okuma listesi olmasa ben de istiyordum devam etmeyi. :smiling_face_with_tear:

3 Beğeni

Önünüzde iki seçenek var. İşler % 60’dan itibaren ciddileşiyor, ondan sonra artık pek geyik yok, herkes hayatta kalma derdine düşüyor. Oraya kadar dayanırım diyorsanız sabrınızın meyvelerini alabilirsiniz çünkü özellikle kitap son 6-7 bölümde tam bir satranç oyununa dönüyor, leziz diyaloglar baş gösteriyor.

Gemideki normal yaşantıya, gençlerin şakalaşmalarına, kahve muhabbetine, yatacak yer sorunu tartışmaları gibi detaylara takılmanıza şaşırdım. :slight_smile: Ana hikayeye elbet bir katkısı yok ancak bunlar karakter ve dünya yaratımına giren faktörler bence. Dümdüz de kitap yazılmaz.

Bu izlenimleriniz biraz da kötü çeviri yüzünden olabilir mi? Çevirmen acaba kitabın özgün tonunu iyice mi ıskaladı?

7 Beğeni

Bence çok beğenirim. Çünkü Scalzi, bildiğim kadarıyla, esprili bir dünya oluşturma vaadini açık bir dille ortaya koyuyor. Yani biz nasıl bir kitap okuyacağımız, üslubu biliyoruz. Benim esprili yazım tarzıyla derdim yok. Douglas Adams’a da bayılıyorum. Benim derdim üslup karmaşası.

Bunlara takılma sebebim beni kitabın dünyasından uzaklaştırması. Hayata dair detayları tabi ki dünya ve karakter yaratımına katkı sağlar. Ama bunu öyle bir yaparsınız ki okur metinden yabancılaşmaz. Farkında olmadan anlarsınız o karakterin iç dünyasını. Buradaki herkes karikatür. Karakter inşası için yazılan diyaloglar çok kötü olduğu için şu karakter “sinirli”, şu karakter “komik”, şu karakter “şark kurnazı” diyebiliyoruz ancak.

Hasılı “bunlara takılma, ana hikayeye odaklan, acayip şeyler olacak” vaadi beni heyecanlanlandırsa da kötü diyalog ve gereksiz sahneler beni kitaptan koparıyor. Umarım kendimi anlatabilmişimdir.

6 Beğeni

38.bölümü bitirdim. Gözyaşım pıt :smiling_face_with_tear:

Sonraki sayfada dr horvath ne diyor peki ; hirşiydi zirricikliri siçliyimizsiniz bıdı bıdı

5 Beğeni

Yüzde 35 civarlarındayım, zevkle okunuyor ama bir kaç mesele çok gözüme batıyor; bitirdikten sonra toplu bir yorum yazmak istiyorum ama şimdi şuna laf etmeden duramayacağım:

Ben hayatımda böyle bir ciddiyetsizlik görmedim. Uzaylıyı direkt gemine alıyorsun, askerin birinin yatağına yatırıyorsun ne bir contamination derdi ne başka bir şey bilmemne. İki küçük yaratık daha geliyor, bebek doğuruyor ve ikisi kaçıp geminin içinde fink atıyor. Bütün bunlar biliminsanı ve asker dolu bir geminin içinde yaşanıyor. Şu ciddiyetsizliğin onda birini bir stajyer ökaryot labında gösterse kariyeri biterdi, binadan kürekle kovalanırdı. Şaka gibi.

10 Beğeni

Hay ağzınıza sağlık. Bu durumu hala sindiremedim. O yüzden kitabı onun layık olduğu ciddiyetle okuyorum, yani ciddiye almayarak. Büyük bir ivmeyle kitap zekice bir şeyler ortaya koyacak mı merakıyla okumaya devam ediyorum.

Bu ilk temas yaklaşımı bana şunu hatırlattı:
Hani filmlerde bir hayli batılı bir ekip bir kabile ile ilk kez karşılaşır ve onları ilginç bir hayvan gibi görüp merakla incelerler. Ama o ekipte sadece bir kaç kişi onlardan hastalık geleceğini düşünür ve o kişiler pek umursanmaz. Bir de kadın olur, iyi yürekli, o yerlilere insan gibi muamele edilmesi için mücadele eder.

Ahan da bu:

Dönüp dolaşıp yine aynı hikayeyi okuyoruz/izliyoruz. Avatar’ı çeken kafayla bu kitabı yazan kafalar aynı. Halbuki Arthur C. Clarke babayı yeğlerim. Ya da Ulu Ursula’yı.

5 Beğeni

Hocam detaylara önem veririm diyorsan bir doz Seveneves verebiliriz. :+1: :face_with_hand_over_mouth:

Şaka bir yana haklı bir eleştiri. 1975’te bu detaylara takılmamışlar. Aynı adam -Niven- Halkadünya’yı tasarlarken acayip kafa yormuş halbuki.

Bilerek mi yapmışlardır diyeceğim ama hayır, hiç uğraşmamışlar sanırım. Ama kitap zekice şeyler ortaya koyacak hocam.

3 Beğeni

Henüz oralara gelmedim ama olayların bizim zamanımızda değil de, 3000 küsür yıllarında geçtiğini, bu süreçte binlerce şey yaşandığını, bu sebeple de insanların bizlerden farklı tecrübeleri sahip olabileceğini düşünüyorum.

Acaba biz gibi henüz Mars’a bile gidememiş insanlar ile bilmem ne Drive’ı ile seyahat edebilen, “uzay insanlarını” karıştırıyor olabilir misiniz? :thinking:

3 Beğeni

Biraz daha ilerlediğinde farklı düşünebilirsin. Çook gelişmiş bir imparatorluğun küllerinden yeniden doğmuş olsalar da hâlâ ilk temas. Ben pek takılmadım bu noktalara ama beklenti ve zevkler alınan keyfi değiştiriyor malum.

1 Beğeni

Bu durum geçen hafta periyodikneşriyat’ın gözüne çarptı ve üzerinde biraz tartıştık. :hugs:

Evet, MacArthur’da maalesef bir karantina protokolü uygulamıyorlar. Hele o iki minnoş watchmaker’dan birinin kaçması hadisesi bayağı amatörce bir hata. Yazarlar bu sonuncuyu birkaç bölüm sonra kritik sonuçlara gebe olacak bir plot device olarak kullanmışlar. Yazarların tembelliği diyelim: O yaratıklar aşırı güvenli bir gözlem odasında tutulsalar bile kaçacaklardı, çünkü öbür türlü kitap ilerlemeyecekti.

Contamination konusuna dönersek, bu kadar rahat davranmaları aptalca ancak şu noktaları göz önünde bulundurursak bana biraz daha göz ardı edilebilir gibi geliyor:

  1. Light Sail’da bulunan ölü motie’ye otopsi yapılıyor ve DNA’sına kadar birçok özelliği zaten biliniyor.

  2. Motielerle ilk teması Whitbread tek başına, Brown Motie’nin gemisinde gerçekleştiriyor. MacArthur ve Lenin arka planda videodan her şeyi takip ediyorlar. WB orada saatlerce kalıyor, motie’nin ve minnoşların davranışlarını gözlemliyor. Gemideki havayı analiz ediyor hatta sonrasında soluyor. Motielerin zararsız olduklarına karar verdikten sonra MacArthur’a geçiyorlar.

  3. DNA’ları birbirinden bu derece farklı iki organizmanın birbirlerine hastalık bulaştırması olasılığı bilimsel olarak 0’a yakın.

  4. MacArthur’un tek fonksiyonu en ufak bir sorunda feda edilmesine karar verilmiş olan bir deney gemisi olması, motielerle ilk temas sonrası bilimsel alışverişi yürütmesi. Geminin kendisi bir contamination chamber.

  5. Lenin mesafesini sonuna kadar koruyor ve enforcer olarak tetikte bekliyor. Kutuzov’un askeri disipliniyle, Motielere yaklaşımıyla MacArthur’un mürettebatının davranışları birbirinin zıttı.

Bence burada gene bir yazar tembelliği var çünkü yazarlar en çok madde 4 ve 5’e bel bağlamışlar ve bunun yeterli bir karantina önlemi olduğunu düşünmüşler.

Çok da şey etmemek lazım, ağır bir hard sci-fi değil. :slight_smile:

Kitap bazı şeyleri yanlış ama birçok şeyi de scientific rigor adabına uygun şekilde doğru yapıyor hocam, bence bu yanlış bir genelleme.

Alparslan Drive. 2267’de CoDominium Üniversitesi’nden Türk bir fizikçi icat etmiş. :slight_smile:

8 Beğeni

Kitabı bitirdim sonunda. Biraz uzun sürdü okumam -20 gün. Keyifli bir hikayeydi, genel olarak beğendim.
Kitabı bitirince bu sayfadaki mesajları baştan okudum. Geride kalınca bu şekilde oluyor maalesef. Yine de kaçırdığım yada tam anlamadığım kısımlar için oldukça faydalı.

Çeviri ile ilgili kafamda bazı sorular vardı. Mesajlar içinde cevaplarıyla karşılaştım.
Zerreciklerin Moties olduğunu biliyordum.
Ufaklıklar ki kitapta bir bölümde Zemberekçiler diye kullanılmış, onlar da watchmaker’mış.
Funç(cuk) orijinalinde ne acaba diyordum; Fyunch(click) olduğunu gördüm.

Peki Deli Edi ingilizcede ne diye geçiyor?

Bir de bu Deli Edi muhabbeti hiç konuşulmamış burada. Bu tarz bir uygarlığın bu şekilde psikozlara girip delirmesi bana ilginç geldi. Özellikle insanlara atanan Funç(cuk)ların, ki kitabın sonralarına doğru elçilerin konuşmasında bizimkilere atanmışların hemen hepsinin Deli Edi moduna girdiğinden bahsetmişlerdi.

Diğer bir konu, özellikle Rod’un ilk tepkisinin bana garip gelmesi. “He” şeklinde bir tepsi - nida veriyor ilk olarak çoğu yerde. Orijinalinde bu ne şekilde bilen var mı? Başka karakterler de benzer şekilde ara ara kullanıyor ama Rod çok sık bu şekilde cevap veriyor diyaloglara.

Özet

“Hiç değilse aynı toplantıda olacağız” dedi Sally
“He.” İkisinin sarayda aynı…

“… Çok kibar adam…”
“He.” Rod içini çekti. “Sahiden Gitmeliyiz.”

“Burada oturmanın anlamı yok” dedi Renner.
“He.” Rod saraydaki ofisin yolunu tuttu…
vs

Teğmenlerin Asal Zerre’ye inişi ve sonrasında olanlar Zerrecikler hakkında gerçeği öğrenmemiz için yazılmış bir bölüm olarak gözüküyor. Mevcut durum içerisinde oradan dönüşlerinin olamayacağı belliydi. RIP teğmenler.

Bury’ye de bir konuda hakkını teslime etmek gerek diye düşünüyorum. “Uzaylılar bir şekilde zihnimizi okuyor, direk akıl okuma değil ama hal ve tavırlarımızdan ne düşündüğümüzü tahmin ediyorlar” şeklinde teorisi vardı. Elçiler ile olan görüşmelerde bunun doğru olduğunu gördük. Vücut dili okuma dediğimiz şeyin çok ileriye taşınmış haline sahipler.

Milyonlarca yıl yaşamış, sürekli döngüler içinde taş devri ile uzay çağı arasında gidip gelmiş, belli bir eşiği bir türlü geçememiş - kendi sektörlerinin dışına çıkma kabiliyeti- çok hızlı üreyen ama ömürleri kısa olan bir ırkın özelliklerini de iyi kotarmış bence yazar. Bizimkiler hiç bir ilerleme kaydedememişken uzaylılar çok kısa zamanda insan dilini öğrendi ve sonrasında tüm iletişim bu dil üzerinden kuruldu. Sınırlı kaynaklar yüzünden lüksten büyük ölçüde uzaklar. Artık ihtiyaç kalmayan şeyleri dönüştürüp yeni amaçlar için tekrar kullanıyorlar. Bize göre bireysellikten uzaklar bence. Toplumu düşünüyorlar daha çok. Burada ömürlerinin kısa olmasının payı büyük diye düşünüyorum. Bizimkilerin yaptığı törenler, balo ve eğlenceler gibi faaliyetler onlar için tamamen gereksiz. Bir an önce sonuca ulaşmaya çalışıyorlar her konuda.

Uzaylılarla ilk temas konusunda oldukça başarılı bir roman olmuş. Benzerini yakın zamanda Andy Weir’ın Kurtuluş Projesinde görmüştüm. Oradaki fark iki ırkın iki bireyi arasındaki temas idi. Burada ise iki ırkın toplumlarının geleceğini şekillendirecek bir temas söz konusu.

9 Beğeni