-Günümüz-
- “Neden burada olduğunu biliyorsun, değil mi?”
“Bilsem de bilmesem de bir şey değişmeyecek; ki bilmiyorum, bunu sende biliyorsun, değil mi?”
“Çok bildiğini sanıyorsun, Allah’ın belası, gevezeliği bıraksan olmaz mı? Böyle konuşmaya ne gerek var lan? Durumu konuşarak değiştirebilecekken ağzını bile açmasın, şimdi ise isyankârlığını savuruyor, her şansını deniyorsun. Çaresizsin.”
“Sana ‘özel’ bir sorum var: beni kendi yerine koy; bir sabah insanların anlayışsızlığıyla, birbirleri ile uğraştığı; lâkin gerektiğinde ebedî dostluklar ve aşk denen hazları tadabilen hem de tattırabilen varlıklardan birisi olarak, her gün olduğu gibi gün yüzü görüyorsun. Bir ses sana kendini öldürmeni söylüyor, tekrar ve tekrar, her gün, her uyanış… Beni kendi yerine koysana bir kere? Hakaret duymak istemiyorum her seferinde senle konuşurken. Bu sesin varlığından dolayı, her olayda yeniden kulağında yankılanıyor, her birisi ile gözler kesiştiğinde yeniden duyuyorsun. Bunun inadına yaşar mıydın?”
“Kendini öldür.” -
“Tek isteğim bu sabah mutlu uyanmaktı beyler.”
Bu sözlerle uyanışında karşılaştığı ilk manzara; yatağının karşısında duran pencereden gözüken, grinin tonları dışında bir renk gözükmeyen bulutlardı. Binanın bu tarafı zaten güneş görmüyordu, çarpık kentleşmenin, üstünde duran bulutlar, iç karartıcıydı.
“Bu sefer ne dönüyor lan yine?”
Garip bir şekilde, bir sabah ilk defa sessizlik ve sakinlik vardı. Alp’e de cevap gelmedi, yatağında esneyip uzanmaya devam etti. Genellikle her sabah birbirlerine girerlerdi ve huzur denen şey kalmazdı. Saate bakınca anlamıştı durumu. Daha yeni dört olmuş saat. İlk defa bir gün bu kadar erken uyanmıştı. Günde en az on saat uyuyan adam, bu saatte kalkabiliyormuş demek. Bir süre sonra meraklandı, ortalıkta kimse yoktu uyanan.
“Nereye gittiniz lan!”
Yatağının hemen solunda; odasının kapısına bakınca fark etti, kapı aralığında dikilmişti, küçük kardeşi sandı bir an ama sadece “o” çocuktu.
“N’ oldu yavrum?”
“Yakup Ağabey seninle konuşacakmış.”
“İyi de sen niye orada dikiliyorsun?”
Cevapsız bıraktı. Konuşmuyordu doğru düzgün, susuyordu kendisi gibi. Minik adımlarla yan odaya, Helen’in odasına kaçıverdi. Ardından bir müddet sonra; Sanatçı Yakup Efendi, odaya adımını attı. Duvara yaslanmış dolaba geçti ve gözlerini Alp’e dikti.
“Beni çağırmışsın Yakup? Ne o, sizin ayağınıza mı geleceğiz artık?”
“Ayağıma çağıracak birisi değilim ama bu sefer önemli efendim. Siz gelmeyince ayağınıza geldim bende. Bir sorun mu var? Bu kadar erken uyanmazdık biz, ne kurcalıyor kafanızı?”
“Ben uyanınca siz niye uyanıyorsunuz lan? Benle derdiniz ne?”
“Efendim… Azıcık sakinleşin lütfen? Konuşmamız lazım.”
“Sakinim lan ben! Konuşuyoruz ya işte! Konu ne olabilirde bu kadar uzatıyorsunuz?”
“Siz, efendim. Konu; sizsiniz, yaşantılarınız ve hissettikleriniz.”
“Size ne lan benim hayatımdan? Hepiniz; beni, hislerimi bambaşka yorumluyorsunuz.”
“Bu sefer olay başka efendim.”
“Bana efendim deme lan!”
Alp yatakta bağdaş kurmuşken; yanağında kurumuş gözyaşlarını fark etti. Kendi bile şaşırmıştı; o kafa ile kendini kaldırabiliyordu. Kalkıp lavaboya yöneldi, hemen odasından çıkınca koridorun sağındaydı zaten.
“Kuyruğum olmasanıza bir kere!”
Yakup Efendi; diğerlerinin de yaptığı gibi hem dışarıda hem de içeride onun yanından ayrılmıyordu. Alp, derin bir nefes aldı; kusmak istedi, burnuyla diline sürtüşen bu koku. Evde her tür koku birikmişti: alkol, beraberinde sigara, toz, ter…
“Ee diğerleri nerede? Bu sabah bi’ haller var sizde ha!”
“Salonda sizi bekliyorlar beyim.”
Yavaş mı yavaş, ağır mı ağır bir şekilde yerde ilerleyen adımlarıyla koridorun sonunda bulunan mutfağa ilerlerken, dönen başı ile düz yürümekte, ayakta durmakta zorlanıyordu. Yaşam kalitesi diplerdeydi. İçeri girdiğinde hemen buzdolabına yöneldi. Açıp neredeyse içi boş olan soğukluğa bakakaldı bir süre. Arkasını dönüp, dolaptan sigarasıyla çakmağını alıp balkona geçti. Küllüğün bulunduğu sehpayı önüne çekti ve sigarayı yaktı. Dışarıyı gözetledi bir süre, kentin ne hâle düştüğü umurunda değildi, 5. kattan “manzarayı” izleyerek içine çekti dumanı. Yan gözlerle arkasına bir bakıverdi, Yakup hâlâ orada izliyordu onu.
“Gel la otur şuraya”
“Tamamdır.”
Bir kişinin daha sığması zor olan balkona iki kişi oturup bir süre tüttürdüler. Arkadan hızlı adımların sesi geldi, Berduştu bu ya da Alkolik Mecnun diğer adıyla. Keş gibi giyinişi ve uzayıp kök salmış saç sakalından anlaşılmıştı zaten.
“İlla ayağına mı geleceğiz lan senin! Kaç saat oldu, saygımı bozmayım diyorum, tutamıyorum lan kendimi!”
“Bozma lan huzuru, konuşmak istemiyorum işte! Nesini anlamıyorsun?”
“İstesen de istemesen de! Sen bize mahkûmsun Alp Kardeş!”
Tartışmak bir şey değiştirmeyecekti bu noktada, her ne kadar bir keş olsa da kendisi haklıydı; mahkûmdu burada, bırakamazdı. Bırakmasının tek bir yolu vardı, o da intihar. Alp toparlanırken, var olmayan birisinden nasıl bu kadar pis koku alabildiğini düşündü; pek bir önemi yoktu en azından, durum belliydi. Paketle çakmağını cebine atıp ağzında sigara ile küllüğü alıp yan odada bulunan salona yöneldi.
“İyi la… Geliyorum işte, gördüğün gibi.”
Kabullendi durumunu, her sabah uyandığı gibiydi aslında bu durum. Her adımda sanki zaman bir tık daha çok yavaşlıyordu. Girmek istememişti bu mevzuların hiçbirine. Tüm gün yatakta uzanıp yardım bekliyordu, geldiğinde de burun kıvırmasını iyi biliyordu. İçeri geçince hemen Hikmet Abi ile göz göze geldi.
“Gel usta, buyur çay yaptım.”
Seslenişinde bile içtenliğini, dostluğunu ve o samimiyetini hissettiriyordu insana. Alp’in en az uyuz olduğu kişiydi. Çayını alırken düşündü, “bu çay gerçek mi?” diye; mutfakta ne çay kokusu vardı ne de çaydanlığın varlığı. Belki evde çay bile yoktu!
“Hikmet Abi; bu çay, hani sen yaptın ya, gerçek mi?”
“Aklı senin aklın aga, ben nereden bileyim?”
Çayın sıcaklığını hissetmişti yine de hemen önüne çekilen sehpaya koyuverdi küllükle beraber. Sigarasını yerleştirdi küllüğe. Bir anda arkasında dolanan Yakup Efendi, oturduğu yerden bir paket sigara çıkarttı.
“Efendim… Pardon, beyim! Neyse ben konuya geleyim; bir değişimin başlangıcı ortaya konsun diye toplandık buraya, her gün kahır ve matem olmamalı, sizin- “
“Size ne lan benim kahrımdan?!”
“Bu ilk uyarım Alp. Devam edersen güzel olmayacak; biz konuşacağız, sende dinleyeceksin, anlaştık?”
“Eyvallah Yavuz…”
Yavuz; ortalığın içinde kim olduğunu çaktırmıyordu, varlığını bu tehdit ile fark ettirdi. Sessizlik oluşunca, Hikmet Abi de bir sigara çıkartıp yakıverdi. Derin bir şekilde içine çekti tüm dumanı, tüm nikotini.
“Bu yol yol değil aga. Sana söyleyeyim; kimsen kalmamışken birilerinin elinden tutmasını bekliyorsun, trafiğin içine atlıyorsun resmen. O kız aga; o kadın mı bu hâle getirdi seni, yoksa hâlâ aynı mevzu mu?”
Mırıldanarak, “ikisi de” kısık sesle söylendi. Yerdeki halıya bakabiliyordu bir tek, göz teması çok korkutucuydu; yüz ifadesi, gözlerin oynayışı, mimikler. Ardından zar zor susturdukları Berduş, koltuğun ardında oturduğu masaya elinden düşmeyen birasını yudumladıktan sonra çarptı.
“Kardeş tamam, susayım diyorum da olmuyor böyle! Anladık! Karı güzelde, derdin ne lan? Bu mu senin derdin! Öyleyse, böyle aşkın ızdırabını…”
“Berduş! Kapa lan o çeneni!”
Yavuz’un sinirlerini bozmuştu Keş Mecnun. Sessizlik sağlanmıştı en azından bir sözle. Yavuz bir şey demedi ve diğerlerinin devam etmesini bekledi, sabırlıydı.
Yakup Efendi, Alp’in karşısındaki koltukta oturuyordu. Hemen ayağa kalktı ve duman altı olmuş odada, kendisi de dumanı üflerken; daire çizmeye başladı. Gergin gözüküyordu.
“Beyim; senin çektiğin acıyı bizde çekiyoruz, aklımız bir sonuçta. Sancılar, varlığımız; her gün daha ağır geliyor.”
“Ben mi istedim sizin varlığınızı?”
“Efendim… Olayda bu zaten! Ne biz istedik ne de siz. Tüm derdimizin, sıkıntımızın nedeni bizim sizde olan nedensiz varlığımız! Sizin kötülüğünüz bize kötü, iyiliğinizi istiyoruz ki bizde sizle olalım!”
Bu sözler söylendikten sonra Yavuz, kalkıp Alp’in yanına geçti ve omzuna kolunu koydu. Alp’in jetonu yeni düştü tabii. Doğru cevap vermezse, sonu güzel olmayacaktı.
“Bu sefer kaçışın yok Alp. Bu dairede tek başınasın. Hep aynı sözlerle, hep aynı dertlerle nereye kadar? Sen ne kadar mahkumsan bizde o kadar mahkumuz.”
“Aslında bi’ kaçışım var Yavuz… “
“Ha? Neymiş o? “
Alp hızlı adımlarla odasına geri döndü. Koridorda yürürken düşündü, “gerek var mı?” diye. Yatağının altına baktı eğilip. Sakladığı mühimmat duruyordu hâlâ. Dörtgen kutuyu tozların arasından kendine çekti, kapağı açtı. Tabanca ile göz göze gelince, babası ile yaşadıklarını hatırladı.
Bunları yaparken fark etmediği şey, hepsinin onu izliyor olmasıydı. Her şeyin biteceğini fark ettiler. Hikmet Abi atlayıverdi onun üzerine. Kutuyu öbürlerine atmaya çalıştı ama nafile. Alp tabancayı çoktan eline almıştı, sıkıntı olan ise tabancanın dolu olmasıydı. Babasından çaldığı tabancayı saklarken dolu olacağını düşünmemişti.
“Alp! Sakın ha!”
“Aga, bizim günahımız ne? “
“Efendim, buna hiç gerek yok.”
“Kardeş, aklını mı sıyırdın sen?”
Alp, öfkeden terlemeye ve titremeye başladı. Üstünde oluşan baskı kendisini daha çok teşvik ediyordu.
“Bi’ susun lan! Farkında mısınız? Mademki hepsi bir akıl oyunu! Görelim bakalım, oyun nasıl bitiyor!”
“Aga kurban olurum, çek şu tabancayı alnından!”
Tabancanın ağırlığını hissetti önce kavrayıp. Sonra alnına doğrulttu, gözlerini kapadı. Kapayınca fark etti, aslında hiçbiri orada değildi. Hiç kimse yanında yoktu. Bunları düşünürken kapıdan bir anahtar sesi duyuldu ama kimse fark etmedi. Kim olabilirdi ki?
“Bu sabahtan sonra, uyandığıma pişman olmam değil mi Hikmet Abi?”
“Olmazsın Alp, sakin ol! O tabancayı bize ver olur mu?”
“Alp kim ki? Alp, Alp, Alp… Söylesenize! Benim tutunacak dalım yokken ne bekliyorsunuz?”
“Efendim, tutunacak bir dalınızın olması zorunlu değil!”
“Bana efendim deme lan!”
Bu kaosun içinde eve bir kişi daha girdi, annesi gelmişti. Hiçbiri onun geleceğini ve buna dahil olacağını tahmin etmemişti. Dairenin dönüştüğü şekli şemali görünce şok içine girdi. Zaten endişe içindeydi, şimdi korkmaya başlamıştı.
“Alp, Yavrum! Neredesin? Ulaşamıyorum sana kaç gündür?”
Hikmet Abi, Alp’in gözlerine baktı. Böyle bir şeyi engellemesi lazımdı. Alp yaşamalıydı.
“Değil mi Hikmet Abi?”
“Aga, Allah aşkına bırak şunu! Söz sana yardımcıda olacağız!”
“Soru sormuştum Abi!”
“Ney değil mi be aga? Çözülemeyecek mesele mi var? Kurban olurum bırak şunu da konuşalım!”
“Eyvallah Hikmet Abi… Bil ki, çözülemez bu!”
Kafasını işaret etmişti boş eliyle bunu derken. Ellerini gevşetip, namluyla tetiğe odaklandı.
“Alp, oğlum neredesin?”
Parmağının tetiği çekeceğini fark etti, titremekteydi. Hikmet Abi hemen üzerine atladı. Daha ikisi de konuşamadan patlama sesi duyuldu. Namlu soğuk bir yel oldu…