Ruhun Dağılışı

Bir roman yazıyorum. Kitabı kriptik bir biçimde yazıyorum, nedeni ise; “Ana Karakter, Alp; yaşanan kritik olay, kişiliği ve aklı nedeniyle kendi kişiliğini kaybetmeye başlayıp, kişiliği bölünmeye başlayacak.” Kişiliğinin bölünmesini şu şekilde planladım: “yavaş yavaş önce rüyalarında, sonra ise gerçekte olmak üzere ‘birilerini’ görmeye başlayacak. Bu 'birileri’nin her biri Alp’in kişiliğinin bir parçalarının belli bir tema üzerine birikmiş şekli ile belli fikirler üzerine oluşan kişilikler.” Kitabın ilk bölümünde ise bu karakterlerle tanışıyoruz, Alp’in ardından. İsimlerini bilerek öyle komik yaptım: “Sanatçı Yakup Efendi, Çocuk, Berduş, Emekli Polis Yavuz, Hikmet Abi”
Bu beş kişiyi gerçekte görmeye başlayacak fakat sadece rüyalarında ve “belli” anlarda göreceği iki ek kişi var: “Narin ve Karabasan”
Kitabı olayların yaşanış sırasına göre yazmıyorum. Kriptik derkende kastettiğimin bir kısmı bu, zaman akışına göre yazmıyorum. Zamandan kopan bir karakter Alp ve neredeyse her şeyi onun gözünden göreceğiz. Bölümden bölüme değişiklik yapacağım bir sürü.
Hikâyenin tamamı aslen hazır kafamda ve kurulu bir örgü var sadece yazmam gerekiyor.
Şu güne kadar yazdığım Word dosyasını buraya atacağım. Okuyan olursa değerlendirmesini ve iyice bir eleştirmesini istiyorum. Ne yanlış, ne doğru; neler sıkıntılı? Bilmek istiyorum. Lütfen dürüst olun, gerekirse laf atın veya gömün.

Word dosyasını atmama izin vermedi nedense, ondan dolayı bu linki atıyorum:
Ruhun Dağılışı (taslak).docx

1 Beğeni

Merhaba, şimdi bu açtığınız başlığın altına yazdığınız romanın bir kısmını kopyalayıp yapıştırın, biz de okuyalım. Ben bağlantı açmak istemiyorum.

Bakın bu bağlantıda şahane yazılmış bir romanı okuyoruz. Siz de böyle paylaşın, okuyalım.

3 Beğeni

hepsini atmam çok mu fazla olur 30 A4 sayfası yazıyor word dosyasında

1 Beğeni

-Günümüz-

  • “Neden burada olduğunu biliyorsun, değil mi?”

“Bilsem de bilmesem de bir şey değişmeyecek; ki bilmiyorum, bunu sende biliyorsun, değil mi?”

“Çok bildiğini sanıyorsun, Allah’ın belası, gevezeliği bıraksan olmaz mı? Böyle konuşmaya ne gerek var lan? Durumu konuşarak değiştirebilecekken ağzını bile açmasın, şimdi ise isyankârlığını savuruyor, her şansını deniyorsun. Çaresizsin.”

“Sana ‘özel’ bir sorum var: beni kendi yerine koy; bir sabah insanların anlayışsızlığıyla, birbirleri ile uğraştığı; lâkin gerektiğinde ebedî dostluklar ve aşk denen hazları tadabilen hem de tattırabilen varlıklardan birisi olarak, her gün olduğu gibi gün yüzü görüyorsun. Bir ses sana kendini öldürmeni söylüyor, tekrar ve tekrar, her gün, her uyanış… Beni kendi yerine koysana bir kere? Hakaret duymak istemiyorum her seferinde senle konuşurken. Bu sesin varlığından dolayı, her olayda yeniden kulağında yankılanıyor, her birisi ile gözler kesiştiğinde yeniden duyuyorsun. Bunun inadına yaşar mıydın?”

“Kendini öldür.” -

“Tek isteğim bu sabah mutlu uyanmaktı beyler.”

Bu sözlerle uyanışında karşılaştığı ilk manzara; yatağının karşısında duran pencereden gözüken, grinin tonları dışında bir renk gözükmeyen bulutlardı. Binanın bu tarafı zaten güneş görmüyordu, çarpık kentleşmenin, üstünde duran bulutlar, iç karartıcıydı.

“Bu sefer ne dönüyor lan yine?”

Garip bir şekilde, bir sabah ilk defa sessizlik ve sakinlik vardı. Alp’e de cevap gelmedi, yatağında esneyip uzanmaya devam etti. Genellikle her sabah birbirlerine girerlerdi ve huzur denen şey kalmazdı. Saate bakınca anlamıştı durumu. Daha yeni dört olmuş saat. İlk defa bir gün bu kadar erken uyanmıştı. Günde en az on saat uyuyan adam, bu saatte kalkabiliyormuş demek. Bir süre sonra meraklandı, ortalıkta kimse yoktu uyanan.

“Nereye gittiniz lan!”

Yatağının hemen solunda; odasının kapısına bakınca fark etti, kapı aralığında dikilmişti, küçük kardeşi sandı bir an ama sadece “o” çocuktu.

“N’ oldu yavrum?”

“Yakup Ağabey seninle konuşacakmış.”

“İyi de sen niye orada dikiliyorsun?”

Cevapsız bıraktı. Konuşmuyordu doğru düzgün, susuyordu kendisi gibi. Minik adımlarla yan odaya, Helen’in odasına kaçıverdi. Ardından bir müddet sonra; Sanatçı Yakup Efendi, odaya adımını attı. Duvara yaslanmış dolaba geçti ve gözlerini Alp’e dikti.

“Beni çağırmışsın Yakup? Ne o, sizin ayağınıza mı geleceğiz artık?”

“Ayağıma çağıracak birisi değilim ama bu sefer önemli efendim. Siz gelmeyince ayağınıza geldim bende. Bir sorun mu var? Bu kadar erken uyanmazdık biz, ne kurcalıyor kafanızı?”

“Ben uyanınca siz niye uyanıyorsunuz lan? Benle derdiniz ne?”

“Efendim… Azıcık sakinleşin lütfen? Konuşmamız lazım.”

“Sakinim lan ben! Konuşuyoruz ya işte! Konu ne olabilirde bu kadar uzatıyorsunuz?”

“Siz, efendim. Konu; sizsiniz, yaşantılarınız ve hissettikleriniz.”

“Size ne lan benim hayatımdan? Hepiniz; beni, hislerimi bambaşka yorumluyorsunuz.”

“Bu sefer olay başka efendim.”

“Bana efendim deme lan!”

Alp yatakta bağdaş kurmuşken; yanağında kurumuş gözyaşlarını fark etti. Kendi bile şaşırmıştı; o kafa ile kendini kaldırabiliyordu. Kalkıp lavaboya yöneldi, hemen odasından çıkınca koridorun sağındaydı zaten.

“Kuyruğum olmasanıza bir kere!”

Yakup Efendi; diğerlerinin de yaptığı gibi hem dışarıda hem de içeride onun yanından ayrılmıyordu. Alp, derin bir nefes aldı; kusmak istedi, burnuyla diline sürtüşen bu koku. Evde her tür koku birikmişti: alkol, beraberinde sigara, toz, ter…

“Ee diğerleri nerede? Bu sabah bi’ haller var sizde ha!”

“Salonda sizi bekliyorlar beyim.”

Yavaş mı yavaş, ağır mı ağır bir şekilde yerde ilerleyen adımlarıyla koridorun sonunda bulunan mutfağa ilerlerken, dönen başı ile düz yürümekte, ayakta durmakta zorlanıyordu. Yaşam kalitesi diplerdeydi. İçeri girdiğinde hemen buzdolabına yöneldi. Açıp neredeyse içi boş olan soğukluğa bakakaldı bir süre. Arkasını dönüp, dolaptan sigarasıyla çakmağını alıp balkona geçti. Küllüğün bulunduğu sehpayı önüne çekti ve sigarayı yaktı. Dışarıyı gözetledi bir süre, kentin ne hâle düştüğü umurunda değildi, 5. kattan “manzarayı” izleyerek içine çekti dumanı. Yan gözlerle arkasına bir bakıverdi, Yakup hâlâ orada izliyordu onu.

“Gel la otur şuraya”

“Tamamdır.”

Bir kişinin daha sığması zor olan balkona iki kişi oturup bir süre tüttürdüler. Arkadan hızlı adımların sesi geldi, Berduştu bu ya da Alkolik Mecnun diğer adıyla. Keş gibi giyinişi ve uzayıp kök salmış saç sakalından anlaşılmıştı zaten.

“İlla ayağına mı geleceğiz lan senin! Kaç saat oldu, saygımı bozmayım diyorum, tutamıyorum lan kendimi!”

“Bozma lan huzuru, konuşmak istemiyorum işte! Nesini anlamıyorsun?”

“İstesen de istemesen de! Sen bize mahkûmsun Alp Kardeş!”

Tartışmak bir şey değiştirmeyecekti bu noktada, her ne kadar bir keş olsa da kendisi haklıydı; mahkûmdu burada, bırakamazdı. Bırakmasının tek bir yolu vardı, o da intihar. Alp toparlanırken, var olmayan birisinden nasıl bu kadar pis koku alabildiğini düşündü; pek bir önemi yoktu en azından, durum belliydi. Paketle çakmağını cebine atıp ağzında sigara ile küllüğü alıp yan odada bulunan salona yöneldi.

“İyi la… Geliyorum işte, gördüğün gibi.”

Kabullendi durumunu, her sabah uyandığı gibiydi aslında bu durum. Her adımda sanki zaman bir tık daha çok yavaşlıyordu. Girmek istememişti bu mevzuların hiçbirine. Tüm gün yatakta uzanıp yardım bekliyordu, geldiğinde de burun kıvırmasını iyi biliyordu. İçeri geçince hemen Hikmet Abi ile göz göze geldi.

“Gel usta, buyur çay yaptım.”

Seslenişinde bile içtenliğini, dostluğunu ve o samimiyetini hissettiriyordu insana. Alp’in en az uyuz olduğu kişiydi. Çayını alırken düşündü, “bu çay gerçek mi?” diye; mutfakta ne çay kokusu vardı ne de çaydanlığın varlığı. Belki evde çay bile yoktu!

“Hikmet Abi; bu çay, hani sen yaptın ya, gerçek mi?”

“Aklı senin aklın aga, ben nereden bileyim?”

Çayın sıcaklığını hissetmişti yine de hemen önüne çekilen sehpaya koyuverdi küllükle beraber. Sigarasını yerleştirdi küllüğe. Bir anda arkasında dolanan Yakup Efendi, oturduğu yerden bir paket sigara çıkarttı.

“Efendim… Pardon, beyim! Neyse ben konuya geleyim; bir değişimin başlangıcı ortaya konsun diye toplandık buraya, her gün kahır ve matem olmamalı, sizin- “

“Size ne lan benim kahrımdan?!”

“Bu ilk uyarım Alp. Devam edersen güzel olmayacak; biz konuşacağız, sende dinleyeceksin, anlaştık?”

“Eyvallah Yavuz…”

Yavuz; ortalığın içinde kim olduğunu çaktırmıyordu, varlığını bu tehdit ile fark ettirdi. Sessizlik oluşunca, Hikmet Abi de bir sigara çıkartıp yakıverdi. Derin bir şekilde içine çekti tüm dumanı, tüm nikotini.

“Bu yol yol değil aga. Sana söyleyeyim; kimsen kalmamışken birilerinin elinden tutmasını bekliyorsun, trafiğin içine atlıyorsun resmen. O kız aga; o kadın mı bu hâle getirdi seni, yoksa hâlâ aynı mevzu mu?”

Mırıldanarak, “ikisi de” kısık sesle söylendi. Yerdeki halıya bakabiliyordu bir tek, göz teması çok korkutucuydu; yüz ifadesi, gözlerin oynayışı, mimikler. Ardından zar zor susturdukları Berduş, koltuğun ardında oturduğu masaya elinden düşmeyen birasını yudumladıktan sonra çarptı.

“Kardeş tamam, susayım diyorum da olmuyor böyle! Anladık! Karı güzelde, derdin ne lan? Bu mu senin derdin! Öyleyse, böyle aşkın ızdırabını…”

“Berduş! Kapa lan o çeneni!”

Yavuz’un sinirlerini bozmuştu Keş Mecnun. Sessizlik sağlanmıştı en azından bir sözle. Yavuz bir şey demedi ve diğerlerinin devam etmesini bekledi, sabırlıydı.

Yakup Efendi, Alp’in karşısındaki koltukta oturuyordu. Hemen ayağa kalktı ve duman altı olmuş odada, kendisi de dumanı üflerken; daire çizmeye başladı. Gergin gözüküyordu.

“Beyim; senin çektiğin acıyı bizde çekiyoruz, aklımız bir sonuçta. Sancılar, varlığımız; her gün daha ağır geliyor.”

“Ben mi istedim sizin varlığınızı?”

“Efendim… Olayda bu zaten! Ne biz istedik ne de siz. Tüm derdimizin, sıkıntımızın nedeni bizim sizde olan nedensiz varlığımız! Sizin kötülüğünüz bize kötü, iyiliğinizi istiyoruz ki bizde sizle olalım!”

Bu sözler söylendikten sonra Yavuz, kalkıp Alp’in yanına geçti ve omzuna kolunu koydu. Alp’in jetonu yeni düştü tabii. Doğru cevap vermezse, sonu güzel olmayacaktı.

“Bu sefer kaçışın yok Alp. Bu dairede tek başınasın. Hep aynı sözlerle, hep aynı dertlerle nereye kadar? Sen ne kadar mahkumsan bizde o kadar mahkumuz.”

“Aslında bi’ kaçışım var Yavuz… “

“Ha? Neymiş o? “

Alp hızlı adımlarla odasına geri döndü. Koridorda yürürken düşündü, “gerek var mı?” diye. Yatağının altına baktı eğilip. Sakladığı mühimmat duruyordu hâlâ. Dörtgen kutuyu tozların arasından kendine çekti, kapağı açtı. Tabanca ile göz göze gelince, babası ile yaşadıklarını hatırladı.

Bunları yaparken fark etmediği şey, hepsinin onu izliyor olmasıydı. Her şeyin biteceğini fark ettiler. Hikmet Abi atlayıverdi onun üzerine. Kutuyu öbürlerine atmaya çalıştı ama nafile. Alp tabancayı çoktan eline almıştı, sıkıntı olan ise tabancanın dolu olmasıydı. Babasından çaldığı tabancayı saklarken dolu olacağını düşünmemişti.

“Alp! Sakın ha!”

“Aga, bizim günahımız ne? “

“Efendim, buna hiç gerek yok.”

“Kardeş, aklını mı sıyırdın sen?”

Alp, öfkeden terlemeye ve titremeye başladı. Üstünde oluşan baskı kendisini daha çok teşvik ediyordu.

“Bi’ susun lan! Farkında mısınız? Mademki hepsi bir akıl oyunu! Görelim bakalım, oyun nasıl bitiyor!”

“Aga kurban olurum, çek şu tabancayı alnından!”

Tabancanın ağırlığını hissetti önce kavrayıp. Sonra alnına doğrulttu, gözlerini kapadı. Kapayınca fark etti, aslında hiçbiri orada değildi. Hiç kimse yanında yoktu. Bunları düşünürken kapıdan bir anahtar sesi duyuldu ama kimse fark etmedi. Kim olabilirdi ki?

“Bu sabahtan sonra, uyandığıma pişman olmam değil mi Hikmet Abi?”

“Olmazsın Alp, sakin ol! O tabancayı bize ver olur mu?”

“Alp kim ki? Alp, Alp, Alp… Söylesenize! Benim tutunacak dalım yokken ne bekliyorsunuz?”

“Efendim, tutunacak bir dalınızın olması zorunlu değil!”

“Bana efendim deme lan!”

Bu kaosun içinde eve bir kişi daha girdi, annesi gelmişti. Hiçbiri onun geleceğini ve buna dahil olacağını tahmin etmemişti. Dairenin dönüştüğü şekli şemali görünce şok içine girdi. Zaten endişe içindeydi, şimdi korkmaya başlamıştı.

“Alp, Yavrum! Neredesin? Ulaşamıyorum sana kaç gündür?”

Hikmet Abi, Alp’in gözlerine baktı. Böyle bir şeyi engellemesi lazımdı. Alp yaşamalıydı.

“Değil mi Hikmet Abi?”

“Aga, Allah aşkına bırak şunu! Söz sana yardımcıda olacağız!”

“Soru sormuştum Abi!”

“Ney değil mi be aga? Çözülemeyecek mesele mi var? Kurban olurum bırak şunu da konuşalım!”

“Eyvallah Hikmet Abi… Bil ki, çözülemez bu!”

Kafasını işaret etmişti boş eliyle bunu derken. Ellerini gevşetip, namluyla tetiğe odaklandı.

“Alp, oğlum neredesin?”

Parmağının tetiği çekeceğini fark etti, titremekteydi. Hikmet Abi hemen üzerine atladı. Daha ikisi de konuşamadan patlama sesi duyuldu. Namlu soğuk bir yel oldu…

2 Beğeni

Çoklu kişilik hikayeleri genelde gizlenir başlarda. Okuyucu/izleyici onları gerçek sanar. Sonra şok edici gerçek ortaya çıkar. Tabi Split gibi filmler de var. Sizin hikayeniz bu açıdan ilginç daha baştan açık ediyor çoklu kişiliği. Bakalım ne olacak.

Kişilik tipleri daha ilginç olabilirdi. Çok basmakalıp olmuş. Sarhoş, çocuk, mülayim, kabadayı…

Ben olsam kardeşini arayan bir çocuk, terapist, yazar, kadın sporcu, cüce gibi kişilikler uydururdum.

Bu yarattığınız kişiliklerini görünüşlerine dair ara ara bilgiler veriniz. Onları tarif etmeyin ama cümlelerin arasına sıkıştırın: “Berduş biradan şişmiş göbeğini kaşıdı.”

Kişiliklerin sesleri de mühim. Hepsinin farklı konuşması gerek ve bunların karikatür gibi durmaması lazım.

Ve dil bilgisi. Özellikle bağlaç olan "de"ye çalışmanız gerek. Asgari dil bilgisi kurallarına uyumazsanız yazdıklarınıza saygı göstermem. Bana saygısı olmayan yazara ben de saygı duymam. Yazdıklarınızı defalarca düzeltip bize sunmalısınız. Emek verdiğiniz belli olursa hikayeniz kötü bile olsa okunup üzerine konuşulur.

3 Beğeni

Naçizane tavsiyem, çok fazla noktalı virgül kullanmayın. Kelimelerle tam olarak ifade edemiyorum ama okurken bir şeylerin eksik olduğunu hissettiriyor. Bu benim kişisel görüşüm. Metnin yazarı en uygun olanı bizden daha iyi bilir.

2 Beğeni

Split, Disco Elysium, Behzat Ç. nin belli kısımları ve okuduğum birkaç kitaptan esinlendim kişilik fikrini. Esinlenmiş olsamda aklıma bu roman fikri ilk, eski yazılarıma bakarken geldi. Bir tane tamamen o anki duygularıma göre yazdığım saçma bir hikâyeye bakınca fark ettim. Şu ana kadar yazdığım her şey birbiriyle bağlantılı neredeyse.

Bu kitabın giriş bölümüydü. İlk kısım. Word dosyasında “-0-” diye attım başlığını. Planım şöyle: bu kişilikleri ilk bölümde tanıyıp okuyacağız ama sonraki bölümler geçmişten günümüze yavaş yavaş gelecek. Ve ondan sonra ise her bir kişiliğin ortaya çıkış şekli ve tanıtımları olacak. Alp bunları gerçekte görmeye başladığını fark edecek. Tabii şu an büyük bir kısmı atladım ama olay kabaca bu.

Kişilik tiplerinin öyle olmasınında nedeni var aslında. Onların öyle olmasının nedenini sonradan öğrenmesini düşündüm okurun.

Bu zaten, dosya adında da geçiyor, taslak. Boş vaktim olduğunda dediğiniz hataları düzeltip bilgi dediğiniz kısımları eklemeyi ve betimlemeleri düzeltmeyi düşünüyorum.

Dilbilgisi konusuna gelirsek. Evet, yazımda hatalar fazlasıyla olabilir. Özellikle bağlaçlar konusunda. Onları da düzelteceğim o boş vaktim gelince. Bu boş vakit maalesef sınavdan sonra olacak, orası üzüyor beni. Sınava hazırlanıyorum.

Ama şunu söyleyeyim: noktalama hatası yapmadım, yapmışsam şunu bilin: bilerek yaptım. Nedeni biraz karmaşık ve birazcık prensip meselesi. Alışkanlık gibi bir şey oldu. Özellikle virgül ile noktalı virgül. Nasıl oluştu bilmiyorum ama yazmaya başladığımdan itibaren bir anda ortaya çıktı ve bırakamıyorum. Ondan dolayı öyle bırakmayı tercih ediyorum, bu tercihimin özel nedenleri bulunmakta tabii. Ama şunu sorayım: bu tercihim, çok sıkıntı olur mu? Özellikle yayınlamayı vesaire amaçlıyorsam?

1 Beğeni

Haklısınız.
Bunu bilerek yapıyorum aslında. Başka bir arkadaşa yanıtımda da belirttim. Dil bilgisinde sıkıntım var, kabul ediyorum. Ama noktalama konusunda tamamen bilerek yapıyorum hataları. Birazcık prensip ve alışkanlık meselesi oldu benim için. Ve özel nedenleri de var. Kabaca, noktalı virgül ile virgülle bir derdim var gibi.

1 Beğeni

Ha bu arada. Fikir, hikâye sizce ilgi çekici mi? Sizce bu iş bittiğinde sürükleyici olur mu ve okuyan beğenir mi? Bunun için yazmıyorum elbette ama öğrenmek istiyorum sonuçta.

1 Beğeni

Tabi ki sıkıntı olur. Canım istedi öyle yaptım denmez. Eğer Enis Batur gibi büyük bir yazar değilseniz noktalama işaretlerine riayet edeceksiniz.

Bu haliyle çok acemice görünüyor. Bitirin, üzerinde çalışın, bizi dinleyin, defalarca yazın, sonra en az bir ay kenara koyun, yeniden üzerinde çalışın.

Bakın, eğer yazdıklarınızı çok beğeniyorsanız gidecek çok yolunuz var demektir. Eğer yazdıklarınız size kusurlu geliyor ve kusuru düzeltmek zor geliyorsa çok yolunuz var demektir, eğer ilk düzeltmede çok beğeniyorsanız yine yolunuz uzun demektir.

Bu arada kitap okuyor musunuz?

2 Beğeni

Düzenlerim o zaman sıkıntı değil.

1 Beğeni

Tüm yaz vaktini bu yazı ile geçirmeyi düşünüyorum zaten. Hatta içimden bir ses bu yaz biter diyor.

Yazdıklarıma bakınca kendimi görüyorum sadece. Beğenmiyor veya nefret ediyor değilim. Ben bu ilk bölümü ilk yazışımda okuduğumda çok sevmiştim, düzenledikçe daha çok sevdim ve hâlâ son formunda değil.

Kitap okuyorum bu arada evet. Şu an Robert Kurvitz’in “Sacred and Terrible Air” adlı kitabını okuyorum. Baya da güzel ve ilgi çekici gidiyor kitap.

Bu arada çok teşekkür ederim. Danıştığım hiçkimse düzgün eleştiri yapmıyordu. Tek yaptıkları “Betimlemelerin çok güzel, ilgi çekici bir fikir, iyiymiş” gibi konuşup geçiştirmek oluyordu. Birisinden böyle eleştiri duymak iyi oldu.

1 Beğeni

Harika. Okuyun, çok okuyun, sanırım bu tavsiyeyi o kadar çok yazdım ki forumdaşlar “yine mi” diyecekler. O kadar çok okuyun ki yazmaktan vazgeçecek duruma gelin. Çok iyi metinler okuduğunuzda şöyle bir his gelir:
“Ben böyle yazamayacaksam hiç yazmayayım.”

Bu his gelmiyorsa iyi kitaplar okumuyorsunuz demektir.

Yazmaya dair en iyi alıştırma yazmak değil okumaktır.

Rica ederim.
İyi okurlara okutun yazdıklarınızı ve sevdiklerinizi öldürmeye (yazdıklarınızı kesmeye biçmeye) teşne olun.

3 Beğeni

Şu an okuduğum kitapta aynı öyle olmasa da bir benzeri bir his geldi: “Acaba benim kitabımda böyle hissettirebilir mi?” ya da direk ilham veren kısımlar oldu. “Ben de böyle yazmalıyım” diye düşündüm hatta kimi zaman.

Komiktir, edebiyata olan ilgim okumakla değil yazmakla başladı. Yazmaya başladıktan sonra ilk körükleyen Orhan Veli oldu. Çok kez okudum, ezberledim. Bazı sözleri hâlâ kulağımda.

Ama yanlış anlaşılmasın, şu an düzenli olarak kitap okuyorum.

2 Beğeni

Yine siz bilirsiniz ama dil bilgisi ve noktalama kurallarında hata yapmamaya çalışın. Mesela karakter sorunlu bir tiptir, kelimeleri yanlış kullanabilir. Bu, karakter özelinde bir sorun çıkarmaz. Ama bunu genele taşırsanız çok eleştiri alırsınız.

3 Beğeni

Binanın bu tarafı zaten güneş görmüyordu, çarpık kentleşme, birde şehrin üstünde duran kara bulutlar, gerçekten iç karartıcıydı. Cümlelerinizi bu tarz kelime oyunları ile daha akışkan yapabilirsiniz.

2 Beğeni

tam şu an düzenliyorum iyice. İmla hatalarını da düzeltmekle beraber noktalama hatalarına da bakıyorum. Yeni betimlemeler, cümleler ve değiştirdiğim şemalar ekledim şimdiden ve bu attığım bölümün düzenlemesini bugün bitiririm. bundan sonra ki bölüm iki gün sürebilir, daha uzun çünkü o bölüm.

2 Beğeni

Oncelikle hos geldin, ellerine saglik. Uzun uzadiya yazmissin, emek harcamissin, ben de biraz hergelelik yapayim dedim, simdiden kusura bakma ya da ne diyor ulan bu dallama diyerek oku, cunku inan bu yazdiklarimi senin icin yaziyorum. :grinning_face:

Sana ilk sorum su olacak: Sen bize ne anlatmak istiyorsun? Hikayen bizi nereye goturecek? Bunlari tam olarak kendi kafanda oturtup tasarladin mi? Ben de bir seyler yazayim diyerek oturduysan masanin basina, eh, mesgale olarak guzel ama zamanina yazik etmissin. Cunku okudugum metinde tunelin sonunda hic isik belirmiyor maalesef. “Ee, yani?” demekten baska bir sey yapamadim.

Ikinci nokta su, beslendigini soyledigin kaynaklar ne yazik ki seni beslemeye yetecek kaynaklar degil. Sonradan yaptigin yorumlarda Behzat C. demene hic sasirmadim cunku tam manasiyla plot’u olmayan bir Behzat C. cesitlemesi okudum. Illa yuksek edebiyat yap demiyorum ama Behzat C. seni ancak kotu bir Behzat C. kopyasi seviyesinde birakir. @periyodiknesriyat’in tavsiyesi gercekten onemli. Yazmak tanri vergisi bir sey degildir ama hakikaten omrunun hatiri sayilir bir kismini buna vakfetmektir bir bakima, en cok da okumaya, ne bulursan okumaya zamanini harcaman lazim.

Ucuncusu, bir parametre olarak Enis Batur konusunda @periyodiknesriyat ile hemfikir degilim fakat dili bozunmaya ugratmadan evvel dildeki hunerini okurlarina ispatlaman gerekiyor. Sen bu metinde dilsel bir deneysellik icinde degilsin. Herhangi bir insana dil bilgisi dikte etmeyi luzumsuz goruyorum ama sen anladigim kadariyla yazmaya hevesli bir insansin. Eh, sayet durum boyleyse bir zahmet ana dilini ogrenmeye tenezzul etmen gerekecek.

Bu taslaklarinin tumu cok kiymetli. Bir gun bakip muhtemelen bu da ne lan diyeceksin. Ancak ilerlemek, hem de daha hizli ilerlemek istiyorsan once sunu sormalisin kendine: Ben ne anlatacagim? Sonra da bu iskeleti hunerle, estetizmle demiyorum cunku gayet yalin yazan Salinger veya Kerouac de epey mahir yazarlardir, evet, hunerle kurman gerekecek.

Ek: Bir kez daha ustunden gectim ve altini tekrar cizme ihtiyaci duydum. Diyaloglarin gercekten tahammul edilemeyecek derecede Behzat C. karikaturu ki Behzat C. de diyalog yazimi acisindan karikaturize bir duzlemdi hem kitap hem de dizi bakimindan. Anlattiklarini yasayan karakterlerin sesinin boyle cikacagini hic sanmiyorum. Ayrica karakterler dogrudan birbirlerine hicbir sey anlatmiyorlar, veciz olmaya calisan sozler savurup duruyorlar fakat maalesef bu da olmuyor.

Diger bir unsur, bu senin evrenin. Sen yaratiyorsun. Okurlarina, yani bize, bundan da ote kendine bahaneler sunmak yerine kuyumcu titizligiyle ustune egilmelisin. Ayirdigin zaman en azindan bunu hak ediyor. Bir ornek vereyim: Alp, uyaninca aldigi sigara ve alkol kokusundan tiksiniyor ve ardindan sigara yakiyor. Ben de yogun alkol ve sigara tuketen, hem de evinin her noktasinda tuketen bir insan olarak sana sunu soyleyeyim, alkol kokusu konseptini anlamadim zaten ama ben sigaranin kokusunu filan almiyorum, alsam da tiksinmezdim. Ozetle sunu soylemeye calisiyorum: Karakterini sen yaziyorsun, onun her acidan kim oldugunu, nelere nasil tepki verecegini yahut vermesi gerektigini en iyi senin bilmen gerekiyor her seyden once. Verdigim ornek uzerinden devam etmem gerekirse, sen kendin henuz Alp’i tanimiyorsun gibi gorunuyor. Cunku uyanir uyanmaz sigara yakan bir herif iyyy sigara kokuyor demez, mumkun degil.

7 Beğeni

sırasıyla sorularına cevap vereyim:

ilk soru: Anlatmak istediğim ana bir mesaj var. Ama kelimelere dökmekte zorlanıyorum. Ama zorla söyleyecek olsaydım: “Hayatımız hakkında plan yaparken, Hayatın hiçbir zaman istediğimiz gibi gitmeyip; başka planların ortaya çıkışı” derdim. Bu attığım bölüm dediğim gibi girişi bölümü. Ama bana göre giriş bölümü bile değil, tanıtım ya da bambaşka bir şey. Ki zaten bundan dolayı word dosyasında başlığını " -0- " diye attım. Ve evet Hikâyenin tamamı, olay örgüsü, aklımdaki kurgu, karakterler, yapısı… daha ne dersen işte hepsi hazır kafamda ve kurulu. Kesinlikle bir şeyler yazayım diyerek başlamadım. 9. sınıftan beri yazıyorum ve bu sene ilk mezunum, sınava ilk defa yeniden hazırlanıyorum. Ve aklımda bu hikâye bayadır kuruluydu sadece başlamaya cesaretim yoktu. Nedeni sadece düz yazımsı şiirlerle deneme yazmamdan ibaretti. Arada da saçma birkaç sayfalık hikâyeler. Bir yıl önce yazdığım her şeye yeniden bakarken fark ettim, hepsinin biribiryle bağlantısı var. Alakasız olsa bile. Ve o an karar verdim. Şu ansa buradayım.

İkinci nokta: Evet, haklısın ama basit bir Behzat Ç. kopyası yazmayacağım. Çünkü aklımdaki hikâye çok farklı. Behzat Ç. dememin nedeni 3. sezonun ilk ya da ikinci bölümünde Behzat’ın kişilik bölünmesi yaşaması. Onun dışında Behzat Ç. ile alakası yok. Ki kitabını da okudum ve söyleyebilirim ki çok farklı olacak. Plot konusuna gelirsek. İlk soruna verdiğim cevapta belirttim. Tüm kurgu, hikâye vesaire hazır derken bunu da kastediyorum. Kitabın ilk bölümünde ışık belirmemesinin nedenini kitabı kriptik ve dağınık bir biçimde yazmayı amaçlamam. Kriptik ve Dağınık derken yanlış anlama sakın, kastettiğim daha çok şu: yapboz parçalarının yavaş yavaş yerlerine geçmesi gibi. Umarım anlatabilmişimdir. Ha bu arada esinlendiğim kitaplar şunlar: Sacred And Terrible Air, M.S. 2150, Leo Malet’in Kara Üçlemesi, Bülent Yıldız’ın Kitab-ı Zuhur’u, belli başlı Murat Uyurkulak ve Murat Menteş kitapları.
Medya ögesi olaraksa: Disco Elysium, Split var sadece.

Üçüncü: Önceki cevaplarımda belirttim. Dil bilgisi hatalarını düzelttim tamamiyle bugün. Noktalamalar da öyle.

Hah bak iyi ki bunu söyledin. Çünkü birilerinden bunu duymak istiyordum. İyi mana da değil tabii ki de. Çünkü diyalog konusunda bir sıkıntım olduğunu hissediyordum. İnsan ilişkileri ve iletişim öğrenmem gerek biraz. Aklıma doğru düzgün diyalog gelmiyor. Diyalog konusunda Behzat Ç. demene karşı çıkamam ondan dolayı.

Ve son nokta: evet haklısın. Ama orada şunu yapmayı amaçlamıştım ve nasıl yapacağımı bilemedim: Alp’in merak edip yapmadığı şeyleri berduş yapıyor. Alkolik Mecnun ya da Berduş diye geçen bu karakter Alp’in evde bu kokuyu almasına neden oluyor. Alp ise o “-günümüz-” diye geçen kısma kadar sigarayı çok içen birisi değil. AA DUR AKLIMA FİKİR GELDİ BUNLARI DERKEN. Nasıl düzelteceğimi buldum tamam.

Bu dediklerime göre şu an başka ne sıkıntı görüyorsun. Teşekkür ederim dediklerin için.

3 Beğeni

Bahaneler sunmak derken tam olarak bundan bahsediyordum. :grinning_face: Ekleme yapacağım ama sen de geri çekilip bir daha, bir daha bak metnine. Kırıcı olmak için söylemiyorum ama iyi bir yere gitmeyecek metnin, çünkü başladığın nokta iyi değil. Yıkıp, bozup, tekrar yapmaktan çekinme çünkü dünyanın en yetenekli yazarı bile ilk seferinde hiçbir halt beceremez. Yazdıklarının bağlantılı olması gibi şeylere takılma, bunların hiçbir önemi yok. Kriptik ve dağınık diye kılıf bulmaya fazla sığınıyorsun, direkt söyleyeyim, yazdığın metin kötü. Kötü olması doğal. Objektif bir biçimde metnine bakıp onu iyileştirmek ise sana kalmış bir şey. Ha eğer diyorsan ki yok ben şöyle yazdım aslında bunu yaptım bilmem ne, senin bileceğin iş. Ne bahane, ne kılıf, ne gerçekten “kriptik”, ne bilinçli olarak “dağınık”, valla bunları anlayacak kadar okuduğumu düşünüyorum. Yine tekrar edeyim, bunları senin için söylüyorum.

Dil bilgisini metin üstünde düzeltmek değil olay. Bana yazdığın yanıtta imla hataları var. Doğrudan senin ana dilini yetkinlikle kullanabilir hale gelmen gerekiyor. Bunu da belirteyim. Türkçeyi bilmeden, kurallarını öğrenmeden, vokabülerini geliştirmeden yazamazsın. B şıkkı yok.

6 Beğeni