Sandık

“Sandık kayboldu ve ardından dağlar gözyaşı döktü. Her kim ki sandığı yeniden bulur, İtil’in suları o kişinin önünde yarılacak ve dokuz ırmağın kağanı tekrar tahtına oturacaktır. Sandığı geri getirecek kişinin ismi bilinmez. Ancak bilinir ki günahsız olmayacaktır. Zira günahsız olanlar yola çıkmaz.” -Balancar Hahamlarına Şerh’ten, yazarı bilinmeyen bir kenar notu

BİRİNCİ BÖLÜM

Tarkanın Yatağı

Balancar’da kış erken gelirdi ve o yıl kar, Buğa Tarkan’ın sarayının kurşun kaplı damına sonbaharın henüz ilk haftasında düşmüştü; ama Bulan Tigin, Kağan Yosef ben Ovadiya’nın en büyük oğlu, dokuz ırmağa da, hiçbir su birikintisine de hükmedemeyen o tahtın varisi, şehirde borçlanmadık tek hancı bırakmamış o adam, o sabah üşümüyordu, çünkü tarkanın yatağındaydı ve tarkanın yatağı, içinde tarkanın karısı da olduğu sürece, Kafkaslar’ın bu yakasında bir erkeğin bulabileceği en sıcak yerdi.

Çiçek uyuyordu. İsmini ihtiyarların hala gözlerinde parlayan yaşlarla andığı o kadim prensesten almıştı. Hani bin yıl evvel denizlerin ötesine, Rumların imparatoruna gelin giden ve Konstantin’in şehrindeki bütün hanımların kendisi gibi giyinmeye özendiği prenses… Yaşlılar ondan bahsederken sanki kendileri o günlere şahitlik etmiş gibi konuşurlardı, oysa o devirden bu yana Konstantinopolis’i gören tek bir Hazar olmamıştı. Balancar’dan çıkıp da Derbent’in ötesine geçenlerin sayısı bile pek azdı. Bulan, kadının omzundan sarkan bir tutam siyah saçı parmaklarına dolarken işte bunları düşünüyordu, çünkü sabahın ilk ışığında, bir kadının yanında uyanıp onun kocasının kim olduğunu hatırladığı an, insanın aklına her şey gelirdi. Önemli olan, asıl düşünmesi gerekeni düşünmemekti.

Aşağıda, avluda bir at kişnedi.

Bulan bunu önce umursamadı. Balancar’da her sabah atlar kişnerdi. Sakaların uyuz beygirleri, sınır boylarından geri dönen gözcülerin kısrakları, dağ köylerinden odun taşıyanların bodur atları. Sonra bir at daha kişnedi, ardından üçüncüsü, sonra nal sesleri taş döşenmiş avluda yankılandı. Bir adam Hazarca, öteki Alanca bağırdı ve bütün bu gürültüyü bastıran kalın, kısa, tanıdık bir ses yükseldi. Buğa Tarkan, Lezgi sınırından, herkesin söylediği tarihten tam iki gün evvel dönmüştü.

“Haşem aşkına,” diye hırlayarak dişlerini sıktı Bulan, ki bu ezbere bildiği tek duaydı ve babası bu cümleyi dua olarak nitelendirdiğini duysaydı öfkeden küplere binerdi. İki gün. İki gün erken gelmişti. Nasıl bir kumandan iki gün erkenden dönerdi? Neden böyle yapardı?

Çiçek yatakta döndü. Gözlerini açtı. Uykunun getirdiği bir pus perdesinin altındaydı bakışları ama yine de bir şey sormadı. Hazar kadınları, özellikle de tarkanlarla evlenen Hazar kadınları, yok yere soru sormayı henüz çocuk denecek yaşta unuturlardı. Bir şey söylemek yerine önce pencereye, sonra kapıya, sonra tekrar Bulan’a baktı. Bakışlarında korkudan ziyade bezginlik vardı.

“Pencere,” diye fısıldadı sonunda güç duyulabilen bir sesle.

Bulan pencereye baktı. İki kat aşağıda, avludaki karın toplandığı köşe, onun ötesinde tarkanın ahırlarının damı, damın ötesinde de, sabah sisinin içinden, kağanın sarayının yıkılmaya yüz tutmuş kulesi görünüyordu. Kulenin tepesinde, üç yüz yıl önce Ruslardan kurtarılan son sancak, artık hakiki rengini kimsenin anımsamadığı o solmuş paçavra parçası, rüzgarsız havada sarkmıştı. Bulan, çocukluğundan beri o sancağa her baktığında kendini zavallı hissederdi; şimdi, çıplakken ve bir başkasının karısının koynundayken, kendini tamamıyla zavallı hissediyordu.

“Çizmelerim,” dedi.

Çiçek çizmelerini bulup ona fırlattı, ardından kaftanını, kuşağını, ve bir anlık duraksamadan sonra kılıcını. Kılıç, Bulan’ın dedesinin babasından kalmaydı. Kabzasındaki gümüşü yıllar önce satmış, yerine pirinç dövdürmüştü ve Balancar’da bunu bilmeyen yoktu. Ama kınından sıyrıldığında hala iyi kesiyordu, bu da bir tigin için, özellikle de böyle sabahlarda, yeterli sayılırdı.

Merdivenlerden adım sesleri yükseldi.

Bulan ikinci katın penceresinden aşağı atlamanın, hayatı boyunca yapabileceği en akıllıca şeylerden biri olmadığını biliyordu, ancak zaten uzun zamandır akıllıca şeyler yapmayı büyük ölçüde başkalarına bırakmıştı. Hoş, Buğa Tarkan’la karşılaşırsa bir daha aptalca bir şey yapma şansı dahi olmayacaktı. Tarkanın ahırlarının damı karla örtülmüştü ve kar her ne kadar Balancar’da kışın ölen yaşlıların yarısının katili olsa da, gençlerin kemiklerini genellikle esirgerdi. Alelacele kaftanını sırtına geçirdi. Kuşağını dişlerinin arasına aldı. Çizmelerini bir eliyle, kılıcını ötekiyle tuttu ve çıplak ayağıyla soğuk taş pervaza bastı. Sonra geri döndü, eğildi ve Çiçek’i öptü.

“Deli misin sen?” dedi kadın hiddetle.

“Öyle olduğumu söylüyorlar,” diye yanıtladı Bulan, kuşağını tekrar ısırırken.

Ve atladı.

Dam, sandığı kadar yumuşak değildi. Kar, sandığı kadar kalın değildi. Tarkanın muhafızlarından üçü ise ahırın kapısında duruyordu ve herifler, sandığı kadar uzakta değildi. Kaftanı sırtında, kuşağı dişlerinin arasında, bir elinde çizmeleri, bir elinde kılıcı, yalınayak damdan kayarak önlerine düşen kağanın oğluna bakarken yüzlerinde beliren ifadenin ise ömrünün geri kalanı boyunca, en karanlık gecelerde bile, Bulan’ı kahkahalara boğacağı kesindi.

Ama o an gülmedi.

O an muhafızlardan biri dişbudak ağacından mızrağının sapını kafasına indirdi.

2 Beğeni

“O sene, ki Şadday’ın yeryüzündeki gölgesi, inanlıların çobanı, Kağan’ımız Yosef ben Ovadiya’nın kutlu hükmünün yirmi altıncı yılı idi, saray hazinesi iki yüz samur kürk ve dört yüz gümüşle doldu taştı. Kurultay bir kez toplandı. Tiginlerimizden biri cesurca güneye doğru seyahate çıktı. Kar, Pesah’a kadar erimedi.” -Hazar Yıllıkları’ndan

İKİNCİ BÖLÜM

Yedi Yargıç

Zindan, Balancar’daki diğer pek çok şey gibi, bir zamanlar daha ihtişamlı günler görmüştü.

Dedelerinin dedeleri buraya Arap emirlerini, Rus knezlerini, hatta bir keresinde yolunu kaybetmiş bir Bizans elçisini kapatmış, fidyeleri gelene kadar onları pirinç bulamacı ve kapının ardından yüksek sesle okunan Tora ayetleriyle beslemişlerdi. Şimdiyse taş hücrelerde borcunu ödemeyen bir bezzaz, tavernada birbirine bıçak çeken iki Alan çoban ve, o sabahtan beri, kağanın veliahdı yatıyordu. Bulan Tigin kafasının arkasındaki yumurta büyüklüğündeki şişliği parmakarıyla hafifçe yoklarken, bu şanlı soyağacında kendisine düşen görevin seleflerinden daima daha gülünç olmak olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

“Uyandın mı?” Kapının deliği açıldı, uğursuz bir göz içeri baktı. Kıpkırmızı, ağ gibi damarlarla kan çanağı kesilmiş, ıslak, yaşlı ve ne yazık ki tanıdık bir göz. “Uyandıysan söyle tigin, ekmek getireyim. Uyandığını söylemeyeceksen de söylemeyeceğini söyle, ekmeği ben yerim.”

“Soslan,” dedi Bulan. Sesinin çatladığını fark edince öksürerek boğazını temizledi. “Soslan, eski dostum!”

“Dost, ha?” dedi zindancı. “Sen benim dostum değilsin. Sen bana borçlusun. On bir dirhem. Hanuka’dan önceki gece. Aron’un tavernasında. Hatırlıyor musun? Benden kırk dirhem kazandın, sonra o kırk dirhemi kuyumcu Hovsep’in oğluna kaybettin. Kaybedince hırslandın. Hovsep’in oğlunu yenmek için benden on bir dirhem borç aldın, onu da kaybettin. O gece ben bir Hazar’la bir daha asla zar atmayacağıma yemin ettim. Ha bir de, bir Hazar’a bir daha asla borç vermeyeceğime… Ama ikinci yemini etmekte biraz geciktim.”

“Beni astıklarında,” dedi Bulan, “sana olan borcum silinir mi?”

“Silinmez. Rabbin huzuruna çıktığında ben de orada olacağım. Ben Hristiyan’ım ama sizin Rabbinize de inanırım. Hesap defteri tutmakta mahirdir derler.”

Sustu. Bir parça ekmek, bir çanak da su uzattı. Suyun içinde Bulan’ın yüzünü buruşturmadan bakamadığı bir böcek yüzüyordu. Bir taburenin sürüklenme sesi geldi. Hücrenin kapısının önünde ses durdu. Soslan oturmuştu. Yaşlı bir adamdı ve dizleri ağrıyordu. Üstelik kağanın oğlu zindana her gün düşmüyordu ve Soslan bu fırsatı değerlendirmek istiyordu. Soslan’ın anlattıklarına bakılırsa tarkan sınırdan kırk atlıyla dönmüş, Lezgi beylerinden aldığı haracı avluya yığar yığmaz yatak odasına çıkmış, orada ne olduysa olmuş, sonra kadını hapsedip kapıya iki muhafız dikmişti. Çiçek o günden beri ne pencerede görünmüş ne de yemek istemişti. Semender’den babasının adamlarıyla yola çıktığı söyleniyordu. Bey, kızının altın isminin çarşı pazarda bakıra çıkmasından deliye dönmüştü. Balancar’da başka hiçbir şey konuşulmuyordu. Yahudiler tiginin fazla ileri gittiğini söylüyorlardı, Müslümanlar tarkanın karısı için yaşlı olduğunu. Hristiyanlar suskundu. Tengri’ye tapanlar ise çoğu zaman olduğu gibi şimdi de kimin haklı olduğundan çok kimin galip geleceğiyle ilgileniyorlardı.

“Bir de kardeşin geldi,” dedi Soslan. Derin bir nefes aldı. Konuşmaktan yorgun düşmüştü.

Bulan başını kaldırıp gözlerini adamın delikten görünen cansız, sararmış yüzüne dikti.

“Ovadiya Tigin. Dün akşam geldi. Sen baygındın. Şuracıkta durdu.” Karşısındaki duvarı işaret etti. “Bir mum fitilinin kesileceği süre kadar bekledi. Sonra hiçbir şey söylemeden gitti.”

Bulan yanıt vermedi. Ovadiya ondan beş yaş küçüktü, babasının ikinci karısından, bir hahamın kızından doğmuştu ve dokuz yaşında Kuzari’yi hatmetmiş, on iki yaşında sinagogda hahamlarla Levililerin vazifeleri üzerine tartışmış, on üçünde tarkanla birlikte ilk avına çıkmış, on beşinde ilk baskınında kılıcını kana bulamıştı. Balancar’da, alçak sesle, hava karardıktan ve kapılar kapandıktan sonra, tahtı hak edenin Ovadiya olduğu söylenirdi. Bulan kardeşini severdi. Gözlerinin içine bakışlarını diken bir aşağılamayı sevebileceği kadar severdi.

Zindanda iki gün geçti.

Üçüncü günün sabahı, zindanın mazgalından sızan ışık çelik renginden beyaza dönerken, kapı açıldı. Kapıda dört muhafız belirdi. Bulan gözlerini kıstı. Arkalarında tudun vardı; kağanın sarayının vekilharcı, elinde artık kararmış gümüş kakmalı bir asa, yüzünde bir cenazeyi kaldırmaya gelen bir adamın ifadesi.

“Kurultay bekliyor, tigin,” dedi.

“Siz geldiğinize göre hayatımda ilk kez kurultaya geç kalmamış olacağım,” diye mırıldandı Bulan.

Yedi Direkli Salon, kağanların bir zamanlar elçileri kabul ettiği, Harezm’den, Bağdat’tan, Konstantinopolis’ten gelenlere diz çöktürdüğü yerdi. Adını Hazar Denizi’nin güney kıyısındaki Taberistan ormanlarından kesilip gemilerle getirilen yedi ulu sedir direğinden almıştı. O direklerden ikisi Bulan’ın dedesinin zamanında çıkan bir yangında kül olmuş, yerlerine çam direkler dikilmiş ve çamlar, uzaktan bakan göz aldansın diye sedir rengine boyanmıştı. Ne var ki çamların boyaları dökülmüş, lekeler halinde asıl kereste görünmeye başlamıştı.

Beyler postların üstünde, mertebelerine göre dizilmiş oturuyorlardı. Boy beyleri sağda, şehir beyleri solda, ortada, alçak bir peykenin üstünde de atalar zamanından beri süregelen töreye uygun olarak yedi yargıç. Yahudilerden iki haham, Müslümanlardan iki kadı, Hristiyanlardan iki papaz, bir de ötekilerden, yani hala Gök’e, Yer’e, ruhlara inananlar için tek başına ihtiyar kam. Kağanlığın ihtişamlı devirlerinde yedi yargıç Dinyester’den İtil’e uzanan imparatorluğun bütün davalarına bakarken, şimdi Semender’le Balancar arasındaki bölgede yaşanan otlak anlaşmazlıklarını, su tasarruflarını, sarhoş kavgalarını, bir de ara sıra kağan soyunun erkeklerinin yatak odası rezaletlerini çözüme kavuşturmaya çalışıyorlardı.

Salonun doğu duvarına eski bir ipek perde gerilmişti. Nereden geldiğini kimse bilmezdi. Bazıları Semerkant’tan, bazıları Çin’den, bazıları Maçin’den derdi. Üzerine altın iplikle bir yedi kollu şamdan ile Hazarların İbrahim’in Rabbine inanmadan önce alametleri olan çatal şekilli tamga işlenmişti. İki sembolün ortasında, yanan kandillerin ışığında, perdenin ardında bağdaş kurmuş bir gölge oturuyordu. Kağan. Yosef ben Ovadiya. Hazarların, Alanların, Burtasların, Osetlerin, dokuz ırmağın, denizin, ve artık yitip gitmiş pek çok hayaletin hükümdarı. Bulan babasının yüzünü hayatı boyunca belki bir elin parmakları kadar ancak görmüştü. Bunların çoğu çocukluğundaydı. Geri kalanları hastalık, ölüm ya da bayram günlerindeydi. Kağan görünmezdi. Kağan görünür olursa, Tanrı’nın gölgesi değil, insan olurdu.

Tudun asasını üç kez yere vurdu. Salondaki herkes, Bulan dahil, perdenin olduğu tarafa doğru yere kapandı, alınlarını postlara değdirdi. Kalktılar, yine yere kapandılar, yine kalktılar, yine yere kapandılar. Üçüncüsünde Bulan kafasındaki şişliğin sancıdığını hissetti ve kalkarken bir anlığına sendeledi. Boy beylerinden birinin kıkırdadığını işitti. Kim olduğunu umursamadı.

Buğa Tarkan ayağa kalktı.

Kısa ve bodur bir adamdı, ama kısa ve bodur adamların çoğunda olduğu gibi bunu kapatmak adına hiçbir çaba sarf etmezdi. Geniş omuzları, bozkır rüzgarıyla kararmış yüzü, sağ yanağından çene kemiğine kadar inen, bir Rus kılıcının hatırası olan beyaz bir yara izi vardı. Babası tarkandı, babasının babası da. Yirmi yıldır Balancar’ın bütün sınırlarını o kolluyor, saraya akan varidatı o topluyor, Derbent’teki Moğol valisiyle İtil’deki Altın Orda valisi arasında, iki kurt arasında sürünen bir tilki gibi, bu sefil diyarı o yaşatmaya çalışıyordu. Salonda oturan her bey, bunu yüksek sesle dile getirmeseler de biliyorlardı ki, Kağan bir gölgeydi. Tarkan gölgeyi var eden ışıktı.

“Kağanım,” dedi Buğa eğilerek. Sonra yargıçlara ve beylere döndü. Hepsini birer birer süzdü. Sesi öfkeli değildi çünkü öfkeli olmaya gerek duymuyordu. “Yirmi yıldır kılıcımla bu tahta hizmet ediyorum. Tıpkı babam ve onun babası gibi. Bir kez olsun vazifeme sadakatsizlikte bulunmadım. Tek istediğim sınırdan döndüğümde başımın üstünde korunaklı bir çatı, döşeğimde dürüst bir kadın bulmaktı.” Durdu. “Töre açıktır. Bir erin evine girene girenin canı haktır. Fakat ben kılıcımı çekmedim, kağanım.” Bir anlığına Bulan’a baktı, ilk defa. “Kılıcımı çekseydim beni suçlayabilecek kimse çıkmazdı. Ama çekmedim. Çünkü bu adam kağanımın oğludur. Hükmü kağanıma ve kurultaya bırakıyorum. Ancak kan, hakkımdır, unutmayasınız.”

Salona bir sessizlik doldu, sonra beylerin arasında yayılan bir mırıltı sessizliği bıçak gibi kesti. Tudun asasını sertçe yere vurunca herkes yine sustu.

Hahamların en yaşlısı, Rav Yehuda, öksürdü.

Doksan yaşına yakındı. Bembeyaz sakalları kucağına iniyordu. Sağ gözü kördü. Ama sesi hala adeta göklerden geliyordu ve bu ses, salondaki herkesi ürpertti.

“Tarkan kan istiyor,” dedi. “Hakkıdır. Tora da kan istiyor. Bir adam komşusunun karısıyla zina ederse zina eden erkek de kadın da katledilsin. Levililer, yirminci bölüm, onuncu ayet.”

Görmeyen gözüyle tarkana bakarken neredeyse hazla gülümser gibi bir ifadesi vardı. “Erkek de kadın da, tarkan. Tora’nın hükmü, ikisinin de öldürülmesini emrediyor.”

Bulan tarkanın yüzündeki değişimi gördü. Küçük bir değişimdi, bir kasın hafifçe seğirmesi, gözlerin hafifçe kısılması, ama Bulan koynuna girdiği kadınların kocalarının yüzlerini okuyarak yıllarını geçirmişti ve o küçük değişikliğin ne demek olduğunu hemen anladı. Buğa karısının ölmesini istemiyordu. Herhalde onu seviyordu. Bulan bu ihtimali daha önce hiç düşünmemişti ve şimdi düşününce kendini garip bir şekilde utanmış hissetti. Sevmiyor da olabilirdi. Ama Semender beyinin kızını Balancar’da zinadan öldürtmenin yurdun parçalanması olduğunu biliyordu sonuçta. Ne olursa olsun, ihtiyar haham aşılmaz bir tuzak kurmuştu ve tarkan kapana kısılmıştı.

“Karımdan ben mesulüm,” dedi Buğa, sakinliğini korumaya çalışarak. “O benim sorumluluğumdadır.”

“O zaman yasayı çiğnemiş olursun,” diye yanıtladı Rav Yehuda. “Karın için çiğnenen yasa, tigin için de çiğnenebilir.”

Kadı İbrahim Maveraünnehr’den gelmiş, kırk yıldır Balancar Müslümanlarının liderliğini yapan zayıf, kuru bir adamdı. Parmaklarını birbirine kenetleyerek Yehuda’ya döndü ve Tanrı’nın kitaplarının bu bahiste mutabık kalmasının şükran duyulası olduğunu söyledi.

“Bizim şeriatımıza göre de hüküm ağırdır,” dedi kadı. “Lakin şeriat, zina gibi ağır bir ithamın ispatı için dört şahit ister. Fiile tanıklık etmiş dört güvenilir adem.” Salonun arkasında dikilen tarkanın üç muhafızını işaret etti. “Bu üç adam, bir tiginin bir damdan yere yuvarlandığını görmüş. Yakışıksız bir manzara olsa da, beylerim, damdan düşmek zina değildir.”

1 Beğeni

Beylerden biri bu defa katıla katıla güldü, sonra ikincisi, sonra salonun yarısı kahkaha atmaya başladı. En yüksek sesle gülen, yedi yargıcın oturduğu peykenin ucundaki, ağzında tek dişi kalmış, bir gözü bembeyaz, üstündeki ayı postuna kemikler, çıngıraklar ve rengarenk çaputlar dikmiş yaşlı kam Saru Ata’ydı. Kahkahası bir karganın ötüşüne benziyordu ve sonunda sustuğunda sağlam gözünü Bulan’a dikti. Bulan bu bakışı hissedince ürperdi. Yedi yaşındayken, annesinin ölümünden bir kış sonra, sarayın avlusunda bu adamla karşılaşmıştı. Adam ona o zaman da tıpkı böyle bakmış, sonra yüzüne baka baka aynı karga kahkahasıyla gülmüştü. Bulan koşarak kaçıp muhafızlara sığınmıştı. O günden beri Saru Ata’yı ne zaman görse tedirgin olurdu.

“Gök bile gülüyor, tarkan,” dedi kam, hırıltılı sesiyle. “Sen de gül. Gülmezsen günah olur.”

Buğa gülmedi. Papaz Georgi, merhametli olmak ve Mesih’in zina yapan kadını nasıl koruduğu üzerine ürkekçe bir şeyler mırıldanmaya başlamıştı ama kimse onu dinlemiyordu.

Tam o sırada perdenin ardındaki gölge kımıldadı.

Salondaki herkes bu defa tudunun asasını beklemeden yere kapandı.

“Buğa Tarkan.”

Kağanın sesi yaşlıydı, cansızdı ama derinden geliyordu. Üç seneden bu yana kurultayda ilk kez konuşuyordu. Bulan alnını yerdeki posta bastırırken babasının en son ne zaman kendi adıyla ona seslendiğini hatırlamaya çalıştı ve hatırlayamadı.

“Buğa Tarkan, sen bu tahta baban ve babanın babasının hizmet ettiği gibi hizmet ettin. Bu, diyardaki herkesin malumudur. Kan istiyorsun.” Bir süre sustu, iç çekti. “Benim kanımı. Kanun da kanımı istiyor. Fakat yasa benim kanımla birlikte senin karının kanını da istiyor. Kurultay, bir kanı döküp öbürüne mağfiret eylemez.” Tekrar durakladı. Perdenin ardından bir öksürük işitildi. “Atalarımızdan kalan üçüncü bir yol var. Bulan Kağan’ın devrinden bu yana töreye girmiş bir yol. Tahtın kutlu kanından olup tahtı utandıran bir adam, eğer kurultay onun kanını dökmek istemiyorsa, ama bağışlamaya da gücü yetmiyorsa, sandığın peşinden gönderilir.”

Salondaki hava değişti. Bulan başını hafifçe kaldırdı ve yere eğilmiş öylece duran adamların yüzüne inen o karanlığı gördü.

“Sandığın peşinden üç tigin gitti,” diye devam etti kağan. “Üç yüz yıldan beri üç tigin. Ovadiya’nın torunu. Yüz yıl evvel Yitzhak Tigin. Ve Menahem Tigin, dedemin amcası. Hiçbiri dönmedi.”

Menahem ismi havada asılı kaldı. Bulan, kendi İbranice adının bir zamanlar kaybolup gitmiş bir adama ait olduğunu düşününce ürperdi. Acaba babası ona bu ismi koyarken bahtsızlığını mı görmüştü?

“Bulan Menahem Tigin de sandığın peşinden gidecek. Ta ki onu bulana kadar. Ahit Sandığı’nı getirdiğinde suçu, Tanrı’yla ahdini tazeleyen bir adam olduğu için, temizlenmiş olacaktır.”

Hüküm açıklanmıştı.

Kurultaydakiler doğruldular.

Buğa Tarkan bir süre durdu. Sonra Bulan’ın hiç beklemediği bir şey yaptı. Dişlerini göstererek keyifle gülümsedi.

Bu, kamın istediği gülüş değildi. Bu, rakibini kahreden bir adamın vahşice gülümsemesiydi. Buğa, Bulan’ın sandığı bulamayacağını biliyordu. Salondaki herkes bunu biliyordu. Kağan oğlunu öldürmemişti. Onu tarkanın kılıcından kurtarmıştı. Ama Moğolların tuttuğu geçitlere, Gürcistan dağlarına, Rum diyarının karanlık yollarına atmıştı. Tarkanın eline kan bulaşmasına gerek yoktu. Üstelik karısının adı da kanun karşısında temiz kalmıştı.

“Buyruk senindir, kağanım,” dedi Buğa Tarkan. “Ama bir şartım var. Eğer tigin sandık olmadan dönerse kanı hakkımdır.”

“Kanı hakkındır,” diye onayladı perdenin ardındaki ses.

Rav Yehuda kederli bir ifadeyle Bulan’a bakıyordu. “Akasya ağacından bir sandık,” diye tasvir etmeye başladı, “boyu iki buçuk arşın, eni bir buçuk arşın, yüksekliği bir buçuk arşın. İçi de dışı da saf altınla kaplı.” Derin bir nefes aldı. “Çıkış, yirmi beşinci bölüm, onuncu ve on birinci ayetler.”

“Beklediğimden küçükmüş, rabbi,” dedi Bulan, kendini gülümsemeye zorlayarak. “Taşıması kolay olacak.”

“Taşıması kolay, tigin,” dedi Buğa Tarkan. “Bulması zor. Hele bulduktan sonra diyara getirmesi, senin gibi bir adam için imkansız.”

Ertesi sabah, güneş denizden henüz doğmamışken, Bulan Tigin şehrin güney kapısında bir atın yanında duruyordu. At ihtiyarlamıştı, kül rengiydi, sırtı hafif çökük bir kısraktı ve tudun isminin Sabır olduğunu söylemişti. Bu hem atta hem de binicisinde en çok eksik olan şeydi. Heybelerde iki haftalık azık, bir kürk, bir gömlek duruyordu. Dedesinin pirinç kabzalı kılıcı belindeydi. Tudun bunlarla beraber babasından üç şey getirmişti ve Bulan, soğuktan morarmış parmaklarıyla onları birer birer inceledi.

İlki bir mektuptu. Kağanın mührüyle mühürlenmiş, İbranice yazılmış bir mektup. Konya’daki Sultan’ın hekimlerinden olan Moşe ben Yaakov’a yazılmıştı. Bulan daha önce hiç bu ismi duymamıştı. İkincisi bir kese gümüştü. Bulan keseyi avucunda tartınca miktarının bir tiginin şanına yaraşır kadar olmasa da bir sürgünü açlığa terk etmekten öte olduğunu anladı. Üçüncüsü mavi bir atlasa sarılmış, avuç içi büyüklüğünde sedir ağacından bir kutuydu. Kutunun içinde kararmış, çürümüş, bir parmak uzunluğunda bir tahta parçası vardı.

“Bu ne?” diye sordu Bulan.

Tudun bakışlarını kaçırdı. “Tiginim, bu, sandığın taşındığı sırıklardan birine ait bir parçaymış. Mabet yıkıldığında Babil’e götürülmüş, oradan Horasan’a, oradan da atan Bulan Kağan’a.”

“Babam bu masala inanıyor mu?”

“Kağanım bununla ilgili bir şey söylemedi, tiginim.”

Bulan kutuyu kapattı ve koynuna koydu. Tahta sıcaktı. “Herhalde avucumda tuttuğum için,” diye düşündü.

Birdenbire tıknaz, yaşlı, kürküne sarınmış bir adam belirdi. Soslan’dı bu.

“Demek gidiyorsun,” dedi zindancı.

“Gidiyorum, eski dostum.”

“On bir dirhem. Unutma.”

Bulan güldü, neşeyle güldü ve babasının verdiği keseyi açtı. On iki dirhemi Soslan’ın avucuna döktü. “Borcum on birdi,” dedi, “bir dirhem de faiz. Hahamlara anlatma.”

Soslan paraları dişsiz damağıyla tek tek ısırdı. Sonra gülümsedi. Dirhemleri kesesine yerleştirdikten sonra kınında duran küçük bir bıçak çıkardı. Sapı geyik boynuzundan, kını işlemeli güzel bir bıçak. Bıçağı Bulan’ın eline tutuşturdu. “Yolda lazım olur,” dedi. “Kılıç büyük şeyler içindir. Küçük şeyler için bıçak gerekir. Yaşam genellikle küçük şeylerden ibarettir, tigin.” Döndü, yürümeye koyuldu ve ardına bakmadı.

Bulan atının sırtına atladı. Sabır hafifçe inledi ama kıpırdamadı. Bulan onu dizleriyle sıktı, kısrak isteksizce adım atmaya başladı. Tam hisarın kapısının kemerinin altına geldiklerinde, gölgelerden bir ses yükseldi.

“Bulan.”

Ovadiya, kemerin altında, sırtını taşlara vermiş bekliyordu. Üstünde kürk yoktu. Soğuktan kanı çekilmişti. Orada ne kadar süredir beklediğini Bulan kestiremedi.

“Kardeşim.”

Ovadiya bir süre ona baktı. Sonra tek bir cümle söyledi.

“Geri dönme.”

Bulan atını durdurdu. Kardeşinin yüzünü okumaya çalıştı. Ama okuyamadı. Bu bir tehdit olabilirdi. Tarkanın yanında büyüyen, tarkanla akınlarda omuz omuza veren, tahtın aklı başında varisinden işe yaramaz abisine, döndüğü takdirde onu kendi elleriyle öldüreceğine yönelik bir tehdit. Veya bir yalvarış. Dönme, dönersen seni öldürecekler.

Ovadiya sonunda döndü ve şehrin sisli, karlı sokaklarında kayboldu.

Bulan kapıdan çıktı. Yol güneye, Hazar Denizi kıyısı boyunca Derbent’e, Derbent’ten İlhanlı sınırına, oradan da dağların ötesinde uzanan, Hazarların artık ancak masallarda andığı diyarlara doğru uzanıyordu. Arkasında, şehrin yüksek kesimlerinde, tarkanın sarayının üst katında bir kepenk bir karış açıldı, bir an öyle kaldı, sonra kapandı.

“Hazarlar kağanlarının suretini göremez. Kağan halkın arasına karıştığı zaman tebaa yüz üstü yere kapanır ve o geçip gidinceye kadar başını yerden kaldırmaz. Başını kaldırıp kağana bakmanın cezası ölümdür. Bu acayip ahali, tahta çıkacağı gün hükümdarlarının boynuna ipek bir kement dolarlar. Nefesi kesilene dek kağanlarını boğarken ona kaç sene hükmedeceğini sorarlar. Kağan ömrü vefa ettiği takdirde kaç yıl hükmedeceğini söylediyse o kadar yıl hükmeder. Söylediği yıl dolduğunda hala hayattaysa öldürülür.” -Ebu İshak’ın Seyahatnamesi’nden

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İpek Kement

Kağanlar yürümezdi.

Kurultay dağıldığında, beyler salondan el pençe divan durup başları önde geri geri yürüyerek sarayın avlusuna çıktığında, yedi yargıç kendi hususi kapılarından ayrıldığında, tudun asasını son kez yere vurdu ve kandiller birer birer söndü. Karanlık çökünce dört hizmetkar perdenin ardına yürüdü. Hizmetkarların dördü de dilsizdi. Kağanın yakınında sırlarını ifşa edecek kimse barınamazdı. Töre böyleydi. Hizmetkarlar Yosef ben Ovadiya’yı bir tahtırevana oturttular, tahtırevanı omuzlarına aldılar ve salonun arka tarafına açılan dar geçitten, hiçbir faninin ayak basamadığı, hükümdara has o koridorlardan kuledeki odasına taşıdılar.

Kulenin tepesindeki oda, yitip gitmiş bir mazinin kalıntılarıyla doluydu.

Duvardaki ağır gümüş şamdan İtil’den son anda kurtarılmıştı. Ruslar kadim taht şehrini ateşe verdiğinde, bir haham koynuna sakladığı şamdanla can havliyle denize açılan son kayığa atlamış, üç gün üç gece fırtınada kalmış, sonunda Tanrı’nın inayetiyle Semender kıyısına çıkmıştı. O karmaşada şamdanın yedi kolundan biri eğrilmişti. Üç yüz yıldır kimse düzeltmek için elini sürmeye cüret edememişti. Pencerenin altındaki sandıkta, Kağan Yosef’in Hasday bin Şaprut’a yazdığı mektubun yağlı bir deriye sarılmış bir sureti duruyordu. Mektubunda kağan, Endülüslü halifenin veziri olan din kardeşine diyarının sınırlarını, kalelerini ve halkının Tanrı yoluna nasıl girdiğini anlatıyordu. Mektupta sayılan kalelerin çoğu artık sadece hortlakların gezindiği terk edilmiş harabelerdi. Şimdiki kağan, adını o Yosef’ten almıştı işte. Onun da altında, bir keçe kesenin içinde, Rumların Hazar Leo diye andığı imparatorun devrinde darp edilmiş altın bir sikke vardı. Leo’nun annesi Hazar prensesi Çiçek’ti. Kağan yılda bir defa, Pesah geceleri, sikkeyi çıkarıp Leo’nun aşınmış altın yüzüne bakardı. Bütün bu kıymetli hatıraların arasında, alçak bir sehpanın üstünde, beceriksizce oyulmuş ahşap bir tas dururdu. Kenarına çocuk resimlerine benzeyen ilkel bir at figürü kazınmıştı. Hala Gök’e taptıkları, sonsuz steplerde göç ettikleri uzak ve karanlık çağlardan kalmaydı. Kağan her gece yatmadan önce suyunu o tastan içerdi.

Hizmetkarlar kağanı döşeğinin kenarına bıraktılar. Başlarını eğerek, ona hiç bakmadan, geri geri çıktılar. Kapı kapandı.

Yosef ben Ovadiya odada yalnız kaldı.

Altmış kıştan fazlasını görmüştü. Yüzü babasınınki gibi kemikliydi, gözleri annesininki gibi maviydi. Uzun boyluydu ama on beş senedir iyiden iyiye şişmanlamıştı. Geniş omuzları yıllar içinde çökmüştü. Beyaz sakalı göğsüne iniyordu. Halk onu görmediği için yaşlandığından da bihaberdi. İhtiyarların zihninde perdenin ardında bir gölgeye dönüşmeden önceki cesur ve azametli tigindi hala. Gençlerin zihninde ise gökte parlayan güneş kadar uzak, büyülü ve anlaşılmaz bir varlıktı. Kağan bunun bazen bir nimet, bazen bir lanet olduğunu düşünürdü. O gece bunların hiçbirini düşünmüyordu ama. Yalnızca dizleri sızlıyordu.

Sancıyan dizlerini ovuştururken aklına oğlunun Rav Yehuda’ya sandık hakkında söylediği şey geldi.

“Beklediğimden küçükmüş, rabbi. Taşıması kolay olacak.”

Kurultayda oğlunun ölüp ölmeyeceği karara bağlanacakken, perdenin arkasında aniden bu sözü işitince kahkaha atmamak için dudaklarını öylesine ısırmıştı ki, kanatmıştı. Tıpkı annesine benziyordu Bulan. Annesi de bir kağanın huzurunda olsun, bir hahamın huzurunda olsun, hatta Tanrı’nın huzurunda olsun, hiç fark etmezdi, tam olarak böyle konuşurdu. Sanki hiç kimse ve hiçbir şey ona zarar vermeye kadir değilmiş gibi. Zaten onu ne kağan öldürebilmişti ne haham ne de Tanrı. Dört gece süren bir ateşli humma, onları birbirinden ayırmıştı.

Yosef tası eline aldı. At figürüne baktı.

Bundan yirmi altı yıl önce, tahta çıktığı sabah, boynuna ipek bir kement dolamışlardı.

Hatırlıyordu.

Hepsini hatırlıyordu.

Yedi Direkli Salon’un sedir direkleri o zaman daha parlaktı. Çam direklerinin boyası dökülmeye başlamamıştı henüz. Direklerde meşaleler yanıyordu. Beyler önünde yere kapanmıştı. Arkasında durup kemendi var gücüyle sıkan adamları da hatırlıyordu. Biri Bars Tarkan’dı, Buğa’nın babası. İri, heybetli, kara sakallı, bir ayının pençelerinden farksız, kalın ve kahredici ellere sahip bir adamdı. Ötekisi orta yaşlı bir kamdı. O zamanlar kimse ata demezdi, yalnızca Saru derlerdi. İki gözü de sağlamdı, dişleri yerindeydi. Hazarlar İbrahim’in Rabbine iman etmeden evvel de kağanlarını tahta böyle çıkarırlardı. İman ettikten sonra da bu adetten vazgeçmemişlerdi. Hahamlar bu geleneği şeytani bir sapkınlık olarak görürdü ama hiçbir haham bunu dile getirmeye cesaret edememişti. Töre, Tora’dan eskiydi. Hazar diyarında yaşayan herkes bunu bilirdi.

Bars Tarkan kemendi iyice sıkmaya başlamıştı. Adam sanki onu öldürmek istiyordu.

Başta boğazında bir sıcaklık hissetmişti Yosef. Sonra sıcaklık yanmaya dönüşmüştü. Sonra kulaklarında kanı uğuldamaya başlamıştı. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuşmuş, meşalelerin ışığı birer birer sönmüş, dizlerinin bağı çözülmüştü. Bayılmak üzereyken kement gevşemiş ve kam, kulağına eğilip fısıldarcasına sormuştu: “Kaç yıl hükmedeceksin?”

Babası bu soruya kırk yıl demişti. Saltanatının yirmi altıncı senesinde bir akşam yemeğinden sonra sabaha kadar kusmuştu. Günün ilk ışıklarını göremeden ölmüştü. Hahamlar bilinmez bir maraza tutulduğunu söylemişti. Bars Tarkan yas tutmuş, sakalını ve saçının örgüsünü kesmiş, bıçağının ucuyla yanaklarını parçalayarak cenazede kanlı gözyaşları dökmüştü. Yosef babası öldüğünde bir Hazar kağanının geleceğe dair umutlu olmaması gerektiğini öğrenmişti. Kırk yıl hükmedeceğini söylemeyecekti. Otuz da demeyecekti. Boğazını alevler yakarken, gözleri kararırken, kulakları uğuldarken “Yirmi yedi,” diyebilmişti zorlukla. “Yirmi yedi.” Babasının hükümranlığından bir yıl daha fazla. O vakitler çok uzak görünüyordu.

Yirmi yedinci yıl bu Pesah’ta başlıyordu. Bir sonraki Pesah’ta sona eriyordu.

Bars Tarkan yirmi yıl evvel yatağında ölmüştü. Ama Buğa o gün o salondaydı ve o sayıyı duymuştu. Hiçbir şeyi unutmazdı. Bugün kurultayda gülümsemesinin nedeni buydu. Yosef gülümsediğini perdenin ardından görmüştü. Buğa, Bulan’ın sandığı asla bulamayacağını biliyordu. Buğa, Bulan’ın eli boş halde bir daha geri dönecek kadar budala olmadığını biliyordu. Ama daha fazlasını da biliyordu. Bir buçuk yıl sonra Yosef ölecekti. Ve eğer Bulan yoksa, tahta bir başkası çıkacaktı.

Ovadiya.

Kağan küçük oğlunu severdi. Ovadiya’nın annesini de severdi. Ama yükümlü olduğu bir vazifeyi yerine getirircesine beslediği bir sevgi duyuyordu onlara karşı. Ovadiya harika bir kağan olurdu. Adaletle, bilgece hükmederdi. Perdenin ardında otururken, perdenin önünde dizilenleri kendisine karşı huşuyla karışık bir hürmete gark ederdi. Bulan bunu yapamazdı. Bulan bir gölge olamazdı. Bulan kendisini bir gölgeye çeviren perdeyi yırtıp ateşe atardı.

Yosef tası sehpaya bıraktı.

Kapı çalınmamıştı. Ama açıldı.

Önce çıngırakların ve birbirine çarpan hayvan kemiklerinin sesi doldu odaya. Eşikte ayı postlu, kambur bir figür belirdi. İçeri giren şekil, kapıyı arkasından kapattı ve kağanın önünde, yere kapanmadan yahut eğilmeden, bağdaş kurup oturdu.

Balancar’da kağanın yüzünü görme şerefine erişebilen beş kişi vardı. Tudun, Rav Yehuda, karısı, hekimi. Ama en çok da Saru Ata. Yirmi altı yıldır, diğerlerinin aksine, dilediği an odaya girerdi ve yirmi altı yıldır ona kimse itiraz etmemişti. Bir kez hariç. Tudun bir kez onu durdurmaya çalışmıştı. Ertesi sabah uyandığında kaşları ve kirpikleri dökülmüştü. Tudun kamın büyüsü yüzünden bunun olduğuna yeminler ederek kağana şikayet etmiş, kam ise kıkırdayarak kağana tudunun bitlendiğini söylemişti.

“Bütün kemiklerim ağrıyor,” dedi Saru Ata. “Senin yüzünden kurultayda üç kere yere kapanmak zorunda kaldım bugün. Yaşım yetmişi aştı, Yosef. Ya da sekseni.”

“İkimizin de günleri sayılı, Saru,” dedi kağan.

“Annesini gömdüğümüz kışın ertesinde,” dedi kam, “avluda doğrudan gözlerimin içine baktı. El kadardı. Ama ağlamıyordu. Sonra gördüm…”

“Neyi?”

“Zar. Bir zar. Başının üstündeydi.”

Kağan merakla kaşını kaldırdı.

“Zar dönüyordu. Sonra düşüyordu. Ama başına değmiyordu. Ne kadar düşerse düşsün, bir türlü başına değmiyordu.”

“Bu ne anlama geliyor?”

“Bilmiyorum. Yıllar geçti, ama hala bilmiyorum.” Saru Ata omuz silkti. “O gün yüzüne karşı kahkaha atmıştım. Ödü kopmuştu. Benden hala korkuyor.”

“Zar görmenin nesi gülünç? Onun bir kumarbaz olduğunu bütün diyar biliyor.”

“Kağan soyunun yazgısında zar görmek umulacak şey değildir, Yosef. Sizin Rabbiniz kumar oynamaz. Her şeyi yazar, her şeyi bilir, her şeyi sayar. Ama kumar oynamaz. Bu yüzden kaderiniz de kumardan ibaret olamaz.” Yüzünden bir gölge geçti. “Bugün yine baktım ona.”

“Ve?”

“Zar hala var. Zar hala düşüyor ve kafasına değmiyor. Ama zar haricinde şeyler de var artık.”

Kağan istemsizce öne doğru eğildi. Dizlerinin sızısını unutmuştu.

“Zarın yanında bir alev vardı,” dedi kam. Gören gözünü kapattı. Bembeyaz, kör gözü açıktı. Duvarda bir noktaya, kağanın göremediği bir şeye sabitlendi. “Alev gülüyordu. Sarhoştu. Neyi yaktığını umursamıyordu. Önüne ne gelirse yutuyordu. Bir de bir parça demir vardı. Kıpkızıl. Bir örsün üstünde. Demirin yanında bir kurt vardı. Uluyordu. O uludukça demir eriyordu.”

“Başka?”

Kam öksürdü. “Bir de… Taç gördüm. Bir haçın gölgesinde duruyordu. Kendisini takacak bir baş bekliyordu.”

“Taç mı?” diye mırıldandı kağan. “Ne tacı? Hangi diyarın?”

“Bilmiyorum.”

“Rumların mı, Saru? Frenklerin mi? Gürcülerin mi? Rusların mı?”

“Bilmiyorum, Yosef.” Kam gören gözünü açtı. “Sen beni pazarda mal satan bir tacir sanıyorsun. Malı nereden getirdin, çürük mü, sağlam mı diye soruyorsun. Ben tacir değilim. Ben sana gördüğümü söylüyorum. Gördüğüm de bu.”

“Başka bir şey görmedin mi?”

Saru Ata bir süre boyunca sustu.

“Bir kuyu,” dedi en sonunda. “Bir yolun sonunda. Kuyunun dibini göremedim. Suyu var mıydı, yok muydu, tatlı mıydı, ağulu muydu, bilmiyorum. Kuyunun başında bir gölge vardı. Ama kimin gölgesi olduğunu da bilmiyorum.”

Kandiller çıtırdadı. İncecik dumanları ağır ağır tavana doğru yükseldi.

Odaya tekrar bir sessizlik çöktü.

“Senin tanrın bir sandıkta mı, Yosef?” diye sordu kam sonra.

“Tanrı değil, onunla yaptığımız ahit sandıkta,” dedi kağan.

“Ahit ne?”

“İmanlılar olarak verdiğimiz söz.”

“Söz nasıl olur da sandığa girer?”

“İki taşa kazındıysa girer.”

Kam gülüşle inilti arasında bir ses çıkardı. “Biz Gök’e söz vermeyiz,” dedi. “Çünkü o bizi zaten daima izler. Siz tanrınızla sözleşme yapıyorsunuz, sonra o sözleşmeyi sandığa hapsediyorsunuz, sonra yetmiyormuş gibi o sandığı kaybediyorsunuz. Üç yüz yılda üç tigin kayboldu bu uğurda. Şimdi de dördüncüsü gidiyor.”

“Bulan sonuncusu olacak.”

“Nereden biliyorsun?”

Kağan cevap vermedi.

Kam ayağa kalktı, dizlerini ovuşturup homurdanarak. Kapıya doğru yürüdü, ardından birdenbire durdu ve yüzünü çevirmeden konuştu.

“Geri dönecek, kağanım.” Kapıyı açtı. Odaya taze ve serin bir hava doldu. Kandillerin alevleri titreşti. “Ama ne şekilde, hangi yazgıya dönecek, meçhul.”

Eşikte bir anlığına bekledi.

“Talihine bakayım mı, Yosef? Yirmi altı yıl önce reddettiğinden beri sormadım bunu.”

“Hayır,” dedi kağan.

Kam başını salladı. Çıngırakların ve kemiklerin sesleri eşliğinde kapı kapandı.

Kağanı uyku tutmadı.

Gece boyunca döşeğin kenarında, ahşap tas avuçlarının arasında saatler boyunca oturdu.

Karanlık dağılırken ayağa kalktı.

Hizmetkarları çağırmadı. Kapısını açtı, dar merdivene adımını attı ve basamakları, her adımda dizlerinde müthiş bir sızıyla, duvarlara tutunarak, birer birer tırmandı. Kaç yıldır bu merdivenden çıkmadığını hatırlayamıyordu. On muydu? On iki miydi? Kapının sürgüsü paslanmıştı. Omzunu dayayıp var gücüyle itti. Kapı gıcırdayarak açıldı.

Kulenin açıklığı onarılmamış, yıkık duvarından yağan karla örtülmüştü. Soğuk hava zalimce yanaklarını tırmaladı. Kağan kürküne sarındı ve dikkatle, yavaş yavaş mazgallara doğru yürüdü.

Aşağıda Balancar, sisin içinde uyuyordu. Kurşun damlar, yılankavi kıvrılan eğri büğrü, daracık sokaklar, sinagogun kubbesi, Müslüman mahallesinden yükselen minare, Alanların ahşap kilisesinin tepesindeki haç. Ötede, fırtınaların altında hayal meyal gri, durgun, gökyüzüyle birleşmiş halde duran Hazar Denizi. Surların ardında, bilinmezliğe doğru bir nokta halinde bir atlı ilerliyordu. Kağan gözlerini kıstı.

Oydu.

Yosef başını yukarı doğru kaldırdı. Kulenin tepesindeki solgun sancak, hafifçe dalgalanmaya başlamıştı.

Rüzgar güneyden esiyordu.

Eskiler, güneyden esen rüzgarın baharı ve Gök’ün yardımını taşıdığını söylerdi.

Kış daha yeni başlamıştı.

“Babü’l-Ebvab, deniz kıyısında aşılmaz bir şehirdir. Dağları dolanan iki sur şehri iki yanından kucaklayarak denize kadar uzanır. Gemiler iki surun arasındaki ağızdan limana girer. Bu ağız geceleri yan yana yüz çınar gövdesi kalınlığında demir bir zincirle kapatılır. Babü’l-Ebvab, kafir Hazarlara karşı müminlerin kalkanıdır.” -Ebu İshak’ın Seyahatnamesi’nden

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Demir Kapı

Balancar’dan ayrılışından bir gece sonra, Bulan Tigin hayatında ilk kez ateş yakmanın bir mucize olduğunu fark etti.

O güne dek ateşi hep başkaları yakmıştı. Sarayda hizmetkarlar, hanlarda hancılar, kadınların yatak odalarında ise kadınların kendileri. Bulan’a düşen sadece ateşin başında oturup kemiklerini ısıtmak olmuştu. Şimdi Hazar Denizi’nin kıyısını takip eden tenha ve aman vermez yolda, bir kayalığın dibinde, denizden esen rüzgar bedenini hırpalarken, yarısı yaş bir kucak çalı çırpının önünde diz çökmüş, çakmak taşını hırsla çeliğe vuruyordu. Kıvılcımlar çakıyordu. Çıra tutuşmuyordu. Çıra tutuşsa bile rüzgar anında ateşi söndürüyordu. Ateş söndüğü zaman Bulan küfrediyordu, önce Hazarca, sonra Alanca, hayli geniş dağarcığı tükendiği zaman da Soslan’dan kumar oynarken öğrendiği birkaç Osetçe cümleyle.

Gece yarısına doğru ateş yakmaktan vazgeçti.

Sabır’ın yanına kıvrıldı. Sırtını atın sağrısına dayadı, kürkünü başına kadar çekti. At başını çevirip ona baktı, burnundan dumanlarla bıkkın bir soluk bıraktı.

“Babam neden seni bana verdi, biliyor musun?” diye sordu Bulan kısrağa.

Sabır cevap vermedi.

“Ben de bilmiyorum.”

Dördüncü gün azığın yarısının tükendiğini fark etti. Oysa tudun iki hafta boyunca yeteceğini söylemişti. Tudun, kışın Hazar kıyısında at sırtında seyahat eden bir adamın ne kadar acıkacağını bilmiyordu. Büyük ihtimalle bilseydi de söylemezdi. Üşümek insanı kurt gibi acıktırıyordu. Balancar’da bunu ona kimse öğretmemişti, çünkü Balancar’da onu kimse dondurucu soğukta bir başına kalmaya zorlamamıştı. Heybesindeki ekmekler donarak taşa dönmüştü. Bulan çaresizlikten ekmekleri koltuğunun altında tutarak ısıtıp yumuşatmayı öğrendi. Kuru eti ısırmak için didinmek yerine Soslan’ın verdiği bıçakla ince ince dilimlemeyi öğrendi. Karnı guruldadığında kendi azığını yemeden önce Sabır’a arpasını hiç aksatmaksızın vermeyi öğrendi. Çünkü beşinci günün sabahı kısrağın topallamaya başladığını fark ettiğinde, atı olmayan bir adamın bu yolda kaç gün hayatta kalabileceğini düşünmüş ve yanıt hoşuna gitmediği için atla daha yakından ilgilenmeye başlamıştı. Hayatında ilk defa kendinden önce bir başkasını düşünüyordu ve bu düşündüğü bir başkası bir attı. Gülecek mecali olsaydı, bu duruma muhakkak gülerdi.

Yol boyunca iki kez Lezgi çobanlarla karşılaştı. İlk sefer uzaktan, bir tepenin eteklerinde, sürülerinin yanında durup onu uzun uzun seyrettiler. İkincisinde, bir dere yatağının kenarında otururken, yaşlı bir çoban ürkekçe ona yaklaştı ve bir parça keçi peyniri ile bir avuç kuru üzüm sundu. Bulan ona bir dirhem uzatırken çobanın gözleri pirinç kabzalı kılıcındaydı. Çoban tereddütle dirhemi aldı, dişledi, sonra geri verdi. “Kapıda sana lazım olur beyim,” dedi kırık bir Türkçeyle. Bulan çobana neyden söz ettiğini sormadı. Altıncı günün öğle vaktinde çobanın ne demek istediğini anladı.

Önce surları gördü.

Dağın karlı yamaçlarından azametli bir ejderha gövdesi kıvrılarak, taş üstüne taş, burç üstüne burç, sahile kadar iniyor, sahilde bile sona ermiyordu. Kumu aşıyor, dalgaların arasına gömülüyor ve denizin içinde, bir ok atımı açıkta bitiyordu. İlk surun bittiği yerin birkaç yüz adım güneyinde ikinci bir sur daha vardı. İki surun arasında, dağdan denize kadar dar bir şerit halinde, damları, çatıları, kubbeleri, minareleri, bacaları sıkışmış, iç içe geçmiş bir şehir yatıyordu. En tepede, bütün şehre ve bütün denize hükmeden görkemli bir hisar vardı. Araplar buraya Babü’l-Ebvab derdi, kapıların kapısı. Acemler Derbent derdi. Bulan’ın halkı ise Demir Kapı derdi. Bulan, Sabır’ın dizginlerine asılarak durdurdu ve uzun süre şehri seyretti. Ataları bu surların önünde yüzlerce yıl kan dökmüştü. Bu kapıdan güneye inmiş, Arap ordularını bozmuş, Erdebil’e kadar inmiş, sonra geri püskürtülmüş, sonra tekrar geri gelmişlerdi. Bu çetin savaşlar sırasında Balancar dahi Araplar tarafından kuşatılmıştı. Bulan bunları çocukken Rav Yehuda’dan dinlemişti; dinlerken esnemiş, hahamın bu kadim savaşları anlatırken heyecanlanarak onu görmez hale geldiği bir anda da pencereden sıvışmıştı. Şimdi şehri seyrederken Rav Yehuda’yı hayatı boyunca bir kez olsun sonuna kadar dinlemiş olmayı diledi.

Şehre yaklaştı. Yaklaştıkça burçların üstüne asılı alametleri seçmeye başladı. Sancak değildi bunlar. Direklerin tepesine düğüm düğüm at kuyrukları çekilmişti. Tuğlar.

İlhanlıların tuğları.

Kuzey kapısının önünde bir mahşer kalabalığı vardı. Tuz taşıyan develer, balıkla dolu sepetleri yüklenmiş eşekler, sırtlarında odun denkleriyle dağlılar, kürklere gömülmüş tüccar kafileleri. Kemerin altında Moğol muhafızlar bekliyordu. Kalın kürklü, kısa yaylı, yüzleri rüzgardan çatlamış adamlar. Ellerinde mızrak yerine kırbaç tutuyorlardı. Kırbaçları kullanacak gibi durmuyorlardı. Çünkü kullanmalarına gerek yoktu.

Kapının yanında, közle doldurulmuş pişmiş topraktan kapların başında ısınan bir katip oturuyordu. Acem’di. Parmakları mürekkepten kararmıştı. Kına yaktığı sakalı kızıldı ve yağlarla ovduğundan parlıyordu. Gözleri önündeki deftere de, yolculara da, yolcuların keselerine de aynı soğuklukla bakıyordu. Her yolcu onun karşısında duruyor, katip bir şey soruyor, yolcu cevap veriyor, katip deftere bir şey yazıyor, yolcunun kesesinden çıkan paralar katibin önündeki bakır tasa atılıyordu. Bulan sırası gelene kadar önündeki üç tüccarın ve iki dağlının o tasa ne kadar bıraktığını saymaya çalıştı. Sonra kendi kesesindeki dirhemleri düşündü. Sonra ona peynir ve kuru üzüm veren Lezgi çobanını.

Katip başta Farsça ismini sordu. Başını defterden kaldırıp Bulan’ın yüzüne bakınca Türkçeye döndü. “Adın ne?”

Bulan bir anlığına duraksadı. Bu hiç aklına gelmemişti. Kağan Yosef ben Ovadiya’nın oğlu, Hazar tahtının varisi Bulan Menahem Tigin dese, katibin yüzünün alacağı hali ve sonrasında başına gelecekleri merak etti. Hazarlar, Altın Orda’nın hanına bağlıydı. Altın Orda’nın hanıyla İlhanlılar’ın hanının ikisi de Cengiz’in kanındandı. On yıl evvel, bu kapının önünde birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. Şimdi barış zamanıydı ama Bulan, aynı kandan gelen hanların barışının uzun sürmeyeceğini bilecek kadar akıllıydı.

“Çolpan,” dedi. “Semender’den geliyorum.”

“Ne yapmak için geldin?”

“Kürk satmak için.”

Katibin gözleri heybelerinden sırtındaki yıpranmış kürke kaydığında Bulan, büyük bir hata yaptığını anladı. “Kürklerin nerede?”

“Hiç düşünmemiştim ama buraya gelinceye kadar yolda hepsini sattım.”

Katip kaşlarını çattı. “Yolda kime sattın?”

“Lezgilere.”

“Lezgiler kürk almaz,” dedi katip soğuk soğuk. “Lezgiler kürk satar.”

“Bu Lezgiler bildiğin Lezgilere benzemiyordu,” dedi Bulan. “Çok üşüyorlardı.”

Katip gülümsemedi. Arkasında bekleyen muhafızlardan genç görüneni tıslamaya benzer bir ses çıkardı. Bir gülüşe dönüşmeye çalışan bir sesi andırıyordu ama olmayabilirdi de. Moğollar anlaşılmaz adamlardı. Katip divitini hokkaya batırdı, deftere bir şey yazdı ve Bulan, tersten çıkarabildiği kadarıyla, yazılanın söylediği isim olmadığını gördü.

“Şehre giriş için dört dirhem vereceksin,” dedi katip. “Ama çıkmak istiyorsan, kuzey kapısından giren, güney kapısından belge olmadan çıkamaz. Belgeyi ben veriyorum. Kırk dirhem.”

“Kırk, öyle mi?”

“Kırk.”

“Güney kapısından girenler belge için ne kadar ödüyor?”

“Güney kapısından girenler para ödemiyor çünkü zaten hanın hükmettiği topraklardan geliyorlar.”

Bulan kesesini açtı, dört dirhem çıkardı ve tasa bıraktı. Kesesinde yirmi dokuz dirhem kaldığını biliyordu. Saymasına gerek yoktu. Yedi geceden beri yaptığı başka bir şey yoktu zaten.

Katip gözü hala defterdeyken bir soru daha sordu. Bu sefer ezbere konuşuyordu, artık sormaktan sıkılmış gibiydi sesi.

“Yolda bir Tatar gördün mü? Kısa boylu. Çarpık bacaklı. Kaşsız.”

“Kaşsız mı?”

“Evet, kaşsız. Bir yüzbaşının çadırını ateşe vermiş. Peşinde yüz atlı var. Her kale kapısında aranıyor.”

“Tanrı’ya şükürler olsun ki,” dedi Bulan, “görmedim.”

Katip kovalarcasına eliyle kapıdan geçmesini işaret etti. Muhafızlar çekildi. Bulan, Sabır’ın yularından tutarak kemerin altından geçti. İçerisi karanlıktı, soğuktu, taşlar geçen yüzyıllarla kararmıştı.

Geçerken eliyle taşlara dokundu.

Neden yaptığını bilmiyordu.

Kemerin öbür tarafında, gün ışığına çıktığı an, bir çocuk kürkünün eteklerine yapıştı.

“Beyim!” diye çığırıyordu çocuk. “Döşeğimiz temizdir, ocağımız sıcaktır, yataklarımızda bit yoktur! Hanımız Yahudi mahallesindedir! Ucuzdur, çok ucuzdur! Diğer hanların hepsi kazıkçıdır, biz değiliz, biz Tanrı’dan korkarız!”

Çocuk on ya da on bir yaşlarındaydı. Sıska, kepçe kulaklı, ön dişlerinden biri eksikti. Başında eski bir takke, sırtında kendisine hayli bol gelen bir cüppe vardı. Soluk bile almadan konuşuyor, cümlesi sona erdiğinde nefes alması gerektiğini hatırlıyordu.

“Haşem aşkına,” dedi Bulan istemsizce, kürkünün eteklerini çocuğun ellerinden kurtarmaya uğraşırken. “Rahat bırak beni.”

Çocuk eteklerini bıraktı. Ama uzaklaşmadı. Büyülenmiş gibiydi. Başını yana eğip uzun uzun Bulan’ın yüzüne baktı. Sonra daha alçak bir sesle, Bulan’ın anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. Farsçaya benziyordu ama Farsça değildi bu. İçinde Tora’daki kelimelerden bazıları da vardı. Bulan sadece ikisini anladı. Haşem ve kardeş.

“Ne dediğini anlamıyorum,” dedi Bulan.

Çocuk Türkçeye döndü. “Az önce Haşem dedin, sen de Yahudi değil misin?”

“Emin değilim.”

“Nasıl emin değilsin? Ya Yahudisindir ya da değilsindir.”

“Babam Yahudi,” dedi Bulan. “Ben henüz karar vermedim.”

Çocuk bir süre boyunca kafasında tarttı ve anlaşılan Bulan’ın söylediğini makul buldu. “Nereden geliyorsun?”

Bulan’ın bütün vücudu yorgunluktan sızlıyordu. Yedi günden beri sadece bir atla ve bir Lezgi çobanla konuşmuştu. Üstelik açıklayamadığı bir biçimde, bu çocuğun gözlerinde gerçek kimliğinin nasıl karşılanacağını görme isteğiyle dolmuştu.

“Balancar,” dedi.

Çocuğun ağzı açık kaldı. Adeta donmuştu.

“Balancar,” diye tekrarladı fısıltıya dönen bir sesle. “Hazar mısın? Kuzeydeki Yahudi kağanların halkından mısın?”

“Evet,” dedi Bulan.

“Babam Hazarların bir masal olduğunu söyler. Dedem öyle demezdi. Dedem kuzeyde hepimizi koruyan Yahudi bir kağan var derdi, bütün dünya onun önünde yere kapanır derdi, altın bir sandığın başında bekler derdi ve bir gün zamanı geldiğinde…”

“Bunlar masal,” dedi Bulan, beklediğinden sert bir sesle.

Çocuk sustu. Ardından hala hayretler içindeyken çok daha sessiz bir biçimde sordu. “Peki, sen kimsin?”

“Kürk tüccarıyım. İsmim Bulan. Senin adın ne?”

“Hanuh.”

“Hanuh, babanın hanı gerçekten ucuz mu?”

“Evet,” dedi Hanuh. “Ama yatakların hepsi bitli.”

Bulan kahkaha attı. Günlerden beri ilk kez.

Daha 1.5 bölüm okuyabildim, ama hocam anladığım kadarıyla farklı bir şey deniyorsun burda :thinking:. Hayal etmiyorsam ilk defa bu yazında İngilizce düşünme izleri görüyorum sanki :sweat_smile:

1 Beğeni

Robert Jordan gibi düşünmeye çalışmıştım, İngilizce mi olmuş? :grinning_face:

1 Beğeni

Yani Çince kutusundaki adamın ne düşünüğü bilinmez, ama genelde İngilizce düşündüğünü düşündüğüm insanların yazdığı gibi (ya da çeviri eser gibi) bir his aldım :sweat_smile:.

1 Beğeni

Vay canına, ilk defa beceremedim, ya da ukalalık peşinde koşmayan tarihi/fantastik edebiyat konusunda aradan geçen dehşet verici zamanda paslandım. :grinning_face:

1 Beğeni

Çıtayı fazla yukarı çektin ya da hocam :sweat_smile:. Bu arada yanlış olmasın sardı bayağı, blok halinde müsaitlik bulunca yardırırım her türlü.

2 Beğeni

Ben buna çok takıldım. Ne yapayım abi, biz fantastik edebiyatı tam olarak bu çeviri lehçeyle okuduk işte yıllarca. 17. yüzyıl Osmanlıcası ile Hazar tigini yazayım da gör. :grinning_face:

2 Beğeni

Bilmez miyim :sweat_smile:

Hocam zaten Balancar diye gugılladım Allah affetsin Star Trek wiki sayfası çıktı önüme. Dedim herhalde Esterabadi hocam çok ilginç bir şeyler deniyor :sweat_smile:. Hazar tigini değil de Star tigini gibi okudum ilk parçayı yalan yok. :sweat_smile:

2 Beğeni

Çok ilginç şeyleri bir önceki başlıkta yazdığım şeyde deneyecektim ama geçenlerde Orta Dünya haritasında Tol Fuin, Tol Himring ve Tol Morwen’e bakarken buldum kendimi ve yuvayı ne kadar özlediğimi anladım. :grinning_face:

2 Beğeni

Aman hocam, o zaman hiç anlamıyorum. Böyle iyi. :slightly_smiling_face:

1 Beğeni

İki arada bir derede kaldım. :grinning_face:

2 Beğeni

Sen bildiğin gibi yap hocam sanat sanatçı içindir :+1:

1 Beğeni

Bildiğim gibi yapınca ancak hayaletlerle anlaşıyorum. :grinning_face:

1 Beğeni

O da doğru. Bilemedim beni aşar bu işler hocam :sweat_smile:. Bu işleri çözmeyi yetenekli genç sanatçılara bırakıyorum. Biz fasulye sayıcılar ve kalem ittiriciler bu hassas işleri anlamayız. :melting_face:

1 Beğeni

Fakat düşündüm de bu iş ciddi bir mesele olabilir. Yani fantastik kurgu okuyucuları olarak biz bu işleri çevirilerden okuduk hep. Çevirilerin de küçük bir kısmı çok iyiydi ama eğri oturup doğru konuşalım çoğu en iyi ihtimalle vasattı (kimseyi suçlamıyorum tabi burda, pazar şartları belli).

Türkçe fantastik eser çok fazla okumadım, belki örneklemimin temsil gücü pek yüksek değilmiştir; ama gördüğüm kadarıyla çeviri eserlerden beslenmiş olmak da izlerini üsluba bırakıyor. Ben de dahil bu arada, aktif olarak böyle izler bırakmamaya çalışıyorum yazarken ama eminim ki yolunu buluyormuştur (buralarda da var bir kaç -leş- yazım). Aksanlı konuşmak gibi bir şey düşününce, bir noktada kaçınılmaz.

Bu tip izleri görmediğim insanlar da eski türkçeye başvuran insanlardı ilginç bir şekilde. İhsan Oktay Anar olsun başkaları olsun siz olun.

Lan acaba biz normal Türkçe’yi çeviri mi sanmaya başladık? Ya da çeviri okuya okuya okuduğumuz anadilimizi eski dil mi sanıyoruz? Bir kıllandım şimdi.

2 Beğeni