“Hazarlar kağanlarının suretini göremez. Kağan halkın arasına karıştığı zaman tebaa yüz üstü yere kapanır ve o geçip gidinceye kadar başını yerden kaldırmaz. Başını kaldırıp kağana bakmanın cezası ölümdür. Bu acayip ahali, tahta çıkacağı gün hükümdarlarının boynuna ipek bir kement dolarlar. Nefesi kesilene dek kağanlarını boğarken ona kaç sene hükmedeceğini sorarlar. Kağan ömrü vefa ettiği takdirde kaç yıl hükmedeceğini söylediyse o kadar yıl hükmeder. Söylediği yıl dolduğunda hala hayattaysa öldürülür.” -Ebu İshak’ın Seyahatnamesi’nden
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İpek Kement
Kağanlar yürümezdi.
Kurultay dağıldığında, beyler salondan el pençe divan durup başları önde geri geri yürüyerek sarayın avlusuna çıktığında, yedi yargıç kendi hususi kapılarından ayrıldığında, tudun asasını son kez yere vurdu ve kandiller birer birer söndü. Karanlık çökünce dört hizmetkar perdenin ardına yürüdü. Hizmetkarların dördü de dilsizdi. Kağanın yakınında sırlarını ifşa edecek kimse barınamazdı. Töre böyleydi. Hizmetkarlar Yosef ben Ovadiya’yı bir tahtırevana oturttular, tahtırevanı omuzlarına aldılar ve salonun arka tarafına açılan dar geçitten, hiçbir faninin ayak basamadığı, hükümdara has o koridorlardan kuledeki odasına taşıdılar.
Kulenin tepesindeki oda, yitip gitmiş bir mazinin kalıntılarıyla doluydu.
Duvardaki ağır gümüş şamdan İtil’den son anda kurtarılmıştı. Ruslar kadim taht şehrini ateşe verdiğinde, bir haham koynuna sakladığı şamdanla can havliyle denize açılan son kayığa atlamış, üç gün üç gece fırtınada kalmış, sonunda Tanrı’nın inayetiyle Semender kıyısına çıkmıştı. O karmaşada şamdanın yedi kolundan biri eğrilmişti. Üç yüz yıldır kimse düzeltmek için elini sürmeye cüret edememişti. Pencerenin altındaki sandıkta, Kağan Yosef’in Hasday bin Şaprut’a yazdığı mektubun yağlı bir deriye sarılmış bir sureti duruyordu. Mektubunda kağan, Endülüslü halifenin veziri olan din kardeşine diyarının sınırlarını, kalelerini ve halkının Tanrı yoluna nasıl girdiğini anlatıyordu. Mektupta sayılan kalelerin çoğu artık sadece hortlakların gezindiği terk edilmiş harabelerdi. Şimdiki kağan, adını o Yosef’ten almıştı işte. Onun da altında, bir keçe kesenin içinde, Rumların Hazar Leo diye andığı imparatorun devrinde darp edilmiş altın bir sikke vardı. Leo’nun annesi Hazar prensesi Çiçek’ti. Kağan yılda bir defa, Pesah geceleri, sikkeyi çıkarıp Leo’nun aşınmış altın yüzüne bakardı. Bütün bu kıymetli hatıraların arasında, alçak bir sehpanın üstünde, beceriksizce oyulmuş ahşap bir tas dururdu. Kenarına çocuk resimlerine benzeyen ilkel bir at figürü kazınmıştı. Hala Gök’e taptıkları, sonsuz steplerde göç ettikleri uzak ve karanlık çağlardan kalmaydı. Kağan her gece yatmadan önce suyunu o tastan içerdi.
Hizmetkarlar kağanı döşeğinin kenarına bıraktılar. Başlarını eğerek, ona hiç bakmadan, geri geri çıktılar. Kapı kapandı.
Yosef ben Ovadiya odada yalnız kaldı.
Altmış kıştan fazlasını görmüştü. Yüzü babasınınki gibi kemikliydi, gözleri annesininki gibi maviydi. Uzun boyluydu ama on beş senedir iyiden iyiye şişmanlamıştı. Geniş omuzları yıllar içinde çökmüştü. Beyaz sakalı göğsüne iniyordu. Halk onu görmediği için yaşlandığından da bihaberdi. İhtiyarların zihninde perdenin ardında bir gölgeye dönüşmeden önceki cesur ve azametli tigindi hala. Gençlerin zihninde ise gökte parlayan güneş kadar uzak, büyülü ve anlaşılmaz bir varlıktı. Kağan bunun bazen bir nimet, bazen bir lanet olduğunu düşünürdü. O gece bunların hiçbirini düşünmüyordu ama. Yalnızca dizleri sızlıyordu.
Sancıyan dizlerini ovuştururken aklına oğlunun Rav Yehuda’ya sandık hakkında söylediği şey geldi.
“Beklediğimden küçükmüş, rabbi. Taşıması kolay olacak.”
Kurultayda oğlunun ölüp ölmeyeceği karara bağlanacakken, perdenin arkasında aniden bu sözü işitince kahkaha atmamak için dudaklarını öylesine ısırmıştı ki, kanatmıştı. Tıpkı annesine benziyordu Bulan. Annesi de bir kağanın huzurunda olsun, bir hahamın huzurunda olsun, hatta Tanrı’nın huzurunda olsun, hiç fark etmezdi, tam olarak böyle konuşurdu. Sanki hiç kimse ve hiçbir şey ona zarar vermeye kadir değilmiş gibi. Zaten onu ne kağan öldürebilmişti ne haham ne de Tanrı. Dört gece süren bir ateşli humma, onları birbirinden ayırmıştı.
Yosef tası eline aldı. At figürüne baktı.
Bundan yirmi altı yıl önce, tahta çıktığı sabah, boynuna ipek bir kement dolamışlardı.
Hatırlıyordu.
Hepsini hatırlıyordu.
Yedi Direkli Salon’un sedir direkleri o zaman daha parlaktı. Çam direklerinin boyası dökülmeye başlamamıştı henüz. Direklerde meşaleler yanıyordu. Beyler önünde yere kapanmıştı. Arkasında durup kemendi var gücüyle sıkan adamları da hatırlıyordu. Biri Bars Tarkan’dı, Buğa’nın babası. İri, heybetli, kara sakallı, bir ayının pençelerinden farksız, kalın ve kahredici ellere sahip bir adamdı. Ötekisi orta yaşlı bir kamdı. O zamanlar kimse ata demezdi, yalnızca Saru derlerdi. İki gözü de sağlamdı, dişleri yerindeydi. Hazarlar İbrahim’in Rabbine iman etmeden evvel de kağanlarını tahta böyle çıkarırlardı. İman ettikten sonra da bu adetten vazgeçmemişlerdi. Hahamlar bu geleneği şeytani bir sapkınlık olarak görürdü ama hiçbir haham bunu dile getirmeye cesaret edememişti. Töre, Tora’dan eskiydi. Hazar diyarında yaşayan herkes bunu bilirdi.
Bars Tarkan kemendi iyice sıkmaya başlamıştı. Adam sanki onu öldürmek istiyordu.
Başta boğazında bir sıcaklık hissetmişti Yosef. Sonra sıcaklık yanmaya dönüşmüştü. Sonra kulaklarında kanı uğuldamaya başlamıştı. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuşmuş, meşalelerin ışığı birer birer sönmüş, dizlerinin bağı çözülmüştü. Bayılmak üzereyken kement gevşemiş ve kam, kulağına eğilip fısıldarcasına sormuştu: “Kaç yıl hükmedeceksin?”
Babası bu soruya kırk yıl demişti. Saltanatının yirmi altıncı senesinde bir akşam yemeğinden sonra sabaha kadar kusmuştu. Günün ilk ışıklarını göremeden ölmüştü. Hahamlar bilinmez bir maraza tutulduğunu söylemişti. Bars Tarkan yas tutmuş, sakalını ve saçının örgüsünü kesmiş, bıçağının ucuyla yanaklarını parçalayarak cenazede kanlı gözyaşları dökmüştü. Yosef babası öldüğünde bir Hazar kağanının geleceğe dair umutlu olmaması gerektiğini öğrenmişti. Kırk yıl hükmedeceğini söylemeyecekti. Otuz da demeyecekti. Boğazını alevler yakarken, gözleri kararırken, kulakları uğuldarken “Yirmi yedi,” diyebilmişti zorlukla. “Yirmi yedi.” Babasının hükümranlığından bir yıl daha fazla. O vakitler çok uzak görünüyordu.
Yirmi yedinci yıl bu Pesah’ta başlıyordu. Bir sonraki Pesah’ta sona eriyordu.
Bars Tarkan yirmi yıl evvel yatağında ölmüştü. Ama Buğa o gün o salondaydı ve o sayıyı duymuştu. Hiçbir şeyi unutmazdı. Bugün kurultayda gülümsemesinin nedeni buydu. Yosef gülümsediğini perdenin ardından görmüştü. Buğa, Bulan’ın sandığı asla bulamayacağını biliyordu. Buğa, Bulan’ın eli boş halde bir daha geri dönecek kadar budala olmadığını biliyordu. Ama daha fazlasını da biliyordu. Bir buçuk yıl sonra Yosef ölecekti. Ve eğer Bulan yoksa, tahta bir başkası çıkacaktı.
Ovadiya.
Kağan küçük oğlunu severdi. Ovadiya’nın annesini de severdi. Ama yükümlü olduğu bir vazifeyi yerine getirircesine beslediği bir sevgi duyuyordu onlara karşı. Ovadiya harika bir kağan olurdu. Adaletle, bilgece hükmederdi. Perdenin ardında otururken, perdenin önünde dizilenleri kendisine karşı huşuyla karışık bir hürmete gark ederdi. Bulan bunu yapamazdı. Bulan bir gölge olamazdı. Bulan kendisini bir gölgeye çeviren perdeyi yırtıp ateşe atardı.
Yosef tası sehpaya bıraktı.
Kapı çalınmamıştı. Ama açıldı.
Önce çıngırakların ve birbirine çarpan hayvan kemiklerinin sesi doldu odaya. Eşikte ayı postlu, kambur bir figür belirdi. İçeri giren şekil, kapıyı arkasından kapattı ve kağanın önünde, yere kapanmadan yahut eğilmeden, bağdaş kurup oturdu.
Balancar’da kağanın yüzünü görme şerefine erişebilen beş kişi vardı. Tudun, Rav Yehuda, karısı, hekimi. Ama en çok da Saru Ata. Yirmi altı yıldır, diğerlerinin aksine, dilediği an odaya girerdi ve yirmi altı yıldır ona kimse itiraz etmemişti. Bir kez hariç. Tudun bir kez onu durdurmaya çalışmıştı. Ertesi sabah uyandığında kaşları ve kirpikleri dökülmüştü. Tudun kamın büyüsü yüzünden bunun olduğuna yeminler ederek kağana şikayet etmiş, kam ise kıkırdayarak kağana tudunun bitlendiğini söylemişti.
“Bütün kemiklerim ağrıyor,” dedi Saru Ata. “Senin yüzünden kurultayda üç kere yere kapanmak zorunda kaldım bugün. Yaşım yetmişi aştı, Yosef. Ya da sekseni.”
“İkimizin de günleri sayılı, Saru,” dedi kağan.
“Annesini gömdüğümüz kışın ertesinde,” dedi kam, “avluda doğrudan gözlerimin içine baktı. El kadardı. Ama ağlamıyordu. Sonra gördüm…”
“Neyi?”
“Zar. Bir zar. Başının üstündeydi.”
Kağan merakla kaşını kaldırdı.
“Zar dönüyordu. Sonra düşüyordu. Ama başına değmiyordu. Ne kadar düşerse düşsün, bir türlü başına değmiyordu.”
“Bu ne anlama geliyor?”
“Bilmiyorum. Yıllar geçti, ama hala bilmiyorum.” Saru Ata omuz silkti. “O gün yüzüne karşı kahkaha atmıştım. Ödü kopmuştu. Benden hala korkuyor.”
“Zar görmenin nesi gülünç? Onun bir kumarbaz olduğunu bütün diyar biliyor.”
“Kağan soyunun yazgısında zar görmek umulacak şey değildir, Yosef. Sizin Rabbiniz kumar oynamaz. Her şeyi yazar, her şeyi bilir, her şeyi sayar. Ama kumar oynamaz. Bu yüzden kaderiniz de kumardan ibaret olamaz.” Yüzünden bir gölge geçti. “Bugün yine baktım ona.”
“Ve?”
“Zar hala var. Zar hala düşüyor ve kafasına değmiyor. Ama zar haricinde şeyler de var artık.”
Kağan istemsizce öne doğru eğildi. Dizlerinin sızısını unutmuştu.
“Zarın yanında bir alev vardı,” dedi kam. Gören gözünü kapattı. Bembeyaz, kör gözü açıktı. Duvarda bir noktaya, kağanın göremediği bir şeye sabitlendi. “Alev gülüyordu. Sarhoştu. Neyi yaktığını umursamıyordu. Önüne ne gelirse yutuyordu. Bir de bir parça demir vardı. Kıpkızıl. Bir örsün üstünde. Demirin yanında bir kurt vardı. Uluyordu. O uludukça demir eriyordu.”
“Başka?”
Kam öksürdü. “Bir de… Taç gördüm. Bir haçın gölgesinde duruyordu. Kendisini takacak bir baş bekliyordu.”
“Taç mı?” diye mırıldandı kağan. “Ne tacı? Hangi diyarın?”
“Bilmiyorum.”
“Rumların mı, Saru? Frenklerin mi? Gürcülerin mi? Rusların mı?”
“Bilmiyorum, Yosef.” Kam gören gözünü açtı. “Sen beni pazarda mal satan bir tacir sanıyorsun. Malı nereden getirdin, çürük mü, sağlam mı diye soruyorsun. Ben tacir değilim. Ben sana gördüğümü söylüyorum. Gördüğüm de bu.”
“Başka bir şey görmedin mi?”
Saru Ata bir süre boyunca sustu.
“Bir kuyu,” dedi en sonunda. “Bir yolun sonunda. Kuyunun dibini göremedim. Suyu var mıydı, yok muydu, tatlı mıydı, ağulu muydu, bilmiyorum. Kuyunun başında bir gölge vardı. Ama kimin gölgesi olduğunu da bilmiyorum.”
Kandiller çıtırdadı. İncecik dumanları ağır ağır tavana doğru yükseldi.
Odaya tekrar bir sessizlik çöktü.
“Senin tanrın bir sandıkta mı, Yosef?” diye sordu kam sonra.
“Tanrı değil, onunla yaptığımız ahit sandıkta,” dedi kağan.
“Ahit ne?”
“İmanlılar olarak verdiğimiz söz.”
“Söz nasıl olur da sandığa girer?”
“İki taşa kazındıysa girer.”
Kam gülüşle inilti arasında bir ses çıkardı. “Biz Gök’e söz vermeyiz,” dedi. “Çünkü o bizi zaten daima izler. Siz tanrınızla sözleşme yapıyorsunuz, sonra o sözleşmeyi sandığa hapsediyorsunuz, sonra yetmiyormuş gibi o sandığı kaybediyorsunuz. Üç yüz yılda üç tigin kayboldu bu uğurda. Şimdi de dördüncüsü gidiyor.”
“Bulan sonuncusu olacak.”
“Nereden biliyorsun?”
Kağan cevap vermedi.
Kam ayağa kalktı, dizlerini ovuşturup homurdanarak. Kapıya doğru yürüdü, ardından birdenbire durdu ve yüzünü çevirmeden konuştu.
“Geri dönecek, kağanım.” Kapıyı açtı. Odaya taze ve serin bir hava doldu. Kandillerin alevleri titreşti. “Ama ne şekilde, hangi yazgıya dönecek, meçhul.”
Eşikte bir anlığına bekledi.
“Talihine bakayım mı, Yosef? Yirmi altı yıl önce reddettiğinden beri sormadım bunu.”
“Hayır,” dedi kağan.
Kam başını salladı. Çıngırakların ve kemiklerin sesleri eşliğinde kapı kapandı.
Kağanı uyku tutmadı.
Gece boyunca döşeğin kenarında, ahşap tas avuçlarının arasında saatler boyunca oturdu.
Karanlık dağılırken ayağa kalktı.
Hizmetkarları çağırmadı. Kapısını açtı, dar merdivene adımını attı ve basamakları, her adımda dizlerinde müthiş bir sızıyla, duvarlara tutunarak, birer birer tırmandı. Kaç yıldır bu merdivenden çıkmadığını hatırlayamıyordu. On muydu? On iki miydi? Kapının sürgüsü paslanmıştı. Omzunu dayayıp var gücüyle itti. Kapı gıcırdayarak açıldı.
Kulenin açıklığı onarılmamış, yıkık duvarından yağan karla örtülmüştü. Soğuk hava zalimce yanaklarını tırmaladı. Kağan kürküne sarındı ve dikkatle, yavaş yavaş mazgallara doğru yürüdü.
Aşağıda Balancar, sisin içinde uyuyordu. Kurşun damlar, yılankavi kıvrılan eğri büğrü, daracık sokaklar, sinagogun kubbesi, Müslüman mahallesinden yükselen minare, Alanların ahşap kilisesinin tepesindeki haç. Ötede, fırtınaların altında hayal meyal gri, durgun, gökyüzüyle birleşmiş halde duran Hazar Denizi. Surların ardında, bilinmezliğe doğru bir nokta halinde bir atlı ilerliyordu. Kağan gözlerini kıstı.
Oydu.
Yosef başını yukarı doğru kaldırdı. Kulenin tepesindeki solgun sancak, hafifçe dalgalanmaya başlamıştı.
Rüzgar güneyden esiyordu.
Eskiler, güneyden esen rüzgarın baharı ve Gök’ün yardımını taşıdığını söylerdi.
Kış daha yeni başlamıştı.