So I went to the Old Flower Market. If you’ve never been to the City, take note; you can’t buy flowers in the Old Flower Market. Like so many City neighbourhoods, it defines itself in terms of what was done there a long time ago but isn’t any more.
Tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyormuş gibi söz ederlerdi, ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı.
Gerçekten sevilmeye değer şeyleri candan sevdik mi, sevgimizi önemsiz, tatsız tuzsuz ve boş şeylere harcamaktan sakındık mı, yavaş yavaş aydınlığa varır, gücümüzü pekleştiririz.
Kanunların, zenginlere ayrı, fakirlere ayrı işlediği söylenirdi sık sık, ancak bu doğru değildi. Şöyle bir ayrım vardı ama: Kanun koyucuların uyması gereken kanunlar hiç yoktu, iflah olmaz kanunsuzların ise uyacağı kanun yoktu. Geriye kalan tüm kanun ve kurallar ise, Mağrur Sokak ahalisi gibi düşünecek kadar aptal olanlara uygundu…
Ayazın sızısıyla ateşin dili. Bunlar birbirinin iki kardeşidir ve evvel zamandan bu yana birbirleriyle pek iyi anlaşırlar. Ateş zevkle sızlanmaya ve çatır çatır çatlamaya başlayınca buz da içten içe kırılıp inler ve aynı çatırtı ondan da çıkar. Ama ne yazık ki biri inledikçe coşar canlanır, öbürü eriyip yok olur. İnsanın insana yaptığı neyse, bu dünyada ateşin buza ve de buzun ateşe yaptığı aynı şeydir.
‘‘Delirmiş bir at özgür bir attır, bir daha kimse onun sırtına binemez. Binse de artık o binen de iflah olmaz.’’
‘‘Yaşamı uzaktan izlemenin olanağı yoktur. Hem, bilinçli iken, insan çoğunlukla bunu reddeder. İnsan çok büyük beladır. Çok büyük beladır. Sevimli bir bela. Bak mesela, diye düşünüyordu zaman zaman. Topu topu kaç yıl için geliyoruz dünyaya? Yetmiş, bilemedin seksen. Yani, aslına bakarsan dünya için de, şu dünyadan gelip geçen insanlık için de, evren için de hiçbir şeyiz. Göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçeceğiz. Ama yine de birbirimizi yiyoruz. Neden? Şu kadar basit bir geçersizliği kavrayamayacak insan var mıdır yeryüzünde? Bence yoktur. O zaman neden yiyoruz birbirimizi?’’
İnsan hep acıkır. Hoş, öbür canlılar da öyle. Ama başkalarına oranla insan daha derin, daha doyumsuzca acıkır. İnsanın sadece karnı değil, ruhu da acıkır. Hırsları da. Sevgisi de. Yani abartmayayım da, insan kendisini ve soydaşlarını yemeden duramaz. Hem de durmak da istemez. Oysa evrende hiçbir şey olmadığını bilmenin insana sadece acı vermesi gerekirdi değil mi? Hayır. Bu bilgi onu daha çok acıktırır. Öğrendikçe acıkır, acıktıkça öğrenir ve sonra çaresizce yine acıkmakla doymaya çalışır. Ve de ne yazık ki, insanoğlunun en açı ve en açgözlüsü de en çok bilenleridir.
“Çoğu insan kendi benliğinden kaçar. Çoğu insan ahırda gibi yaşamayı yeğler. Sizler ahır direklerine bağlanıp, ölene kadar sakin sakin saman yiyen atlar gibisiniz. Başkaları sizi kendi emelleri için kullanır. Bir kez olsun başınızı kaldırıp ahırdan çıkmaz, özgür yaratıklar olmazsınız.”
Deneyimli her komutanın bildiği gibi, ihanet ihaneti doğurur. İster bir düşmana, ister bir dosta karşı işlensin, terfi peşindeki en düşük rütbeli erden kişisel yaverlerine, korumalarına ve subaylarına kadar herkes için meşru bir seçenek haline gelir. Halkım, sizinle kurduğum ittifaktan haberdar, Simyacı. O ittifaka ihanet edersem, uzun süre Ay Tohumu Lordu olarak kalamam. Ve başıma gelecekleri de hak ederim.
Bak şimdi, ordunun tüfeği ve de kurtuluş savaşından kalmış bir tüfek, bana sorarsan, dünyanın en güzel ve iyi tüfeğidir. Neden dersen, bu tüfek zafer kazanmış. Büyük bir zafer her tüfeğe nasip olmaz.
" Sorum şu: Atatürk’ün ‘hayat damarlarından biri’ olarak nitelediği sanat ve kültür, hayatımızda ne kadar yer tutuyor?
Dünya edebiyatı denilen o muazzam birikimi, insanın doğayla arasına koyduğu o derinleşme çabasını, kendini tanıma mücadelesini nereye yerleştireceğiz?
Homeros, Dante, Cervantes, Shakespeare, Yunus Emre, Mevlana, Moliere, Stendhal, Balzac, Flaubert, Dostoyevski, Tolstoy insanlık için ne ifade ediyor? Daha doğrusu eğer bu yazarların kitapları olmasaydı, insanlık düşüncesi aynı noktaya gelebilir miydi?
Birey ve toplum, sadece bilimle açıklanamaz. Hele emekleme döneminde olan sosyal bilimlerin, toplumları açıklamada yetersiz kaldığını hepimiz biliyoruz.
İnsan psikolojisinin ve toplum yapılanmasının, matematik kesinlikle ele gelmeyen, formüllere dökülemeyen alacakaranlık bir bölgesi var. İşte edebiyat o bölgeyi aydınlatarak, bizim kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı oluyor."