Bunun bir tür ‘çıplak kral’ varyasyonu olduğunu düşünüyorum.
Ya bu; ya da Hitler’in Büyük Yalanı’nın, tersine çevrilmiş hali: O kadar büyük bir gerçek ki, kimse inanamıyor.*
*Büyük Yalan, Hitler ve Goebbels’in başarıyla kullandığı bir propaganda tekniğiydi. “Yeterince büyük bir bir yalan söylerseniz ve bu yalanı sürekli tekrarlarsanız, insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır…” [E.N.]
‘’ Böyle bir şeye ilk defa mı kafamı salıyordu. Öyle değil. Bundan değil. Her zaman, böyle evrenlik düşünülerim oldu benim. Ağzımdaki bir et lokmasının, hatta mideme indikten, bilmem ne olduktan sonra bile onun bir süre evvel canlı bir kısmı olduğunu, iğne batırılsa sakınabilecek bir et parçası olduğunu çok düşünmüşümdür.’’
[Cahit Zarifoğlu - Kişinin İçi (Hece Öykü Dergisi - Ekim Kasım 2018)]
İnsan düşünmeye başlamadan önce hisseder.İnsanların, gereksinimlerini ifade etmek için konuşmayı buldukları ileri sürülür; bu düşüncenin savunulabilir bir tarafını görmüyorum. Temel gereksinimlerin doğal etkisi insanları birbirlerinden ayırmak olmuştur, onları birbirlerine yaklaştırmak değil.
Dili saptaması gerekirmiş gibi görünen yazı ise onu kesinlikle değiştiren bir şeydir; dilin sözcüklerini değil, düşünme biçimini değiştirir; anlatımın yerine kesinliği koyar.
Varlığını sürdürmeye ilişkin güçlü duygulanımından sonra insanın ilk ve en şiddetli güçlü duygulanımı hiçbir şey yapmamaktır. Dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, bizim toplumumuzda bile herkes dinlenmeye ulaşmak için çalışır; bizi çalışkan kılan hala tembelliktir.
Toplanmış halka düşüncelerinizi anlatamadığınız her dil köle dilidir; bir halkın hem özgür kalması hem de bu dili kullanması olanaksızdır.
“Neden korkarsınız hanımefendi?” diye sordu adam.
“Kafesten,” dedi kız. “Ta ki yaşlılıktan ve alışkanlıktan parmaklıkları kabullenip, büyük işler başarma isteği hatırdan veya gönülden silininceye kadar parmaklıkların arkasında kalmaktan.”
“Düşündüm ki, Erin, eğer bizi mutlu olmaya bıraksalardı, biz belki de…biz hıncı duymayacaktık onlara karşı. Bana öyle geliverdi ki, senin beni sevdiğini öğrenir öğrenmez, onlar bize değil de, bizdeki mutlu olma gücüne düşman.”
“Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir. Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe, geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!..”
“Buğulu gözler, buğulu gözlere dikildi ve ışık saçan bir kadın kendini ışık saçan bir erkeğe açtı. Yatağından taşan bir ırmak kadar geniş ve derin. Erkek onun sularında yelken açtı. Kadın onun, kendi içinde gitgide derinlere indiğini duydu.”
KÜÇÜK ŞEYLERİN TANRISI Arundhatı ROY
Blok-alıntı
İnsan zayıf, insan zavallı… Bir türlü kendini yenemiyor. Bir türlü huylarından vazgeçemiyor. Ben de kendimi gönlüme söz geçirir sanırdım, heyhat! Namık Kemal, Vatan Yahut Silistre, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.54
‘‘Gökyüzü uskumru havası denilen zamanda olduğu gibiydi -yaz ortası gün batımının hafifçe kızıla boyadığı bulutlar, atılmış hallaç pamukları gibi belli belirsiz saçılmıştı.’’
Dünyalar Savaşı // H.G. Wells
(beni bu pasajda heyecanlandıran '‘Uskumru havası’'nın ne olduğunu öğrenmek olmuştu. )
Sonra, gezegen tarafından öldürülürken, bir şeyin farkına vardı: Babası ve tüm bilim insanları yanılmıştı. Evrendeki en güçlü ve kalıcı ilkeler, tesadüfler ve hatalardı.
Yunan casusu olarak Türklerin içinde çalışırken, aslında Türk casusu olarak Yunan askeri kumandanlığında yer alacaktım. Bu arada kelleyi kaptırmaz isem pekiyi olacaktı!
Bu son cümleyi hatıratıma yazarken kahkahayı attım, soğuk soğuk ürperirken…
Fakat insan boş işler için çalışır. En değerli varlığı toprağa gömülerek çürümeye terk edilmiştir. İnsanlar, sanki alınlarına yazılmış bir iş olarak eski bir kitapta da dendiği gibi güve ile rutubetin çürüteceği, hırsızların arasına sızıp aşıracakları hazineler yığmayı görev edinmişler. Henry David Thoreau- Doğal Yaşam ve Başkaldırı.