Yedi günahtan birisi olsaydım çok yüksek ihtimalle kıskançlık olurdum. Benim olmasını isteyip de sahip olamadığıma ve ona sahip olana beslediğim nefret seviyesi bazen beni bile şok ediyor.
Dipsiz bir duygusal boşluğa sürüklensem de kimseye sahip olamam muhtemelen iyi bir şey. Böylece kimseye hak etmediği bir acıyı çektiremiyorum ve aynı acıya kendimi de kaptırmıyorum.
Ama şu kıskançlığın boğazımdan kaynar su gibi yükselmesine bir çözüm bulabilsem iyi olacak.
Bu benim de kanayan bir yaram. Eskiden kıskançlığı saçma bulurdum ve kıskanç insanlara başka bir göz ile bakardım. Fakat şu an çok kıskanç bir insanım. Benim yapamadığım şeyleri yapan insanlardan soğuyorum. Evet hiç sağlıklı bir davranış değil farkındayım ama engel de olamıyorum. Bu durumu düzeltmek için sosyal medya kullanmayı bıraktım. Aslında bu benim için iyi de oldu. Kendime daha çok zaman ayırabildim ve kafam biraz rahatladı. Fakat bu duygu geçmiyor. Bilemiyorum ne yapmam gerektiğini. Foruma bile kaç gündür giremiyorum. Kendimi iyice dağıttım.
Bugün bir kez daha anladım ki bazı şirketler gerçekten ihtiyaç olduğundan değil de kafa bulmak için iş ilanı yayınlayıp başvuran insanları görüşmeye davet ediyorlar.
Adana’da yaşıyorum ve burada iş bulamadığım için Mersin’deki bir iş ilanına da başvurdum. Dün beni aradılar ve görüşmeye davet ettiler. Görüşmeye davet ederken de Mersin’e gelip gelemeyeceğimi sordular. Gelebileceğimi söyledim. Yani Adana’da bulunduğumu kesin olarak biliyorlardı.
Bu sabah kalktım dünya kadar yol masrafı yaptıktan ve zaman harcadıktan sonra görüşmeye geldim. Çünkü işyeri Mersin’in en en en uzak noktasında. Bu işi yapabilmemin tek yolu yolu Mersin’de bir ev kiralamak. Bunun için de doğru düzgün bir maaş almam gerekiyor. Şirketin de bunun bilincinde olduğunu ve buna göre bir teklifte bulunacağını düşünüyordum. Aksi takdirde neden Adana’da yaşayan birini görüşmeye davet etsinlerki diyordum.
Ve bana görüşmede söylenen tam olarak şu oldu: “Biz sana sadece asgari ücret (5500 TL) verebiliriz. Mersin’deki kiralar ortada. Geçinmek için başka masrafların da olacak. Kısacası sana vereceğimiz maaşla Mersin’e yerleşmen mümkün değil. Her gün Adana’dan gelip gitmen de mümkün değil. Çünkü hem çok masraflı hem de çok uzun sürer. Bu nedenle seni işe alamayacağız.”
Şimdi Adana’dan geldiğimi o anda öğrenmiş olsalar ve bunu deseler tamam der geçerdim ama Adana’da yaşadığımı biliyorlardı. Mersin’e yerleşmek için gerekli bazı maddi koşulların sağlanması gerektiğini biliyorlardı. Bu koşulları sağlamaya niyetleri de yoktu. Kısacası bu işin olmayacağını en başından beri biliyorlardı. Bu hem onlar hem de benim için zaman kaybı, aynı zamanda benim için masraf demekti. Buna rağmen beni görüşmeye davet ettiler.
Bugün yaşadığım şeyi ilk kez yaşamıyorum ama bu derece abartılı bir örneğini hiç yaşamamıştım. Bugün yaşananların tek bir mantıklı nedeni olabilir, o da eğlenmek için beni davet etmiş olmalarıdır diye düşünüyorum.
İşsiz kalmış insanlar bazı patronların ve İK personellerinin eğlencesidir. Kendilerine şu ya da bu nedenden ötürü uygun olmadığı CV’sinden belli olan insanları çağırırlar ve o işsiz insanlar da bir umutla kalkıp ayaklarına gelirler. O insanların umutlarıyla ve hevesleriyle alay edilir, eğlenilir ve evlerine gönderilir. Bunu defalarca gördüm, yaşadım.
Hocam bu durum benim de başıma pek çok kez geldi. Ek olarak, teknik görüşmelerine girdiğim bir kaç adayda bu senaryoda masanın diğer tarafında bulunma talihsizliğini de yaşadım. Benim tecrübeme göre bu olay genelde, görüşmeyi ayarlayanla (İK) yöneticiler arasındaki iletişimsizlikten ya da İK’nın koordinasyonsuzluğundan (bazen de umursamazlığından ya da işbilmezliğinden) dolayı oluyor. Benim de başıma geldi, cv itibariyle aradığımız pozisyonla alakasız profildeki adaylarla görüşmeye girdim vesaire. Hayır cv’yi de görüşme ayarlandıktan sonra atıyorlardı bana. Bazen onu da atmıyorlardı ya neyse.
Genelde görüşmeyi ayarlayanla görüşmeyi yapacak/yöneticilik yapacak kişinin farklı fikirlerde olmasıyla (ya da bazen hiç fikrinin olmamasıyla:roll_eyes:) alakalı bir durum hocam ya. Bizim memleketteki her şey gibi bu işler de harala gürele ilerliyor maalesef. Ha dalga geçmek için aday çağıran da vardır ona da eminim
Bende şöyle bir ekleme yapayım; çook eskilerden İK cı bir ex sevgilimden aldığım bilgiye göre bir de müdürleri bunlara kota koyuyor .
Yani İK müdürü İK personeline diyor ki x pozisyonu için atıyorum 50 tane görüşme yapılsın, 10 taneyi 2. görüşmelere departman müdürüne gönderin. 1 hafta da vaktiniz var vs. Böyle bir durumda aranan mevki de spesifik özellikte ve çok fazla başvuru almayan bir pozisyon ise denk gelen herkesi çağırıyorlar tahminimce.
İşte o denk gelinen olmak sıkıntı oluyor, bende aynı duruma düştüm birkaç görüşmede. Kabul etmeyeceğimi bile bile çağırıyorlar gibi hissettim ve insan harcadığı zamana üzülüyor.
Benzer bir hadise benim de başıma geldi, yan şehirde bir kolej beni iş görüşmesine çağırdı. Yol masrafını falan karşılamadılar tabi. Orada yaşamadığımı açıkça söyledim ve Ankaradan geldiğimi biliyorlardı. Sonra da burası küçük yer burada sıkılırsın sen ve bizim bir arkadaşım gelecek görüşmeye dediler laf arasında kibarca. Asıl demek istedikleri de biz zaten alacağımız kişiyi seçtik seni de boşa çağırdık demek oldu. Burası Türkiye, işverenler o kadarda umursamaz bu tür durumları.
Benzer bir hadise daha yaşadım, önce işe alındım, şartlar vs konuşuldu ve iki hafta sonra dönem başında işe başlamam söylendi. Başlamama bir gün kala arayıp başkasını aldıklarını söylediler. Yaşadığım şaşkınlığın yanında neden diye sorabildim. Daha ucuz çalışacak birini bulduk dediler. Kibar biri olmasaydım yüzlerine küfrederdim ama edemedim. Bazen bu kadar terbiyeli olduğum için kendime kızıyorum. Kısaca kafanıza takmayın burası Türkiye, insanların diğerlerine özellikle kendi üst pozisyondaysa hiç saygısı yok. Hatta bariz küçük görürler
Bu havada deniz kenarında sabahlayıp çimlerde yuvarlanmanın cezasını tam 5 gündür hasta olarak çekiyorum. Bu sefer bünyem gerçekten zayıf düştüğünden olsa gerek soğukalgınlığıyla birlikte aynı anda 3 hastalık daha çıktı ve iyileşemedim. Normalde ağrı eşiğim çok yüksek olsa da (1 hafta süren uykudan uyandıran sürekli acıya kimseye çaktırmadan katlanmışlığım da var) bu sefer dayanamadım. Yurtta kalıp kimseye naz yapamadan, bir çorba yapanın olmadan ağır hasta olmak gerçekten zormuş. Ekstra endişelenmesinler diye ailene 2 gündür midene sıcak sudan başka bir şey girmediğini anlatamadan durmak çok zormuş. Kendimi bu beşinci günde kuzenimin evine atabildiğim anda dayanıklılık duvarım çöktü mesela. Koltuğa uzanıp acıdan ağlamaya başladım. Umarım geçecek ama.
Yalnız ve hasta olan herkesin en kısa zamanda iyileşmesi dileğiyle.
Eski yazdıklarıma baktığımda “Neyin kafasını yaşıyormuşum?” dedirten cümleler görüyorum. Sırf edebi görünsün, havalı olsun diye sözcükleri öyle karıştırmışım ki divan edebiyatının bile daha anlaşılır kalacağı anlamsız cümleler çıkmış ortaya. Sadelik iyidir.
Gelmiş geçmiş olsun diyelim. Haftalık 40 saat ders için 2800 TL’ye çalıştım (sabah 9 akşam 7 mesai ayrıca), üstüne özel ders paralarımın yarısını kesmelerine rağmen bir süre sonra hiç vermeyeceğiz dediler. Üstüne de ek bir sürü ücret almaksızın iş. Senin resimlerin iyi duvarı İngilizce temalarla boya, hafta sonu sınav görevine gel mesai dışı. Bir şey söyleyince de “Eline mi yapışır, kısacık iş?” muhabbeti döndürüyorlardı. Artık canıma tak etti ve yurtdışına taşınmaya karar verdim. İnsan yerine konmak, hissetmek ve yaşamak istiyorum. Başvurduğum yerden kabul aldım çok mutluyum. Buradan iş görüşmeleri yapıyorum ve insan gibi maaş veriyorlar, hem de Türkiye’de çalıştığımın yarısı kadar iş için. Burada haklarımız ne kadar sömürüldüyse artık böyle bir hareket görünce mutlu oluyoruz, elimiz ayağımız titriyor.
@mephisto size de çok geçmiş olsun, toparlamışsınızdır umarım şu an. DOBARLAN BIRAGMA GENDİNİ
Bazı tip insanlara çok öfkeliyim. Genelleme yapmak istemem, kimse üstüne almasın ama hepsi de dindar ve muhafazakar geçinen insanlar. Çok temel bir ihtiyaçtan gıda ürününden bahsediyorsun, kadın sana sizde şükürsüzlük var diyor. Haca gitmiş ağzından Allah lafzını eksik etmeyen adam iki ay önce söylediğini iki kuruş için değiştiriyor. Neyin kafasını yaşanıyor bu ülkede?
Bugün Umut Sarıkaya’nın Ato Kongre Merkezi’nde imza günü vardı. Saat 14.30 sularında fuar alanına giriş yaptım. Birkaç kitap satın aldım ve çok vakit kaybetmeden imza kuyruğuna girdim. Saat 15.00 gibi kuyruktaydım. Önümde yaklaşık dört yüz kişi vardı. Kalabalık gözümü korkutsa da bir kere sıraya girdiğim için beklemeye karar verdim. Yirmi dakika geçirdikten sonra kuyruğun hızlı hareket etmediğini fark ettim. Kırk dakika daha bekledim. Önümde halen yüzlerce kişi vardı. İmza sırasında beklemeyi sürdürdüm. İkinci bir koca saat daha geçmesine rağmen kuyruk beklediğim hızda ilerlemiyordu. Israrla sırada beklemeye devam ettim. Bir saat daha geçti. Sıranın başı hala gözükmüyordu. Umut Sarıkaya’dan imza almaya değer diyerek beklemeye devam ettim. Her neyse; ayakta dikile dikile tamı tamına koskoca beş saatimi harcamış oldum. Saatler 19.55’i gösterirken önümde yaklaşık beş altı kişi vardı. Beş dakika sonrasında önümde sadece üç kişi kaldı. Kitabımı imzalatmak üzere çantamdan çıkardım. Sıranın bana gelmesii beklerken Kongre Merkezi’nin baş güvenlik amiri alana geldi. Alanı boşaltmamız gerektiğini söyledi. Saat 20.00’da Kongre merkezinin kapandığını belirterek bizi alandan çıkarmaya çalıştı. Biz de ani bir reaksiyon olarak imza sırasında sadece yirmi otuz kişi kaldığını; on - on beş dakika daha müsaade edebilirse geriye kalan herkesin kitaplarını imzalatabileceğini izah ettik. Gerçekten de imza sırasında yaklaşık yirmi yirmi beş kişi kalmıştı. Güvenlik ise kongre salonunun kamu mülkü olmadığını, özel bir işletme olduğunu birkaç kez vurguladı ve sesini yükseltmeye başladı. Biz de boşuna mı beş saat bekledik diyerek haklı olarak tepkimizi gösterdik. Sonrasında ise bizi zorla alandan çıkardı. Bu olay olurken Umut Sarıkaya da toparlanmıştı. Gitmek üzereyken imza sırasından birisi ona seslenerek dışarıda kapının önünde kitaplarımızı imzalayabileceğini söyledi. Umut Sarıkaya ilk başta tamam felan dediyse de sonrasında güvenliklerle birlikte asansöre bindi ve gözden kayboldu. Biz de ortada mal gibi kalakaldık. Madem böyle bir kahpelik yapacaktınız neden güvenlik olarak insanları önceden uyarmadınız ? İmza sırasının sonundaki kişileri saat sınırı sebebiyle erkenden uyarabilirdiniz veya kuyruğa almayabilirdiniz. İnsanlar da beş saat ayakta dikilmek zorunda kalmazdı.
Sonuçta yirmi yirmi beş kişi hem saatlerce sırada bekledi; hem de imza alamadı. Üstüne de mağdur edildi. Son olarak buradan Umut Sarıkaya’ya seslenmek istiyorum: Sana da yazıklar olsun. Yirmi kişiye daha imza atsan ölmezdin merak etme.
Malesef ben de bundan yıllar önce benzer bir durumu yaşadım. Bir daha da kitap imzalatma kuyruğuna falan girmedim. Çünkü bizde kitap imzalatma kültürü falan yok.
Normalde yazarın yanına gidip merhaba dersin, imzalatmak istediğin ismi söylersin, etmek istediğin bir iki cümle var ise söyler geçersin. Bu kadar… Toplasan 30 saniye bile sürmez işin. Bizde aman yarabbi, 4-5 kitapla gelip herbirini başka bir isme imzalatan, ayakta oturarak sarılarak yazarla 30 tane selfie çeken, yazarla lise arkadaşıymış gibi kıraathane muhabbeti yapan, iki lafı bir araya getiremeyen çocuklarını hebele hübele diye kırk saat yazarla konuşturmaya çalışan, yazdıığı öyküleri yada çizdiği şeyleri gösteren… Ya arkadaşına telefon açıp telefonu yazara vereni bile gördüm. O yüzden 100 kitabı 5 saatte imzalayamıyorlar.
Hakikaten bu cümle çok doğru. Kuyruktaki insanların birçoğu Umut Sarıkaya’nın tüm külliyatını yanında getirerek kitapların hepsine teker teker imza attırdı. Haliyle bu durum kuyruğun yavaş ilerlemesine sebep oldu. Can sıkıcı bir durum.
Elektrik direğine bağlanmış, park halindeki bir scooterın saniyeler içinde patlamasına tanık oldum. O kadar kısa sürede gerçekleşti ki zor kaçabildim. Etraftaki dükkanlardan yangın söndürme tüpü ile müdahale edenler oldu ama söndüremediler aksine sanki tüp sıkılınca daha çok alevlendi. Birisi kullanırken patlasa, cihazı durdurmayı geç üzerinden refleksle atlayana kadar bile zarar görürdü. Kesin zarar görürdü. Yani bu alet aktif değilken bile saatli bomba gibi. Zaten koca bir şehir kaldırımda yürüyemez olduk hatta refüjdeki trafik lambası direğine bağlayanlar yüzünden karşıdan karşıya geçmek bile bazı yerlerde zor bir de gördüğüm her an patlayacak korkusu yaşayacağım.
Scooter bizim ülkemize fazla. Üzülerek söylüyorumki biz ülke ORTALAMASI olarak bu aletleri kullanabilecek , işi bitince bir köşeye koyabilecek kadar bir kapasiteye sahip değiliz.
O kadar çok sağa sola atılmış, yolun ortasına bırakılmış, başka insanları zorda bırakan durumlar gördüm ki bu konuda kafesteki bir maymun grubu bizden daha iyi olabilir.
Sadece scooter değil türevleri dahil yasaklanmalı toplatılmalı. Aslında sosyalist eğilimli olmama rağmen utanarak söylüyorum ki sadece parası olan özel olarak satın alıp binmeli. Çünkü sadece o parayı verebilen ve kendi öz mali olan kişilerde bu aletler düzenli kullanılıp sokak ortasına atılmıyor.
İmzaya değil de harcanıp giden 5 saatinize üzüldüm hocam, geçmiş olsun.
Bu yangın ve patlamasının nedeni kuvvetle muhtemel scooterın aküsüdür, elektrik aksamlı yangınlarda düz yangın tüpü kullanılmamalıdır onlar işe yaramıyor aksine içinde sıvı olduğu ve sıvı elektriği ilettiği için daha da körüklüyor gibi oluyor. Bu tarz yangınlarda kuru ve karbondioksitli yangın tüpleri tarzı tüpler var, onların kullanılması lazım.
Şu scooter işlerinin sahiplerinin kim olduğu ve kimlere yakın olduğunu görünce kısa sürede bu terörden kurtulamayacağımız anlaşılıyor maalesef. Geçen kaldırımda eziliyordum ben de scooter a .
Açıkçası buna benzer bir düşünceye sahibim ama utandığım için yazamadım çünkü hayatımda ilk defa bir şeyin yasaklanmasını istiyorum. Hiç kullanmadım, maddi açıdan sadece bunu kullanabilen ya da taksi bulamadığı/kısa mesafe diye binemediği için bu ucube aletleri kullanmak zorunda olanlar için yasak fikrini desteklememem lazım belki de ama cidden zararı faydasından çok. Ölenler, yaralananlar, kazaya sebebiyet verip basıp gidenler, engelliler için kaldırımı devre dışı bırakanlar derken keşke yasaklansa diyorum.
Geçmiş olsun.
Yani çok haklısınız, dayısı eniştesi olmayan birinin olsa zart vergisi, zurt vergisi, kaldırım ihlal bedeli, bilmem ne kullanma parası derken piyasada iş yapamaz hale getirir bir şekilde yıldırır yine engel olurlardı.
Sizin adınıza üzüldüm ama tam Türkiyede olacak şey. Ömrümde 1 kere kitap imzalatmak için kuyruğa girdim. Kimdi? Tam anımsamıyorum. Can Dündarındı sanırım. Benim için hiç önemli bir şey değildi. Herkes imzalatıyor diye imzaltmıştım. Sonra şöyle bir düşündüm, evet önemli bir yazar ama imzasını alıp ne yapacağım? yazdıkları benim için daha önemli, üstelik beni bir daha görse tanımaz. Mail atsam cevap yazmaz. Kitap hatıra olur desen beklemeye değmez. sonra kitabı kardeşime verdim.
İnsanları gözümde oldum olası büyütmedim. Sonra Ankara’da tesadüfen Hasan Ali gibi bazı yazarlara denk geldim, kültür merkezleride imza veriyorlardı. Yanlarından geçip gittim.