Sizi sabah yoklayan kronik ağrılarınız var mı? Adını bile anmak istemediğiniz bir hastalıktan başınıza bela olmuş. Ağrı kesicilerin bile yalan olduğunu ve yalanı bünyenizin kaldırmadığını hissettiğiniz oldu mu?
Uyanınca ne için mücadele ettiğinizi, amacınızın ne olduğunu sorguluyor musunuz? Hani o amaçlarınızın bu kadar kavga gürültüye, mücadeleye değdiğini düşünüyor musunuz?
Sonra giyinip işyerine gitmek zorundasınız; çorap, kemer, saçlar. Kimsenin karakterinize giyiminizin onda biri kadar değer vermediğini hissettiniz mi?
Hepimiz yavaşlayıp kavrayamadığımız bir anın acelesindeyiz.
Kimsenin kimseye yol vermeye niyeti yok. Herkes yetişmeli bir yerlere. Trafikte yayaya yol verdiğiniz için arkanızdaki arabada korna çalıp, küfredenlerle durup kavga ettiğiniz oluyor mu?
İşyerinizde cahil/sığ insanlara maruz kalıyor musunuz mesela? Adamın tekinin bilmediği türkçeyle sinir sisteminize zımpara misali sürtündüğü oluyor mu? Cahilliğinin iştihamıyla övüne övüne konuşan birinin üstüne öğüre öğüre kusmak istediniz mi hiç?
İşe yaramayacağını, fizibilitesinin olmadığını bile bile projelere emek harcadınız mı sizde. Hiç kimsenin kullanamayacağı işlere ter döktünüz mü? Dolap beygiri gibi koşuldunuz mu hiç? Ve siz bütün bunlara koşuştururken eşinizi/dostunuzu ihmal ettiniz mi? Zamanın nasıl geçtiğini, kimleri göremeden kaybettiğinizi fark ettiniz mi?
Tüm bu saçmalığın uğradığı başınızın ağrılarına dehidrasyondandır deyip, bir bardak su içiyor musunuz siz de?
Camus misali yaşama nedenini bir bardak kahvede, akşam dinlenicek bir şarkıda mı aramalı insan?
Akşam geliyor apansız; bir nefes almalı insan, belki meditasyon yapmalı. Nefes almayı unutmamalı, çünkü ertesi rutin günün sıradanlığının acımasızlığında yeniden aynı mücadele başlayacak.
Nedenini bilmediğimiz, belki de çoktan kaybettiğimiz bir savaştayız.
Gidip bilmem kaçıncı kez The Revenant seyredeyim bu akşam da.
Ne diyordu orada?
“Nefes alabildiğin sürece savaş. Nefes al, sakın durma”