Dukkha a.ş

On dorduncu kat onun, yani Alp’in kati ya, o nedenle. :grinning_face:

Bosuna sana spoiler vermemek icin kendimi zor tutuyorum dememistim abi. Artik simdi giriyoruz kurguya. Her sey yeni basliyor. Ben bunu 100 sayfa civari bir novella olarak tasarladim, su an yaklasik ucte biri geride kaldi. Yani ana kurguya simdi giris yapacagiz.

Hiperrealizmden bu kayma iter mi bilmiyorum ama yazmadan once iskeleti tasarlarken benim hosuma gitmisti epey, umarim begenirsiniz. Ardinda uhrevi yonler de var ama bitmeden bir sey soylemeyeyim, sonlandigi zaman konusuruz cunku yine acimlamam gereken seyler olacaktir diye tahmin ediyorum tum yalinliga ragmen. Bu aslinda bir nevi “plaza kissasi” ama, oyle soyleyebilirim. :grinning_face:

3 Beğeni

Tamam, o zaman bu cümlede bozukluk var. Virgüller içindeki ifade çıkınca şu oluyor:

Onun katının boydan boya özel olarak tasarlanmış motivasyonel posterlerle doluydu.

Burada sanırım “onun katı posterler ile doluydu ama eksi yedinci katın duvarları boştu” denmek isteniyor. Bu durumda cümle şöyle olmalı sanki:

Onun kendi katı özel olarak tasarlanmış boydan boya motivasyonel posterlerle doluydu.

Aradaki on dördüncü kat ifadesini çıkardım çünkü daha birkaç paragraf önce söylemiştik.

Ben niye editör havasına büründüm onu bilmiyorum. Nitpick de yapmak istemiyorum ama o cümleye takıldım nedense. :slight_smile:

Oooo, en sevdiğimiz. :slight_smile: Merak ve heyecanla bekliyoruz. :slight_smile:

3 Beğeni

“Onun katının” da, “on dördüncü katın” da "duvarları"na bağlanıyor. Hem “onun katının duvarları” diyoruz, hem “on dördüncü katın duvarları”. Yani burada pekiştirme var yalnızca.

Valla ilk ipucunu atmak zorundayım. :grinning_face: İsmi sırf havalı olsun diye almadım Budizm soteriyolojisinden. Dukkha olmasının, Dukkha’nın yanında nal gibi A.Ş. yazmasının manası var.

4 Beğeni

Sevgi Hanım yüzündeki gülümsemeyi koruyarak ayağa kalktı. Sigarasını kristal kül tablasına bastırdı, henüz yarısına kadar içmemişti bile. Ezilmiş filtreden yükselen ince dumanı odanın havalandırma sistemi saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede emerek yok etti.

“Haydi, başlayalım,” dedi Sevgi Hanım. Kapıyı açtı. Koridora çıktılar.

Alp koridora çıktığı an en başta duyumsadığı havadaki ağırlığı şimdi daha net bir biçimde algıladığını fark etti. Ortamdaki hava nemli değildi. Sıcaklık yirmi iki derecede sabitlenmişti. Bütün parametreler Aeterna Farmasötik’in standart iklimlendirme protokolüne uygundu. Ama bütün bu standart koşulların altında bir şey vardı hala. Makinelerin def edemeyeceği, ölçüm aygıtlarının saptayamayacağı, ISO 7730’un tanımlayamayacağı bir şey. Hava olması gerekenden daha yoğundu. Ciğerlere nüfuz ettiğinde bronşlarda fazladan bir yük bırakıyordu. Bu yük boşaltıldığında dahi alveollerde tortusu kalıyordu. Alp bilimsel olarak açıklama getiremeyeceği bu his üzerine düşünmekten vazgeçti ve Sevgi Hanım’ın ardından yürümeye koyuldu.

“Yirmi dört yıldır bu şirketteyim,” dedi Sevgi Hanım yürürken, başını hiç çevirmeden. “İşe başladığımda yirmi sekiz yaşındaydım. O zamanlar Aeterna; Avrupa, Asya, Amerika ve Okyanusya pazarlarına açılmamıştı henüz. Halka arzı gerçekleşmemişti. Kontrolü hala kurucu ailenin elindeydi ve sadece iç pazara çalışıyordu. Ham madde nadirdi. Üretimin yüzde doksanından fazlası yurt içi tüketime sunuluyordu. Şimdi tam aksine, tamamına yakınını ihraç ediyoruz. Geçen zamanda Türkiye’nin sektördeki pozisyonu çok değişti.”

Sektör… Hangi sektördü bu? Alp sormadı. Sormak istedi fakat sormamayı tercih etti. Çünkü plazalardaki kurallardan biri de şuydu: Bilmediğiniz bir şey hakkında soru sorduğunuz zaman cehaletinizi açık ederdiniz. Bilmemek bir zaaftır. Bilmediğiniz konuda sessiz kalmak zekanın bir göstergesidir. Zeki insanlar susar, bilmedikleri şeyi biliyormuş gibi görünür ve fırsat buldukları ilk anda muhatabına çaktırmadan Google’dan öğrenir. Bu tutum, Aeterna Farmasötik’in İnsan Kaynakları Departmanı’nda “stratejik suskunluk” olarak nitelendirilmişti ve terfi değerlendirmelerinde olumlu bir faktör olarak göz önünde bulunduruluyordu. Alp’in performansına ilişkin dokümanlar bu hususta verilmiş tam puanlarla doluydu.

“İlk durağımız burası,” dedi Sevgi Hanım 008 numaralı kapının önünde durarak. Buradaki kapı otomatikti. Kartını okuyucuya okuttu. Kapı tıslayarak açıldı. Girerken konuşmayı sürdürdü: “Ham madde teslim alındığında tam yetmiş iki saat boyunca burada bekletilir. Ne yetmiş bir, ne yetmiş üç, tam yetmiş iki saat. Bu süre içinde oksidasyon gerçekleşir. Yetmiş iki saatlik oksidasyon damıtım verimliliği açısından kritik ve optimal süredir.”

İçeri girdiler. Mekan büyük bir depodan farksızdı. Raflar paslanmaz çelikten tepsilerle doluydu. Yüzlerce, belki binlerce tepsi. Her tepside öbek öbek, kahverengi renkli, silindirik objeler duruyordu. Silindirik objelerin hemen hemen aynı boyutta olduğu söylenebilirdi, yaklaşık on santimetre uzunluğunda ve üç santimetre çapındaydı. Renkleri ilk bakışta kahverengi olarak nitelendirilse de koyu kahverengiden açık kahverengiye dağılan bir paletteydi aslında; bazıları neredeyse siyah, bazıları sarımsıydı.

Alp tepsilere dikkatle bakarken birkaç adım yaklaştı raflara. Bunların ne olduğunu zihninde anlamlandırmaya çalıştı. Hacimli veri tabanını taradı. Herhangi bir eşleştirme yapamadı. Daha da titiz bir dikkatle baktı.

Silindirik objeler boktu.

“Siddhartha Gautama’yı muhakkak biliyorsunuzdur, Alp Bey. Milattan önce beşinci yüzyılda bodhi ağacının altında lotus pozisyonunda otururken insanın doğasındaki en temel sorunu teşhis etti. Bunu dukkha olarak adlandırdı. Acı, ıstırap, keder, bitmek tükenmek bilmeyen tatminsizlik. Kusursuz bir tanıydı bu hakikaten. Aradan geçen milenyumlarda hala bu tanının üstüne koyacak yeni bir şey bulabilmiş değiliz. Ama Siddhartha’nın hatası şuydu: Dünyanın en değerli ürünü olan dukkha’dan kurtulmak istedi. Aeterna ise bu yanılgıya düşmedi.”

Alp kadına döndü. Alnı kendi içinde yaptığı derin muhasebe yüzünden kırışmıştı. Sonunda bu seferlik bilmediğini itiraf etmeye karar verdi. “Teolojiyle aram pek iyi değildir.”

Sevgi Hanım’ın kahkahası deponun duvarlarında yankılandı. “Ah, pekala. Daha açık bir şekilde ifade etmeye çalışayım.”

Alp hiçbir şey söylemedi.

Sevgi Hanım raflara doğru yürüdü. Muntazaman biçimlendirilmiş boklardan birini rastgele eline aldı. Parmaklarının arasında çevirdi. Işığa tuttu. Gözlerini kısarak üstüne iliştirilmiş etiketi inceledi. “Bu elimde tuttuğum şey dünyadaki en pahalı ürünlerden biri. Şu an elimde tuttuğum bu obje, yedi yıldan beri sertralin kullanan, son altı ayda dozu yüz miligramdan iki yüz miligrama yükseltilmiş, eşinden ayrılmış, çocuğunun velayetini kaybetmiş, Bursa İnegöl’de mobilya işçiliği yapan bir adamın üç günlük gastrointestinal çıktısı. Henüz damıtılmamış, ham halde. Bu kalitede bir silindirik objenin damıtım sonrası değeri yaklaşık 25 bin euro civarındadır. Çünkü olağanüstü düzeyde dukkha içeriyor.”

Alp baktı. Uzun uzun baktı. Sevgi Hanım’a, tuttuğu silindirik objeye, tepsilere, raflara, depoya. İçgüdüsel olarak yutkundu. İçgüdüye kapılmak kontrol kaybıydı. Kontrol kaybı zayıflıktı. Alp zayıf değildi.

Yutkundu.

Bir kez daha yutkundu.

Sonra gülümsedi.

“Etkileyici,” dedi.

Sevgi Hanım da gülümsedi. Onun gülümsemesi içten, doğal ve sıcaktı.

“Türkçede dukkha’nın tam karşılığı yok,” dedi Sevgi Hanım elinde tuttuğu boku tepsideki yerine itinayla yerleştirerek. “Acı, ıstırap, keder, tatminsizlik… Bu sözcüklerden hiçbiri tam manasıyla yeterli gelmiyor. Pali dilinde bu sözcük yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce kavramsallaştırıldı. Yaşamın acıdan ibaret olduğunu söyledi Buda. Onun ilk yüce gerçeği buydu. Yaşamın özünde dukkha vardır. Doğmak dukkha’dır, hastalanmak dukkha’dır, ihtiyarlık dukkha’dır, ölmek dukkha’dır, sevdiğinden ayrı kalmak dukkha’dır, sevmediğinle bir arada olmak dukkha’dır, arzu ettiğine erişememek dukkha’dır. Bu liste Dhammacakkappavattana Sutta’dan.”

Alp başını salladı.

“Buda bu acıdan kurtuluşun yolunu da gösterdi. Sekiz Aşamalı Yol. İki bin beş yüz yıldan beri milyarlarca insan bu yolu izlemeye çalışsa da hiçbiri kurtulmayı başaramadı. Acılarıyla yaşamaya devam ettiler.”

Sevgi Hanım deponun içinde yürümeye başladı. Arkasından Alp sessizce takip etti onu.

“Aeterna Farmasötik 2003 yılında bir grup nörobilimcinin yürüttüğü bir araştırma projesine fon sağlamaya başladı. Proje aslında bağırsak mikrobiyomu ve duygu durumu arasındaki ilişki üzerine odaklanmıştı. Vagus, enterik sinir sistemi, serotoninin yüzde doksan beşinin bağırsakta salgılanması, bu tür şeyler. Çarpıcı olsa da ilk bakışta olağan bir araştırma gibiydi. Fakat nörobilimcilerden biri, Tübingen Üniversitesi’nden Doktor Heinrich Vogel bir şey keşfetti. SSRI kullanan hastaların dışkılarında, daha doğrusu dışkıların belirli bir bölümünde bir madde yoğunlaşıyordu. Başlangıçta bu maddenin bir metabolit olduğu zannedildi. Ama kimyasal analizler sonrası bu maddenin orijininin organik olmadığı ortaya çıktı. Daha doğru ifade etmek gerekirse, organik orijinliydi ancak bilinen hiçbir biyokimyasal yolla oluşmuş olamazdı.”

Sevgi Hanım durdu. Uzanıp bir başka silindirik objeyi aldı, incelemeye başladı.

“İlginç olan şuydu: Bu maddenin moleküler yapısı SSRI moleküllerinin yapısıyla bir ilişki içindeydi. SSRI molekülleri bağırsakta sanki bu maddeyle birleşiyor, bu maddeyi içine alıyor ve sonra dışkıyla atılıyordu. Aslında alındığı zaman SSRI molekülü vücutta sinapslara gidiyor, görevini yerine getiriyordu. Ama moleküllerin bir kısmı bağırsakta kalıp keşfedilen bu maddenin molekülleriyle birleşmeye başlıyordu. Doktor Vogel bunun ne olduğunu anlamak için günlerini gecelerini harcadı. Üç yıl çalıştı. Sonra intihar ettiği söylendi. Aeterna yas tutan ailesine hayli cömert bir ödeme yaparak Vogel’in terekesini tamamen satın aldı. Araştırmayı kendi laboratuvarlarında sürdürmeye başladı. Bizim araştırma ekibimiz Doktor Vogel’in izinden giderek keşfi tamamladı. SSRI molekülleri beyne giderken bir noktada enterik sinir sistemiyle temas ediyor, hastanın o ana kadar biriktirdiği psişik artıklara bağlanma kapasitesi geliştiriyordu. Bu psişik artıklar aslında hastanın yaşadığı ama tam da işleyemediği duyguların biyokimyasal kalıntılarıydı. Bunlar sonradan dukkha tortusu olarak adlandırıldı. Dukkha tortusu bağırsakta birikir, mukozaya yapışır, kronik enflamasyon yaratır, irritabl bağırsak sendromuna, gastrite, depresyona ve çeşitli otoimmün hastalıklara neden olur. SSRI molekülleri bu tortuları mukozadan koparıp kendine bağladıktan sonra bu tortularla beraber dışkıyla dışarı atılıyordu. Kısacası antidepresanların gerçek çalışma mekanizması serotoninin geri alım inhibisyonu değildi. Dukkha tortularıyla birleşerek vücudun dışına atılmalarını sağlamaktı. Serotonin düzeyindeki artış yalnızca yan etkiydi.”

5 Beğeni

Vay anasını. Bir sürü deyim ve atasözü geldi aklıma ama sanki bu şirkete en uygunu şu gibi: Bokunda boncuk arama. :slight_smile:

Bok yerine dışkıyı neden kullanmadın üstat? Daha vurucu olsun diye mi? Özel bir sebebi var mı? :thinking:

Muhtemelen bir sonraki gönderide yanıtlanacaktır ama bu bokları nasıl temin ediyorlar?

Ayrıca bu odadaki boklar tek seferde toplanmış boklar mı yani hepsi aynı 72 saati mi bekliyor yoksa odaya farklı saatlerde gelenler de var mı? Bu işin takibini nasıl yapıyorlar?

Ayrıca kokmuyor olsalar gerek zira eğer koku olsaydı odaya girince kokudan Alp burun kıvırırdı.

Son sorum da, bu boklar kendi şekillerinde mi yoksa preslenmiş ve benzer bir silindirik şekle mi getirilmiş?

2 Beğeni

HAHAHAHA

HAHAHAHAHAHA şerefsizim bekliyordum böyle bir şey, gerçek.

Vay anasını, SSRI’lar Adventure Time’daki karmik solucanmış.

Heyecanla bekliyorum hocam devamını :ok_hand:

2 Beğeni

Bunu ben de merak ettim okurken.

Allah affetsin kafamda mekanize parmesan dinlendirme odalarından hallice bir sistem canlandı benim. :sweat_smile:

Havalandırma sigara dumanını anında çekmişti, bence bok kokusunu da çekiyormuştur :thinking:

Bunu ben de merak ettim. En nihayetinde sfinkter düzlemsel kesi yapamaz.

Gerçi belki uzaktan silindirik görünüyormuştur​:thinking:

Bok işleme sürecinin lojistikleri merak uyandırıcı vesselam.

2 Beğeni

Aklıma gelmemişti, olabilir.

Bir de bu 72 saat deniyor ya, odaya girmeden önceki süre de dahil mi buna? Yani dışkıladıktan sıçtıktan :slight_smile: sonra mı 72 saat sayılıyor yoksa boklar odaya girdikten sonra mı?

Bence kendi şekilerinde bu boklar. Yoksa hepsi simetrik objeler olsa Alp bunların bok olduğunu da direkt anlayamazdı. Kokunun da olmadığını (veya vakumlandığını) varsayıyoruz.

Kesinlikle. Tam bir brainstorming. :sweat_smile:

2 Beğeni

Değildir herhalde :thinking: Ama çok net kendileri de anlamamış olabilirler. Laboratuvarların pek de anlaşılmayan empirik kuralları olabiliyor hocam :sweat_smile: Bir ara çalıştığım bir laboratuvarda prosedürün biri sadece odanın spesifik bir yerinde spesifik bir süre kettle çalıştırınca düzgün çalışıyordu. Artık nemden midir sıcaklıktan mıdır bilinmez :sweat_smile:

2 Beğeni

@Esterabadi reis uyan artık, 'bok’tan yanıtlarını heyecanla bekliyoruz. :smiley:

2 Beğeni

Abi kusura bakmayın, Babıali emekçisi olmak kolay değil, boktan yanıtlar konusunda kabızlığa sürüklüyor insanı. Kafa dinledim biraz. Şimdi yanıtlara girişiyorum, sıradaki bölümü de bugün paylaşırım muhtemelen. :grinning_face:

@nefarrias_bredd’in dediği gibi, havalandırmanın sigara dumanını direkt çekmesini havalandırma sisteminin kuvvetini anlatmak için yazdım.

72 saati depodaki marinasyon süresi olarak düşünebilirsin.

Şimdi işin bok temini kısmına gelelim. Bunu yazar mıyım bilmiyorum ama kafamdaki vaziyet şöyle: Türkiye’deki kanalizasyon hatları özelleştirilmiş esasında ve bunlardan Aeterna sorumlu. Dolayısıyla tedarikte sıkıntı çekmiyorlar. :grinning_face:

Simetri konusuna gelince, simetrik kesilme amacı yok ama depolanma işleminden önce en verimsiz kısımları doğrudan ayıklanıyor.

Bok sözcüğünü kullanma nedenime gelince, öncelikle ben küfürbaz bir herifim. Bunun bir etkisi vardır diye düşünüyorum çünkü bu sahnede, özellikle kurgu açısından güçlü bir sahnede bir yazar “boktu” yerine “dışkıydı” yazsaydı, yapma yav, uf da oldun mu çen bakalım derdim içimden. :grinning_face:

4 Beğeni

Alp dinliyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Kendisinden reaktif bir veri talep edilmediğinden Alp’in yüzü boştu.

“Aeterna bundan on yıl önce yeni bir teknolojinin patentini aldı,” dedi Sevgi Hanım. Sesi pedagojik bir tondan çok, yatırımcılara sunum yapan bir girişimcinin heyecanını taşıyordu. “Patent altında geliştirdiğimiz teknolojiyle SSRI moleküllerine nanosüngerler eklendi. Nanosüngerler, dukkha tortularını toplama kapasitesini yaklaşık dört yüz kata kadar arttıran sentetik polimerlerden imal edildi. Normal, jenerik, sıradan bir SSRI bağırsaktan geçerken bağırsağın mukozasından ancak 1 gram dukkha tortusu toplayabiliyorsa, bizim nanosüngerlerle modifiye edilmiş ilaçlarımız yaklaşık 400 gram dukkha tortusu toplayabiliyor. Bir nevi mıknatıs gibi.”

Deponun çıkış kapısına doğru yürürken sözlerini sürdürdü.

“Türkiye piyasasındaki sertralin, essitalopram, paroksetin ve fluoksetinin tamamı, on yıldan beri nanosünger modifikasyonu ile imal ediliyor. TİTCK ruhsatlarında bu modifikasyona dair bir ibare göremezsiniz. Çünkü rapor edilmesine gerek yoktu. Modifikasyon SSRI’ların asıl işlevini, yani beyindeki serotonin geri alım inhibisyonu fonksiyonunu değiştirmiyor. Molekülün sinapslardaki temel etkisini değiştirmiyor. Yalnızca bağırsak fazındayken dukkha toplama potansiyelini arttırıyor. Mevzuat açısından bakarsak, ilaç aynı ilaç.”

Deponun kapısı açıldı. Eksi yedinci katın koridorunda yan yana yürümeye devam ettiler.

“Türkiye’deki SSRI kullanım oranı bu keşiften bu yana yüzde 50’den fazla oranda arttı Alp Bey,” diye devam etti Sevgi Hanım. “Bunu muhtemelen biliyorsunuzdur. Psikiyatrlar bu durumu çağın getirdiği psikolojik sancılarla yorumluyor. İktisatçılara göre artış ekonomik krizin yarattığı kronik stresten kaynaklanıyor. Sosyologlar geleneksel aile yapısının çözülüşüyle birlikte bireyin destek mekanizmalarından yoksun kalmasına bağlıyor.”

Yanında kart okuyucu olmayan bir başka otomatik kapının önünde durdular. Sevgi Hanım Alp’e dönüp gülümsedi. Çift kanatlı kapı tıslayarak açıldığında Alp kendini devasa bir açık ofiste buldu. Bu ofisin on dördüncü kattaki Stratejik Analiz Birimi’nden farkı yoktu. Hatta öylesine benziyordu ki, Alp bir anlığına yürüye yürüye kendi departmanına ulaştıklarını sandı. Aynı duvarlar, aynı floresanlar, aynı masalar ve ofis sandalyeleri. Monitörlerin mavi ışıltısıyla aydınlanan aynı yüzler.

Masalardan birinde yirmili yaşlarının sonlarında bir kadın, Excel tablosundaki ızgaralara rakamlar girerken kulaklarına takılı AirPods’unun mikrofonuna hararetle sesleniyordu: “Hayır Caner, İç Anadolu bölgesiyle tekrar görüşmen lazım. Yozgat ve Çorum hattındaki 100 miligraml ve üstü geçişlerde lojistik bir darboğazdayız. Geri ödeme baremlerini güncelledik ama ham madde akışı geçen çeyreğin yüzde 12 gerisinde. Bu fire tolere edilemez. C-level’a yapacağımız sunumda başımız ağrıyacak.”

Hemen ilerideki kahve makinesinin önünde elinde World’s Okayest Employee yazılı bir kupayla duran bir adam, mesai arkadaşına heyecanla hafta sonları gitmeye başladığı Fenerbahçe’deki yelken kursunu anlatıyordu. Yanlarından geçen bir diğer personel Sevgi Hanım ve Alp’i fark edince durdu ve gülümseyerek Alp’e elini uzattı. “Merhaba Sevgi Hanım, selam abi,” dedi, “ben Tarık. Sevgi Hanım senden bahsetmişti. Sana ilk tavsiyem şu, perşembeleri çıkan mantıyı bir dene.” El sıkıştılar. Adam onlardan uzaklaşarak masasına döndü. Eksi yedinci katta her şey yerli yerindeydi. Çark dönüyor, dişliler işliyordu. Kupalara kahve dolduruluyor, perşembe günü çıkacak mantı bekleniyor, hafta sonu yapılanlar anlatılıyordu. On dördüncü katla eksi yedinci kat arasındaki tek fark, buradaki ana ürün kaleminin Türkiye’nin dört bir yanından toplanan saf, organik insan ıstırabı olmasıydı.

Sevgi Hanım adımlarını yavaşlatarak konuşmaya devam etti. Sesi ofisin uğultusuna karışıyordu.

“Aeterna’ya göre Türkiye’de SSRI tüketimindeki artış, sosyolojik buhranlardan ya da ülkenin mali krizinden kaynaklanmıyor. İstatistiksel bir rastlantı da değil. Türkiye, küresel dukkha imalatında stratejik bir aktör. Devasa bir ıstırap üretim merkezi. SSRI reçeteleme oranları, SGK geri ödeme baremlerinde sizin de fark ettiğiniz ufak artışlar, ilaçlara erişimin yıllar içinde kolaylaşması ve daha olağan karşılanması, psikiyatri servislerinin kapasitesindeki genişlemeler, ruh sağlığına dönük farkındalığın yükselmesi… Bunlar Türkiye’de tıbbın ilerlediğini göstermiyor. Tamamı bu sahadaki endüstriyel politikanın birer bileşeni.”

Konuşmasının bu noktasında durdu, Alp’i tartmak istercesine ona döndü ve yüzüne sabitledi bakışlarını. Normal şartlarda bu gerçeği öğrenen insanlar sarsıntıya uğrardı. Yutkunur, elleri titrer, nabzı hızlanır ve dehşete kapılarak “Neden? Bütün bunları neden yapıyorsunuz?” diye sorardı.

“Üretim ve tedarik zinciriniz kusursuz görünüyor,” dedi Alp.

Sesi titrememişti. Ne şaşkınlık ne tiksinti ne de yargılama tonu taşıyordu.

“Peki ya talep nereden geliyor? Müşterileriniz kim?”

Sevgi Hanım içtenlikle Alp’e gülümsedi. Ancak bu gülümseme, önceki kurumsal gülümsemelerden farklıydı. Anaç, saf, hayranlık dolu bir tebessümdü bu. Yıllardır aradıklarını bulmuşlardı.

5 Beğeni

“Harikulade bir soru,” dedi usulca. “Harikulade. Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nda çalışanların yüzde 99’u imalat sürecine tanıklık etmedi. Tanıklık edenlerin yüzde 99’u etik kaygılara kapıldı, mide spazmları geçirdi ve işten ayrıldı. Siz ise doğrudan doğruya dukkha’yı bir ürün olarak değerlendiriyor, pazardaki ivme faktörüyle ilgileniyorsunuz. İşte tam da bu yüzden buradasınız.”

Açık ofisi arkalarında bırakıp yürümeye devam ettiler. Daha geniş, daha yüksek tavanlı bir koridora girdiler.

“Sorunuza dönersek, devasa bir pazar var Alp Bey. Mevcut küresel anlatıya göre alt sınıflar hınç dolu ve tatminden uzaktır. Elitler ise mutlu ve doymuştur. Oysa bu tamamıyla yanlış. Elitler doymadı. Elitler hissizleşti. Doymak ve hissizleşmek bambaşka iki ayrı kategoriye işaret ediyor. Doygunluk tatminle alakalı bir haldir. Hissizleşmek nörolojik bir körelmedir. Bir insan uzun süre boyunca her şeye, ama kelimenin tam anlamıyla her şeye sınırsız erişim sağladığı takdirde dopamin reseptörleri körelir. Anhedoni başlar. Yenilen yemeğin tadı kaybolur. Seksten alınan zevk sıfırlanır. Başarının getirdiği o zafer hazzı uçar gider. Yaşam hiçbir gayesi, tehlikesi ya da ıstırabı olmayan sıkıcı bir simülasyona dönüşür. Bizim ürünümüz de işte bu noktada, o hiçliğin en derin yerinde devreye girer. Bu insanlar hala insan olduklarını, damarlarında kan aktığını, etten kemikten yapıldıklarını hissetmek istiyorlar. Bunun için işe yarayan tek şey ise saf, organik, konsantre dukkha’dır. Dünya üzerindeki elitlerin, finansal terminolojiyi kullanırsak ultra high net worth individuals’ın, o en üstteki yüzde sıfır nokta birlik kesimin dukkha’ya ihtiyacı var. Silikon Vadisi’nden Kensington’a, Gstaad’dan Aspen’e, Monte Carlo’dan Gangnam’a, Lutyens Bungalow Zone’dan Neuilly-sur-Seine’e kadar… Bu insanlar dukkha üretemiyorlar. Sınırsız kaynaklara sahipler. Kalıcı stresleri, uykularını kaçıran borçları, buhrana sürüklenmelerine neden olacak maddi sıkıntıları yok. Ama evrimsel nörobiyoloji insan beyninin anlamı dukkha üzerinden üretmesine yol açtı. Dukkha yoksa anlam da yoktur. Anlam yoksa hayat sadece sıkıcı bir zaman kesitidir. Müşterilerimiz bir şeyler hissedebilmek, bir şeylere anlam verebilmek için bizim damıttığımız ıstırabı satın alıyorlar. Bunu bir bakıma ruhsal gastronomi olarak da yorumlamak mümkün.”

Koridorun sonunda bulunan devasa, çelik bir kapının önünde durdular. Sevgi Hanım kartını okuttu. Kapı hırıldayarak açıldı.

“İçeri buyurun lütfen. Burası damıtımhanemiz. Depodan biraz daha rahatsız edici olabilir.”

İçeri girdiler. Damıtımhane devasa boyutlardaydı. Yaklaşık bin metrekarelik bir alana yayılmış, en az yirmi metre tavan yüksekliğine sahip bir yer. Tam ortada, kocaman bir kazan duruyordu. Bira fabrikalarındaki fermantasyon tanklarını hatıra getiriyordu ama çok daha büyüktü. On metreyi aşan çapta, on beş metreyi bulan yükseklikte yekpare bir kütle. Kazanın gövdesinden onlarca çelik boru, yüzlerce cam boru çıkıyor, bu borular damarlar gibi bir başka odaya akıyordu. Kazanın etrafını bir konveyör bant sarmıştı. Bant üzerinde tepsiler ilerliyor, silindirik objeler kazanın yan tarafındaki dolum şutundan otomatik biçimde içeri boşalıyordu. Dolum şutundan içeri düştüklerinde koyu kıvamlı bir çamura batan taşlarınkine benzeyen boğuk bir ses çıkıyordu. Banttan dökülen silindirik objelerin çıkardığı boğuk sesler eşliğinde Sevgi Hanım bir sigara daha yaktı.

Alp’in burun kanatlarından içeriye Sevgi Hanım’ın sigara dumanıyla birlikte damıtımhanenin kokusu doldu. Beklediği gibi iğrenç bir koku yoktu. Havada çürümüş, tatlımsı ve genzi hafifçe yakan bir aroma asılıydı sadece. Bütün bunların altında ağır, soğuk ve metalik bir nota vardı. Ve onun da altında mağaraları anımsatan, yeraltının derinliklerinde damlayan suların oluşturduğu çökeltilerin kokusu. Yalnızlığın kokusu. Yutulmuş hıçkırıkların. Gözyaşı tuzunun. Dukkha’nın kokusu.

“Damıtımı dört aşamalı bir işlemle gerçekleştiriyoruz,” dedi Sevgi Hanım, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra. “Ham madde önce burada, ana kazanda, yetmiş iki derecelik sıcaklıkta tam doksan altı saat boyunca ısıtılır. Bu prosesin sonunda nanosüngerlerin topladığı dukkha tortusu polimerden ayrışmaya başlar. Şu an soluduğunuz koku, tortunun ayrışması sırasında açığa çıkan koku. Departmanımızdan şair tabiatlı bazı arkadaşlarımız bu kokuyu hüzün kokusu olarak da adlandırıyor ama bu bilimsel olarak yanlış bir nitelendirme. Hüzün, dukkha’nın spekturumunda sadece basit bir alt küme. Dukkha, acının tüm frekanslarını kapsar.”

Kazana doğru yaklaştılar. Sevgi Hanım kazanın üstündeki dijital göstergeyi işaret etti.

“Şu an iki bin dört yüz adet silindirik obje, kazanda işlem görüyor. Yaklaşık üç yüz seksen kilogramlık ham madde. Doksan altı saat sonra bu ham madde eriyerek sekiz buçuk litrelik damıtılmış ürüne dönüşecek. Bu damıtılmış sıvı kazanın sağındaki borularla ikinci kazana aktarılacak. Orada elli iki derece sıcaklıkta yedi gün bekletilecek. Bu yedi gün içinde dukkha’nın yas, öfke, pişmanlık, aknsiyete, çaresizlik, hırs gibi spektral bileşenleri ayrışacak. Üçüncü aşamada bu sıvılar her bileşenin konsantrasyonu için sekonder damıtıma tabi tutulacak. Bu da on dört gün sürecek. Yani bir partinin tamamlaması depolanmadan flakonların doldurulmasına dek yaklaşık bir ay sürüyor.”

Alp kazana bir adım daha yaklaştı. Yüzeyine dokundu. Çelik soğuktu. Göstergeye göre içeride yetmiş iki derecelik cehennemi bir sıvı kaynıyordu ancak cidarı buz gibiydi. Demek ki arada kusursuz bir termal izolasyon katmanı vardı. Alp mühendisliği takdir etti. Konveyör bant çalışmaya devam ediyordu. Bandın motoru vızıldıyor, kazandan fokurtuyla yayılan tatlımsı çürümüşlük kokusu burnuna doluyor, Alp tüm bu ritme alışıyordu. Tam bu esnada bir keşifle alnı kırıştı.

“Bu üretim sürecinde açıklamadığınız bir değişken var,” dedi Alp.

“Hangi değişken?”

“Homojenlik. Bu kadar karlı bir iş modeline göre İnegöl’deki bir mobilya işçisinin ıstırabıyla Etiler’de iflas etmiş bir borsa simsarının ıstırabı aynı kazanda damıtılamaz. Anlattıklarınızdan pazarın saf ürünler talep ettiğini varsayıyorum. Birbiriyle alakası olmayan binlerce silindir aynı kazanda eriyip birbirine karışıyorsa ürün nasıl saf kalabiliyor? Elde edilen şey bir bulamaç değildir diye düşünüyorum herhalde.”

Sevgi Hanım’ın yüzündeki o şefkatli mentor tebessümü, yerini ürperti dolu bir takdire bıraktı.

“İnanın bana Alp Bey, bunu ilk günden merak edip de soran ilk kişi sizsiniz.”

Kazana doğru yaklaştı.

“Çok doğru söylüyorsunuz. Üretim sürecimiz şayet söylediğiniz gibi işliyor olsaydı, elde edeceğimiz şey anonim bir dukkha bulamacı olurdu. Özel siparişlere de ürün arz edemez olurduk. Evladını yitirmiş bir ebeveynin dukkha’sı ile erken emeklilik yasasından faydalanamamış birinin dukkha’sı birbirine karışmamalı.”

Elini kazanın cidarına koydu.

“Siz bu kazanın yalnızca dışını görüp içinde alışıldık bir kazan yapısının olduğunu farz ediyorsunuz. Ancak içine baktığınızda göreceğiniz şey, fokurdayan bir sıvıda kaynayan kilolarca ağırlıkta dışkı değildir. Kazanın içinde her bir silindir için tam iki bin dört yüz adet bağımsız, vakumlu hücre var.”

Konveyör bandın dolum şutuna boşaltım yaptığı noktayı işaret etti.

“Tepsideki silindirler içeri döküldüğünde rastgele düşmez. İçerideki robotik kollar her bir silindiri tek tek alır ve bu hücrelere yerleştirip kapaklarını mühürler. Her bir hücreye ayrı ayrı yetmiş iki derecelik ısı verilir. Dukkha tortusu açığa çıkmaya başladığında her bir hücrenin kapağından çıkan bir cam boru bu tortuyu toplar.”

“Affedersiniz ama atladığınız bir nokta daha var,” dedi Alp. Bakışlarını konveyör banttan ayırarak Sevgi Hanım’a yöneltti.

Sevgi Hanım tam damıtımhanenin çıkışına doğru yürümeye başlamıştı ki, olduğu yerde durdu. Gülümsedi. Bu defa tebessümünde hayretin izi yoktu. Sadece tatmin vardı. “Sizi dinliyorum.”

“Depoya girdiğimiz zaman gösterdiğiniz o dışkının sahibinin kim olduğunu, eşinden ayrıldığını, oğlunun velayetini kaybettiğini dahi biliyordunuz. Dışkı kanalizasyon hattına düşer, tonlarca başka dışkıyla ve milyonlarca litrelik atık suyla karışır. Aeterna Farmasötik Türkiye’deki bütün tuvaletlere özel bir boru hattı döşememiş olsa gerek. O halde o adamın dışkısını şebekeden çıkardığınızda ona ait olduğunu nasıl biliyorsunuz? Onun kimliğini nereden öğreniyorsunuz?”

Sevgi Hanım’ın yüzündeki takdir büyüdü. Alp’in zihninin ölümcül kusursuzluğunu hayranlıkla seyrediyordu.

“Bunun yanıtı aslında sizin uzmanlık alanınızda yatıyor Alp Bey. Veri setlerinde.”

Yürümeye başladı. Alp de onu takip etti. Sevgi Hanım yürürken anlatmaya koyuldu.

“Türkiye’nin dünyada neredeyse benzeri olmayan devasa dijital altyapısından haberdarsınız. e-Devlet, e-Nabız, UYAP… Bizim açımızdan en önemlisi de İlaç Takip Sistemi. Fabrikadan depoya, depodan eczaneye, nihayetinde o ilacı satın alan hastanın kimlik bilgilerine kadar her adımını karekodlarla izleme imkanı sunar.”

Alp onaylamaz bir tavırla kaşlarını çattı. Artık kendi sahasına girmişlerdi. “Sevgi Hanım, İlaç Takip Sistemi kimin hangi eczaneden hangi ilacı aldığını söyler. Kimin hangi ilacı alıp hangi tuvalete dışkıladığını değil.”

“Doğru,” dedi Sevgi Hanım. “İşte burada da nanosüngerler devreye giriyor. Fabrikamızda üretilen ve nanosünger barındıran her bir antidepresana mikroskobik bir barkod ekliyoruz. Bu barkod erimez, bozulmaz, zarar görmez. Nanosüngerler dukkha tortusunu hapsettiği gibi barkodu da bünyesinde taşır. İnegöl’deki o mobilya işçisi eczaneden ilacını aldığında, eczacı İlaç Takip Sistemi’ne kutudaki karekodu okuttu. O saniye eksi yedinci kattaki sunucularımız o adamın kimlik bilgileriyle ilacın içindeki barkodu eşleştirdi. Adam ilacı yuttu. Bağırsaklarındaki dukkha emildi. Tuvalete gitti. Dışkısı kanalizasyon şebekesine ulaştı.”

“Ve?” diye sordu Alp şüpheyle.

“Ve, Alp Bey, Aeterna Farmasötik, son yedi yıldan beri Türkiye’deki seksen bir ilin kanalizasyon şebekelerinin işletim haklarını devralmış durumda. Yerel yönetimler için hayli külfetli bir iş takdir edersiniz ki. Üstelik çevre duyarlılığı projeleri adı altında temin ettiğimiz karşılıksız hibeler de ikna olmalarını kolaylaştırdı. Bu şebekelerde sadece bizim nanosüngerlerimizin polimer yapısını yakalayan elektromanyetik ızgaralar kuruldu. Bu ızgaralarda tonlarca atıktan sıyrılan dışkılar kurutulur ve mühürlenmiş varillerle merkeze gönderilir. Variller buraya ulaştığında robotik tarayıcılar o silindirlerin içindeki barkodları saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede okur. Barkod eşleşir. Sistem, dijital devlet platformları entegrasyonu sayesinde kişinin tüm kayıtlarını çeker. Dışkı sahibinin profili çıkarılır.”

“Kusursuz,” dedi Alp, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı olmadan.

4 Beğeni

Koridorda yürürken Sevgi Hanım birden durdu ve 014 numaralı odanın kapısını açtı. “Ofisinize hoş geldiniz, Alp Bey. Buyurun.”

Küçük bir odaydı burası. Dört metreye dört metre. Duvar dibinde fileli yapısıyla vücut ağırlığını mükemmel bir orantıyla dağıtan, asla terletmeyen bir Herman Miller Aeron sandalye, mat siyah renkli, yüksekliği ayarlanabilir bir Herman Miller Ratio masa, masanın üstünde 16 inçlik uzay siyahı bir MacBook Pro, küçük bir kutu, kutuda etiketlenmiş bir adet flakon, bir not defteri ve bir kalem vardı. Sevgi Hanım sandalyeyi işaret etti. Alp sessizce oturdu.

“Flakonun üstündeki etiket menşe ve tarih bilgisini içeriyor. Pipeti flakona daldırın. Dilinizin altına bir damla damlatın. Otuz saniye bekleyin. Deneyimleyin ve bitmesini bekleyin. Sonra deneyiminizi kaydedin. Bir degüstatör gibi düşünün. Degüstatörler şarabın korkunç veya üzücü olduğunu söylemez, sadece tadındaki notaları tarif eder, değil mi?”

Alp kutudan flakonu aldı.

“Takribi bir frekans, yoğunluk, karakter ve hangi pazara hitap edeceğine yönelik öneri yapabilirsiniz. Bunu bir deneme olarak görün. Bir flakonluk bir deneme.”

Kadın arkasını döndü. Tam çıkmak üzereydi ki bir şey hatırlamış gibi döndü.

“Son bir şey daha… Gördükleriniz gerçek ama sizin gerçeğiniz değil. İmzaladığınız sözleşmenin yedinci maddesini aklınızda tutun. Eğer deneyimleri kendinize ait sanmaya başlarsanız zihniniz bulanır. Tadıyorsunuz, kaydediyorsunuz, suyla ağzınızı çalkalıyorsunuz. Hepsi bu kadar. Ha bir de, şe başladığınız zaman günde beş flakonu aşmayın Alp Bey, çünkü bu sınırı aştığınız takdirde özel sağlık sigortanızın kapsamı dışında değerlendirilecektir.”

Gülümseyerek başını salladı ve çıktı. Kapının dilinden o tok, güven verici ses duyuldu.

Alp odada şimdi tek başına kalmıştı. Masanın yüzeyindeki soğukluk, dirseklerinden tenine sızıyordu. Flakonun üstünde “İstanbul-Q2-127” yazıyordu. Kapağını çevirerek kilit sistemini açtı. Hafif, yakıcı, ozonsu bir koku yükseldi flakondan. Kapağa entegre edilmiş cam pipetin ucunda koyu, katranımsı bir damla asılı kalmıştı.

Alp başını hafifçe geriye yatırdı. Ağzını açtı. Pipetin ucundaki damlayı dilinin altına damlattı.

Gözlerini kapattı.

İlk üç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Damla dilinin altında ılık ve tuzlu bir sıvı olarak yayıldı. Bir damla ilaçtan ya da terden farksızdı. Alp, Sevgi Hanım’ın söylediklerinin tamamının şirketin yeni bir wellness çalışması olduğunu, flakonlardaki sıvının aromaterapik bir ürün olduğunu, kendisinin de ilk deneklerden biri olduğunu düşünmeye başlamıştı ki klimanın homurtusu kesildi, floresanların beyaz ışığı söndü ve Alp’in bedeni eksi yedinci kattaki o odadan silindi.

Kendini parlak, göz kamaştırıcı ve zalim bir aydınlığın orta yerinde buldu. Zemin mat siyah bir camdandı. Adımları zemine değdiğinde ses çıkmıyordu. Her tarafta, tavanın veya gökyüzünün olması gereken o sonsuz boşluğa dek uzanan uçsuz bucaksız raflar yükseliyordu. Bir hipermarket, bir havalimanındaki duty-free mağazası, daha doğrusu hipermarket, duty-free mağazası, hastane koridoru ya da metro istasyonu arasında bir yerdi burası. Bunların hepsine benzeyen ama hiçbiri olmayan, tanıdık ama anonim, bu yüzden de kimliksiz bir yer.

Havada kaynağı belli olmayan bir uğultu vardı. İnsan sesine de makine sesine de benzemiyordu. İkisinin arasında tekinsiz bir aralıktaydı. Yaşayan bir şeyin mekanikleşmiş soluğu ya da mekanik bir şeyin organik iniltisi. Hangisi olduğu anlaşılmıyordu ve anlayamamak Alp’i ürpertiyordu.

Rafların arasındaki koridorun derinliklerinde bir silüet duruyordu.

Alp ona doğru çekildiğini hissetti. Adımlarını kontrol edemiyordu ama paniklemiş de hissetmiyordu, sadece hareket ediyordu, koridorun zemininin üzerinde sessizce silüete doğru ilerliyordu. Yaklaştıkça silüetin hatları daha belirgin hale geldi. Aslında belirgin sözcüğü doğru değildi çünkü belirginleşmesi tarif edilebilir kılmıyordu şekli. Soluk, çıplak bir figürdü bu. Karnı devasa, gergin ve şişkindi. Derisi o kadar incelmişti ki cildinden hastalıklı mavi bir ışık yayılıyordu. Boynu bir iplik kadar inceydi. Kafasını gövdesine bağlayan bu incecik boyun her an kopacakmış gibi görünüyordu ama kopmuyordu.

Silüet, titreyen saydam elleriyle etrafındaki sonsuz raflardan bir şeyler kapıyordu. Kavradığı şeyler fiziksel nesneler değildi. Parlayan, iyonize gazdan oluşmuş hologramlardı. Bir otomobil anahtarı, bir şezlong, yanıp sönen bir kalp ikonu.

Figür iniltiler eşliğinde bu hologramları o incecik boynundan aşağı tıkmaya çalışıyordu. Her yutkunuşunda boynu geriliyor, şeffaf derisi yırtılacak gibi oluyor ve hologramlar bir maden eriyiği gibi boğazını yakarak aşağı iniyordu. Devasa göbeğine indikleri anda hologramlar tıslayarak buharlaşıyor, bir anda hiçliğe karışıyordu. Figürün karnı daha da şişiyor ama açlığı dinmiyordu. Yedikçe açlıktan kuduruyor, daha da acıkıyordu, acıktıkça daha hızlı, daha çıldırmış bir biçimde tıkınıyordu, kanayan tırnaklarıyla rafları tırmalıyor, hologramlara saldırıyordu.

Derken daha fazla dayanamadı. İçeri tıkmaya çalıştığı bir şey, ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir kütle, o iplik gibi boyna takıldı. Ne aşağı iniyordu ne yukarı çıkıyordu. Figür iki büklüm oldu, dizlerinin üstüne çöktü ve tıkanmış boğazından iç paralayan bir haykırış kopardı. Çok uzaktan gelen ama Alp’in tam olarak nereden geldiğini çıkaramadığı bir ses. Rüyada işitilen ama uyanınca unutulan bir ses. Belki bir zamanlar herkesin çıkardığı ama çıkardığını bilmediği bir ses.

Alp göğsünde bir baskı hissetti. Sanki sternumuna bir el olanca kuvvetiyle bastırıyordu. Yukarıdan aşağı doğru, yavaş ve kararlı bir baskı. Figürden sızan bir şey Alp’e ulaşmıştı ve göğüs kafesine girmişti.

Ama Alp’in içinde çarpıp yankılanacak bir yüzey yoktu.

Baskı, mutlak bir boşluktan geçer gibi süzüldü ve karanlığa karışıp eridi.

Alp gözlerini açtı.

Göğsündeki baskı birkaç saniye daha kaldı, sonra azalarak kayboldu. Alp bir yudum su içti. Ağzını çalkaladı. Bilgisayarı açtı.

“İstanbul-Q2-127

Baskın dukkha bileşeni: Tatminsizlik

Yoğunluk: Orta-düşük

Karakter: Döngüsel ve kronik absorbsiyon yokluğu
Göğüs bölgesinde baskı

Tesir süresi: 4-6 saniye

Segment/pazar önerisi: 30-60 milyon dolar arası servet, Kuzey Avrupa pazarı

Gerekçe: İlgili segment, temel barınma ve güvenlik ihtiyaçlarını aşmış, izole refah toplumlarında görülür. Tüketici profilinde risk toleransının düşüklüğü göz önüne alındığı takdirde, 4-6 saniyelik kontrollü bir dukkha deneyimi, mevcut sosyoekonomik konumlanmalarının değerini hissettirmek için optimal yatırım getirisini sağlayacaktır. Ürün, söz konusu segmentte kalıcı bir psikolojik hasar riskini ortadan kaldırdığı gibi, tekrarlayan alım potansiyelini tetikleyecektir.”

6 Beğeni

Allah affetsin benim de aklımda tam bu soru vardı o sırada. Bir tık kıllanmadım değil :sweat_smile:

Hikaye hız kazandı gibi hissediyorum, devamını heycanla bekliyoruz hocam yine.

Ayrıca dukkha lojistikleri muazzam geliştirilmiş bir fikir olmuş hocam şapkamı çıkarıyorum.

3 Beğeni

Bana sabredildiği takdirde, bütün o sıkıcı pasajların ardından en sonunda fena olmayan şeylerle geliyorum gibime geliyor, tabii yazdığım sürece. :grinning_face: Çok teşekkür ederim.

3 Beğeni

Bu arada bazı noktaların fark edilmeme ihtimaline karşılık paylaşmak istedim. Alp’in gördüğü şey bu. Preta da deniyor bunlara. 21’inci yüzyıl insanı denildiği de vakidir.

Alp’in ne olduğunu bulan olacak mı, merak içindeyim bir yandan. Alp “bir şey” çünkü. :grinning_face:

4 Beğeni

Hııı benim aklıma ilk başta Spirited Away’deki no-face’i getirmişti. Bu olayı bilmiyordum, TIL.

Aha, bulmaca! Fakat hangi çerçevede bir “şey” hocam? Yani atıyorum budizm irfanının derinliklerinden bir şeyse pes edeyim, yoksa yukarı aşağı bir daha okuyup tahmin etmeye çalışayım :sweat_smile:

4 Beğeni

Çok bulmaca var zaten ama Budist bulmacalar maalesef, bittiğinde anlatırım o halde. :grinning_face:

4 Beğeni

Aaa maalesef ona kültürüm yetmez :cry: En sonda severek dinlerim ama.

4 Beğeni