“Harikulade bir soru,” dedi usulca. “Harikulade. Ontolojik Ekstraksiyon Departmanı’nda çalışanların yüzde 99’u imalat sürecine tanıklık etmedi. Tanıklık edenlerin yüzde 99’u etik kaygılara kapıldı, mide spazmları geçirdi ve işten ayrıldı. Siz ise doğrudan doğruya dukkha’yı bir ürün olarak değerlendiriyor, pazardaki ivme faktörüyle ilgileniyorsunuz. İşte tam da bu yüzden buradasınız.”
Açık ofisi arkalarında bırakıp yürümeye devam ettiler. Daha geniş, daha yüksek tavanlı bir koridora girdiler.
“Sorunuza dönersek, devasa bir pazar var Alp Bey. Mevcut küresel anlatıya göre alt sınıflar hınç dolu ve tatminden uzaktır. Elitler ise mutlu ve doymuştur. Oysa bu tamamıyla yanlış. Elitler doymadı. Elitler hissizleşti. Doymak ve hissizleşmek bambaşka iki ayrı kategoriye işaret ediyor. Doygunluk tatminle alakalı bir haldir. Hissizleşmek nörolojik bir körelmedir. Bir insan uzun süre boyunca her şeye, ama kelimenin tam anlamıyla her şeye sınırsız erişim sağladığı takdirde dopamin reseptörleri körelir. Anhedoni başlar. Yenilen yemeğin tadı kaybolur. Seksten alınan zevk sıfırlanır. Başarının getirdiği o zafer hazzı uçar gider. Yaşam hiçbir gayesi, tehlikesi ya da ıstırabı olmayan sıkıcı bir simülasyona dönüşür. Bizim ürünümüz de işte bu noktada, o hiçliğin en derin yerinde devreye girer. Bu insanlar hala insan olduklarını, damarlarında kan aktığını, etten kemikten yapıldıklarını hissetmek istiyorlar. Bunun için işe yarayan tek şey ise saf, organik, konsantre dukkha’dır. Dünya üzerindeki elitlerin, finansal terminolojiyi kullanırsak ultra high net worth individuals’ın, o en üstteki yüzde sıfır nokta birlik kesimin dukkha’ya ihtiyacı var. Silikon Vadisi’nden Kensington’a, Gstaad’dan Aspen’e, Monte Carlo’dan Gangnam’a, Lutyens Bungalow Zone’dan Neuilly-sur-Seine’e kadar… Bu insanlar dukkha üretemiyorlar. Sınırsız kaynaklara sahipler. Kalıcı stresleri, uykularını kaçıran borçları, buhrana sürüklenmelerine neden olacak maddi sıkıntıları yok. Ama evrimsel nörobiyoloji insan beyninin anlamı dukkha üzerinden üretmesine yol açtı. Dukkha yoksa anlam da yoktur. Anlam yoksa hayat sadece sıkıcı bir zaman kesitidir. Müşterilerimiz bir şeyler hissedebilmek, bir şeylere anlam verebilmek için bizim damıttığımız ıstırabı satın alıyorlar. Bunu bir bakıma ruhsal gastronomi olarak da yorumlamak mümkün.”
Koridorun sonunda bulunan devasa, çelik bir kapının önünde durdular. Sevgi Hanım kartını okuttu. Kapı hırıldayarak açıldı.
“İçeri buyurun lütfen. Burası damıtımhanemiz. Depodan biraz daha rahatsız edici olabilir.”
İçeri girdiler. Damıtımhane devasa boyutlardaydı. Yaklaşık bin metrekarelik bir alana yayılmış, en az yirmi metre tavan yüksekliğine sahip bir yer. Tam ortada, kocaman bir kazan duruyordu. Bira fabrikalarındaki fermantasyon tanklarını hatıra getiriyordu ama çok daha büyüktü. On metreyi aşan çapta, on beş metreyi bulan yükseklikte yekpare bir kütle. Kazanın gövdesinden onlarca çelik boru, yüzlerce cam boru çıkıyor, bu borular damarlar gibi bir başka odaya akıyordu. Kazanın etrafını bir konveyör bant sarmıştı. Bant üzerinde tepsiler ilerliyor, silindirik objeler kazanın yan tarafındaki dolum şutundan otomatik biçimde içeri boşalıyordu. Dolum şutundan içeri düştüklerinde koyu kıvamlı bir çamura batan taşlarınkine benzeyen boğuk bir ses çıkıyordu. Banttan dökülen silindirik objelerin çıkardığı boğuk sesler eşliğinde Sevgi Hanım bir sigara daha yaktı.
Alp’in burun kanatlarından içeriye Sevgi Hanım’ın sigara dumanıyla birlikte damıtımhanenin kokusu doldu. Beklediği gibi iğrenç bir koku yoktu. Havada çürümüş, tatlımsı ve genzi hafifçe yakan bir aroma asılıydı sadece. Bütün bunların altında ağır, soğuk ve metalik bir nota vardı. Ve onun da altında mağaraları anımsatan, yeraltının derinliklerinde damlayan suların oluşturduğu çökeltilerin kokusu. Yalnızlığın kokusu. Yutulmuş hıçkırıkların. Gözyaşı tuzunun. Dukkha’nın kokusu.
“Damıtımı dört aşamalı bir işlemle gerçekleştiriyoruz,” dedi Sevgi Hanım, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra. “Ham madde önce burada, ana kazanda, yetmiş iki derecelik sıcaklıkta tam doksan altı saat boyunca ısıtılır. Bu prosesin sonunda nanosüngerlerin topladığı dukkha tortusu polimerden ayrışmaya başlar. Şu an soluduğunuz koku, tortunun ayrışması sırasında açığa çıkan koku. Departmanımızdan şair tabiatlı bazı arkadaşlarımız bu kokuyu hüzün kokusu olarak da adlandırıyor ama bu bilimsel olarak yanlış bir nitelendirme. Hüzün, dukkha’nın spekturumunda sadece basit bir alt küme. Dukkha, acının tüm frekanslarını kapsar.”
Kazana doğru yaklaştılar. Sevgi Hanım kazanın üstündeki dijital göstergeyi işaret etti.
“Şu an iki bin dört yüz adet silindirik obje, kazanda işlem görüyor. Yaklaşık üç yüz seksen kilogramlık ham madde. Doksan altı saat sonra bu ham madde eriyerek sekiz buçuk litrelik damıtılmış ürüne dönüşecek. Bu damıtılmış sıvı kazanın sağındaki borularla ikinci kazana aktarılacak. Orada elli iki derece sıcaklıkta yedi gün bekletilecek. Bu yedi gün içinde dukkha’nın yas, öfke, pişmanlık, aknsiyete, çaresizlik, hırs gibi spektral bileşenleri ayrışacak. Üçüncü aşamada bu sıvılar her bileşenin konsantrasyonu için sekonder damıtıma tabi tutulacak. Bu da on dört gün sürecek. Yani bir partinin tamamlaması depolanmadan flakonların doldurulmasına dek yaklaşık bir ay sürüyor.”
Alp kazana bir adım daha yaklaştı. Yüzeyine dokundu. Çelik soğuktu. Göstergeye göre içeride yetmiş iki derecelik cehennemi bir sıvı kaynıyordu ancak cidarı buz gibiydi. Demek ki arada kusursuz bir termal izolasyon katmanı vardı. Alp mühendisliği takdir etti. Konveyör bant çalışmaya devam ediyordu. Bandın motoru vızıldıyor, kazandan fokurtuyla yayılan tatlımsı çürümüşlük kokusu burnuna doluyor, Alp tüm bu ritme alışıyordu. Tam bu esnada bir keşifle alnı kırıştı.
“Bu üretim sürecinde açıklamadığınız bir değişken var,” dedi Alp.
“Hangi değişken?”
“Homojenlik. Bu kadar karlı bir iş modeline göre İnegöl’deki bir mobilya işçisinin ıstırabıyla Etiler’de iflas etmiş bir borsa simsarının ıstırabı aynı kazanda damıtılamaz. Anlattıklarınızdan pazarın saf ürünler talep ettiğini varsayıyorum. Birbiriyle alakası olmayan binlerce silindir aynı kazanda eriyip birbirine karışıyorsa ürün nasıl saf kalabiliyor? Elde edilen şey bir bulamaç değildir diye düşünüyorum herhalde.”
Sevgi Hanım’ın yüzündeki o şefkatli mentor tebessümü, yerini ürperti dolu bir takdire bıraktı.
“İnanın bana Alp Bey, bunu ilk günden merak edip de soran ilk kişi sizsiniz.”
Kazana doğru yaklaştı.
“Çok doğru söylüyorsunuz. Üretim sürecimiz şayet söylediğiniz gibi işliyor olsaydı, elde edeceğimiz şey anonim bir dukkha bulamacı olurdu. Özel siparişlere de ürün arz edemez olurduk. Evladını yitirmiş bir ebeveynin dukkha’sı ile erken emeklilik yasasından faydalanamamış birinin dukkha’sı birbirine karışmamalı.”
Elini kazanın cidarına koydu.
“Siz bu kazanın yalnızca dışını görüp içinde alışıldık bir kazan yapısının olduğunu farz ediyorsunuz. Ancak içine baktığınızda göreceğiniz şey, fokurdayan bir sıvıda kaynayan kilolarca ağırlıkta dışkı değildir. Kazanın içinde her bir silindir için tam iki bin dört yüz adet bağımsız, vakumlu hücre var.”
Konveyör bandın dolum şutuna boşaltım yaptığı noktayı işaret etti.
“Tepsideki silindirler içeri döküldüğünde rastgele düşmez. İçerideki robotik kollar her bir silindiri tek tek alır ve bu hücrelere yerleştirip kapaklarını mühürler. Her bir hücreye ayrı ayrı yetmiş iki derecelik ısı verilir. Dukkha tortusu açığa çıkmaya başladığında her bir hücrenin kapağından çıkan bir cam boru bu tortuyu toplar.”
“Affedersiniz ama atladığınız bir nokta daha var,” dedi Alp. Bakışlarını konveyör banttan ayırarak Sevgi Hanım’a yöneltti.
Sevgi Hanım tam damıtımhanenin çıkışına doğru yürümeye başlamıştı ki, olduğu yerde durdu. Gülümsedi. Bu defa tebessümünde hayretin izi yoktu. Sadece tatmin vardı. “Sizi dinliyorum.”
“Depoya girdiğimiz zaman gösterdiğiniz o dışkının sahibinin kim olduğunu, eşinden ayrıldığını, oğlunun velayetini kaybettiğini dahi biliyordunuz. Dışkı kanalizasyon hattına düşer, tonlarca başka dışkıyla ve milyonlarca litrelik atık suyla karışır. Aeterna Farmasötik Türkiye’deki bütün tuvaletlere özel bir boru hattı döşememiş olsa gerek. O halde o adamın dışkısını şebekeden çıkardığınızda ona ait olduğunu nasıl biliyorsunuz? Onun kimliğini nereden öğreniyorsunuz?”
Sevgi Hanım’ın yüzündeki takdir büyüdü. Alp’in zihninin ölümcül kusursuzluğunu hayranlıkla seyrediyordu.
“Bunun yanıtı aslında sizin uzmanlık alanınızda yatıyor Alp Bey. Veri setlerinde.”
Yürümeye başladı. Alp de onu takip etti. Sevgi Hanım yürürken anlatmaya koyuldu.
“Türkiye’nin dünyada neredeyse benzeri olmayan devasa dijital altyapısından haberdarsınız. e-Devlet, e-Nabız, UYAP… Bizim açımızdan en önemlisi de İlaç Takip Sistemi. Fabrikadan depoya, depodan eczaneye, nihayetinde o ilacı satın alan hastanın kimlik bilgilerine kadar her adımını karekodlarla izleme imkanı sunar.”
Alp onaylamaz bir tavırla kaşlarını çattı. Artık kendi sahasına girmişlerdi. “Sevgi Hanım, İlaç Takip Sistemi kimin hangi eczaneden hangi ilacı aldığını söyler. Kimin hangi ilacı alıp hangi tuvalete dışkıladığını değil.”
“Doğru,” dedi Sevgi Hanım. “İşte burada da nanosüngerler devreye giriyor. Fabrikamızda üretilen ve nanosünger barındıran her bir antidepresana mikroskobik bir barkod ekliyoruz. Bu barkod erimez, bozulmaz, zarar görmez. Nanosüngerler dukkha tortusunu hapsettiği gibi barkodu da bünyesinde taşır. İnegöl’deki o mobilya işçisi eczaneden ilacını aldığında, eczacı İlaç Takip Sistemi’ne kutudaki karekodu okuttu. O saniye eksi yedinci kattaki sunucularımız o adamın kimlik bilgileriyle ilacın içindeki barkodu eşleştirdi. Adam ilacı yuttu. Bağırsaklarındaki dukkha emildi. Tuvalete gitti. Dışkısı kanalizasyon şebekesine ulaştı.”
“Ve?” diye sordu Alp şüpheyle.
“Ve, Alp Bey, Aeterna Farmasötik, son yedi yıldan beri Türkiye’deki seksen bir ilin kanalizasyon şebekelerinin işletim haklarını devralmış durumda. Yerel yönetimler için hayli külfetli bir iş takdir edersiniz ki. Üstelik çevre duyarlılığı projeleri adı altında temin ettiğimiz karşılıksız hibeler de ikna olmalarını kolaylaştırdı. Bu şebekelerde sadece bizim nanosüngerlerimizin polimer yapısını yakalayan elektromanyetik ızgaralar kuruldu. Bu ızgaralarda tonlarca atıktan sıyrılan dışkılar kurutulur ve mühürlenmiş varillerle merkeze gönderilir. Variller buraya ulaştığında robotik tarayıcılar o silindirlerin içindeki barkodları saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede okur. Barkod eşleşir. Sistem, dijital devlet platformları entegrasyonu sayesinde kişinin tüm kayıtlarını çeker. Dışkı sahibinin profili çıkarılır.”
“Kusursuz,” dedi Alp, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı olmadan.