En Son İzlediğiniz Film?

Robocop 2

En az ilki kadar güzel. Hala severek izleniyor.

:star: :star: :star:

5 Beğeni

Presence - 2024

Amerikan yapımı Korku(?)-Dram-Gerilim. Steven Soderbergh (Traffic-2000, Ocean’s Eleven-2001, Solaris-2002) imzalı bir film. Konusu , yeni evlerine taşınan aile evde yalnız olmadıklarını hisseder. Fikir iyi, konu ve senaryo fikre uygun, oyunculuklar normal, Korku/gerilim dozu yok sayılır, çekim kalitesine sonra değineceğiz. Tek mekanda geçen, az oyunculu durağan bir film. Bütçesi zaten 2 Milyon dolar. Gişesi ise 11 Milyon, yani iyi iş çıkartmış. Durağan derken bir “A Ghost Story-2017” değil (Kadın 20 dakika falan boyunca turta yedi yahu. En son hatırladığım o zaten. Bir kendime geldim gözlerimi oyup suratımın derisini yolmuşum. O günden beri A24 ün dağıttığı hiç bir filmi izlemiyorum (Ciddiyim. Bünyem böyle bir şeyi bir daha kaldıramaz)). Presence durağan temposunu filmin süresini kısa tutarak telafi etmiş. Film her ailenin başına gelen gündelik dramlar içeriyor.

Yönetmen filmi 3 haftada, tek mekanda, Sony a9 III kamera ile çekmiş. Yönetmen Steven Soderbergh olunca şaşırmadım açıkçası. Daha önce de 10 günde, iPhone 7s ile “Unsane-2018” i çekmişti. Sinemaya meraklı (Sadece seyretmeye değil çekmeye de) biri olarak Soderbergh te ki “low-budget” sinema merakına hayranım. Bu açıdan çekim kalitesi iyi. Kaldı ki “Unsane” in çekim kalitesi de bana göre iyiydi. Sadece ekran formatına alışmak zor olmuştu. Sinemayı gerçekten seven insanların yaptıkları filmleri seyretmek hoşuma gidiyor.

4 Beğeni


1 Beğeni

Donovan’s Brain

Curt Siodmak’ın aynı adlı eserinden uyarlanan bilim-kurgu/korku filmi. Yazarın ilginç kariyerine gelmeden önce filmle ilgili özet geçeyim:

Bir araba kazasında ölen varlıklı iş adamı Donovan, beyni canlı tutma deneylerinde nihayet başarıya ulaşan bir doktorun (eşi ve yakın arkadaşıyla birlikte) evinde, radyo dalgalarına dönüştürülen sinyalleri güçlendirilerek, yeniden hayat bulur ve doktor öncelikli olmak üzere, başka bedenlerin beyinlerine hükmetmeye başlar. Gerçekte ailesince bile sevilmeyen, zorbanın teki olduğunu öğrenmek şaşırtmayacaktır, bu noktada Frankenstein ve Jekyll/Hyde ile bağ kurulur. Günümüz seyircisi için topallayan Donovan ile Keyser Söze bağıntısı kurmak da zor olmayacaktır.

5.9 IMDB puanlı filmin tıpkı 4D Man gibi ederinin altında değerlendiğini söylemek lazım. Gayet eli yüzü düzgün ve daha çok duyulması elzem bir film. Kitap ülkemizde bir kere çevrilmiş, öyle de kalmış. The Lady and the Monster adıyla 40’larda ilk uyarlaması çekilmiş, onda da yönetmen Erich von Stroheim oynamış.

Şimdi, Siodmak’a gelelim. Kendisi meşhur kara filmler yönetmeni Robert Siodmak’ın küçük kardeşi. Lakin o da Universal Monsters döneminde senaryosuna destek verdiği yahut bizzat yazdığı Invisible Man sequelleri, The Wolf Man, Frankenstein Meets the Wolf Man, Son of Dracula, House of Frankenstein, I Walked with a Zombie gibi filmlere imza atmayı başarmış ve kendi yolunu çizmiş. Vücut parçalarının bedene hükmettiği bir başka eseri The Beast with Five Fingers, Peter Lorre ile sinemaya uyarlanmış. Bu filmde de bir katilin eli ile The Hands of Orlac benzeri bir korkuyla sınanıyoruz. Earth vs. the Flying Saucers gibi birçok B-tipi bilimkurgu da yönetmiş.

Siodmakların hayatı tam sinemalık aslında, kimselerin bilmediği pek çok detayla iyi bir biyografik film ortaya çıkarılabilir. Almanya doğumlu, Yahudi bir ailenin çocukları olduğunu da ekleyeyim. Billy Wilder ve Fred Zinnemann’ın senaryolaştırdığı, ağabeyinin filme aldığı, son sessiz dönem başyapıtlarından People on Sunday’in onun kayıtlarından uyarlandığını ve ilk kitaplarından kazandığı parayla finanse edildiğini ayrıca not düşelim.

3 Beğeni

Gerçekten çok beğendim.

3 Beğeni

Güzel filmdi

The Intern-Stajyer (2015)

4 Beğeni

Panic in Year Zero

Five

1962 ve 1951’de çekilen iki nükleer kıyamet sonrası filmden, On the Beach kalibresinde, daha iyi olanı, Ray Milland’ın bizzat çekip oynadığı Year Zero. Obama çiftinin desteklediği Leave the World Behind’ın epey nemalandığı film, büyükannelerin ziyarete giden iki çocuklu ailenin yolda ülkenin bilinmeyen düşmanlarca saldırıya uğradığını öğrenmesiyle başlıyor. Kenti terk eden edene, soğukkanlılığını koruyan baba önce market, sonra güvenlik için silah alışverişi yapar, Mad Max çetelerine ilham verecek yağmacılardan paçalarını sıyırdıklarında güvenli bir mağaraya yerleşirler. Film andığım güncel örneklerden daha sert. Evet, Mad Max’teki otoyol finalinden daha sert. İlginç şekilde, zamana karşı ilk günkü gibi durmayı da başarmış. Öne çıkan yan unsurlarda, “güvenlik” gerekçesiyle “silahlanma” politikasının ne kadar normalleştiğini görüyoruz Yeni Dünya’da. Kadın yine edilgen, kafası karışmış ve ailenin ikinci etken kişisi bile anne değil erkek çocuk oluyor. Bunu hazmetmek zor olabilir belki, haricinde, dediğim gibi, Town Without Pity’den bir yıl sonra, onun ana temasını kendi kıyametine dahil eden bir “paranoya” filmi var karşımızda. Nihayet rahat bir nefes alacağımızı düşündüğümüzde kahramanlarımızın bilmediği gerçeği askerlerden öğreniriz: Şehir, radyasyona maruz kalmış hastalarla doludur, “Year Zero”, savaş tehdidi ortadan kalkıp da sonlandığında, geleceği neyin beklediği belirsizdir. Bu esnada "The Purge"vari şekilde ülkeye yayılan yağma ve kanunsuzluk “ortada sivillerin olmadığı topyekün bir savaş” kararı çıkarır radyodan duyurulduğu üzere. Year Zero yani Yıl Sıfır ilan edilmiştir. Baba, gelecek her şeyi önceden görüp önlem alırken, anne medeniyete sıkı sıkıya tutunmaya çalışmakta, tanıyamaz olduğu kocasını geri kazanma peşindedir.

Five ise 1951 mahsulü. Last Man on Earth’ün dizi versiyonuna esin vermiş filmde de sırasıyla beş karakteri nükleer kıyametten kurtulmuş şekilde görürüz. Burada geçicilik söz konusu değil, iskelete dönmüş cesetler, harabeye dönmüş dükkanlar, tam da The Walking Dead’in, 28 Days Later’in Twilight Zone’a da uğradığı açılışlarına layık, kalıcı hasar var ve ciltte oluşan kabarmalarla radyasyon zehirlenmesine maruz kalabiliyorsunuz, günümüz video oyunlarına uygun tehlike altında. Kadın karakter, eşini geride bırakmış, hamile, “İsa” göndermesi mi olacak derken, evet, erkek çocuk doğuruyor ama bu filmde de diğerine göre değil ancak günümüz türevlerine göre sert hamleler var.

Unutmadan, ilk filmde oğlanın bacağından vurulup tedaviye ihtiyaç duyması, cinsiyetine kadar, yine Leave the World Behind ile birebir örtüşüyor. Aratmaya korktum "başkası adına utanma"ya yakalanmamak için, film bayağı bayağı çalmış çırpmış çünkü 60 yıl önceki atasından, yine de, hala daha “Year Zero” daha genç, daha diri duruyor tüm saydıklarıma göre. Kimi taklit edildikçe eskir, kimi parlar işte, bu film ziyadesiyle parlamış.

Burada çok önemli sonuç paragrafı var ama The Sopranos finaliyle yazıyı kapat…

1 Beğeni

The 27th Day

The Day The Earth Stood Still’in bittiği yerden başlayıp tersine mesajla sonlanan film, ondan beridir gördüğüm en iyi açılışı yapıyor:

Dünyanın farklı bölgelerinden seçilmiş beş kişi bir UFO tarafından kaçırılır: 35 gün içinde gezegenleri yok olacak bu yabancılar yeni bir yuva aramaktadır, ancak zeki yaşam formlarını yok etmek doğalarında yoktur, bunun yerine her bir deneğe 3 güçlü enerji kapsülüyle dolu birer kutu verirler: Bunlar karşılıklı kullanıldığı vakit insanlık kendini yok edecek, kalan yaşam korunacaktır. 27 gün mühlet verilir, bu sürede denekler ölürse kapsüller çalışmaz olacak, sadece onların zihin gücüyle açılabilecek kapsüller enlem ve boylam söylenmek suretiyle çalışacaktır. İnsanlık 27 günü barış içinde atlatabilecek midir?

3 Cisim Problemi’nin de nemalandığı konu, filmde ve 3.6 Goodreads puanının söylediği üzere kitapta maalesef Soğuk Savaş paranoyalarını alttan alta işleyen kuzenlerinden öteye geçerek, Rusları katıksız kötü, Amerikalıları, yanlarına İngiliz ve mülteci bilim adamlarıyla Almanları da almak suretiyle, insanlığın koruyucusu belleyerek “propoganda” filmine dönüşmüş. Yine de gelişme ve sonuç bölümleri değiştirilerek defalarca ele alınabilirdi, bu yönden bakir kalması şaşırtıcı geldi. Amerika, İngiltere, Almanya, Rusya ve Çin seçilmiş beşli adaylar için yıl itibarıyla, Çin en pasif kalan ülke olurken, İngiliz kadın ve Amerikalı gazeteci (40’lardan beri gazeteci zaafı var niyeyse sinemacıların) insanlık olarak o anlarda gereksinim duyduğumuz aşkın peşine düşerler. Rusların tek amacıysa, adları da pek sık zikredilmez, dünyanın tek gücü olmaktır, hiçbir tereddüt yaşanmaz, kendi adamlarına bile işkence edilir vb.

Değiştirilseydi iyi olacağını düşünüğüm bir detay da şu: Uzaylılar son derece adil, çözümü insanlığın eline bırakmış biçimde karşımıza çıkıyorlar ancak beşli dünyaya döndükten 36 saat sonra 10 dakikalığına tüm iletişim araçlarına sızıp hepsinin adını ve ülkesini duyurarak, özgür iradelerini tehdit eder şekilde, hedef tahtasına koyuyorlar. İki kadın ve üç erkek adaydan kadınlar pasifist biçimde kapsüllerden kurtulurken, erkekler savaş ve yok oluş riskini taşıyan taraf oluyor, bu en azından doğru ve her dem geçer akçe bir bakış açısı.

Dediğim gibi, isimleri duyurulmaksızın ve taraf tutmaksızın işlense çok güzel bir cevher var içinde, bilimkurgu tarihinin en iyi ilk beş dakikası olabilir.

Dolayısıyla, ilk 5 dakika 10/10,
kalan 70 dakika 6 puan diyerek,
övsem mi sövsem mi bilemediğim bu gizli kalmış fikrî başyapıtı selamlıyorum.

3 Beğeni

The Beast with Five Fingers

Kapalı oda esrarı sevenlere ayrıca hitap edecek filmde, tek elli piyanistin ölümü sonrası malikanede toplanan mirasçılar ardı ardına işlenen cinayetlerin zanlısı görünen "el"in peşinde gerçeği ararlar. Başı ve sonu komedi tonunda kurgulanmış filmde gerilimin tırmandığı anlar da var, özellikle şizofreninin pençesinde kıvranan koca gözlerin malum sahibi bunu her zamanki gibi yüksek perdeden vermeyi başarıyor. Andrea King ile Lorre’ye sırayla pan yapılan piyano sahnesi takdire şayan. Siodmak’ın yine zihin gücüyle bir şeyleri harekete geçirdiği senaryosu Donovan’s Brain’i yazan beyinden çıktığını gösteriyor.

Addams Ailesi’nin sevimli üyesi Thing’i (“kıymetlimis” Gollum ile beraber) sevindirecek karelerle veda edeyim.

1 Beğeni

Kitaplarında 2. kitabın ortasına kadar gelmiştim ama sonra yarım kaldı. Ben de filmlerini izleyip tekrar kitaplara devam etmeyi düşündüm. Tüm seriyi bir oturuşta bitirdim. Sabahlamama değdi gerçekten.
:blush:

18 Beğeni

Dr. Cyclops sonrası “insanları küçülten çılgın bilimadamı” filmlerine ara vermiştim, iki filmi bir arada çıkardım ve ikisi de güzel olmakla birlikte, türdeşlerinden farklı olarak, "yaşlı adamın yalnızlığı"nı barındırıyorlar içlerinde. Hele ki bitişleri, “benim” diyen melodramdan aşağı kalmıyor. İkisini de çok beğendim. Özellikle düşük puanların yüzünü kara çıkarttıkları için.

The Devil-Doll

Hapishaneden kaçan iki yaşlı mahkum, deneylerini tamamlamak isteyen ortağın evine giderler. Bride of Frankenstein’den bir sene sonra, günün modasına uyan yaşlı eşimiz hafif kafayı kırmıştır, kocası filmin hemen başında ölünce masum ortağını hapse tıkan bankacılardan intikam almak için Paris’e uçarlar.

Filmde Lionel Barrymore, tıpkı Unholy Three’de Lon Chaney’in sokulduğu gibi, kamuflaj için yaşlı kadın kılığına giriyor (ondan bağımsız olarak, sesini de kullanır - Chaney ile sesli versiyonu da çekilmiştir). Haksız yere suçlanan babasından nefret eden kızını Mia Farrow’un annesi, Tarzan’ın Jane’i Maureen O’Sullivan oynuyor. Gerek Barrymore’un kötü adama evrilmediği nadir filmlerinden olması gerekse müstakbel damadıyla alışılmadık dirsek teması nedeniyle türün içinde ayrı bir yerde duruyor, zamana karşı ayakta kalmayı da başarıyor.

Attack of the Puppet People

Her ne kadar afişinde “The Incredible Shrinking Man” taklit edilse de, o kısacık sekanstan bağımsız, kara mizah ve daha yoğun olarak dram yönü daha ağır basan, “marionette” dediğimiz kuklalara dönüştürülen insanların kuklacının yalnızlığını gidermek için, hiçbir zarar amacı güdülmeksizin uyutularak muhafaza edildiği bir mekanı ziyaret ediyoruz bu sefer. Eşini kaybetmiş yaşlı zanaatkarın “mad scientist” tiplemesiyle hiçbir benzerliği yoktur. Filmde The Amazing Colossal Man ve Dr. Jekyll & Mr. Hyde kullanımları da mevcut. Ölümcül kuklalardan bıktıysanız, farklı bir deneyim için bu filme şans verebilirsiniz.

3 Beğeni

Sevgili kolombre, ben sana kült/klasik film tavsiyesinde bulunmaya girişecekken, ben senden feyz aldım, iyi de oldu. Gerçekten seçimlerin, değerlendirmelerin ve paylaşımların çok iyi, emeklerine sağlık.

Seyredilmemiş her eski film; yeni, yepyeni filmdir-

2 Beğeni

Başlat

Eğlencelik, nostaljik güzel bir film. Aynı adlı romandan uyarlama. Kitabı da uyarlaması da eşit seviyelerde bir hikaye. İkincisi de yoldaymış zaten. Çıksın izleriz. Denk gelirse ikinci kitabı da okuruz.

:star: :star: :star:

2 Beğeni

Bu sene gişeyi korku filmleri ele geçirdi. Bu da tür için sevindirici bir haber. Weapons senenin güzel işlerinden birisi. Şüphe ve gerilim düzeyiyle film sizi kendine bağlıyor. Hikayenin bölümlere ayrılmış bir anlatımı var. Finali bir tık basit kaçsa da güzel bir sonuçla film bitiyor. Türü sevenlere tavsiye ederim.

5 Beğeni

Kesinlikle. Ben de yıllardır ötelediğim iki büyük uyarlamayı artık seyretmeye karar verdim, biri 5 diğeri 7 saatlik. Dolayısıyla…

Les Misérables (Sefiller, 1934)

Filmin 1925 sessiz uzun metrajından sonra gelen destansı uyarlaması, bugüne kadar kitaba en sadık versiyon olarak kabul ediliyor. Toplam süresi 4 saat 40 dakika olan film, Michel Simon ve Jean Gabin ile fiziksel benzerlikleri su götürmez baş aktörü Harry Baur’un omuzlarında yükseliyor.

Üç bölüme ayrılmış filmin ilk kısmı mahkeme sekansıyla bitip, Thenardierlerin hanında diğer bölümü açıyor. Son bölümün neredeyse bir saati isyancılar ve askerler arasındaki çatışma ile geçiyor. Kanalizasyon sahnesi uzun uzadıya verilmiş.

Hızlı atlanan birkaç yer var: Jean Valjean’ın ilk kimlik değişiminde onu hemen belediye başkanı olarak görüyoruz. Ortanca bölümde Cosette handan 8 yaşında ayrılır ancak sonrasında 16 yaşında genç kız olarak karşımıza çıkar. Jean Valjean’ın son kimliği, Javert’in ağzından tek cümleyle geçiştirilir, oysa filmde hayatını kurtardığı Fauchelevent gösterilir (kitapta ondan iyilik isteyecektir). Fantine’in namusunu korumak adına ölmeyi göze alması, kitabın (Pre-code sinemasının esin aldığı Avrupa sinemasında!) seyirciler için yumuşatılmasının bir sonucudur. Film kısa olsa kurguda atılmış diyeceğimiz bir noksanlık ise, Marius’un hancının babasının hayatını kurtardığı söylevini yan duvardan duyması. Sonrasında yüzleşmeleri gösterilmiyor, hatta Jean Valjean’a kurulan kumpas sonrasında tutuklanıp bir daha görünmüyor çift. Küçük oğullarına (ve elbette Marius’a yanık kızlarına) odaklanılıyor.

Bir saat 50 dakikalık ilk bölümü takiben seksen beşer dakikaya ayrılmış iki parçalık ikinci bölüme rağmen, kitabın filme uyarlanmasında ne kadar detayın sığdırılamayabileceğini bir kez daha görüyoruz. Sinema gözüyle baktığımızda aslında üçüncü bölümde 55 dakikanın çatışmalara ayrılması bu yönden epey fırsat maliyeti çıkarmış. Çok daha verimli kullanılabilir sürenin tamamı, akışı kesercesine, devrime ayrılmış. Bu bölüm 25-30 dakikaya sığdırılıp en azından Marius’un hikayesi tamamlanabilirdi. Ayrıca filmin son anlarından sonra (Marius’un evinde baba-kız buluşması) kitap rahat bir elli sayfa kadar daha devam ediyor, ancak burası film diline uygun düşmüş, lakin 55+30 olarak bakmak lazım bu son bölüme, maalesef 110+85 dakika drama izledikten sonra paldır küldür çatışmayla açılan bölümün içine düşmek ve bir saat bunu izlemek, böylesi bir uyarlamaya köstek vuruyor. Bakın, Suç ve Ceza’nın 4 saatlik Rus uyarlamasında hiçbir önemli noktanın atlandığını hissetmiyor, iç monologları bile duyumsuyordunuz. Yine de Jean Valjean’ın mahkeme, Javert’in de malum nehir yolculukları öncesi yaşadıkları iç çatışmaları görebiliyoruz. Kitabın beylik sözleri de filmin önemli kısımlarına yedirilmiş.

1958 versiyonu 5 saatten kırpıla kırpıla üçe inmiş olduğundan onu tam versiyonu karşıma çıkmadıkça seyir defterimden sildim. Filme dönelim, geniş perspektiften çekimler pek az, ışık ve yakın çekim kullanımları ağırlıkta, hatta Dutch angle ve alttan çekim teknikleri Jean Valjean’ın duygu dünyasını yansıtmak için ustaca kullanılmış. Suç ve Ceza’da müfettiş de iyi oynuyordu (fahişe Sonya rolünü BBC uyarlamasında Lara Belmont yardırmıştı) ve Raskolnikov ile karşılıklı döktürüyorlardı. Bu kadroda beş saate yakın sürede tüm iş Jean Valjean’ın üzerine düşmüş. Rol çalabilen bir yüz yok, sırıtmıyor ancak ekstra güç de katsa güzel olurdu.

Gotik (ve Alman dışavurumcu) mimarinin yer yer kendini gösterdiği görüntüleri her bölüm için ayrı galeriyle aşağıda sunuyorum. İleride filmi izleyecek yeni okurlara rehber teşkil etmesi dileğiyle…

2 Beğeni

kolombre bu kadar isabet de olamaz. Sefiller romanını rahmetli Volkan Yalçıntoklu’nun çevirisiyle okuduktan hemen sonra sıra sinema uyarlamalarını izlemeye geldiğinde ilk olarak 1934 yılı Fransız yapımı filmini izlemeye gelmişti ama hiçbir yerde Türkçe çevirisi yoktu. Pek çok çevirmen arkadaşa rica ettiğim gibi Turkcealtyazı sitesinde çevirmen deusex’e yalvar yakar bu uzun metrajlı filmi çevirterek bu uyarlamayı sinemaseverlere kazandırmıştık. Çünkü yalvarmalarımı kabul eden tek kendisi olmuştu. Yine senin aracılığınla kendisine sevgilerimi ve selamlarımı yolluyorum.

Not: Gerçekten güzel bir yapım, Bu filmdeki “kanalizasyon sahnesi” aklımdan hiç çıkmıyor. Diğer Sefiller uyarlamalarından en iyisinin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

2 Beğeni


Bu filmi ve sefiller ile ilgili bütün filmleri izledim. Jean Gabin’in Jan Valjan karekterini izledikten sonra diğer bütün Jan Valjan karekterleri gözümde küçüldü. Siyah beyaz olması yanında sinemanın ilk yılları olması ile birlikte ve bunun yanında konusu ile harika bir etkileyici tablo çizilmesi hayran verici bir etki bıraktı. Filme gönül vermiş olanların bile bilmediği bir anektod dünyada ilk büyük film endüstrisi Fransız sinemasıdır, Hollywood bu büyüklüğü ve liderliği almak için akla hayale gelmedik işlerin içine girmiş mahkemeler yoluyla sinemalarda telif ve yayın hakları üzerinde o zaman için devrim sayılacak mahkeme kararlarına imza atmıştır. Hatta bir filmin senaryosu kendisi de çekmek istediği zaman o senaryo ve yazarın eseri için kitapta yazılanlar hepsi harflerden oluşuyor haliyle bir eserin içinde yazılanlar diğer harflere benzeyebilir diye mahkemeden karar çıkartıp telif hakkı kuralını delmişlerdir. Hollywood hem haksızlık, hem sömürü, hem de kan üzerine kuruludur. Çok uzattım herkese iyi seyirler.

2 Beğeni

Bir Zamanlar Hollywood’ da…

Tarantino filmi diye başladık izlemeye ama beklediğimiz şeylerin sadece bir kısmını bulabildik. Onu da son on beş dakikada bulduk. ‘‘Eeee ne oldu şimdi?’’ diye bitirdik filmi.

:star: :star: :sleeping:

2 Beğeni

Hayır, çok uzatmadın, değerli bilgiler bunlar ve bu detayları bilmek iyi oldu. Film, sinemanın erken döneminde çekilmesine rağmen, eski diyenlerin ön yargılarını yerle bir edercesine diğer tüm Sefiller uyarlamasına meydan okuduğu bir gerçek. Bence,Fransız sineması Victor Hugo’ya ve ölümsüz eserine hak ettiği saygıyı bu filmle göstermişler. Filmi tekrar seyredesim geldi.

2 Beğeni