En Son İzlediğiniz Film?

aa hiç fark etmedim hocam kusura bakmayın :slight_smile:

1 Beğeni

gladiator (2000)

film, epik anlatıyı kişisel bir yas hikâyesiyle dengelemeyi başarıyor. russell crowe’un performansı, büyük kahraman pozlarından çok içine kapanmış bir onur duygusuyla ilerliyor; bu da karakteri daha insani kılıyor. film güç, iktidar ve onurun nasıl aşındığıyla ilgileniyor. scott’un görsel ihtişamı hikâyeyi bastırmıyor, aksine o yorgun ruh hâlini taşıyan bir çerçeveye dönüşüyor.

3 Beğeni


Masumiyet (1997)

Haluk Bilginer ne oynamış öyle. Böyle oyunculuklara ayrı bir hastayız. Yıllarca Memduh Başgan olarak tanıyıp sevdiğimiz Güven Kıraç’ı ise, o sıralar 29 yaşında iken tam tersi bir rolde görmek ilginç oldu. O da keza harika bir performans göstermiş.

Zeki Demirkubuz pek sempatik baktığım birisi değildi açıkçası holigan, kaba saba çıkıntı bir kişiliği olması sebebiyle. Sinemacılığıyla ilk defa tanıştım. Hoşuma gitmedi dersem yalan olur gerçekten sağlam bir film çıkarmış, hele ki daha 35’inde bile değilken.

Film özünde insanların birbirinin hayatını nasıl mahvedebileceğini konu alıyor diyebilirim; çok sevmek, sevilmek bir noktada insanı felakete sürüklüyor. Tabii yanlış insana bulaştıysanız. Bulaşmasanız da gerçi hayatınız yine mahvolabiliyor. Ben pek “karşılıksız aşkın erkeği mahvetmesi” olarak okumuyorum bu filmi. Genel olarak öyle bakılıyor ancak film çok daha geniş yelpazeden bakıyor meseleye. “İnsan” olarak bakıyor.

Uykusuz bir öğle vakti izleyip etkilendiğim bir film oldu diyebilirim. Geçmişini anlatan Kader filmini de izlemeyi düşünüyorum bir ara.

2 Beğeni

Son Durak: Kan Bağı (2025)
Son Durak serisi severek izlediğim serilerden biri. Gerilimi güzel, önceki serilerdeki filmlerin havasında beğenerek izledim.

6 Beğeni

Kader (2006)

Masumiyet’deki Bekir rolünü bu sefer Ufuk Bayraktar canlandırıyor. Gerçekten efsane oynamış. Ne adam ya, ne adam ya. Haluk Bilginer’i aratmamış pek. Türk sinemasında unutulmaz karakterlerden biri gerçekten Bekir.

Masumiyet kadar vurucu değil ancak meşhur tirad’ta Bekir’in anlattıklarını ilk elden görmek de güzel bir deneyim. Yanlış bir insana duyulan saplantı hem kişiyi hem de çevresindekileri mahvediyor.

Uzun zamandır film izlemiyordum (En son izlediğim üç film Hotaru no Haka, Paprika ve Shicinichi Samurai) art arda iki film izlemiş oldum bu hafta. Belki bakarsın devam ederim.

Zeki Demirkubuz bir daha izler miyim bilmiyorum, şahsen kişiliğini sevmediğimi söylemiştim ancak sinemacılığı iyi gerçekten.

5 Beğeni

the searchers (1956)

john ford, western mitolojisini parlatmak yerine onun karanlık köşelerine bakmayı tercih ediyor. john wayne’in alışıldık kahraman duruşu burada daha sert, daha rahatsız edici bir karaktere evriliyor ve bu da filme beklenmedik bir ağırlık katıyor. hikaye yüzeyde bir arayış gibi ilerlese de altta aidiyet, yabancılaşma ve intikam duygularının insanı nasıl dönüştürdüğünü kurcalıyor. ford’un geniş manzaraları bile huzur vermez tam tersine, karakterin içindeki boşluğu daha da görünür kılıyor.

6 Beğeni

The Ballad of Buster Scruggs - 2018

Amerikan yapımı vahşi batı filmi. 6 kısa hikayeden oluşuyor. Bir Coen biraderler işi. Daha önce No Country for Old Men, Miller’s Crossing, O Brother, Where Art Thou? filmerini izlemiş biri olarak (Belki daha fazladır. Hatırladıklarım bunlar) tarzlarını severim. Filmi daha önce seyretmiştim bu akşam bir daha seyrettim. Beğendiğim bir film. Ama Western olarak aynı yıl çıkmış olan “The Sisters Brothers” ı tercih ederim.

Eski westernleri babam seyrederdi. Ben pek meraklısı değilim. Ancak, denk gelince seyrettiğim “ Valdez Is Coming-1971” ve tabi ki “Unforgiven-1992” var aklımda kalan. Nispeten daha yenilerden olan Bone Tomahawk-2015 ve Hostiles-2017 diğer aklıma gelenler.

6 Beğeni

8 Beğeni

the grapes of wrath (1940)

yönetmen ford bu filmde amerikan rüyasının geride bıraktığı yorgun insanları merkeze alıyor. henry fonda’nın performansı sessiz bir direniş taşıyor. büyük laflar etmeden, bakışları ve duruşuyla filmin vicdanını kuruyor. konu, bireysel bir yolculuktan çok kolektif bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. ford’un sade anlatımı ve insana yaklaşımı, filmi bir dönem hikayesi olmaktan çıkarıp zamansız bir ağıta dönüştürüyor.

6 Beğeni

Yılın çılgın ve keyifli filmlerinden birisini izledim. Rachel McAdams tam bir bir çılgın ve eğlenceli. (Kendisi sevdiğim ünlülerden birisidir ayrıca)

İki iş arkadaşının çıktıkları iş seyahatinde başına korkumç bir olay gelir ve bir adaya düşerler. Hayatta kalmak için birlikte çalışmak zorundadırlar ve bu hiç de kolay olmayacaktır.

Sam Raini yönetmenliğinde ortaya iyi bir iş çıkmış. Eski filmlerine selam göndermeyi de ihmal etmemiş. Misery ve Cast Away filmlerinden ilham aldıkları aşikar. Türü sevenler kaçırmayacaktır.

9 Beğeni

“Yaşamlarımızı değiştirmenin mümkün olduğuna inanmıyorum. Zaten bir yaşam, ötekine benzer.”

:clapper_board: L’étranger (Yabancı)

François Ozon’un yönetmenliğini yaptığı film, Albert Camus’nün ünlü romanı Yabancı’dan uyarlama. Siyah beyaz bir estetikle sunulan film, kitaba sadık kalıyor.

Mösyö Meursault, annesinin öldüğüne dair bir telgraf alır. Bu acı habere hiçbir duygusal tepki vermez. Aslında etrafında dönen ya da başına gelen hiçbir olaya duygusal tepki vermez. Köpeği döven komşusuna, sokakta kavga eden insanlara. Meursault için hepsi eşit derecede anlamsız ve saçmadır. Hayatın kendisi saçmalıktan ibarettir.Bu yüzden, annesinin ölümü de onun umurunda olmaz. Cenazeden döndükten bir gün sonra Marie ile tanışır. Denizde yüzer, sinemaya gider, sevişir, sevgili olur. Marie evlenmek istediğinde kabul eder. Ancak önem vererek değil, öylesine. Marie “Su verir misin?” demişçesine cevap verir. Onun için hayatın içindeki hiçbir şeyin önemi yoktur.Arap metresi Cemile’yi döven ve Cemile’nin kardeşi Musa tarafından tehdit edilen arkadaşı Sintes’e de aynı şekilde davranır. Sintes, Meursault’tan mektup yazmasını ve karakolda lehine şahitlik etmesini ister. Meursault bunları yapar ama arkadaşını koruma duygusu ya da olanlara ilişkin üzüntü, korku ya da endişesi yoktur.Bütün bunlarla birlikte Meursault, depresif ya da hislerden büsbütün yoksun değildir. Yaz güneşinden, denizde yüzmekten keyif alır. Annesinin öldüğü bakımevinin bahçesinin güzelliğinin, bankta yürüyen bir böceğin de farkına varır. İnsanlar arasındaki ilişkilere yabancılaşmıştır Meursault, doğanın kendisine değil. Sonunu getiren de o doğa olacaktır ya. Daha doğrusu, parlayan güneş. Meursault, Sintes ve Marie ile sahile gezmeye gider. Musa ve arkadaşları Sintes’e sataşırlar. Musa bıçak çıkarır ve Sintes’in dudağında yüzeysel bir yara açar. Kavga biter.Sintes’in silahı vardır. Meursault, Sintes Musa’yı vurmasın silahı alır ve tek başına sahilde yürüyüşe çıkar. Musa’yı kumların üzerinde, şelalenin yanında uzanırken görür. Göz göze gelirler. Musa bıçağını cebinden çıkarır. Meursault da silahını. Bakışırlar.Güneş, bıçağa vurup Meursault’nun gözünü kamaştırır. Meursault önce bir el ateş eder. Duraksar. Sonra dört el daha ateş eder.Bu detay önemlidir. Çünkü ilk el ateşin bir anlamı vardır. Meursault, Musa’nın çıkardığı bıçağı hayati tehdit olarak algılamıştır. Ancak, sonraki dört el ateşin hiçbir anlamı yoktur. Ölmüş bir adama ateş etmeyi açıklayabilecek hiçbir şey yoktur. Camus’nün hayatı tanımlayışı kadar absürttür bu eylem.İşte burası, filmin ikinci kırılma noktasıdır. Mahkemede hâkim ve savcı, Meursault’un eyleminin arkasında bir neden aramaktadır.Savcının hararetli suçlamasının asıl sebebi cinayet değildir. Bir Fransız sömürgesinin hukuk düzeninde, bir Arap’ın canının değeri yoktur. Ancak, zanlı, katletme eylemine bir sebep ya da hiç değilse pişmanlık emaresi göstermek zorundadır. Yoksa geriye tek bir ihtimal kalacaktır: Meursault’un canavar olması.Evet, Meursault, o mahkemede, annesinin cenazesi ardından gözyaşı dökmediği için yargılanır. Birkaç yıl hapis ya da kürek cezasıyla kurtulabileceği bir suçtan, jüri üyeleri onun duygusuz bir canavar olduğuna karar verdiği için, idam cezası alır.Burada açık bir tezat ve saçmalık vardır. İnsan canına değer vermeyen ama değer veriyormuş gibi görünen bir sistem ve toplum, bir cana kıydığı için değil yeterince üzülmediği için bir insanı yargılar. Sanki duygulanmak insanın elindeymiş ya da vicdani bir görevmiş gibi. Meursault’u yabancılaştıran da aslında tam da toplumun bu tezatıdır. Filmin kitaptan ayrıldığı nokta, Fransız sömürgeciliği ve hukuk sistemi eleştirisine daha çok eğilmesiydi. Mesela hatırladığım kadarıyla kitapta Arap karakterin bir ismi yoktu. Kitabı okurken Meursault’a odaklanmıştım, filmi izlerken savcıya, avukata, cezaevi sahnelerine, hatta filmin açılışındaki Cezayir sahnelerine de dikkat ettim. Yönetmenin bu tercihini beğendim.

Özetle, izlenesi bir film.

3 Beğeni

(1977) Suspiria

Renkler, ışıklar, ortam ve en önemlisi müzikler. Beğendim. 10/7

9 Beğeni

Eyes Wide Shut (1999)

Yönetmen Stanley Kubrick’in kendi galasına bile gidemeden öldüğü ve ölmeden önceki son mirası.

Film, sadakatsizliği eylemden çok niyet ve bilinç düzeyinde ele alarak, arzunun düşüncede nasıl bir ihlal alanı yarattığını sorguluyor.

10 Beğeni

kubrick benim için iyi yönetmen tartışmasının bile dışında bir yerde duruyor. film çeken bir adamdan çok, sinemayı bir düşünme biçimi olarak ele alan nadir figürlerden biri. her filminde tür değiştirip yine de imzasını bu kadar net hissettirebilmek çok az kişiye nasip. röportajlarını, konuşmalarını okudukça da şunu anlıyorsun; tesadüf yok, sezgi yok, romantik efsane hiç yok. takıntı, kontrol ve mutlak bilinç var. o yüzden kubrick’i sevmek değil de onu ciddiye almak zorundasın. sinema tarihi de zaten bunu yaptı.

3 Beğeni

rosemary’s baby (1968)

polanski burada korkuyu gündelik hayatın içine sinsice yerleştirerek kuruyor. mia farrow’un kırılgan ve giderek içe kapanan performansı, filmin psikolojik gerilimini taşıyan en güçlü damar. konu doğaüstü bir ihtimal etrafında dolansa da asıl mesele güvensizlik, yalnızlık ve kontrol kaybı hissi. polanski’nin dar mekan kullanımı ve sakin kamerası, izleyeni karakterle birlikte yavaş yavaş huzursuz bir belirsizliğin içine çekiyor.

5 Beğeni

the pianist (2002)

roman polanski filmde savaşı hayatta kalmaya çalışan tek bir insanın sessiz yalnızlığı üzerinden anlatıyor. adrien brody’nin performansı yorgun, kırılgan ve neredeyse görünmez bir direnç taşıyor. konu, savaşın fiziksel yıkımından çok insan ruhunda açtığı boşlukla ilgileniyor. polanski’nin mesafeli anlatımı ve sade kadrajları, trajediyi dramatize etmeden, izleyeni ağır bir gerçeklikle baş başa bırakıyor.

6 Beğeni

Kuraudo - 2024

Japon yapımı macera filmi. Künyesinde “Korku” ve “Gerilim” de var ama benim pek diyesim gelmedi. Konusu , Al-Sat işleri yapan kahramanımız pek çok müşterisinin canını yakar. Eee ne demişler “Bugün yediğin hurmalar yarın poponu tırmalar”. Konu eh, çekim kalitesi peh, senaryo işte, oyunculuklar idare eder.

Batı filmlerinde kötü olaylar iyi insanların başına gelir. Asya filmlerinde kötü olaylar kötü insanların başına geliyor. Benim dikkatimi çeken nokta bu oldu. Mesela “Alice in Borderland” de (Şimdi 1. sezonunu 2. defa izlediğim için aklıma ilk o geldi. İlk sezon için konuşuyorum) benim “Küçük günahkarlar” dediğim karakterlerin başından geçiyor olaylar. Çalışmak istemeyen aylak. patronun sevilisiyle kırıştıran serseri, çalışanların intiharına neden olan jigolo, iş yerinde yükselmek için müdürüyle yatan kadın v.s. Çakması olan kore yapımı “Squid Game” de de keza aynı şekilde serseri bir kumarbaz, mafya bozuntusu, kötü kadın, kaçak göçmen. Toplumun bir arada olmak istemediği insanlar. “Battle Royal” de saygısız, kural tanımaz, işe yaramaz öğrencileri adaya toplayıp birbirlerine öldürttüler misal. Düşünecek olursam bir sürü örnek verebilirim de, ne düşüneceğim bu saatte yav. İşte böyle. Bunları da neden yazdıysam artık.

Sonuç olarak film ortalama. Asıl “Sayuri-2024” yi seyretmek istiyordum lakin bulamadım daha. Bulur da seyredersem yazarım.

4 Beğeni

Argylle: Gizli Casus-2024

İngiliz/amerikan yapımı Casus/Macera/Komedi filmi bir Apple Tv+ filmi. Konusu, kahramanımızın yazdığı casusluk romanlarının gerçek hayatı önceden anlattığı anlaşılınca başı belaya girer. Konu eh, senaryo ortalama, oyunculuklar başrol oyuncusunu saymazsan fena değil. Özellikle Sam Rockwell. İlk “Yeşil Yol” da seyrettim sanırım. Daha önce oynadığı The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy-2005, Moon-2009, Poltergeist-2015, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri-2017, See How They Run-2022 filmlerini de seyretmiştim. Özellikle Three Billboards Outside Ebbing, Missouri de ki oyunculuğunu beğenirim. Çekim kalitesi fena değil. Komedi kalitesi birkaç kere gülümsetti, casusluk derecesi pop-casusluk kıvamında. Film totalde “Yaani” derecesinde.

Asıl olay (Benim için. Siz zaten biliyorsunuzdur) Apple Tv+ içeriklerinin artık TV+ üzerinden Türkçe dublajlı seyredilebiliyor olması. OH LA LA. Tabi ki 130 tl verip abonelik almayacağım. Ben klasik “Rüyaya Yatma” yöntemiyle seyredeceğim.

6 Beğeni

city lights (1931)

charlie chaplin sessiz sinemanın imkanlarını duygusal bir zarafete dönüştürüyor. kendi canlandırdığı serseri karakteri, abartılı mimiklerin ötesinde saf bir merhamet ve naiflik taşıyor. hikaye basit görünse de insan onuru, sevgi ve fedakarlık üzerine son derece incelikli bir yerden ilerliyor. chaplin’in mizahı ile hüznü aynı kadrajda eritme becerisi, filmi derinden dokunan zamansız bir deneyime dönüştürüyor.

6 Beğeni

Geçen senenin çok övülen filmini izledim. Film, uzun süresine rağmen temposuyla bir an bile sizi ekrandan ayırmıyor. Timothée Chalamet müthiş performansıyla filmi sırtlıyor. Muhtemelen ilk Oscar’ını alacaktır. Karakterin kazanma hırsı ve bu uğurda yaptıklarını izlemek keyifliydi. Spor biyografisi diye izliyorsunuz ama bu durum işin süsü olarak karşımıza çıkıyor. Güzel bir iş. Tavsiye ederim.

9 Beğeni