Bu aya Antik Yunan’ın Kısa Tarihi ile talihsiz bir giriş yaptım. Büyük ihtimalle çeviri problemi yüzünden 50 sayfadan sonrasını asla getiremedim. Kitap için çok hevesli olduğum için moralim bayağı bozuldu.
Sonra Tanrıçalar ve Tanrıça’nın Dönüşümleri kitabını okudum. Tam anlamıyla mükemmel bir kitaptı. Şu başlıkta da incelemesini yapmıştım zaten. Mitolojiyle ilgili olanların mutlaka listelerine alması gereken bir kitap.
Planlarımı bozan diğer bir kitap Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi kitabı oldu. Üç bilemedin 5 gün ayırmak isterken bir haftadan fazla süremi aldı. Bu da kitabın boyunun büyük, yazılarının da küçük olması yüzündendi. Aslında aşırı keyif alarak okudum. Bu konulara ilgisi olanlara da mutlaka tavsiye ederim. Eski uygarlıklardan itibaren başlayıp son zamanlara kadar okültizmin tarihini anlatıyor. İlk başlarda daha çok tarih ya da mitoloji kitabı okuyor gibi hissediyorsunuz hatta. Kabala, Templar Şövalyeleri vb. gibi ilgi çekici konularda bilgiler veriyor. Sonlara doğru, sıra cadılığın yaygın olduğu vakitlere geldiğinde gerçekten tüyler ürpertici bilgiler vermeye başlıyor. Yani kısaca bu konuda aklınıza gelebilecek her şeye değinip merakınızı gidermeyi başarıyor. Çok vaktimi alsa da değdiğini düşünüyorum.
Lovecraft’ın Bütün Romanları’nda Delilik Dağlarında, Charles Dexter Ward Vakası, Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu Innsmouth Üzerindeki Gölge ve Zamanın Uçurumunda eserleri bulunuyor. Bunlardan iki tanesini önceden okuduğum için diğer üçünü okudum sadece. En beğendiğim Charles Dexter Ward Vakası oldu. Hatta en sevdiğim Lovecraft kurgusu bile olabilir. Geçmişle bağlantı kuran ve okudukça havası değişen müthiş bir romandı. Dr. Jekyll ve Bay Hyde ile Dracula kitaplarını anımsatan yerleri oldu. Zamanın Uçurumunda ise tipik bir Lovecraft kurgusuydu, yani gayet tatmin ediciydi. Ancak Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolcuğu burnumdan geldi resmen. Yazarın tarzından oldukça uzak buldum. Lovecraft’ı eleştirmem için kırk değil kırk bin fırın ekmek yemem lazım ama yeni bir şey denemek isteyip tam oturtamamış gibi hissettim. Romandaki karakterler tanıdıktı aslında. Pickman’ın Modeli öyküsünde karşımıza çıkan iki karakteri barındırıyordu ama iki eser birbirinden çok farklıydı. İlk başta Unutulmuş Fantastik Klasikler’den bir roman okuyormuşum gibi hissettim ve ilgimi çekti. Ama sonra sık ve kısa aralıklarla yapılan yolculuklar ve bitmek tükenmek bilmeyen betimlemeler karşısında çok yoruldum. Ancak olay içeren kısımlarda keyif alabildim.
Cehennemlik Yürek bir çırpıda biten etkileyici bir öykü. Pandora’nın kutusu mitini aklıma getiriyor. Kısaca Zeus’tan habersiz ateşi elde eden insanlara ceza olarak Pandora ve kötülükleri içeren kutusunun gönderilmesi miti. Burada da karakterlerin doyumsuzlukları, hazza olan açlıkları ve umursamazca yaptıkları günahları ateşi temsil ediyor ve kutuyu açtıklarında da günahlarının bedeliyle karşılaşıyorlar.
Üç Sahtekar ise bu ay en beğendiğim hatta hayran olduğum roman olabilir. İçerisinden ana olayla bağlantılı birçok hikaye var. Onlar bile o kadar sürükleyici ki okurken bu hikayeye nereden geldiğimi unutup geriye dönmek zorunda kaldım. Sonunu ise bir sürü ipucu almış olamama rağmen tahmin edemedim ve şoka girdim. Yazar resmen gözünüzün önünde olan şeyi görmemeniz için dikkatinizi dağıtıyor. Kitabın arka kapağını ve giriş kısmını okumayın diyorlar ama ben okumuş olmama rağmen son sayfaya kadar olayları tam olarak çözemedim. Şimdi düşündüğümde ise nasıl anlamadığıma şaşırıyorum. Resmen kitabı okurken illüzyon yaşamışım.
Bu Ölümsüz kitabı çok ilginçti. Beni okumaya teşvik eden Yunan mitolojisiyle ilgili olmasıydı. Tam olarak konusunun içinde mitoloji olmasa da bol bol gönderme vardı ve bunları okumak keyifliydi. Bunun dışında olayları ve kişileri oturtmak için bir süre okumanız gerekiyor. Bu süreçte yine de kitabı ilgiyle okuyabiliyorsunuz. Olanları anladıkça da daha çok sarıyor. Yazar bazı şeyleri tam olarak açıklamamış ama buna rağmen sonunu beğendim. Yine de kitabın evreni hakkında daha çok okumak isterdim.
Son olarak aralara serpiştirerek okuduğum Kyklops ve Trakhisli Kadınlar var. Kyklops, Polyphemus ile Odysseus arasındaki olayları anlatıyor. Günümüze kadar gelebilmiş tek satyrikon dramaymış. Bu da oyundaki koronun satirlerden oluşması ve oyunun komik öğeler içermesi anlamına geliyor. Zamanına göre değerlendirildiğinde de gerçekten komik bir tarafının olduğunu görebilirsiniz. Trakhisli Kadınlar ise Deianeira ve Herakles ile ilgili olan mitleri anlatıyor. Deianeira karakterini Daenerys ile çok benzetiyorum. Martin gerçekten bu mitlerden yararlandı mı emin değilim ama hem isimleri benzer hem de bazı olaylar benzerlik taşıyor. Daenerys, Drogo’yu kurtarmak için bir cadıyla anlaşmıştı ama sonucunda kandırıldığını öğrenmişti ve işler daha da kötüye gitmişti. Cadı da yanlış hatırlamıyorsam bunu intikam için yapmıştı sanki. Sonuç olarak Drogo’yu kendi elleriyle öldürmek zorunda kalmıştı. Dizide tam olarak böyleydi ama ilk kitaptaki olaylar da böyle mi olmuştu tam hatırlayamıyorum. Mitte ise Deianeira, Kentaur Nessor tarafından kandırılıyor. Nessor ölürken aslında zehirli olan kendi kanını Herakles’ten intikam almak için Deianeira’ya veriyor ve kocası eğer başka kadınlara göz dikerse o kanı kullanarak Herakles’i tekrar kendisine döndürebileceğini söylüyor. Deianeira da yıllar sonra yuvasını korumak için bu yöntemi kullanıyor ve istemeden kocasının ölümüne sebep oluyor. Sonuçta iki kadın da kocaları için iyi bir şey yapmaya çalışırken kandırılıyorlar ve onların ölümlerine sebep oluyorlar.
31 Beğeni
