İlk sezonu yeni bitirdim. Beklemediğim bir şekilde bitti. Diziyi izlerken acayip geriliyorum, bir yandan da karakterlere uyuz oluyorum ve tuttuğum kişi değişiyor sürekli ![]()
Dexter: Resurrection
Tek sezonluk “final düzeltme” girişimi yerine adam akıllı, süreği olan ve yıldız oyuncularla kendini ciddiye alan bir devam projesi olarak Dexter Vol.3, dönüş haberlerini ve dahi prequel dizisi “Original Sin”’i takiben yeşeren umutlarımızı boşa çıkarmadı ve tempolu, hatalarından ders almış bir senaryoyla, eleştiren, izleyen, hepimizin takdirini kazandı.
Angel Batista: New Blood’da göründü, sonrasında kullanılmadı. Büyük hayal kırıklığıydı. Burada sezon boyunca kendisini görüyoruz. Miami’den cameolar da gelecek sezonlarda ana serideki kimi hataları düzeltecekleri yönünde ümit verdi.
Harrison: New Blood’da son derece antipatik olan bu karakter, mini dizinin hemen bitiminde devamının çekileceği haberlerini yuhalatmıştı, kariyeri sona erecek diye düşünürken bu seride gayet oturaklı, işlevli bir karaktere hayat vermiş.
Halisünatif karakterler: ilk kez olarak “greatest hits” tadında bayağısı bir araya toplanarak gövde gösterisi yapılmış. İlk bölümden son bölüme kadar, sürpriz şekilde kendilerini gösteriyorlar.
Konuk oyuncular: Game of Thrones’tan Jessica Jones’a, HIMYM’den TDK’ya, hiç toplanmadığı denli tanıdık simayı bünyesine katan sezon, hepimizi Umacı yapmakla kalmadı, “haftanın canavarı” konseptini, “yuvarlak masa” ekibi sayesinde, tek bir rotaya sokarak formatı da yenilemiş oldu. Gerek Brian’lı gerek Trinity’li sezonda dahi “ara görev”ler bulunurken burada tüm “görev”lerin tek bir rotada seyretmesi muazzam bir yenilikti. İlk 3 bölüm 9-10 puan hissi vermese de, özellikle 4, 7 ve 9. bölümler “binge watch”un ödülünü veriyor ve sezondan aldığınız tat her bölümle üstüne koyarak artıyor.
Yeni sezona “devreden” karakterler olması da güzel, genelde Miami Metro ekibi haricinde buna tanık olmazdık. Tabii Lumenvari şekilde, görmeyeceklerimiz de olacaktır.
“Daha farklı yapılabilirdi” yerler olacak, özellikle de final bölümünde, lakin New Blood’daki senaryo boşluklarından tutun da ana serideki “bıkkınlık” hissini duyumsamaya kadar, hepsinden azat oluşumuzun coşkusu yeterli olmalı bence.
Yeni nesil “hızlı kurgu” ekolünün etkilerini de görüyoruz: Meşhur intro yerini logo açılışına bırakmış, müzik de hiç olmadığı kadar nüfuz etmiş diziye. Hatta finalde “n’oluyor?” dediğiniz bir sahne var, lakin hiçbiri Baby Driver vb. gibi sırıtmıyor, gayet yerinde kullanılmış ve komadaki karaktere kan verip onu ayağa kaldırmış.
Sonuç olarak, kendi seyircisini memnun etmekle kalmayıp, sonraki nesil seyirciyi de kendine bağlayarak bir taşla iki kuş vurmuş Dexter markası. Umarım bu sefer rehavete kapılmaz ve en önemlisi üçüncü kez kötü bir finalle seriyi sonlandırmazlar. Her şekilde, inişleri ve çıkışlarıyla, eşi görülmemiş bir yolculuğu sürdürüyoruz Dexter ile birlikte. Sürdüğü müddetçe keyfini çıkarmak lazım. Hepimize güzel seyirler ola.
Not: Emmy ve Altın Küre için bekleşen “diğerleri” için üzgünüm. Yallah başka sefere.
Geçenlerde dinlediğim bir podcastte bahsi geçince “Hakkaten böyle bir dizi vardı ya.” diye aklıma düştü. 20 sene sonra tekrar izledim.
Lost Room, elinde açtığı her kapı dünya üzerinde kapısı olan herhangi bir yere ışınlanabileceğiniz gizemli bir otel odasına çıkan bir anahtar bulunan ana karakterimiz dedektif Joe Miller’ın, kaybolan kızını geri getirmek için önceden anahtara sahip olan kişiler tarafından bu gizemli otel odasından çıkarılmış ve hepsinin farklı farklı doğaüstü güçleri bulunan nesneleri aramasını ve bu arada da odanın gizemini çözmeye çalışmasını konu alıyor. İşin içinde yıllardır doğaüstü güçleri olan bu nesnelerin peşinde olan koleksiyoncular, nesnelerin tanrının bir parçası olduğunu düşündüğü için bu nesnelere tapan tarikatlar ve ikili oynayan örgütler ile Fantastik/Gizem türünde, bayağı sürükleyici bir mini dizi olduğunu söyleyebilirim.
İlk yayınlandığında 1.5 saatlik 3 bölüm şekilde yayınlanmış. Sonra yayınlanan DVD versiyonu ise 1 saatlik 6 bölüm şeklinde çıkmış. İzlemek isterseniz “Kaç bölüm ya bu?” diye aklınız karışmasın ![]()
Alien Earth
Ben de ilk 4 bölümü izledim. Açıkçası ilk Alien filminin büyük hayranı değilim. Ben daha çok Aliens hayranıyım. Aliens’tan sonra en sevdiğim 2. Alien filmi-dizisi bu oldu. Dizi iyi bir şekilde final yaparsa 1. sıraya bile oturabilir. Daha önce Alien serisinin bir evreni yoktu. Hep belirli bir formülü takip eden bir seriydi(bir uzay gemisi uzayda yolculuk yapar, gemidekiler uzun bir uykudan uyanır vs. ). Şimdi bu dizi ile bir Alien evreni yaratmaya çalışıyorlar. Bu çok hoşuma gitti. Açıkçası her yönetmenin Alien evrenin kendisine göre yorumlası çok sinir bozucuydu. Anladığım kadarıyla Ridley Scoot bile ilk filim ile Alien Convanat arasında tutarlığı sağlayamamış. Yaratıkların üremesi filan hep farklıymış. Şimdi köşeleri belirli bir evren olursa daha iyi olur. İkinci olarak ben sadece ilk 3 Alien ve Prometheus’u izledim. Ve içlerinde en sevdiğim yaratık bu dizideki yaratıktı. Yaratığın gücünü tam hissediyorsunuz izlerken. Hem Alien hem de Predator evreninin geleceğinden çok ümitliyim.
Kitaplardan tamamen kopulmuş ama WoT-LOTR kadar kötü değil. Ara ara güzel diyaloglar ve sahneler var, aşk hikayesi vs hariç ilk 2 bölüm güzeldi. Bakalım nasıl bitecek.
Burada ayrı başlığı da var, geçenlerde tekrar hortlattık ![]()
Netflix’de gezinirken denk gelip Archive81’i izledim.
Saw, Anabelle, Insidious, Nun, Conjuring gibi modern korku filmlerinden tanıdığımız James Wan’ın yapımcılığını üstlendiği bir gizem-gerilim dizisi.
Analog kaset restorasyonu uzamanı olan ana karakterimiz Dan Turner, gizemli bir işverenden çok yüksek bir ücret karşılığında dış dünyadan izole edilmiş, içinde restorasyon için gerekli tüm son teknoloji ekipmanları bulunduran ücra bir binada, eski bir yangında hasar görmüş VHS kamera kasetlerini onarıp dijital ortama aktarması için bir iş teklifi alır. Teklifi kabul edip bu ücra binada tek başına işe koyulan Dan’in, bu iş için rasgele seçilmediğinin farkına varması uzun sürmez.
Konusu benim de ilgimi çektiği için kısmen daha gerçekçi bir dedektiflik-gizem-gerilim türü beklentisi ile başladım fakat dizi çok kısa bir süre sonra Dark dizisinin ezoterik bir versiyonuna dönüştü
Spoiler vermemek için çok bahsetmeyeceğim ama bu beklenti ile izlemekte fayda var.
Gördüğüm en büyük eksisi bölümlerin gereksiz uzatılmış olmasıydı. Dizi ortalama 50 dakikalık 8 bölümden oluşuyor fakat bu 50 dakikanın 20 dakikası bizim Türk dizileri gibi gereksiz uzatılmış bol bakışmalı bol mimikli sahnelere gidiyor. 5 bölümde içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden aktarılabilirmiş.
Squid Game son sezon ikinci bolumu ancak ortalayabildik, akmıyor. Son bölüme (6) geçtik, onu bile sardık. Peki niye yazıyorum?
Alice in Borderland ile başlayan malzeme taşıma, finalde -burada da yazdığım- Circle (2015) ile, +1 üye=bebek fikriyle nihayete ermiş. Ki bu film de Netflix’te. İşin güzel tarafı, yılını falan yazmadan filmin adıyla diziyi aratırsanız oradaki çemberli, üçgenli şekiller, kostümler çıkıyor ve hiçbir bağıntı bilgisine ulaşmıyorsunuz.
Alice de aynı platformdayken, bu dizi kadrosuyla canlı sezon açılışı yapan Netflix umarım akıllanmıştır.
Ivır zıvır için “karakter gelişimi” eleştirisi yapan medyada daha ilk sezon sonunda kendini gösteren “kızını tekrar terk edip oyuna geri dönmek” saçmalığına dair hiçbir şey yazılmaması ve baş karakterin son sezonda hiçbir amacının kalmaması da ayrı bir komedi. Ve tüm bunların ortasında “yaratıcılık krizi” çeken fikir sahibinin serzenişi… Nereden baksanız vahim ve ders niteliğinde.
Umarım son sezona anlatacak bir şeyi kalmamış görünen Alice, çoklu karakter örgüsüyle, bizleri hüsrana uğratmaz ve hak ettiği tacı bu kötü taklidinden geri alır.
Who the f**k is Alice?
Disney yerine HBO’ya geçince The Pitt’e de bakayım dedim. Acil servis temalı onlarca dizinin son halkası. Pilot bölüm akıcı, Chuckygillerin Fiona Dourif sürpriz, fakat bir kere o sedyelerde yattınız mı perspektifiniz değişiyor. Askerde askeriye filmi izlemek gibi. Kaçacağınız yerde hayatın gerçeğine düşmek. Tavsiye etmiyorum.
8,9 puanı da mazoşizm olarak yorumluyorum. Bunun yerine The Rookie izleyin, keyfiniz yerine gelsin.
TOD’da gezerken denk gelip konusu ilgimi çektiği için From’a başladım. Girenin bir daha çıkamadığı, gece hayaletlerin insanları parçaladığı bir kasabada geçen gizem-gerilim dizisi.
Bu diziyi daha önce de görmüştüm ama başrolünde Harold Perrineau olduğunu bilmiyordum. Harold Perrineau deyince benim aklımda hep OZ’da tekerlekli sandalyesinde elinde parmaksız deri eldiven ile anlatıcılık yapan rastalı biri canlanıyor. Şimdi sakallarına ak düşmüş şekilde görünce tanıyamadım, bir moralim bozulmadı da değil ![]()
Dizinin ilk 3 bölümünü izledim. IMDB puanı 3-4 falandır diye düşünürken baktığımda 7.8 olduğunu gördüm
Oyunculuklar ve senaryo ilkokul müsameresinden hallice ama belki ilk bölümler olduğu için böyledir. İlerde açılıyordur diye umut ediyorum. Şimdilik sadece işin vahşet kısmını oyuncuların üstüne kırmızı boya döküp geçiştirmemeleri hoşuma gitti. Gore görselleri bayağı açık şekilde kullanılmış. Bakalım…
Yok hocam açılmıyor, dizi özellikle 80iq klasmanında bırakılmak için yazılmış gibi. Cliffhangerlar hayatta tutmuş.
Sanki Alien Earth yavaş yavaş bozmaya başladı… yani Koca Teknoloji devinin binasında güvenlik kameralarını izleyen kimse yok mu?
Peacemaker
The Pitt depresifliğinden sonra çerezlik bir şey izleyeyim dedim. Tam da beklediğim gibi, makara, akıp giden bir kurguyla seyredilen keyifli bir dizi olmuş. Arada birer doz alınabilir. T1000’imizin oğlu rolündeki John Cena’ya “benim gibi bir babadan senin gibi bir nonoş nasıl dünyaya geldi?” serzenişi favori sahneydi.
Çoluk çocukla izlemeyin tabii ki, aşırı argo ve yanı sıra cinsel unsurlar mevcut.
Dün akşam bitirdim. Gerçekten aldığı ödülleri hakeden performansı var. Çok beğendim diziyi. 15 saatlilk shiftin her bir saatini 24 dizisi mantığı ile işlemişler. Her bir dakikası aksiyon, drama, karakter gelişimi ve duygu patlamaları ile dolu 15 inanilmaz saat. Doktor değilim ama bir çok doktorluk dizisinde bu kadar açik ve gerçekçi sahne görmedim ve bunları yukarıda belirttiğim olgularla harmanlaması bu başarıyı getiriyor.
Bir başka durumda eğer bu dizideki acil servis yapısı Amerika da %10 bile gerçeklik payı var ise bizim ülkemizde sağlık hizmetinden zerre bahsedemeyiz…
Yavaş yavaş mı ![]()
![]()
![]()
![]()
20krk
Tam aynısını yazmaya geldim. Direkt bozdu bence ![]()
Ben işlerin yoğunluğundan dolayı 4. bölümden sonrasını izleyemedim. Bugün arka arkaya izleyip aradan çıkartayım diyorum. Daha önce sızıntısı olmuştu 5. bölümün çok iyi olduğunu söylemişlerdi 5 ve 7. bölümü özellikle merak ediyorum çünkü final öncesi genelde diziler çok iyi yerde biter. Bakalım Noah neler yapmış.
True Blood
Onca sene sonra anca siftahladığım dizide yeni bir şey bulamadım, iki bölüm posterdeki vampirimizin karizmasıyla geçiverdi. Anna Paquin, herhalde sonradan bozuyor, beklediğimin aksine sempatik ve ekranı dolduruyor. Peacemaker gibi bu da yol aldıkça vasatlaşıyorsa bırakacağım sanırım. Gio’nun “dizilerle filme ayıracağımız vakti heba etmemek” düsturu geliyor hep aklıma. Çok iyisi çıkmadıkça girmemek gerek herhalde bu topa. Seyir isteğini azaltıyor, aynı okuma ve yazmada olduğu gibi.
Dizi Game Of Thrones’a bütçe kalması adına 7.sezonda bitiriliyor o yüzden son sezonlar biraz hızlı gidiyor. İlk 4 sezon çok iyidir, Anna Paquin taşralı köylü kızını iyi canlandırıyor.
3’te kurt adamlar varmış. TWD ve The Originals, öncesinde Buffy ve Angel ile romantik vampir furyası dizilerini izledikten sonra “farklı ne var” diye girdim ama… Moonlight vardı bir mi iki sezonluk mu, onda bir şeyler vardı mesela… Forever Knight’ı zaten hiç izleme fırsatım olmadı. 4 sezon iyi diyorsanız bakarım. Bütçe işi, hele de Rome’dan sonra, kötüymüş. Carnivale, The Leftovers, His Dark Materials da merak ettiklerimden. Perry Mason ekleyip bırakmışım. Six Feet Under duruyor. George Carlin belgeseli, iki bölüm, başladım biraz, özlem ağır geldi kapadım. Onun kadar cesuru gelmedi.
Not: The Wire ve Oz da pilot bölüm terk bende
. Bir gün inşallah devam.
True Blood’un kitapları da vardı şimdi aklıma düştü, burada epey övmüştü biri, siz miydiniz hatırlamıyorum.






