Dediğim gibi bana fazla çocukça , basit vs gelmişti o dönem. Ki Buz ve Ateşin Şarkısı’nı yeni yeni okumustum o sıralar. Çıtayı arşa çıkardığı için Martin efendi ve dahası kendim sert ve ciddi fantastiklerden hoşlandığım için bu ne ya demiştim.
Vur dedik öldürdünüz ama olsun haketti.
Tabi Belgariad bunları vermez hatta yakınından bile geçmez. Ama seri öyle bir samimiyete sahip ki ister istemez insan bağlanıyor seriye. Hem ciddiyet ciddiyet nereye kadar. ![]()
Suç bende değil. Modaya ayak uyduruyorum. ![]()
O zaman olay bana dönmeden şöyle kenara çekileyim.
Elric serisiyle tanıdığım Moorcock halihazırda en çok sevdiğim yazarlardan birisi. Bu kitabını hevesle almış hatta okumaya kıyamamıştım. Sonunda okudum ve sanırım kitaplar konusunda uzun zamandır böyle bir hayal kırıklığı yaşamamıştım.
Kitap yazarın daha önce dört kitaplık bir seri halinde yayımladığı ve sayısız hikayeye sahip kahramanı Jerry Cornelius’un maceralarını içeriyor. Ancak yazar oturup yeni bir macera yazmamış, daha önce bu karakterin çeşitli mecralarda yayınlanmış hikayelerinden parçalarla bir kolaj yaparak deneysel bir şey ortaya çıkarmış. İyi halt etmiş. Yazara sevgim azalmasa da bu kitabı hiç okumamış, almamış hatta görmemiş olmayı isterdim. Kitaptaki röportaj için alınabilir kitap. Bunun dışında çöp. Anlamsız anlamsız , birbirine baglanmayan bir sürü farklı hikayeden alınmış parçalarla oluşturulmuş deneysel bir şey bu. Şey diyorum çünkü öykü değil, roman değil, deneme de değil. Saçma sapan birşey. Belki Jerry Cornelius roman ve öykülerinin tümünü okuyanlar için bir anlam ifade edebilir. O da belki.
Goodreads puanı 2.9 imiş.
- Amin Maalouf kitabım kendileri, bundan önce Afrikalı Leo’yu okumuştum ve bu kitap ona kıyasla çok çok iyiydi. Afrikalı Leo’da bir müddet sonra sıkıldığımdan olsa gerek bu kitabı da böyle bir ihtimal ile okumaya devam ettim ama sıkılmak ne kelime tempo bile düşmedi. Tarih konusunda okullarda gördüğüm dışında artı bir bilgim yok, romanın tarihi gerçekliliği nasıldır bilemeyeceğim, gerçi içimde büyük bir araştırma dürtüsü var, bakalım. Afrikalı Leo’dan sonra Amin Maalouf’a sıcak bakmıyordum ama diğer kitaplarına da şans vereceğim sanırım.
Kullervo’nun Hikayesi
Kısa bir öykünün ardından editörlük süreci, yazım süreci ve içindeki bazı şeylere açıklamalar olarak devam eden bir kitap. Öykü kısmı dışında şu an ilgimi çeken bir kısmı olmadığı için göz atıp okumayı bıraktım. Belki ileride tekrar bakabilirim o kısımlara.
Stefan Zweig’in okuduğum ilk kitabıydı.Tam olarak okumayı sevdiğim türde bir kitaba benzemese de kitabı beğendim.Anlatımı bence güzeldi.Akıcı bir şekilde okudum kitabı.Duyguları iyi yansıtmış bence.Herkese tavsiye ederim.
UrsulaRen’ in Yanılsamalar Kenti bitti. Hainli Döngüsü’ nün okuduğum ilk iki kitabındaki(Rocanno’ nun Dünyası, Sürgün Gezegeni) o durgun havanın bu kitapta da devam ettiğini gördüm. Evet öyküde kendi içinde bir macera var, bir yolculuk var, bir aksiyon var fakat o genel durgunluk hali kitap boyunca sürüyor. Ursula Guin’ in hoş edebiyatı, üslubu bu kitapta da mevcut. Zaten öyle de olmasa ikinci, üçüncü kitaba geçmezdim herhalde. 
Bakalım Karalığın Sol Eli’ nde neler olacak? 

İthaki’nin yakın zamanlarda basmış olduğu, kitapçılarda hep çok satanlar rafında gördüğüm ve buradaki arkadaşlarında beğenerek okuduklarını söylediklerinden dolayı “Ben Kirke” kitabını okuyayım dedim. Yunan mitolojisine merakım olduğu için aslında Kirke’nin hikayesini az çok biliyordum fakat bunun romanlaştırılmasının nasıl olacağını merak etmiştim. Kesinlikle kötü bir kitap değil fakat beni pek tatmin etmeyen, içinde hafif bir "gençlik roman"ı havası barındıran, yer yer gereksiz betimlemeler ve duygu tasvirlerinin bulunduğu bir anlatıma sahip olduğu için bana hitap etmediğini söylemek istiyorum.
Kendimi bildim bileli mitolojiye, özellikle de yunan mitolojisine meraklı bir insan oldum. Bu sebeple bildiğim hikayeleri Kirke’nin hayatına değen taraflarıyla ve yazarın bir çok hikayeyi harmanlamasıyla güzel bir kitap olmuş diyebilirim. Ama bu hikayeyi bilme mevzusu ve yazarın bitmek bilmeyen duygu aktarımı, mekan tasviri, iç ses olayı beni kitaptan biraz soğuttu. Genel açıdan baktığımda kötü demiyorum ama abartıldığı kadar da iyi bir kitap değildi.

Çehov’un “Üç Yıl” isimli kitabını şu an okumaktayım. Daha bitmeden yazmamın sebebi tamamen Çehov’la bu kadar geç tanışmış olmamın verdiği üzüntüyle ondan affımı dilemektir. Çünkü bulduğu her şeyi okumaya çalışan, her tarzda eser tüketmek isteyen, klasik, modern veya yeraltı edebiyatında her beğenilene ve önerilene kulak kabartıp okumaya çalışan ben nasıl olur da Çehov’un herhangi bir eserini okumaz. Elbette biraz abartıyorum fakat bu yazar Çehov olunca abartılmayı hak ediyor. Akıcı bir anlatım, hoş bir dil, karakterlerin çeşitliliği ve derinliği muazzam. Fark ettiyseniz “Üç Yıl” kitabı hakkında bir şey yazmadım daha. Ve yazmayı da düşünmüyorum. Sadece Çehoc övüp gidiyorum 

Ritmatist - Brandon Sanderson
Bu kitabı okumaya başlarken beklentimi çok düşük tuttum lakin kitap beni çok şaşırttı, şahane bir kitap. Bu kadar iyi olmasını beklemiyordum. Oldukça akıcı bir dille yazılmış, su gibi akıp gidiyor. Merak hiç bitmiyor her sayfada ayrı bir şeyi merak ettirmeyi başarıyor yazar.
Steampunk türüne aşık birisi olarak kitabın temalarından birinin de bu olması beni etkileyen bir diğer etken oldu.

Fablehaven’ın beşinci ve son kitabını (İblis Zindanı’nın Anahtarları) bitirdikten sonra Joseph Delaney’in Wardstone Günlükleri’ne başlamak istedim. Ama bir yandan da aklım Fuzuli Bayat’ın Kadim Türklerin Mitolojik Hikâyeleri’ndeydi. Sonunda ikisini birlikte okumaya karar verdim, ne de olsa sonuçta ikisi de mitoloji (biri yazarın, öteki halkın ürettiği mitoloji olsa bile)…
Wardstone Günlükleri’ne ülkemizde dizinin son kitabı olarak yayınlanan ama aslında seriden bağımsız olan ve dizi boyunca geçen yaratıkların tanıtımlarını içeren Hayaletin Yaratıkları ile başladım. Niyetim diziye kafamda bir alt yapı oluşturarak başlamak. Kitapta Wardstone Günlükleri’nde geçen yaratıklar (öcüler, kadim tanrılar, cadılar, büyücüler, ecinniler vs) tanıtılıyor. Bazı yaratıkların tanıtımının sonunda ise haklarında yazılmış kısa öyküler var. Kitap, dizide kötü yaratıklara karşı savaşan kimselere verilen bir sıfat olan Hayalet sanını taşıyan John Gregory tarafından yazılmış ya da derlenmiş olarak gözüküyor. Okuduğum kadarıyla hoşuma gitti, devamında da dizinin ilk kitabına başlarım artık…
Kadim Türklerin Mitolojik Hikâyeleri ise Türkler’in mitolojik öykülerine yer verilen bir kitap. Kitabın Türk mitolojisi konusunda uzman olan Fuzuli Bayat tarafından yazılmış olması değerini artırıyor. Bayat’ın kitaptaki şu sözlerinde bütün yüreğimle katılıyorum: “Kaybolan onca değerlerimiz içerisinde belki de en değerlisi, bizi biz yapan mitlerimiz, mitolojik inançlarımızdır… Batılı yazarlar kültürleri harmanlayarak mitolojik öyküler kaleme aldılar, bunları filmleştirdiler, herkesi batı değerleri ile yoğurmaya kalkıştılar… Kadim Türkler’in mitolojik öyküleri, efsaneleri millî bilincimizin, dünya görüşümüzün, kültürümüzün ve nihayet kimliğimizin ana kaynağıdır…”
Bayat’ın sözlerine ben de şunu eklemek isterim: “Yeni bir inanca geçmeyi o inancı türeten halkın kimliği ve kültürü içinde erimek biçiminde algıladığımız için kendi öz kimliğimizden, kültürümüzden epey ödün verdik. Sevindirici taraf ise artık bunun ayırdına varmış olmamız ve fikir adamlarımızın, yazarlarımızın karşı atağa geçmiş olmasıdır…”
Ben okurken merak duygusunu bir noktadan sonra yeterince canlı tutamadığını düşünmüştüm. Akıcılığı çok iyi olmasına rağmen artık ne olacaksa olsun kıvamına gelmiştim. Çok değil belki elli sayfa kısa olsa finali soğumadan yemiş, lezzetine daha iyi varmıştım.
Yer yer de derdini anlatırken tekrara düşmüş, bu tekrarlar bazen bir cümle bazen de bir paragraf gibi kısa vadeli ama bunları toplasak belki çıkmasını çok istediğim fazla hissettiren 40-50 sayfa olmayabilirdi. Bilmiyorum aynı şeyleri de siz de düşündünüz mü?
Denizi Yitiren Denizci - Yukio Mişima
Okuduğum ilk Mişima kitabı. Doğru an bu anmış.
Farklı kültürlerin eserlerini tatmayı işte bu yüzden seviyorum. Kültür değişince aynı duyguların anlatımı da bir başka oluyor. Perspektif değişiyor, en bilindik şey bile bir başka yaşanıyor. Mişima okurken de bunu hissettim. Tıpkı umduğum gibi.
Mişima’nın betimlemeleri bana sık sık, “yahu bunu bu şekilde anlatmak aklıma gelmezdi” dedirtti bana. Edebi yanı da aynı şekilde güçlü. Böylelikle kitap sizi rahatlıkla avucu içine alıyor.
Konu olarak baktığımızdaysa belki özgün bir kurgu bulmuyoruz, ama yaşanış ve anlatılış biçimine eğilince işler değişiyor. Eşini yitirmiş ve 30’larının başlarında bir iş kadınına aşık bir denizci, bu adamın aşkına karşılık veren iş kadının kendisi ve 13 yaşındaki oğlu arasında geçiyor bölümler. Oğlanın denizciyi idealize etmesi ama adamın hayat tercihi değişince olanların “korkunç” bir örneği. Evet, korkunç. Çünkü Japonlar yazılı eserlerinde de yapacağını yapıyor
Şiirsel olduğu kadar sert kültürlerini burada da ortaya koyuyorlar.
Kara ve deniz, yaz ile kışın (ki kitabın iki ana bölümü yaz ve kış adını taşıyor) dualitesinde geçen bu kitap, bana bir kez daha kötülük kavramı üzerine düşündürdü. Eserin belki de en güzel yanı bu: hayatın içinden bir şeyler anlatırken gerek denizcinin düşünceleri gerekse oğlanın (ve arkadaşlarının) idealize ettiği alternatif hayat sizi düşünmeye zorluyor. Sadece bir kurgu okumanıza izin vermiyor.
Örneğin, babalar ile ilgili olan kısım. Çok ilginç bir tespitti. O kısmı okuduktan sonra kitabı kapatıp bu kurumu gözden geçirdim.
Kitapta pek çok duyguyu öyle güzel yaşıyoruz ki; aşkı da, dehşeti de, aile bağlarını da bu kısa eserde gerektiği gibi hissediyoruz.
Tek bir korkum var: Eser sanıyorum İngilizceden çevrilmiş. Mesela eserin özgün adı Denizi Yitiren Denizci değil. Bu İngilizcesinde konulmuş bir ad ve bize de bu adla gelmiş. Aynı zamanda çevirmen de Amerikan Koleji mezunu. Kafamda deli sorular.
Japon edebiyatıyla ne kadar zamandır tanışmayı bekliyordum, Mişima da takibimde olan yazarlardan biri. Nedense şimdi aklıma geldi, hatırlattığınız için sağ olun
.
Biraz parazit yapacağım, kusuruma bakmayın.
Aslında son zamanlarda mangalar da okumaya çalışıyorum. Şansıma da hep buram buram “depresif” hava kokanlarına denk geldim. Beni en çok etkileyen, Japon kültüründe, ölüme, intahara, ölüm temasına verdikleri ağırlık oldu. Sanırım törensel bir eda ile yapıyorlar, ayrıca toplumsal olarak bir tür sorumluluk da yüklüyormuş (Evine bakamayan iş adamlarının tren raylarına atlaması, sigorta parasıyla geride bıraktığı ailesi geçinebilsin diye…).
Ağırlık yanlış olabilir, sayfaları çevirirken sanki ellerime katran bulaşıyormuş gibi hissediyorum, desem daha iyi.
Neyse efendim, uzun lafın kısası, beni bu edebiyata çeken en önemli özellik; katı bir kültürün altından ortaya çıkan duygusallık. Yanlış tanımlamış olabilirim, beylik laflarıma bakmayın
. Kitabınızı listeme aldım.
Sözlerine yürekten katılıyorum dostum. Yüzyıllar boyunca kültürümüz ve özellikle mitolojimiz bu şekilde unutuldu.
THE BOOK OF JHEREG (VLAD TALTOS #1 #2 #3)
KONUSU
1920’lerin dedektif romanlarını anımsatan bir tarzda yazılmış olan Jhereg, akıcı kurgusu ve diyaloglarıyla, eğlenceli bir karakterin zihnine yapılan ilginç bir yolculuğun hikayesi. Jhereg’in kahramanı Dragaera İmparatorluğu’nun en gözde kiralık katillerinden biri olan Vladimir Taltos. Dragaera İmparatorluğu, on sekiz ailenin sırayla hükümdarlık yapmasını sağlayan bir Döngü’ye sahiptir ve Döngü’nün dışarıdan üye kabul eden tek ailesi Jhereg’in en yetenekli katili Vladimir Taltos’tur. Diğer önemli figürler ise, asistanları, karısı, düşmanları, dostları, iş arkadaşları, içlerinde en değerlisi ise yanından hiç ayrılmayan ve ondan yardımını hiç esirgemeyen beslemesi küçük jhereg Loiosh. Üstün yetenekli bir kiralık katil olmanın yanı sıra Vlad aynı zamanda güçlü bir cadı. Çocukken Loiosh’un annesinden yumurtalarından birini ona vermesini isteyen Vlad, gelecekte en sadık yoldaşı olacak jhereg dostuna bildiği her şeyi öğreterek, arkadaşlık ederek ve onu koruyarak gözü gibi bakar. Çünkü annesine söz vermiştir. Karşılığında Loiosh’un hayat boyu desteğini alır. Tabii arada ısırıklarından korunmak gerekir ama zamanla Loiosh’un zehrine karşı da bağışıklık kazanır. Tıpkı Loiosh’la olduğu gibi Vlad, kitaptaki pek çok karakterle telepatik iletişim kurma yetisine sahip.
DÜŞÜNCELERİM
Bu kitap ilk üç kitabı içeren versiyonu. Seri de şu anlık 15 kitap var ve hepsi kendi başına okunabilir ama kronolojik sırada ilerlemiyor. Örneğin ilk kitapta ana karakter yaşadığı bazı olaylardan bahsediyor, biz bu olayları bilmesek de ufaktan bir fikir ediniyoruz. İkinci kitap ise ilkinden önce geçiyor ve bu bahsedilen olaylardan bazılarına şait oluyoruz. Araştırdığıma göre sonraki kitapları da farklı farklı zamanlarda geçiyor. Yazar, isteyen istediği kitaptan başlayabilsin diye böyle yazdığını söylüyor. Kafa karışıklığına ne gerek var derseniz direkt kronolojik sıraya göre okuyabilirsiniz ama ben çıkış sırasını öneririm.
Dünyası 17 haneden oluşan Dragaera İmparatorluğu, onun doğusunda yaşayan insanlar ve henüz sadece adı geçen birkaç diğer ırktan oluşuyor. Dragaeralılar daha uzun, daha büyük, daha uzun ömürlü ama daha az tüylü insansılar ve zırt pırt doğulu insanlarla savaşıyorlar. Hanelerin hepsinin farklı değerleri var ve toplumda belirli mesleklere yöneliyorlar. Ejderhaların komutan, Lyornların hakim, Orcaların denizci olması gibi. Büyü ise vatandaşlık hakkı. Işınlanma, telepati, ölü diriltme gibi mucizeler günlük hayatın bir parçası. 200 sayfalık kitaplar için oldukça detaylı bir dünyası var.
Birinci kişi gözünden anlatıldığından en iyi ana karakterimizi tanıyoruz. Vlad Taltos esprili, zeki, paranoyak ve toplumda yükselmeye çalışan birisi. Yan karakterler öyle hayata bakış açınızı değiştirecek düzeyde karmaşık değil ama Vlad ile aralarındaki ilişkiler ilgi çekici. Kendisi Doğulu(insan), çevresi ise Dragaeralı olduğundan ilişkileri “arkadaşız” basitliğinde kalmıyor.
Böyle ballandıra ballandıra yazıyorum ama üçüncü kitaba ayrıca değinmek lazım. Bu kitap oldukça politik bir kılığa bürünüyor. Ana karakterimiz kendisini dolaylı yoldan solcu bir devrimin karşısında buluyor. Bu aile hayatını da kötü şekilde etkiliyor. Karakterimiz, devrimin liderine şöyle bir laf ediyor “Fikirler için insanları feda ediyorsunuz.” Ne yazık ki yazar da ironik bir şekilde aynen öyle yapmış. Politik mesaj kaygısı ve o yıllarda yaşadığı sorunlar yüzünden önemli karakterlerden birisini ziyan etmiş. Siz kitabı nasıl değerlendirirsiniz bilmem ama ilk ikisinden ve okuduğum bir çok fantastik eserden farklı olduğunu söyleyebilirim.
Bir tetikçi/mafyanın polisiye tarzı sürükleyici maceraları ilginizi çekiyorsa okuyun. Artemis yayınları tarafından ilk 8 kitabı çevrilmiş. Hikayeler hep tekil olduğu için konu yarıda mı kalacak diye düşünmeden deneyebilirsiniz.
Bu Juan Juan’lar Aytmatov’un sözünü ettiği Mankurtlaşmayı yapanlar değiller miydi?
Evet “mankurt” uygulamasını onların icat ettiği söylenir. Aslında sözcük Türkçe’dir; şöyle ki:
- man: büyütme eki (örnek “mankafa”)
- kurt: vahşi (Kurt sözcüğünün asıl anlamı Türkçe’de vahşi’dir. Fakat Oğuzlar kurda saygı duyduklarından -tıpkı bir çocuğun babasına adıyla hitap etmemesi gibi- “börü” sözcüğü yerine “kurt” sözcüğünü kullanmışlardır. Bir tür “tabu” söz konusu yani.)
Dolayısıyla “mankurt” sözcüğü de köken olarak “çok vahşi, aşırı ölçüde vahşi” anlamına geliyor.
Not: Juan-Juanlar’ın bu uygulama için “mankurt” sözcüğünü kullanıp kullanmadıkları bilinmemektedir. Muhtemelen kendi dillerindeki bir sözcüğü kullanıyorlardı.





