Diskdünya hep okuma listemde olan, ama bir şekilde hep ihmal ettiğim bir seriydi, forumda takılma sürem arttıkça ‘Ben buradayım!’ diye avaz avaz bağırmaya başladı. Giriş cümlenden sonra hele susturamam artık. Bir sonraki siparişte görüşeceğiz kendisiyle gibi görünüyor 
Yapışkanlarım bitti.
Az daha çıldırsam kitabı komple not kağıtlarıyla dolduracaktım.
Diskdünya alışması en başta garip gelen ama alıştıktan sonra da bırakılamayan bir seri. Hesapta bu ay Diskdünya okumayacaktım ve gelecek günlere saklayacaktım ama yapamıyorum. Ne zaman kitaplığın önüne geçsem sıradaki Diskdünya kitabını da alıyorum. Kedinin ciğere baktığı gibi bakıp duruyorum ve dayanamayıp okumaya başlıyorum.
Şimdi biraz düz yazı okumaya ara verip Özdemir Asaf’ın "Çiçek Senfonisi"ni okuyacağım. Diskdünya’nın böyle etkileri de oluyor işte. Kitaba Shakespeare koyarsan insanın aklı tiyatro metnine gittikten sonra orada bir gezinir ve kendini şiir kitabıyla el ele, göz göze bulursun. 
Not: Geç olsa da yoruma görseller de ekledim. 
Koushun Takami’den Ölüm Oyunu’nu okuyorum. Açlık Oyunları’na ilham verdiğini bildiğim için aldım ancak aldığıma da okumaya başladığıma da pişman oldum. İki haftada ancak yarıladım kitabı, 300. sayfa civarındayım. Açıklamaya üşeniyorum eksikliklerini, direkt kötü yani kitap.
Ben,Kirke
Ön okumasına bakıp “Vay be ne güzel dili var!” demiştim. Şimdi okuyunca o kadar etkilenmedim. Galiba her cümle güzel destansı tasvirlerle dolu olunca bir yerden sonra tat alamıyor insan. Çok dondurma yiyip tat tomurcuklarının hissizleşmesi gibi. Bir de karakterlerin çoğu galiz karakterliydi, itici buldum onları.
Kitabın genel olarak bir kusru yok. Ama bana göre değil.
Ben, Sevmedim
Kitabın böyle etkileri varsa geç bile kalmışım ben almakta ![]()
Devasa bir seri ve aklına gelebilecek her şeye dair göndermeler yakalayabilirsin. Sadece altı kitapta o kadar fazla şeye denk geldim ki kitabın arkasına bir liste yapılsa epey faydalı olurdu diye düşünüyorum.
İş Bankası’nın Türk edebiyatı klasiklerinden sekizincisini okudum. Philip K. Dick ve J.G. Ballard’ın birer kitabını peş peşe okuduktan sonra Ahmet Mithat Efendi bünyemde detoks etkisi yaptı adeta. Türk edebiyatı klasiklerinin bu yönünü seviyorum. Felatun Bey İle Rakım Efendi’nin konusu Tanzimat döneminin bir çok eserinde olduğu gibi batılılaşma. Kitap iki karakter üzerinden alafranga ve alaturka yaşam biçimlerini karşılaştırıyor ve dümeni açık biçimde alaturkalıktan yana kırıyor. Fakat Ahmet Mithat Efendi’nin cilaladığı alaturkalık olan değil olması istenen bir kültürdür sanki. Kendisi batılılaşmaya karşı değil tam tersi batılılaşmanın temsilcilerinden biridir oysaki. Ancak çöküş sürecinde olan bir devletin ferdi olarak köklerine sarılmak zorunda kalıyor anladığım kadarıyla. Kitapta döneme özgü bir milliyetçilik olan osmanlıcılığın izleri yoğun olarak hissediliyor. Ben böylesi dönem kitaplarında en çok izlenim edinmeyi seviyorum. Bu kitapta da dikkatimi iki karakterin Osmanlıca üzerine konuşmaları çekti. diyalogdan anlaşıldığı kadarıyla dönemin iyi eğitimli, devlet dairesinde çalışan iki genci alfabe konusunda bile anlaşamıyorlar. Yine kitabın başka bölümlerinden Osmanlıcanın yetişkinler için bile öğrenilmesi zor bir dil olduğu anlaşılıyor. “Yeni Türk harflerinin kabulüyle bir günde cahil kaldık.” tartışmalarının yeniden alevlendiği bu günlerde benim için değerli bir izlenim oldu doğrusu.
Kitabın neredeyse 150 yıl önce yazıldığı göz önünde tutulursa yazarın anlatım biçimi için oldukça tatmin edici diyebilirim.

Martha Wells’in Katilbot Günlüklerinin üçüncü kitabı olan "Kaçak Protokol"ü dün bitirdim. İkinci kitabıyla soğuduğum bu seriden bu kitapla beraber tamamen vazgeçmiş bulunmaktayım. İnce bir kitap olmasına rağmen 3 günde bitirebildim. Kendi sistemi hackleyebilen bir robotun hikayesi güzel olsa da bu konunun işlenmesi “ergenvari” bir şekilde ele alınması beni çok soğuttu. Kitabın sonlarına doğru “artık bit yahu” diye terler dökerek bitirdim kitabı. Kitaptaki olaylar o kadar üstünkörü ele alınıyor ki, neyin neden, nasıl, niçin olduğunu anlayamıyorsunuz. Robotumuz bir çok iş yapıyor ama ardı boş olan, bir anlam içermeyen şeyler yapması okurken canınızı sıkabiliyor. Dakikalarca eksikliklerinden bahsedebilirim fakat beni yakalayıp hikayeye dahil edememiş bu kitap için uğraşmak istemiyorum.
Elbette bu türü sevecek, beğenerek, merak ederek okuyacak insanlar olabilir. Ben o insanlar grubuna giremedim malesef. Serinin diğer kitaplarını almayı veya okumayı düşünmüyorum.

Otomobille İlk Gezi Balkanlar 1908 - Frances Kinsley Hutchinson
Kitap 3 Amerikalının 1908’te arabayla gerçekleştirdiği gezide yaşanılan anılar ve gözlemler kitabı. Anı - seyahat kitaplarını genelde severim. Kitabın başında gezilen çoğu yer yabancı geldi.Osmanlının ulaşamadığı yerlerden başlamışlar gezmeye. Dalmaçya’dan başlamışlar Balkanlara kadar arabayla gitmişler. Yazar aynı zamanda fotoğraflar çekmiş bu fotoğraflarda kitapta yer almakta. Anlatım yer yer sıkmakta. Zira sürekli betimleme ve insanların nasıl giyindiğinin tasviri üzerine notlarını yazıya dökmüş yazar. Sonradan fark ettim ki yazar kadınmış. Bu yüzden özellikle balkanlarda yerel halktan kadınların ve müslüman kadınların giyimleriyle ilgili her şehirde not tutmuş, fotoğraflarını çekmiş fırsat buldukça. Gezilen yerlerin tarihinden, güncel ve politik durumlarından çok insan odaklı, buralarda halklar ne yer,ne içer,ne giyerler kısmı yazarın daha çok yazıya dökmekte ilgilendiği alanlar olmuş.
Genelde tarihte anılarını, seyahatlerini günlükleştiren kişiler asker olmasından kaynaklı, aynı dönemde alışılan anı tarzından farklı konulara yönelik gözlem ve tasvirler mevcut.
Aksoy Yayıncılğın 90’lı yılların sonları 2000’li yılların başlarında bastığı bu seriyi topluyorum yavaş yavaş. Kitapların baskı kaliteleri ve ciltli olmaları güzel. Ancak kitapta keşke yazar hakkında bir bilgi notu olsaymış bu gezinin eminim bir arka planı vardır. 3 kişilik seyahatlerinde diğer yolculardan Önder ve Neşeli olarak bahsediliyor. Kimdir bunlar gazeteci mi diploamat mı keşke bir-iki sayfalık önsöz konulsaymış. Ben yazarı kadın olduğunu kitabın yarısında bir anısını anlatırken fark ettim.
Gönül isterdi ki gittikleri rotada bir araç yolculuğu yaparak bölümleri okumak ve gezerken çektikleri fotoğrafların şimdiki hallerine görerek karşılaştırmak. Google maps’ten şöyle bir yol haritalarını da çizdim.
Özet

Kitap: Gökkurt - Bumin Kağan’ın Börü İhtilali
Yazar: Çağlayan Yılmaz
Yayın: Panama Yayıncılık
Baskı: 2019 Mart, 1. basım
Kapak: Cihan Engin
Sayfa: 400
Kitap hoşuma gittiği için bir Eski Türk tarihi meraklısı olarak geniş bir inceleme yaptım. Başlayalım bakalım…
Halklar:
- Aşinalar: Göktürk Devleti’ni kuran Türk boyu. Aslında doğrusu "Aşına"dır, kimi Türkbilimcilerce “aş+mak” kökünden türetilmiş bir sözcük olduğu düşünülür. Günümüzde ülkemizde yanlış biçimde “Asena” olarak kız çocuğu adı olarak kullanılmaktadır. Ancak yazar “Aşina” kullanımını yeğlemiş.
- Tölesler: Hun ve Göktürk dönemleri arasında devlet örgütleri olmadan yaşayan Türkler’e verilen genel addır. Bu bağlamda Aşınalar da Töles’tir.
- Demir Dişliler: Karayan (kuzey) ormanlarında yaşayan, çiğ et yiyen, çok uzun boylu ve çok güçlü yapıları olan, yelviçi (büyücü) Yasuna tarafından yönetilen, kadim çağlarda Türkler’in düşmanı olan ulus. Tarihte yaşamış bir halk değildir. Öykünün fantastik unsurlarından.
- Taygalar: Karayanda (kuzeyde) ağaçlarda yaşayan, geyiklere binen, Türkler tarafından Ağaç Erleri olarak adlandırılan, Türkler’in dostu ve akrabası olan ulus. Öykünün fantastik unsurlarından ama bana Sahalar (Yakutlar) ve/veya Macarlar’ı hatırlattı.
- Cücenler (Juan Juanlar): Kitapta genellikle Apar olarak, bazen de Cücen olarak adlandırılıyorlar. Tarihte Hun ve Göktürk dönemleri arasında Orta Asya’nın doğusunda egemen olmuş halk. Öyküde Türk olarak gözükmemeleri çok doğru. Çünkü bir zamanlar onlara Avar adı verilip, Doğu Avrupa’da devlet kurmuş Avar Türkleri ile aralarında bağlantı kurulmaya çalışılıyordu ki bu büyük bir yanılgıydı. Yazarın bu hataya düşmemesi çok iyi olmuş.
- Börüler: Aşınalar’ın (genel anlamda ise Türkler’in) özel ve durdurulması çok zor askeri birliği. Bu hayali bir unsur değildir. Göktürkler zamanında kağanın özel birliğine “Börü” adı veriliyordu ki bunu Çin kaynakları da teyit eder (Çin kaynaklarındaki yazılışı "Fu-li"dir).
Karakterler: Aşinalar’ın ilbeyi Bumin • Aşinalar’nın Börü başı Kanşiray • Bumin’in kardeşi İstemi • Cücen (Juan Juan) kağanı Anakui • Bumin’in altı oğlu Jutan, Mukan, Taspar, Kara, Titou, Mahan • Mukan’ın oğlu Talopien • Kara’nın oğulları Shetu, Chulo, İşbara • Anakui Kağan’ın şamanı Tolunay • Anakui’nin oğulları Anlochen ile Tengchu • Tengchu’nun oğulları Kuti ile Tiefa • Cücenler’in özel birliği Kara Köpekler’in başı Baydu • Shetu’nun karısı Umay Hatun • Bumin ile İstemi’nin akası (amcası) Ulu Alpagu • İstemi’nin oğlu, Bumin’in yeğeni, Göktürkler’in en iyi atlı okçu birliği olan Kızıl Tuğ Birliği’nın başı Tardu • Aşinalar’ın Ulu Kam’ı Şoramun • Bumin ve Aşinalar’a birliğin önemini vurgulayan masalı anlatan yaşlı baksı • Bumin’in karısı Gökşin Hatun • Baydu’nun en yakın adamlarından Karaçoy • Demir Dişliler’in ecesi (kraliçesi), güzel yelviçi (büyücü) Yasuna • Tengchu’nun zamanında yaşamını kurtardığı, Taygalar’ın komutanı Kortan • Umay Hatun’un andası Müge Hatun • Tayga hanı Alkar • Yaşlı Tayga kamı Ulu Kadın • Tayga komutanı Kapalan • Anakui’nin yirmisine yeni basmış küçük kızı Alanguva • Batı Vey prensesi, İlbey Bumin’in yeni karısı Changlo • Doğu Vey kralı Ven Hsüanti • Şoramun ölünce yerine geçen Ulu Kam Akdoğan • Anakui’nin kardeşi Tengshutse • Baydu’nun en yakın adamı Celasun • Batı Vey kralı Venti • Batı Vey kralı Kung
Özet: Kitap Göktürkler’in (Aşınalar’ın), geniş anlamda ise Türkler’in, bağımsızlıklarını kurmak üzere Cücenler’le olan uğraşlarını, bu uğurda neler yaptıklarını anlatıyor; Göktürk Devleti’nin kurulması ile de sonlanıyor.
Roman Göktürk Devleti’n’in kuruluş öncesini ve kuruluş dönemini tarihin çizgisinden pek fazla sapmadan aktarıyor (elbette küçük farklar var) ve ana tema “Türk birliğinin sağlanması.” Ama bu düz bir tarih romanı değil. Yazar fantastik unsurları da serüvene yedirmiş: Kamlar (şamanlar), kamların yaptıkları büyüler ve karşı büyüler, kadim Türkler’in geçmişini anlatan yitik kitap, insan gövdesine giren karanlık tinler (ruhlar), gölgeleri (karanlık ruhları) öldürebilen pusatlar (silahlar) vs. Dolayısıyla tarihsel gerçekler fantastik unsurlarla harmanlanıp okuyucuya bir tür alternatif Göktürk tarihi sunulmuş. Ama yukarıda da değindiğim gibi genel tarih çizgisinden aşırı ölçüde sapmıyor.
Savaş sahnelerinde Aşınalar, Vikingler’e rahmet okutacak kadar acımasız savaşçılar olarak tasvir edilmişler. Bunu doğrudur ya da yanlıştır yargısına varmak için değil, durum saptaması yapmak için söylüyorum. Ama ben yazsaydım bu denli dehşetengiz tasvirler yapmazdım. Savaşın gelişimi, savaşta ölümler, kesilen gırtlaklar, kopan kelleler, deşilen böğürler oldukça vahşi ve kanlı biçimde betimlenmiş. Ama beni kitapta en çok sürükleyen sayfalar da buraları oldu dersem yalan söylemiş olmam… İkilem işte, hoşgörün…
Ben romanı oldukça beğendim. Elbette bunun temel nedeni Eski Türk (özellikle de Göktürk) tarihine olan ilgi ve sevgim. Buna bir de fantastik edebiyat sevmemi eklemek gerek. Zaten roman da bu ikisinin karışımı. Eleştireceğim yerler de var:
Öncelik Türk beylerin adları Çince yazılışlara göre verilmiş. Bu beylerin adlarını Çin yazmalarından öğrendiğimiz için tarih kitaplarında genellikle böyle geçerler. Ama Türkbilimcilerin bu adlara akla uygun Türkçe karşılık önermeleri de vardır. Bu bir roman olduğuna göre mantığa uygun olanları kullanılabilirdi ve biz de romanı okurken yabancılık çekmezdik. Örneğin Titou yerine Tutu ya da Tutuk, Jutan yerine Yutan, Chulo yerine Çoluk kullanılabilirdi.
Romanda Bumin, oğlu Titou savaşta ölünce “O artık Tengri’nin en güzel bahçelerinde.” diyor. Bu cümle ibrahimi dinlerin (islam, hıristiyanlık, yahudilik) “cennet bahçeleri” kavramını çağrıştırıyor. Burası olmamış işte… Ayrıca Eski Türkler konar-göçer oldukları için yerleşik kültürün bir unsuru olan "bahçe"den uzaktılar.
Kimi yerlerde Aşınalar’ın saçlarının örgülü olduğundan söz ediliyor. Bu Cücen geleneğiydi. Türkler saçlarını uzatır ama örmezlerdi.
Aşınalar Cücenler’e karşı Türk birliğini sağlamak için mücadele ederken Tölesler’in (yani öteki Türk boylarının) kimilerine çok sert davranıyorlar. Doğrudur, devleti kurmak için Aşınalar başlangıçta öbür Türk boylarıyla savaşlar yaptılar ama kitaptaki gibi Türk boylarına karşı tepeden bakıcı aşırı bir sertlik sergilemediler.
Romanda bazı yazım hataları var. Her romanda olduğu gibi bu romanda da redakte işlemi yapılması gerekirdi. Buradan yayınevinin kulaklarını çınlatmış olalım… Kitabı almaya niyetiniz varsa bunu göz önünde bulundurun.
Son olarak Eski Türk tarihine meraklıysanız kitabı alın derim; alternatif bir yaklaşımla sunulmuş ama temel doğrulardan sapmayan Göktürk tarihi ile ilgili bir roman ilginizi çekecekse yine alın derim; üstüne bir de fantastik unsurları seviyorsanız muhakkak alın derim… Ama sadece fantastik edebiyat seviyorsanız, tarihten hoşlanmıyorsanız almayın derim…
27 Ekimde başladığım Orta Dünya Yolculuğumu ne yazık ki bugün sonlandırmış bulunuyorum. Keşke hiç bitmeyen bir serüven olsaydı dememek elde değil.
Hakkında sayfalarca görüşler bile yazabilirim. Ama kitap hakkındaki düşüncelerimin çoğunu kısa tutmayı yeğliyorum.
Öncelikle filmini daha önce izlemiş biri olarak şu iki ayrıntıyı belirtmek istiyorum; Birincisi, serinin üç filmi de olağanüstü olsa da kitabı okuyan kişiler birçok yerde yönetmenin seyirciye oynadığının farkında olacaktır. İkinsi ise filmdeki yüzlerin kitabı okumamış kişilere kitabı okurken ayrı bir tat sunduğunu söyleyebilirim.
Filmine göre daha çok içeriğe sahip olan kitabın dili hakkında söylenecek söz yok. Sanki karşınızda tüm bunları yaşamış bir anlatıcı var gibi hissediyorsunuz. Kâh Frodo olup yüzüğün yükü altında kalıyorsunuz kâh Sam olarak sadakatın ne olduğunu kendinize haykırıyorsunuz adeta. Gimli ve Legolas’ın dostluklarını görüp tebessüm etmemek imkansız. Aragorn’un hakkında bilinmeyenler, Gandalf’ın bilmeceleri ve bilgeliğinin yanı sıra hiç ümit kalmamışken etrafa saçtığı ümit, Faramir’in hiç mi hiç beklenmeyen arifliği, Denethor’un filmin aksine daha bir bilge olarak karşımıza çıkması gibi daha birçok şey sizi mest edecektir.
Kısacası filmini izlediyseniz de izlemediyseniz de kesinlikle okumanız gereken muazzam bir baş yapıt.
Kitabın editörlük kısmı hakkımda pek olumsuz bir durum yok. Bin sayfalık kitapta yapılan harf hataları vs bir elin parmaklarını bile geçmiyor. Ama kitabın karton kapaklı olması olumsuz bir durum. Kapağın kenarları aşınarak beyazlıyor ne yazık ki.
Zaten Tolkien’de bu kitabı yazmadığını, kırmızı ciltli bu kitabı bulduğunu ve onu İngilizce diline uygun bir şekilde çevirdiğini söyler.
![]()
Ne de güzel demiş. 
Biraz önce Drizzt Efsanesinin ilk kitabı olan Anayurt’u bitirdim.İlk başlarda kim neydi ne oluyor anlayamasam da Drizzt doğumundan sonra her şey daha anlaşılır oldu.Kitabı genel olarak beğendim sadece tek sıkıntım kitap akmadı sanki yani okuyorum okuyorum bir bakmışım yirmi sayfa anca okumuşum.Bendeki basım Laika basımıydı çeviriden mi kaynaklı yoksa genel olarak tarzından mı bilemedim.Bu sebeple uzun bir sürede okuyabildim.
İncelemeni zevkle okudum dostum. Türk adlarının Çin kaynaklarından aynen aktarılmasının yanlışlığı konusunda sana katılıyorum. Çinliler, Türk adlarını telafuz edemedikleri için kendi dillerine en uygun şekilde telafuz ederek yazmışlardır. Yani bu telafuz ve yazım şekilleri tamamen Çin alfabesinden kaynaklanmaktadır. Bu adları, Türkçeye uygun şekilde bulup çevirmek gerekir. Bunun en meşhur şekli bilindiği üzere Atsız’ın bulduğu Kür Şad (Chieh She Shuai) adıdır.
Katılmadığım nokta ise, Göktürkler de kimi zaman saçlarını örmüşlerdir. Bunu o dönemden kalma duvar resimleri ve bedizlerden anlayabiliyoruz. Özellikle Nuray Bilgili’nin sayfasında ara ara paylaşımlar yapılıyor.
Kitabı ben de en kısa sürede sipariş vereceğim
Dostum doğrudur, Göktürkler arasında da saçlarını ören olmuştur. Ama ben konuyu genel bir gelenek olarak ele aldım. Bence kimi Göktürk beylerinde görülen saç örme Cücenler’den gelen geçici bir moda (belki de öykünme) idi ve halkın genelince uygulanmıyordu. Ama saç örme Cücenler’in çoğu tarafından uygulanıyordu. Hatta Çinliler’in Cücenler’e verdiği adlardan biri “saç ören kavim” idi (yanlış hatrlamıyorsam Çincesi “So-theu” idi).
Belki de zamanla yaygınlaşmıştır. Tabi bunlar benim düşüncelerim ve saç modası da sürekli değişime uğrar hep…
Aslında şimdi düşündüm de, duvar resimleri ve bedizlerin çoğundaki erkeklerin saçları örülü olsa bile bu durum, genel olarak halkın çoğunluğunun saçlarının örülü olduğunu göstermeyebilir. Haklı olabilirsin.
Çingene - Ahmet Mithat Efendi

Bu defa güldürmedi.
İş Bankası Türk Klasikleri serisinde okuduğum bir başka kitap. Yine günümüz Türkçesine yapılan çevirisi ve editörlüğü harika. Hatta eski baskıda yapılan yanlışı aynen koruyup dipnotla bu yanlışa dikkat çekildiği yer bile var. Her zamanki gibi büyük emek.
Şu ana dek bu seride okuduğum kitaplarda sırayla gitmiyor, ilgimi çekeni alıyordum. Her şey gayet güzel giderken ilk kez çok sevdiğim Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba eseriyle bir hayal kırıklığı yaşadım. İkinci darbe ise bu eserden, Çingene’den geldi.
Ahmet Mithat’ı bir takdir ediyor, bir eleştiriyorum. İlginç bir döngüdeyim. Kitap altı üstü 94 sayfa ve ben (daha önce kendisinden Dolaptan Temaşa’yı da okumuş olan ben) bir türlü ilerleyemiyorum. Zar zor 50’lere geldim. Peki neden?
En büyük nedeni: Ahmet Mithat Efendi’nin Mary Sue karakterleri beni öldürüyor. Ustamıza saygım sonsuz, fakat özellikle başkarakteri Şems Hikmet’i bir övüyor, bir övüyor, sonra tekrar övüyor. Yaptığı en küçük şey için hemen ne kadar akıllı olduğu, nasıl da zekice plan kurduğu söyleniyor. Ahmet Mithat Efendi kendi karakterini adeta başka velilere kendi çocuğunu öven ebeveynler şeklinde sunuyor.
Şems Hikmet karakterinin kendi ise bence ziyadesiyle züppe. Adamın işi gücü yok. Bu kitapta yazarın tanıdığımız karakteri Rakım Efendi de var. Arada onun yanına gidiyor, gazetede çalışıyor. Ama Şems Hikmet kırk yılın başı 1 saat gittiği bu ofiste bile öyle başarılı ki, mahlas kullanarak bir köşe yazısı yazıyor, sonra başka mahlasla kendi yazısına karşı çıkan başka bir yazı kaleme alıyor.
Kendisinin yapamadığı hiçbir şey yok bu arada. Müzikte de çok iyi; çok da yakışıklı. Zeki demiş miydim? Demezsem yazar beni öldürebilir 
Bir de Şems Hikmet’in sürekli birilerine ne nasıl olunur nutku çekmesi ayrıca rahatsız edici. Tam bir hadsizlik örneği, ama yazar bunu onaylayan bir tavır içinde.
Şimdi yazarın hakkını teslim edeceğim yere gelelim.
Eserde 16 yaşında güzeller güzeli bir çingene kızının eğitilmesi konu ediliyor. Bu noktada yazar gerçekten de güzel teşhislerde bulunuyor ve çingenelerin de insan olduğuna güzel dikkat çekiyor. Özellikle halkın çirkin bakış açısına farklı karakterler üzerinden değindiği gibi, kızımızın her davranışının (olumlu da olumsuz da) hemen çingeneliğine bağlanmasının kız üzerinde yarattığı etkiye yer veriyor. Güzel, insani bir bakış açısı var. Eser bu açıdan toplumsal bir sorumluluk da yükleniyor.
Sonuç olarak, küçücük kitapta çok ağır ilerliyorum. Bu durum beni üzüyor, ama Şems Hikmet olduğu sürece de bu durum değişmeyecek gibi görünüyor.

Kitap: Tonyukuk - Türklerin Bilge Atası
Yazar: Erhan Aydın
Yayın: Kronik Kitap
Baskı: 2019 Ekim, 2. basım
Sayfa: 224
Kitap daha önce Kayıp Rıhtım’da tanıtılmıştı (bkz.). Ben de okuduktan sonra bir şeyler yazayım dedim.
Kitabın adına bakarak bir yaşamöyküsü olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak, öyle bir kitap değil. Tam olarak bir tarih kitabı da sayılmaz. Yapıt, Tonyukuk’u ıcığına cıcığına değin inceleyen bir araştırma kitabı. Örneğin Tonyukuk’un sanlarından olan "boyla"yı alıp sayfalarca inceliyor, bir başka bölümde adının “Tonyukuk” olarak mı yoksa “Tunyukuk” olarak mı okunması gerektiğini -çeşitli araştırmacıların görüşlerine de değinerek- derinlemesine tartışıyor. Çok sayıda dip not da var. Sonuçta yapıt, akademik bir nitelik taşıyor. Zaten yazar da bir akedemisyen.
Çok ayrıntılı, konuyu derinlemesine inceleyen bir kitap. Dolayısıyla sıradan bir okuyucuyu sıkacaktır. Ama konuya ilgi duyanları da fazlasıyla memnun edecektir. Ayrıca, kitabın yayınlandığı ay içinde ikinci baskısının yapıldığını da belirteyim…
Tonyukuk, Türk tarihinin en önemli kişiliklerinden biridir. Öyle ki batılı yazarlarca “Türkler’in Bismarck’ı” olarak tanımlanmıştır. Kocamışlığında dahi hizmet vermeye devam etmiş olan Tonyukuk, Çinliler’ce “Yaşlı Kurt” olarak anılmıştır. Göktürk Devleti’ne vezir, komutan, istihbarat örgütü başı olarak hizmet veren Tonyukuk’un yaşamını bir de “roman tadı veren yaşamöyküsü kitabı” biçiminde raflarda görsek hiç fena olmaz…



