Geçen hafta D&R mağazalarında Alfa Yayınlarının seçili kitapları indirimdeydi. Tanesi 9.90’dan ne bulduysam aldım. Böylece “kara cuma, şahane cuma…” adı her ne zıkkımsa, indirim günlerine beş parasız girip piyasayı yutkunarak izlememe sebep olan kitaplardan Jules Verne Okuru’nu okudum.
Kitap, iç savaştan sonra İspanya’da Nino adındaki bir çocuğun başından geçen dramatik olayları anlatıyor. Adından da anlaşılacağı gibi Nino Jules Verne okurudur ancak kitabın Jules Verne ile ilgisi bununla sınırlı ve oldukça zayıf; okumayı düşünenlerin bu durumu göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bunun dışında İspanyol kültürü ve yakın tarihi hakkında izlenim edinmek isteyenler için güzel bir kitap.
Seride geri kaldım Ama hemen bitmesin diye ağır kitapların arasına bir tane Wardstone koyarak gidiyorum.
Bu defa kitabın merkezinde “su” var. Suyun cadıları, yaratıkları, bataklıklar, çamurlu patikalar, nemli duvarlar… Hem kitabın geçtiği mevsimde hava soğuk, hem de her yer öyle ıslak ki okurken sık sık ısınma ihtiyacı duyuyorum. Rahatsızım Sanki bir yerim ıslakmış da cereyanda kalmışım ve üstüme soğuk vuruyor gibi oluyorum.
Wardstone, yine yapacağını yaptın işte.
Hayalet’in eski çırağı Arkwright ile tanışmak, Karanlık’ın yepyeni cadıları ve yaratıklarıyla karşılaşmak, Alice ile ilgili kafalarda oluşan soru işareti derken… Şeytan vardı bir de, değil mi?
Kitap yine akıyor, akıyor efendim. Su gibi akıyor diyeceğim, ama söyleyince üşüyorum
Dean Koontz’un yeri bende çok ayrıdır. Yazarı ilk gençlik cagımdan beri okuyorum. Sık sık Stephen King ile yan yana anılan bu yazarın King’le benzer yanları olduğu kadar ayrışan yönleri de var. Hatta ayrışan yönlerinden özellikle bazıları Koontz’un King’in ayarında bir yazar olmamasına sebep oluyor. Nedir bunlar? Öncelikle hikâyelerinde ki mutlu son takıntısı. Adam ne yazarsa yazsın mutlaka baş karakterler kurtuluyor. Bunun dışında bazı klişeleri çok fazla kullanması, korku gerilim eserlerinde görülecek şiddet ve karanlık temalara yeterince yer vermemesini söyleyebilirim. Bu tabiki yazarın tercihidir ama bazı kitapları hariç çoğu kitabının klişe yığınından öte olmamasının sebebi de bunlar. Okuduklarım içinde Nöbet gibi, Gecenin Tam Yarısı gibi çok güzel kitapları olmasına rağmen maalesef bu güzel kitaplarinda bile klişelerden kurtulamamıştır. Yukarıda da yazdığım gibi bu yazarı niçin hâlâ okumaya devam ediyor ve seviyorum peki? Çünkü Koontz’un bazı kitaplarının konusu King’den daha yaratıcı, daha orijinal ve ilginç. Orijinal konular bulmakta bir usta Koontz. Ayrıca konusunu işlerken insana gerilimi sonuna kadar hissettirmekte de usta. Gelgelelim yazarın klişele aşırı bağlı kalmasından dolayı çoğu kitabı srandart Hollywood senaryosu gibi bir tat bırakıyor okuyanda. Ayrıca King’den daha çok yazan bir yazar olarak iyi kitaplarının yanında vasat kitapları da oldukça fazla. Yine de Koontz iyi romanlarında insana verdiği gerilim, heyecan ve merak duygusunun yanında orijinal konularıyla da okunmayı hak ediyor.
Bu kitaba gelecek olursam konusu ve işlenişi itibariyle yine klişe bir Koontz romanı. Ama Koontz’un kötülerinden değil. Vasat üstü diyebilirim kitap için. Yer yer beni meraktan çatlatmayı başardı.
Borges’in Dediği Gibi-Gokhan Yavuz Demir
Kitaplar ve yazarlar hakkında kitaplar okumayı seviyorum. Bu kitapta öyle ilgimi çekti. BKM Kitap’ta 5 TL olması lazım, uyguna aldım. Yazar sevdiği yazarlar ve eserleri hakkında on on beşer sayfalık yazılar yazmış, daha önce çeşitli mecralarda yayınla
mış. Bu kitap o yazıların toplamından oluşuyor. Hangi yazarı anlatmışsa Gökhan Yavuz Demir içinden kalbinden anlattığı belli. Hatta anlattığı yazarlara bir sevgi mektubu şeklinde de adlandırabiliriz yazılarını. Yeri geldiğinde bazı yazarları eleştirmekten de geri durmamış. Kitaplar ve yazarlar hakkında okumayı sevenler için okunabilecek çok güzel bir kitap. Tavsiye ederim. Tükenmeden alın.
~~Kitap yazarımızın Kurtuluş Savaşı’nın hemen öncesi ve özellikle Kurtuluş Savaşı anılarından oluşuyor. O dönem yaşanan acıları, sefaleti, mücadeleyi yer yer sinirden köpürerek yer yer gözlerim yaşararak okudum. Yazarın dili olayları aktarmakta oldukça başarılı. Lakin Halide Edip sonradan Kurtuluş Savaşı’nda yer aldıysa dahi iok başlarda Amerikan mandasını savunanlardan birisi. Dolayısıyla bu kitapta bile İngilizlere yer yer hayranlığı, hatta safdilce İngilizlerden Türkler lehine iyi kararlar beklemesi beni ilk şaşırtsa da o dönem yabancı kolej mezunu ve yabancı kolej hocası biri için o kültüre hayranlığının neticesi olarak bunlar belki de olağandır. Neticede Sultanahmet mitingi ve Kurtuluş Savaşı’ndaki hizmetleriyle yazara saygım büyük. Yazarın kızdığım yanlarından biri de şu oldu. Yunanlar memleketin ırzına geçmiş özellikle Ege taraflarında bazı beldelerde bir tane yanmadik ev bırakmamış, tecavüz, cinayet gırla gitmiş, yazar tutmuş Yunanlıların bu zalimliğine birinci elden tanık olduğu halde hala İngilizler kışkırttı Yunanlıları, yoksa kahrolsun savaş falan filan diyor. Tabiki kahrolsun savaş ve tabiki İngilizler kışkırttı Yunanlıları. Ama ortada bir gerçek var, o gerçeği o katliamları yapanlar da Yunanlılar. Kısacası kitap tarafsız olacağım diye bazı acı gerçekleri hakkınca teslim edememiş bence.
Bu kitabın konusu arka kapaginda yazıyor zaten ve kısacık bir kitap. Benim kitapla ilgili yorumum şu olacak:Ey Dedalus 80 sayfalık bir kitaba imkansız sayıda yazım yanlışını nasıl sığdırdın. Dedalus’tan Lukundoo’yu okumuştum bundan önce ve o kitapta bir iki yazım yanlışı dışında pek bir hata hatırlamıyorum. Bu yayınevinin ilk kitaplarından diyip mazur göreceğim fakat o kadar çok hata var ki Altı Kırk Beş ayarında olduğu için mazur da göremiyorum. Bu sene keşke okumasaydım dediğim birkaç kitaptan biri.
Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okudum. Bu kitap yazardan okuduğum 2. kitap olmasına rağmen yazarın tarzına hala alışamadım. Bu alışamamaktan dolayı kitaptaki öykülerin çoğu bana anlamsız geldi. Yine de beğenmediğim hikayeler de yok değil: “İki Kişiye Bir Hikaye”, “Çarşıya İnemem”, "Hişt, Hişt!.. ve “Bir Hastalık” hikayelerini çok beğendim.
Sait Faik’in hep Semaver veya Alemdağ öyküleri en iyileri olarak gösterilir ama bana göre Sarnıç Abasıyanık’a başlamak için en yerinde tercih. Nispeten anlaşılır ve kaliteliler.
Yanlış hatırlamıyorsam Sait Faik’in son kitabı. Her zamanki yazım tarzından uzaklaşarak sürrealizme kaydığı bir eser. Bu tarzdaki tek eseri. Örneğin, okuduğum diğer iki öykü kitabı Lüzumsuz Adam ve Havada Bulut böyle değiller. Muhtemelen diğerleri de böyle değildir, okumadığım için bilemiyorum.
Asteriks’in yayın tarihindeki ilk macerası. Çizimler ilk sayfalarda tam oturmamış. Hem Asteriks hem de Hopdediks daha insansı gözüküyor. Ama sayfalar ilerledikçe bildiğimiz koca burunlu, yuvarlak hatlı hallerini kazanıyorlar. Bu değişimi gözlemlemek, macerayı okumak kadar keyifliydi.
Yalnız saç-sakal esprisini dilimize çok çok güzel çevirmişler. Şapka çıkardım
Belki de western temalı olduğu içindir, ilk 100 sayfası hariç heyecan doluydu. Dünyanın bir başka köşesini gördük. Üstüne üstlük üçlemeden kalan çok önemli iki mesele sonuçlandı.
Tüm bunlara rağmen, ana karakteri ve en son sayfası yüzünden, gözümde diğer iki tekil kitaptan bir tık geride kaldı.
“Sanatçı” sıfatının yerle yekzan edildiği günümüzde, her insanın (özellikle gençlerin) okuması gereken kitaplar diye bir liste yapılsa başı çekecek kitaplardan biri.
Sanat Tarihi hakkında hazırlanmış kaliteli ve okunması, anlaması en kolay olan kitap sanırım budur. Sanatın, taş devrinde yapılan mağara resimlerinden günümüze olan yolculuğu anlatılıyor ve bundan ziyade okuyucuya Sanat eserlerine ve Sanatçılarına nasıl bakılması gerektiğini öğretiyor. Kuşe kağıda renkli görseller kullanılarak hazırlanmış, hayli büyük ve ağır bir kitap. Aynı kitabın daha küçük, taşımaya uygun cep boy baskısı da var fakat iki kitabında fiyatı aşırı pahalanmış. Küçük olanın fiyatı çok değil geçen sene kadar 50 TL iken 90 TL olmuş. 90’a bulunan büyük baskı 160 TL’leri görmüş ki sahaf fiyatları değil normal internet satış fiyatları
Bir korku hikayesi düşünün ki, ana karakterlerinden üçü, Yaprak Dökümü Sedef, Yaprak Dökümü Şevket ve Yaprak Dökümü Ferhunde olsun.
Öncelikle okumak isteyenlere önerim, en yüksek keyfi almak için imkanları el veriyorsa kitabı gece ve tek oturuşta okumaları. Okuması kolay ve sıkmayan bir kitap olduğu için en fazla 3 saatlik bir zaman dilimi yeterli olacaktır.
Oldukça akıcı, yer yer gerilimli, bazen tiksindirici ama genele baktığımda çok keyifli bir kitaptı. Olabildiğince özgün ve az karakter olduğu halde okuyucuya karakterlerle empati yapma imkanı veriyor.
Bu tarz hikayeler seven ve okumamış olan herkese öneririm. Beklentinizi düşük tutup bir kaç saat keyifli vakit geçirmek için okursanız daha da beğeneceğinizi tahmin ediyorum. Bu tarz hikayeleri sevmeyip merak edenler için ise, en nihayetinde bir korku hikayesi olduğu için okuyucuya verebileceğinden daha fazlasını beklememelerini öneririm. Dediğim gibi, bir kaç saat keyifli vakit geçirirsiniz en fazla.
İthaki’nin bastığı Fahrenheit 451 Türkçe mi? Okuduğum cümlelerden hiçbir şey anlamıyorum. Her cümleyi 2-3 kez okuyorum. Umarım Türkçeyi unutmamışımdır.
Ben çevirmen değilim, bu işlerden anlamam. Öyle ahım şahım bir İngilizce’m de yoktur. Kitaptaki bu durum yazarın kendisinden mi kaynaklı yoksa başka bir sıkıntı mı var, anlayamadım.
Zerrin Kayalıoğlu ve Korkut Kayalıoğlu’nun çevirdiği Fahrenheit 451’i epub olarak indirdim. Anlam veremediğim yerlerde epub versiyonunu açıp karşılaştırıyorum. Dost Körpe cümleleri anlaşılmasın diye kurmuş resmen. Amacı eseri orijinal dilde okutmak sanırım
Spoiler yememek için yazının tamamanı okuyamadım. Okuduğum kısımlara göre Dost Körpe’nin Türkçe bilmediğine kanaat getirdim. Kitaba epub olarak devam etmek daha mantıklı olacak sanırım.
Vonnegut’la tanışma kitabım. Kitapta 6 öykü, bir kurgu dışı metin ve yarım kalmış bir öykü bulunuyor. Yazarın daha önce hiç yayınlanmayan öyküleri deniyor arka kapakta. Kitaptaki öykülerin çoğunu çok beğendim. Vonnegut’un tarzı insanı çarpıyor. Mizahi ve rahat anlatımı çok hoşuma gitti. Geç kaldığım bir yazar olduğunu anladım. Diğer kitaplarını da okuyacağım.
Bu kitap Gürpınar’ın Cadı adlı eserine getirilen eleştirilere karşı ve genel olarak edebiyat anlayışını anlattığı iki uzun makalesinden oluşuyor. Gürpınar kendisini eleştirenleri çoğu yerde haklı olarak ama bazı yerde aşırıya kaçarak yerden yere vurmuş. Meraklılarına tavsiyemdir.
Anladığım kadarıyla ana metni olduğu gibi çevirmekten kaynaklanmış bu sorunlar. Gerçi verilen örnekler de çevirisi sıkıntı yaratack cümlelermiş ki birebir çeviriden ötürü anlam kaymaları olmuş. Ben böyle bir sonuca vardım.
Fahrenheit 451 - Ray Bradbury
Kitaba başlangıcım çevirmen yüzünden kötü oldu, biraz soğuk başladım. Kötü başlangıca rağmen kısa sürede bitirdim ama açıkçası pek hoşuma gitmedi. Akıcı bir kitaptı ama sonu tatmin etmedi. Daha vurucu bir son bekliyordum. Belki de çok büyük beklenti içerisinde olduğum için böyle oldu, bilemiyorum. Takdir ettiğim en büyük konu ise 1953’te yazılmış kitabın hala güncelliğini yitirmemesi. Mesela entelektüelin küfür olarak görülmesi, insanları “entel” diyerek iğnelemek. Özellikle Black Friday dönemindeyken böyle bir tüketim çılgınlığı eleştirisi okumak da güzeldi. Muhtemelen yakın gelecek kitaptan pek farklı olmayacak, ama sonumuzu kendimiz hazırlayacağız. Kitapları kendi ellerimizle yakacağız, kimsenin yakmasına izin vermeyeceğiz.
Kitapta üçüncü öyküdeyim. Birinci öykü güzeldi ama ikinci öyküde neredeyse bir şey anlamadım. Çok hızlı bir kurgusu var gibi. Olay yeri neresi, karakterler kim ve özellikleri, kurgu neyi anlatıyor tam belli değil gibi. Çok fazla bilimsel terim var. Ve diyaloglar rastgele sanki. Yani öyküyü okurken olayın cereyan ettiği yeri ve karakterleri zihnimde canlandıramıyorum. Sanki kısa film izler gibi anlatımı var. Pek sevemedim ikinci öyküyü. Bilimkurgu ya çok fazla felsefe karışmış gibi. Aslında felsefi bilimkurgu yu severim ama bu kadar kısa öykülerde anlamsız kaçıyor. Bilemiyorum okuyan varsa sizde aynı kanıdamısınız acaba? Bence dizisini seyretmek çok daha hoş.