Daha bu yaftayı alıp da hak eden bir kitaba rastlamadım zaten
Son dönemde neredeyse her mizahi kitaba bu benzetme yapılıyor ama hiçbiri o seviyeye yaklaşamıyor. Her fantastik kitabın arkasına Tolkien ve Harry Potter isimlerini yazmak gibi bir şey oldu Douglas Adams övgüleri de.
Okuduğum bir yazıda Sait Faik ve Orhan Kemal ile birlikte Haldun Taner’in öykücülüğümüzde kilometre taşı olduğu yazıyordu. Sonuna kadar haklılar. Bunu görmek için şu iki öyküyü okumanızı tavsiye ediyorum:
Atatürk Galatasaray’da
Haldun Taner’in bir anısı. Atatürk’ün okuluna ziyaretini zengin kelime dağarcığıyla anlatmakla kalmayıp kafamı hep kurcalayan Atatürk’ün ciddi bakışlarına da çok güzel bir açıklama getirmiş.
Onikiye Bir Var
Bu edebi değeri olan bir bilimkurgu öyküsü efendim!
Çocukluğundan beri saati kusursuz tahmin eden bir adam. Bu yeteneğin hayatına ve kişiliğine etkisini, saatler ve zaman hakkındaki düşünceleri ve en sonda kendi üzerinde yaptığı deney muazzamdı.
Sabahattin Ali’nin romanlarını bitirdim. Hala Kürk Mantolu Madonna’nın( ilk okuduğum ciddi Türk romanı) en iyisi olduğunu ama ruh tahlilleri bakımından İçimizdeki Şeytanın daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Hayattan tat alamayan Ömer’in ,Macide ile geçirdiği üç aydaki değişimini çok sevdim.
Necip Fazıl şiirleriyle ve fikir yazılarıyka ünlüdür. Şiirden hiç anlamayan ben, şiirsel bir dile sahip bu öykülere bayıldım. Elliden fazla kısa hikayenin olduğu üç yüz sayfalık kitapta en çok Sırtlan, Sübyan Koğuşu ve Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri’ni beğendim.
Cingöz Recai’nin ilk kitabını yarıladım. Trk tek maceralardan oluşuyor. Aralarında bağlantı yok ama arada geçmişte olmuş olaylara gönderme yapılıyor. Çok sevdim şimdiden. Ötüken çok iyi bir iş yapmış diyebilirim. Özellikle de kitabın başında nasıl okunmalı vs. gibi konularda bilgi veriliyor. Ben dönemin İstanbul’u hakkında çok şey öğreniyorum. Mekanlar, sözler falan çok hoşuma gidiyor.
Ben pek beğenememiştim. Yazarın dili fazlasıyla yalın. Okuyucuyu hikayeye fazlasıyla uzak tutuyor, bu durum okuyucunun karakterlerle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Hikaye olarak da pek gelişmiş bir seri değil, her kitapta birbiriyle çok da olmayan senaryolar görüyoruz. Serideki karakter azlığı da bence eksi bir nokta.
Güzel bir seri ancak, “Ben saf fantastik insanıyım, felsefi içerikten ziyade okuma kolaylığı ve okurken eğleneceğim bir hikaye istiyorum.” diyorsanız size göre değil.
Le Guin benim en sevdiğim yazar Yerdeniz değil de batı sahili yıllıkları serisi ile tanışmıştım. Ve her kitabı benim için keşfedilmemiş bir hazine gibi. Her okuduğum kitabında daha beni ne kadar şaşırtabilir diyorsam o kadar şaşırtıyor. Hainli döngüsüne laf edenler oluyor hazır konusu açılmışken söyleyim kendini tekrar ediyor diyen olmuş ama bence çok yanılıyorlar her hikaye bir olayı vurguluyor. Her kitap farklı bakış açılarını gösteriyor.
Yerdenizdeki dili yalın olabilir ama yazıldığı döneme bakarsak fantastik edebiyatın mihenk taşlarından biri olduğunu bence görürüz. Tolkienle şaha kalkan fantastik Ursulanın omuz vermesiyle bu zamana geldi.
Ben fantastiksever biriyim ama okuduğum her fantastik kurguda bir felsefe ararım. Ki öyle de olmalı diye düşünüyorum. Çünkü fantastik evrenlerde aynı zamanda bizim kendi evrenimize bir diyalektik gönderme vardır. :))) Ve bana realite kitaplardan aldığım verimin daha fazlasını verip hissettiriyorlar.
Şu sıralar Witcher serisini okuyorum. Aralara da bazen bunaldıkça veya kafa kalmayınca Stefan Zweig gibi öyküler sıkıştırıyorum. Böylece daha istekli ve kendimi vererek, sıkılmadan götürüyorum her şeyi.
Simon Beckett- Adli antropolog David Hunter serisi size göre biçilmiş kaftan.
Yerdeniz’den pek hoşlanmama, Marifetler’e bayılma sebebimdir yazım dili. Ursula’nın en iyi kitapları bana göre Mülksüzler ve Yerdeniz değil Sürdün Gezegeni ve Marifetleri.
Bilmem bende onu çok sevmiştim zevkler renkler olayına döndü biraz
Batı sahili yıllıkları ile ben mukayese edemiyorum 
David Hunter serisini daha önce almıştım zaten. Ama henüz okuma fırsatı bulamadım. Öneri için teşekkürler. Aklınıza başka yazar gelirse yine önerilerinizi beklerim
DÜNYANIN GÖZÜ (WHEEL OF TIME / ZAMAN ÇARKI #1)
İlk kitabı bitirdim, geriye kaldı 10 bin sayfa!
Uzunluğu göz korkutsa da hikaye akıcı ilerledi. Ortalardan belki 50-100 sayfa traşlanabilirmiş, başı ve sonu çok daha iyiydi. İlk kitap olmasına rağmen tatmin edici bir sonla bitti, yani denemek için okuyup beğenmezseniz burada bırakabilirsiniz.
Dünyası daha şimdiden oldukça büyük, 12 kitap üzerine ne ekler düşünemiyorum. Ucunu bucağını göreceğiz gibi. Daha önce okuduğum serilerden benzer ögeler gördüm. Dark One ve Forsaken, Black Company’deki Dominator ve Taken’ı hatırlattı. Kurtlarla konuşma ve waygateler Farseer’ı hatırlattı. Haritası Codex Alera’nınkine oldukça benziyor. Black Company haricindekiler Zaman Çarkı’ndan sonra çıkan seriler, daha ilk kitaptan türe etkilerini görmek sevindirdi.
Karakterler şimdilik fazla büyülemedi. Perrin’in bölümleri en beğendiğim kısımlar oldu ama son 200 sayfada figürana döndü. Mat, Türk olsaymış adı Emre olurmuş, herhangi bir eylemde bulunduğu an karakterlerin başı belaya giriyor. Çok sevildiğini duydum, herhalde ileride aptal yancı tiplemesinin dışına çıkacak. Egwene’in geleceği için umutluyum, şu anki haline kelime israf etmiyorum
Diğer karakterler iyiydi.
Özetle, uzunluğundan korkmadan en azından ilk kitabını okuyun. Boşuna bu kadar popüler değil.
Yerdeniz Büyücüsüne başlamış ve çok beğenmiştim ama seri kitapları sonraya ertelediğim için bıraktım, hoş vakıf’ a başlamış bulunmaktayım ama Yerdeniz sürekli aklımda, her yeni kitap başlangıcında hatırlıyorum ama geciktirmekte ayrı bir zevk veriyor, elinde, hazırda çok iyi bir kitabın olması keyifli.
Her Yerden Çok Uzakta ve Mülksüzler’ i de siparişime ekledim.
Belgrad 500 Yıl Sonra - Süha Umar
Bu forumdan birisinin okuması üzerine dikkatimi çeken kitabı aldım ve okudum.( @saitamasensei teşekkürler) Ne diyebilirim ki uzun zamandır bu kadar güzel bir anı kitabı okumamıştım. Dış politika ve tarih ile ilgilenenler için oldukça ufuk açıcı bir kitap diyebilirim.
Yazarı Süha Umar, Türkiye’nin 2008-2010 yılları arası Belgrad’da görevli büyükelçisi. Sırbistan’la vizelerin kaldırılmasından, TİKA projelerine kadar bir çok olaya ön ayak olmuş.
Kitap Sırbistan’ın tarihinden,coğrafyasına, Osmanlı’nın izlerinden, Türkiye ile Sırbistan ilişkilerinden, dışişleri bakanlığı ve hükümet kadrosunun hiç bir teamüle uymayarak dış ilişkileri nasıl laçkalaştırdıklarına, Sırbistan’da ne kadar çok fırsattan yararlandığımıza bir o kadarını da kaçırdığımıza dair birçok anı ve gözlem içermekte. Yazarın dili hiç sıkmamakta sayfalar akıp gitmekte. Çoğu romandan daha sürükleyici olduğunu söyleyebilirim.
Bu kitaptan sonra bir kez daha Sırbistan’a gitme arzum oluştu. Sırbistan’da yaşamış kardeşime de zorla okutturacağım.
Art arda iki Stanislaw Lem okudum. Yenilmez hem konu hem anlatım bakımından kötüyken Solaris iyi bir konuya ama okuduğum en duygusuz ve yavan anlatıma sahip bk kitabı oldu.
Betimlemeler ikisinde de o kadar basmakalıp ve cansız ki taş toprak okuyormuş gibi hissettim. Yenilmez’in beğendiğim, olmuş diyebileceğim tek yönü hayli bilimsel olması ama onu da çok sıkıcı anlatmış. Solaris’e gelince düşünebilen bir gezegen fikri muazzam, gezegenin aklı olan bir organizma olduğunu kütleçekimden anlaşılması da çok zekiceydi. Peki romanın geri kalanında neden bu kadar monoton bir hikaye var? Neden Rheya incir kabuğunu doldurmayacak kadar boş bir karakter? Neden ana karakterimiz istasyona vardığı anda meslektaşlarıyla adamakıllı konuşmak yerine saçma sapan yerlerde bir sonuca varmayan konuşmalar ve hareketlerle zamanını harcadı? Başıma ağrılar girerek bitirdim Solaris’i.
Larry Niven adlı şahıs aslen matematik bölümü mezunu. “Kim uğraşacak şimdi?” dememiş, 1970’li yılların ılık bir bahar akşamında oturmuş, bir güneşin etrafında dönen, devasa yüzölçümüne sahip halka şeklinde bir gezegen tasarlamış. Sonra iklim şartlarını, coğrafi yapısını, gece gündüz uzunluklarını, halkanın dönme hızını, dönüş yönünü vb en ince ayrıntısına kadar hesaplamış. Yani kullandığı rakamlar gelişigüzel sayılar değil, bu şekle sahip bir gezegende yaşamın var olabilmesi (mesela ideal bir yerçekiminin oluşabilmesi) için gerekli parametreleri hesaplamış adam (tabii, Halo’ya da ilham kaynağı olan Dyson küresi benzeri bu gezegen de dâhil olmak üzere, kitaplarında yer alan pek çok yapıyı ve bu yapıların bilimsel konseptlerle barışık doğasını matematikçi kimliğine borçlu olduğumuz kadar, matematik mühendisliği öğrencilerine de borçluyuz. Geri bildirimleriyle pek çok noktada Niven’a yol gösterip dünyasının gelişime katkıda bulunmuşlar).
Diğer yandan, sayısal bilimlerle yetinmeyip toplumsal alana da el atmış Niven. Halka Dünya’nın dünyanın iç yüzeyinde yaşayan ve sayıları 30 trilyonu bulan; farklı kültürleri, gelenek görenekleri, dini inançları, yaşam felsefeleri olan Halka Dünya halklarını kurgulamış (yalnız, türler arası benzerlikler ve diğer bazı nedenlerden ötürü kitabın bilhassa bu noktada çok fazla eleştiriye maruz kaldığını söylemeliyim). En nihayetinde de tüm bu söylediklerimi tarihsel bir arka plana oturtmuş. Ve sonuçta Hugo ve Nebula gibi iki önemli ödülü birden kapan bir eser çıkmış ortaya.
“Halka Dünya Çocukları” serinin dördüncü kitabı. Teknik bir bilimkurgu olmasının yanı sıra, ghoullar, vampirler, hiper-uzayda yaşayıp uzay gemileriyle beslenen canavarlar gibi bir takım fantastik öğeleri de ziyadesiyle içeren bir kitap (Bram adındaki vampir karakterle Bram Stoker’a selam çakmayı bile ihmal etmemiş). Olaylar Louis Wu ve arkadaşları etrafında gelişiyor. Bu esnada, farklı gezegenlerden gelen ırkların Halka Dünya hakkında bilgi sahibi olmak için girdikleri Fringe War adlı savaşa dâhil oluyor, anti madde silahlarının Halka Dünya yüzeyinde açtıkları şehir büyüklüğündeki deliği onarmaya ve gezegenin havasının dış uzaya kaçmasına engel olmaya çalışıyor, Pak koruyucularla tanışıp Halka Dünya’nın geçmişine gidiyoruz. Niven kitaba erotik öğeler de dâhil etmiş.
Dürüst olayım. Niven’ın tarzını çok sevdiğimi söyleyemem. Ben bilimkurguda daha ziyade Philip Dick’in öncülüğünü yaptığı, politika, toplumsal gerçeklikler ve felsefeyle yoğrulmuş romanları seviyorum. Halka Dünya Çocukları, dördüncü kitap olması itibariyle bilimkurgu türüne yeni konseptler kazandırmıyor ve eskileri derleyip topluyor olsa da, kısa olması, uzaydaki büyüklükler konusunda ufkunuzu açması ve size yaratılan dünyayı yaşatması nedeniyle okunmayı hak ediyor. Hardcore bilimkurgu severler mutlaka okumalı.
Umberto Eco - Faucault Sarkacı’nı bitirmek üzereyim.
Kapağındaki Templar Kılıcı ve Sephirot Yaşam Ağacından anlaşıldığı üzere, Kabala, Haçlı Seferleri, Tapınak Şövalyeleri gibi mistisizm ve felsefi içerikleri temel alan bir roman.
Kitabı okumaya başlarken Gülün Adı tarzında bir ilerleyiş bekledim ama Gülün Adından çok farklıydı. Malum Gülün Adı baştan sona ortaçağda bir manastırda geçiyordu ve dönemin inanç felsefesi üzerinden ilerliyordu. Faucault sarkacında ise anlatılar, olaylar, mekanlar fazlasıyla çeşitli. Umberto Eco denemelerini, notlarını, yayınlanan makalelerinden parçaları, hatta belkide yaşadıklarını toplayıp bir roman potasının içinde eritmiş izlenimi veriyor. Bir bölüm kabala hakkında okurken sonraki bölüm kadın-erkek arasındaki ilişki psikolojisine değiniyor. Bir sonraki bölümde Haçlı Seferlerinin arka planında dönen işleri okurken öbür bölüm bilgisayarlar ve teknoloji hakkında felsefi bir metin geliyor. Diğer bölüm Tapınakçıların yargılanışındaki gizemileri anlatırken bir sonraki bölümde en amiyane tabiri ile yayınevlerine giydirebiliyor
Fakat Umberto Eco’nun bunları okuyucuda arka arkaya farklı konularda makale okuyormuş hissini uyandırmadan son derece ustaca birbirine bağlaması takdire şayan.
İçindeki göndermeleri ve kavramları anlamak hayli zor. Kesinlikle kolay okunan bir kitap değil. Günde 50 sayfadan fazla okuyamadım çünkü okumaya ayırdığım zaman kadar da araştırmaya ve metni anlamlandırabilmek için bilgi edinmeye harcadım. Kitabın sonunda kısa bir sözlük bölümü de var.
“Ben Faucault Sarkacını okudum.” diyebilmem için kesinlikle bir defa daha okumam lazım.
Kılıçların Fırtınası
Serinin üçüncü ve favori kitabım olmasına karşın en psikolojimi bozan kitabı da oldu diyebiliriz.
Sadece bunu söyleyebilirim detaya giremeyeceğim zira spoiler vermeden nasıl anlatırım bilemiyorum. Yazar hız kesmeden ve beklediğim gibi çitayı her kitapta arşın ötesine taşıyarak yazmaya devam ediyor.
Sevmedigim karakterleri sevdiğim, sıkıldığım bölümlerde sıkılmadığım bir duruma geçti bu kitapta. Gerçek anlamda tek bir bölümünde bile sıkılmadım ve bazı şeyler o kadar farklı sonuçlarla çıkıyor ki, üç kitap boyunca tahminler yürüttüğünüz bir şey aklınızın ucuna bile gelmeyen bir şey olarak ortaya çıkıyor. Artı olarak aşağıda Arya ile ilgili bir şeylere değinmek isterim. Spoiler dolu olacağı için okumayanların bakmasını kesinlikle tavsiye etmem;
Yahu ilk kitapta sana nasıl yükseldim lakin iki kitap boyunca beni çok üzdün. Karakterin istediğim şeyi alması 2200 sayfa sürdü resmen. 2 kitap boyunca sürekli içten içe “ufff şimdi şu olsa şunu yapmıştım, bu olsa bunu yapmıştım, şöyle olsa nasılda böyle olurdu ama…” diye iç geçirmesi baya bezdirsi beni. YA YAP İŞTE. Tamam henüz çocuk filan ama ilk kitapta uff yapsam demiyordu, yapıyordu. Tekrar bir şeyler yapmak için bu kadar uzun beklemeseydi keşke. Ha, bölümler güzel miydi? Gayet güzeldi. Arya dışında ki her şeyi okuduğumuz çok bölüm oldu ama yine de çok güzeldi bölümleri. Düşününce aslında rahatsız edici bir süreçte olmadı, gayet güzel işlendi ama ben istediğimi alamadıkça bölümlerde bencilce canım sıkıldı işte. Kız tek bölümde tekrar yapmasını istediğim her şeyi yaparak yine tahtını kazandı ama. Tek bölümde iki kişi deşti, iğneyi aldı, kendi yoluna devam etti, Jaqen’i bulmaya gittti.
Kalan iki kitapta pek Arya yokmuş ama olduğu zamanlarda tekrar favorim olacak diye düşünüyorum. 
Zaman Çarkı 6.cilt - Kaos Lordu
Oathbringer çıkana kadar 400 sayfasını okumuştum ve inanılmaz sıkılarak bir kenara koymuştum. Ardından Oathbringer geldi, bir çırpıda okundu ve bitti. Akabinde geçen aylar içinde bir sayfa bile kitap okumadım desem yeridir ve bu arada sürekli ara verdiğim play stationın başındaydım.(tabiki çoğunlukla kızım ile ilgilendiğim için kitaba sağlıklı zaman ayılamadım.) Velhasıl bir hafta önce yeni bir eve taşındım ve taşınma süreci der iken internetimin taşınması uzun süre aldı -ki halen internetim yeni adresime gelmedi- bende yarım kalan zaman çarkını bitirmeye karar verdim.
Bir haftada kalan 600 sayfayı bir çırpıda bitirdim. Fırtınaışığının hızından sonra Zaman Çarkının yavaşlığı biraz daha keyif almamı sağladı açıkçası ve kitabın sonunda vaad edilen bölümlerin heyecanı beni tahrik etti. Ilk 400ü pek hatırlamıyor olsam da açıkçası şöyle bir göz attığım zaman pek bir kaybım olmadığını gördüm. Benim için bu seri 4.kitap ile başladı, 5 ile zirve yaptı ve 6.kitap ile zirveyi pekiştirdi diyebilirim. Çünkü artık karakterlerimiz pozisyonlarını iyice kabullendiler ve kendilerinin farkındalar. Rand her ne kadar kafası karışık olsada ne yaptığını bilir gibi davranıyor. Kızlar takımın çok başlarına buyruk halleri var. Özellikle Mat ile olan buluşmalarından sonra iyice ortaya çıktı bu durumlar. 1060 sayfalık kitabın son 200 sayfasında güzel bir heyecan vardı. Aes Sedailerin durumları kafamı çok karıştırdı, kim, nerede, kiminle, ne zaman bu o mu ? Şu mu ? Derken iyice hallaç pamuğuna döndüler. Ama kitabın sonu ile bütün Aes Sedailerin aynı lacivert oldukları yine ortaya çıktı.(en azından ben öyle düşünüyorum.) Kitabın son 600 sayfasını severek okudum fakat seri genelinde gözümde ki sıkıntılardan birisi karanlık tarafın gözünden çok az olaylara tanıklık ediyoruz. Onların bölümleri ufacık, minnacık, zerrecik kalıyor. Yazar ana karakterlerin incecik detaylarına değineceğine biraz karanlık taraf adına keşke daha çok bölüm ekleseymiş.
Şimdi 7.kitaba başlamak çok istiyorum fakat bundan sonraki ciltlerin çok sıkıcı olduğu yorumlarını çok gördüm ve bu beni biraz korkuttu. Fakat sayfa sayılarının az olması birazda gaza getirdi açıkçası. Muhtemelen 7.cilte başlayacağım. 2019 nisan ayında başladığım seri umarim 2020 sene içinde biter. 
Sıkıcı demiyelim de durağan diyelim. Asıl durağan kitaplar 8, 9 ve 10. kitaplar en azından benim için. 7. kitap da fena değildi.
Ama durağan olduğunu farz edersek bile ara verdikten sonra gördüğün gibi tekrar ısınmak zor gelebilir. Nacizane tavsiyem ara vermeden devam etmen.
Show must go on … ![]()

Ahmet Mithat Efendi - Felatun Bey ile Rakım Efendi
Bu kitapta bitmek üzere. Dönemin yaşantısı, insan davranışları, İstanbul’un semt tasvirleri çok hoş. Yazarın romana bir dış ses gibi sürekli katılması ve bazı soruları yine akabinde kendisinin cevaplaması bazıları için belki konunun bölünmesi bakımından rahatsız edici gelebilir. Lakin benim hoşuma gitti ve yerinde buldum. İyi okumalar herkese.






