Bilimkurgunun babası sayılan H.G Wells’in okuduğum 3.kitabı olan Dünyalar Savaşı hepimizin bildiği gibi Marslıların dünyayı işgalini konu alan bir kitap.Karakterimiz Ogilvy adlı gökbilimci arkadaşıyla Mars’ın yüzeyini izler ve patlamaları araştırırken bir gün karakterimizin evinin yakınlarına bir cisim düşer ve herkes bu cismin bir meteor olduğunu düşünür fakat bu cisim silindir şeklindedir ve içinden sesler gelir, daha sonra insanlar içinde canlı varlık olduğunu anlarlar ve Marslıların işgali böyle başlar.(Bu kısım spoiler olabilir) Kitapta marslıların dünyadaki bakterilere karşı bağışıklığı olmadığı için öldükleri çok kısa bir şekilde geçiștirilmiș gibiydi bu bence kitaptaki tek olumsuz nokta fakat kitabın sonunda yazar zaten bu bölümü neden kısa tuttuğunu ve ispatlanmamıș kuramları bir bir açıklamış.Zaten kitap 1800’lü yılların sonunda yazılmış döneminin çok ötesinde bir kitap herkese tavsiye ederim.

Yeni başladım harika ilerliyor her şey. Her sayfasında merak ettiriyor. Bakalım daha neler göreceğim. Kitap daha ilk sayfalardan övüldüğü kadar varmış dedirtiyor.
Otomatik Portakal kitabını okuduktan sonra filmini izledim, ama hiç beğenmedim kitabı okumasaydım bir çok yer anlayamayacaktım. Kitaptaki olayların aynısını anlatıyor. Neden bu kadar kült bir film olmuş onu da anlamadım.
Son Dilek - Andrzej Sapkowski
Oyun evrenine geç adım attığım için pişman olduğum gibi aynı duyguları kitap evreni için de yaşadım. Oyun oynarken yaşadığım zevk, kitap okurken devam etti.
Odysseia’dan sonra ilaç gibi geldi. Kitap çok akıcı ilerliyor. Çeviri ve editörlük kısımlarında da bir hata göremedim. Resmen kusursuz ilerliyor, umarım serinin diğer kitapları da böyle özenli hazırlanmıştır.

LIONS OF AL-RASSAN (Al-Rassan’ın Aslanları)
KONUSU
Al-Rassan’da hüküm süren Ashariteler yüzyıllar önce çöllerden geldiler, ama fethettikleri bereketli toprakların sunduğu hazlar imanlarını aşındırdı. Son halifenin de öldürülmesiyle Asharite İmparatorluğu birbiriyle çatışan dekadan şehir krallıklarına bölündü. Cartada Kralı Almalik, yanında dostu ve danışmanı, aynı zamanda da diplomat, asker ve şair olan Ammar ibn Khairan ile Al-Rassan’ı altın çağına döndürme planları yapıyor. Fakat kanlı bir yaz akşamı aralarının açılmasına sebep olacak.
Bu sırada kuzeydeki Jadditelerin şöhretli ve korkulan komutanı Rodrigo Belmonte, kralı tarafından sürgün edildikten sonra bölüğüyle güneye inmeye karar verir.
Al-Rassan’ın tehlikeli topraklarında, farklı dünyalardan gelmiş bu ikili bir süreliğine de olsa aynı efendiye hizmet edecek. İstemeden de olsa onların kaderini paylaşacak olan saray doktoru Jehane, hızla kutsal savaşa sürüklenen Al-Rassan’ın geleceğinde büyük bir rol oynayacak.
DÜŞÜNCELERİM
GGK’yi ilk kez denedim ve de favori kitaplarımdan biri oldu. Hatta sadece tekil kitaplar arasında birinci sırama yazarım.
Kitap Endülüs dönemi İspanya’sından esinlenmiş bir coğrafyada geçiyor. Müslümanların, Katoliklerin ve Yahudilerin yerini, yıldızlara tapan Ashariteler, güneşe tapan Jadditeler ve aylara tapan Kindathlar almış. Şehirler ve karakterler de tarihtekilerden esinlenilmiş. Altıncı hissi kuvvetli bir çocuk ve gökte iki ay olması dışında fantastik bir öge içermiyor.
Karakterler güzeldi, hikaye güzeldi, dili güzeldi, akıcılığı güzeldi. Her şeyi güzeldi. Özellikle saray entrikaları ön planda olduğu için, her liderin kendi çapında becerikli olması çok hoşuma gitti. Güldürdü, sinirlendirdi, duygulandırdı. Keşke 600 değil de 1000 sayfa olsaymış dedirtti. Mutlaka bir zayıf yanı vardır derseniz, detaylı cinsel sahneleri hoşunuza gitmeyebilir.
Bugüne kadar neden çevrilmemiş, anlamak zor.
Yalom’dan okuduğum ilk roman, ve gerçekten beğendim. Daha önce psikolojiyle ilgili kitaplarını okumuştum ve her zaman akıcı bir dili olduğunu düşünüyordum. Buna rağmen romanının bu kadar akıcı olmasını beklememiştim. Okuması lezzetli, beyin fırtınlarının bol olduğu bir kitaptı. Psikoterapi bu şekilde doğmamış olsa da doğsa çok güzel olurmuş. Felsefi- psikolojik bir roman okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Ek olarak bı güzelim kitabı ‘parttaym’ çevirisi ile hatırlayacak olmam çok acı. Ama yer etti bir kere ve silinmiyor.

Simon Beckett’ın “David Hunter” dizisinin ilk kitabı olan "Ölümün Kimyası"nı okuyorum. Güzel bir serüven; David Hunter adlı eski bir adli antropoloğun bir seri katilin yakalanması sürecine katılması üzerine kurulu.
Ancak kitabı Türkiye’de çıkaran Yabancı Yayınları kitabın hakkını verememiş. O denli çok yazım hatası, cümle bozukluğu var ki… Tam odaklanıp serüvene dalıp gidiyorsun art arda gelen yazım yanlışı bombardımanlarıyla aldığın keyif süratle irtifa yitiriyor.
Bu denli yazım hatası, cümle bozukluğu olan bir kitaba 30 TL etiket ederi biçmek “iş ahlakı” ve “saygı” kavramlarının kapsamının çok dışında. Künye bilgilerinde düzeltiyi, son okumayı kimin yaptığı belirtilmemiş. Belli ki yayınevi böyle bir şeye gerek duymamış, işi çevirmenin omuzlarına yıkmak istemiş…
Yazık… Burunlar havalarda, bakışlar tepeden tepeden, okuyucuya saygı yerlerde… Az emekle çok para kazanma gayretleri…
Bu sanırım Ayrıntı Yayınları’nda genel bir problem. Ayrıntı’dan okuduğum birkaç kitaptır ben de tilt oluyorum.
Geçenlerde yazdım İrvin Yalom’un bir kitabını okumuştum; Bir Psikiyatr Anıları. Her ne kadar anı kitabı olsa da hoşuma gitmişti. Kendisini Aziz Hayri’nin sevdiği yazarlar listesine alıp almama konusunda kararsız kalmıştım. Ayrıca romanlarını da okusam mı diye düşünüyordum. Sanırım şimdi alıp okuyacağım. Bakalım listeme girebilecek mi
Ben bir şekilde ‘gözden kaçmıştır’ diyordum ama yayınevi açısından ilginç bir tercih olmuş. Türkçesi olmayan bir kelime de değil üstelik.
Son günlerde rastlanır oldu böyle şeylere… Eh; “witcher” sözcüğünü çeviremeyen ya da çevirme zahmetine gir(e)meyen bir bakış açısından daha fazlasını beklemek, zorlamanın sınırlarını aşındırmak olur zaten…

William Golding’in “Kule” isimli kitabını bitirmek üzereyim. “Sineklerin Tanrısı” kitabından sonra yazarın okuduğum ikinci kitabı oldu. Ama hayatımda bu kadar zor bir okuma bir “Bulantı” kitabında bir de bu kitapta yaşadım. Daha bitmedi 60 sayfası falan var ama o kadar yavaş okutuyor ki kendini anlatamam. Bulantıyı okurken yine bir olay örgüsü veya ne olacak merakı vardı. Bu kitapta o da yok. Bir rahibin kiliseye ek bir kule yaptırılması anlatılıyor fakat sadece konusu bu. Başka hiç bir şey yok. Hristiyan mimarisine yabancı olduğumdan mıdır nedir bahsedilen konuya bir türlü yakınlık da duyamadım. Gerçekten çok sıkıcı bir anlatıma sahip kitap. Ayrıca Genelde üsluba takılmayan bir okur olarak, yazarın sürekli üslup değiştirerek anlatması deli etti beni. Bazen “Yapıyordu”, “Ediyordu” gibi kurarken cümleyi bazen ise “Yaptım” “Ettim” şeklinde anlatmış. Yarım bırakmak istemediğimden bu akşam zorla da okuyup bitireceğim. Zamyatin’in "Biz"ine ya da Zelazny’in "Işık Tanrısı"na yaptığım gibi yarım bırakmayacağım.
Okurken zorlanılan kitaplar listesinde ilk beşi zorlar bu kitap. Ben de baya sıkılmış zor bitirmiştim.
Ben kitaba iki kere başladım ve ikisinde de bıraktım. Arkadaşımın hediyesi olmasa çoktan çıkarmıştım kitaplıktan ama kıyamadım. Kitabı okuyabilmek için İncil’i falan iyi bilmek gerekiyor sanırım. Çünkü çok fazla atıf var. Ama ben hiçbirini anlayamıyorum. Kitaba bir daha şans vereceğimi sanmıyorum ama bitirebilen birilerinin olması güzel. Baya sabırlı olduğunuzu gösteriyor.
Hem hristiyanlık hakkında hem de kilise mimarisi hakkında bilgili olmak gerekiyor bence. Şu anda inat ettiğim için bitirdim kitabı. Kitaptaki tek konu kulenin yapılması herhalde. Bende bir daha dönüp okuyacağımı sanmıyorum.

Dune: Rahibeler Meclisi’ni okudum, böylece Dune Serisi’nin tamamını okumuş oldum. 5. kitapta başlayan bir olay örgüsü vardı, 6. kitapta bu önceki olay örgüsü güzelce noktalanmış. Yazar yazamadığı 7. kitaba birtakım gizemler bıraksa da 6. kitapta çoğu sorumun cevabını aldım ve bu kitap benim için güzel bir final kitabı oldu.
Joseph Conrad - Casus
Umduğumu bulamadığım ortalama bir kitap. Conrad ilk defa okuyorum. Yine şans vereceğim ama.
Kitap: Kısa Bir Cehennem Ziyareti
Özgün Ad: A Short Stay in Hell
Yazar: Steven L. Peck
Yayın: Çınar Yayınları
Baskı: 2019 Şubat, 1. basım
Çeviri: Yosun Erdemli
Sayfa: 112

Kitap, Jorge Luis Borges’in “Babil Kitaplığı” adlı öyküsünü temel alıyor. Borges bu öyküsünde evreni dev, sayısı belirsiz altıgen dehlizlerden oluşan bir kitaplık olarak düşlemiştir. Steven L. Peck’in romanında ise cehennem, dev bir kitaplıktır.
Olayları ağzından dinlediğimiz ana karakter Soren Johansson beyin kanserinden ölür ve Xandren adlı bir iblis tarafından sorgulandıktan sonra cehenneme gönderilir. Sorgu sırasında öğrendiği ilk çarpıcı bilgi Hıristiyanlığın değil (kendisi inançlı bir Mormondur), Zerdüştlüğün gerçek din olduğudur. Johansson’un gittiği cehennem hiç de düşlediği gibi değildir. Ateşte yanma, işkence gibi şeyler olmadığı gibi sonsuza değin orada kalmayacaktır; hatta istediği yemekler, içecekler bile önüne gelmektedir. Burası aslında dev, ama aklın alamayacağı kadar dev, bir kitaplıktır. İçinde yazılmış ve yazılması olası her kitap bulunmaktadır. Bu dev kitaplık cehenneminden kurtulup cennete gidebilmesi için yapması gereken şey, kendi yaşamının anlatıldığı kitabı bulmaktır. Ama neredeyse sınırsız sayıdaki kitaplar içinde yer alan bu kitabı bulmak, olanaksız değilse bile olanaksıza çok yakındır. Tabi zamanı boldur; milyar kere milyar yıl arayışını sürdürebilir…
Not: Borges’in öyküsünü merak edenler, İletişim Yayınları’nın çıkardığı “Ficciones” adlı kitaba bakabilirler (kitap tabi ki Borges’in öykülerinden oluşuyor).
The Witcher - Gölün Hanımı / Andrzej Sapkowski
Mükemmel bir finaldi. Sapkowski son iki kitapta anlatım tarzıyla, hikayeyi işleyişiyle gerçekten şov yapmış. Bazı bölümlerde ne anlatıyor şimdi bu adam ya diyorsun, sonunda öyle bir vuruyor ki içine oturuyor dediklerin.
Son oyunun ilk başlarında White Orchard’da arka planda çalan müzik savaş sonrası atmosferi çok güzel yansıtıyordu. Bu kitapta da son bölümü okurken o müzik yankılandı kulaklarımda. Çok güzel vermiş Sapkowski savaş sonrası atmosferi.
Çok güzel bir seriye çok güzel bir final. İyi ki tanımışız Geralt, Ciri, Yennefer ve diğer nice karakteri.





