Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Leviathan Uyanıyor’u okuyorum. Rahat 5 senedir kitaplıkta bekliyordu.

6 Beğeni


Okumaktan büyük keyif aldığım üstadın bir eserine daha başlıyorum.

10 Beğeni

Edebiyat, bilim, felsefe, devlet yönetim şekli ve daha pek çok konuda oldukça doyurucu bir kitap. Okurken büyük keyif alıyorum. Ama sakın bir kafayla dikkatli okunması gerekiyor. İki-üç kere okuyup anlamadığım yerler olduğu için iki-üç yıl sonra tekrar okumayı planlıyorum. Şu an yarısını geçtim ve konunun nasıl bağlanacağı merak ettiğim için hızlı, sıkılmadan ve hayranlıkla okuyabiliyorum.

Daha önce Sürgün Gezegeni ve Vahşi Kızlar kitaplarını okudum ve Mülksüzlere göre daha hafif kitaplar olduğu için Ursula ablanın kıymetini bilemedim. Buradan kendilerini şükranla anıyorum.

18 Beğeni


On İkiye Bir Var’ı okudum. Haldun Taner’in daha önce bir oyununu okumuştum ama ilk defa bir öykü kitabını okudum. Daha önce okuduğum kitabı beğenmeme rağmen bu kitabını beğenip beğenmediğime karar veremedim. Kitaptaki öyküler havamda olmadığından mıdır nedir, bana çok garip geldi. Yine de kitaptan “Ayak” ve “Artırma” adlı öyküleri iyi buldum.

4 Beğeni

Onikiye Bir Var öyküsü bana göre kaliteli bir bilimkurgu öyküsüydü. Edebiyatımızda az rastlanan bir kalitede yazıldığını düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun Tobizume.

1 Beğeni

Başı çok güzeldi ama sonu kötüydü.

Kitabı bitireli 3-4 gün oldu. Rahat okunan bir kitap. Sadece yer yer burçlarla ve yıldızlarla ilgili yazılan yerler sıksa da okurken keyif aldığım bir kitap oldu.

2 Beğeni

513Ll5s2CsL.AC_SY400

Bulgakov’un “Genç Bir Doktorun Anıları” kitabını bitirdim. Ne diyebilirim ki. Kendisi de bir doktor olan yazarın elinden çıkmış mükemmel bir kitap. Bulgakov her seferinde beni Rusya’nın soğuk havasına, kötü koşullarına, bitmeyen çilelerine her zaman alıştırıyor. İlk görev yerine gitmiş olan bir doktorun başından geçenler, korkuları, sevinçleri, küçük kasabaya alışması, hekimlikte kendini ilerletmesi güzel bir şekilde ele alınmış. Bir solukta okunabilecek şahane bir kitap.

Yine araya sıkıştırdığım bir çizgi roman daha. Y Son Erkek serisinin ikinci cildi olan "Döngüler"i bitirdim. İşlediği konuyu o kadar güzel ele alıyor ki elinizden bırakamıyorsunuz. İlk Cildinde de dediğim gibi 10 ciltten oluşan tüm bu seriyi bir oturuşta okuyup bitirebilirim ama kendimi tutup uzun bir zamana -muhtemelen dayanamaz 2 haftada bitiririm- yayıp bitirmek istiyorum.

15 Beğeni

Ren Kitap’ tan bir H.P. Lovecraft öykü derlemesi olan Mezarlıktaki Dehşet bitti(sayılır). Kitapta Lovecraft Abimizin yine döktürdüğü 18 öykü var. Bu öykülerden bir çoğu klasik Lovecraft tarzında korkular barındırıyor. Örneğin özellikle Medusa’ nın Saçları, Karanlığın Ziyaretçisi, Pickman’ ın Modeli ve Duvardaki Fareler. Diğerlerinden bazıları ise H. P. L. tarzının dışında adeta hayalet ve büyü öyküleri gibiydi ve o yüzden pek beğenemedim ama yine de tedirgin ediciydiler. Öykülerin hepsi akıcı, sıkmayan bir anlatıma sahip. H. P. L. abimiz tam kıvamında tasvirlerle size olayı yaşatıyor, mekanların içinde dolaştırıyor. :alien:

H . P. L.’ yi övdükten sonra gelelim REN Kitap’ a. Abicim bu kitaplar basıldıktan sonra incelemeniz için size hiç gösterilmiyor mu? O yirmi yedinci ve yirmi sekizinci sayfanın hali ne öyle? Ayrıca o basım hataları, yazım hataları. Bir dahaki sefere kitabevinde senden kitap alırken iyice kontrol ettikten sonra alacağın, eğer alırsam. :expressionless:

3 Beğeni

Y Son Erkek’e başlamayı düşünüyordum ben de Hikaye ne kadar derin işleniyor, karakterler orijinal mi, sürükleyici mi?

İlk olarak hikaye şimdilik güzel gidiyor. Ele aldığı konu sadece “son erkek” kalması değil. ara planda bir çok konu barındırıyor hikaye. feminizm, siyaset, politika, ordu ve daha bir çok şey var hikayede.Baş karaktere hemen ısınıyorsunuz. Herhangi bir kötü yazılmış bir karakter göremedim şimdilik. Son olarak sürükleyicilik kısmına gelirsek de, kesinlikle bir solukta okunan bir çizgi roman. Sırf bitmesin hikaye diye iki cilt arasına birazcık zaman oyup doya doya keyfini çıkarmak istiyorum.

2 Beğeni

images

Çalıkuşu benim için en iyi 5 roman arasına girer. Acımak da ben de güzel bir tesir bıraktı. Reşat Nuri’nin dilini çok seviyorum. Öğretmen olmasından ve aynı mesleği icra ettiğimiz için yazdıklarının anlamı benim için daha tesirli oluyor. Okuduklarımdan çıkardığım hâlâ bu ülkede belli şeylerin yüzyıllar geçse de değişmeyeği gerçeği. Köhneleşmiş sistem, adam kayırma, işini liyakat sahibine vermeme vs. çoğaltılabilir. Fakat bu eser için bir cümle söyleyecek olsam ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.’ derdim. Zehra’nın babasının aslında nelerden geçip nasıl bir hâle düştüğünü görmek insanı düşündürüyor. Hızlı bir şekilde okunuyor eser. Sadece sonda her şeyin sebebini öğrendikten sonra keşke birkaç sayfa daha Zehra’nın duygularını, fikirlerindeki değişimi görmek isterdim. Sonu biraz aceleye gelmiş gibiydi.
Tavsiye edilir.

7 Beğeni

Dost Yaşamasız… Vüs’at O. Bener
Okumaya yeni başlamış olduğum öykülerde doğal yaşamdan kesitler bulunuyor; komşusuyla her gün görüşüp dertleşen kadınların muhabbeti, iş arayan arkadaşını evinde misafir eden adam gibi basit durumların samimi dille yazılması güzel. Şimdilik tek kötü yanı, sığ bir olay örgüsünün olması. Umarım bittiğinde farklılaşır bu bakış açım.

5 Beğeni

Trt’nin eski bir dizisi vardı uyarlama. Ediz Hun’la Ayşegül Aldinç vardı baş rollerinde. Onu da izlemenizi isterim. Çok iyi bir diziydi.

1 Beğeni

Fark ettim de bu başlığa çok uzun zamandır bir şeyler yazmıyorum. Gerçi pek fazla kitap da okuyamıyorum son zamanlarda okul iş falan derken, okuduklarımı da genellikle Goodreads’te yorumluyordum. Son bir senede okuduğum ve aklımda yer eden kitapların yorumlarını geçmişe doğru yavaş yavaş buraya da taşıyayım, belki birilerinin işine yarar.

Otomatik Portakal - Anthony Burgess:

Kitabın ilk bölümlerinde beğenmeyeceğim izlenimine kapılmıştım ama bitirdiğimde umduğumdan daha çok beğendim. Hatta bana kalırsa Kubrick uyarlamasından daha da iyi. Filmi çok uzun zaman önce izlemiştim, kitabı bitirdikten sonra tekrar izledim. Dolayısıyla kitabın ilk bölümlerinde gördüğümüz aşırı şiddetin sonlarda nereye bağlacağını tam olarak kestirememiştim ama özellikle üçüncü kısım güzel bir beyin fırtınasına yol açıyor. Çeviri de fena değil; Burgess’in başta Rusça ve Latince olmak üzere başka dillerden de apartarak oluşturduğu Nadsat’ın Türkçeye çevrilirken sadece argo kelimeler yerine yine yabancı dillerle zenginleştirilmesini tercih ederdim ama Dost Körpe standartlarına göre buna şükrediyorum. İş Kültür artık Aziz Üstel çevirisin yayınlıyor, bir ara onu da alıp Körpe çevirisiyle karşılaştırmalı olarak okuyacağım. Eleştirinin devamında biraz sürprizbozan olacak, uyarmış olayım.

Kitabın temelinde, bütün distopyalarda olduğu gibi, politik bir soru var: “Nedensiz -kötücül- şiddete karşı nasıl bir politika izlenmeli?” Şimdiye kadar okuduğum distopyalar içinde en çok ilgimi çeken mesele de bu oldu. Başkarakterimiz Alex kötülükten zevk alan birisi. İyi bir çocukluk geçirmiş, zeki, sanattan anlıyor; yani bu kötülüğü dayandırabileceğimiz bir travması yok. Kendisi de kabul ediyor bunu zaten; şiddeti, hırsızlığı, tecavüzü sevdiği için yaptığını belirtiyor. Bu sadece Alex’e de özgü değil, onun gibi bir sürü genç ve çete var sokaklarda. Polisler bu şiddetle başa çıkamıyor, insanlar geceleri dışarı çıkmaktan korkuyor. Devletin uyguladığı ceza politikası -hapishane- ise yeterli bir caydırıcı değil. Suçlular içeri girdiklerinden daha kurnaz, daha temkinli terk ediyorlar hapishaneyi.

Ve bu noktada Burgess yeni bir devlet politikası sunuyor bize. Çetedaşlarının ihanetiyle hapse düşen Alex üzerinde yeni bir metot deneniyor. İlaç ve videolar yardımıyla şiddetin, tecavüzün düşüncesinin bile Alex’te büyük bir hastalık, mide bulantısı yaratması sağlanıyor. Politik açıdan bakıldığında aslında gayet mükemmel bir çözüm bu. Yüzlerce yıl uğraşıp psikolojik nedenini bulamadığın bir sorunu nasıl çözebilirsin ki başka? Alex’in kötücül kişiliğini değiştiremiyorsan, kötünün bir seçenek olması ihtimalini ortadan kaldırırsın ve sorun çözülür. Hem hapishanelere kaynak aktarmana gerek kalmaz hem de kötüleri “bir şekilde” topluma tekrar kazandırmış olursun.

Ama Burgess farklı düşünüyor. Öyle ki bu nedensiz şiddetin mağdurlarından biri olan yazar karakteri dahi kişinin özgür iradesinin elinden alınışına, onun bir makine haline getirilişine karşı çıkıyor. Kitabın üçüncü bölümünde Burgess de Alex’i bir mağdur haline getirerek ve ilk bölümde ondan zarar gören insanları -kadınlar hariç- onun üzerine salarak aslında bütün toplumun bu şiddeti içinde taşıdığını söylüyor bize. Alex’in intihara kalkışmasının ardından bütün toplum onun bir mağdur olduğunu kabul ediyor. Haliyle devlet de halk desteğini kaybetmemek için bu politikadan vazgeçmek ve Alex’le anlaşarak onun şiddetine göz yummak durumunda kalıyor. (Bu bölümde devletin kullandığı ikinci bir politika daha var: kötülerin devlet tarafından işe alınıp kolluk kuvveti haline getirilmesi. Bunun da ne kadar başarıya ulaşabileceğini günümüzde yaşananlardan dahi anlayabilirsiniz.)

Hele bir de film uyarlamasına dahil edilmeyen 21. bölüm var ki tam olarak Burgess’in düşüncelerini pekiştirmekte. Bu bölümde Alex’in çetedaşlarından Pete’i görüyoruz tekrar. Evlenmiş ve o şiddet dolu günleri geride bırakmış. Artık normal bir hayatı var. Cebinde bir bebek fotoğrafı taşıyacak kadar “değişen” Alex de imreniyor ona, belki ben de bir aile kurarım diyor. Yani Burgess kötülerin kendi hallerine bırakıldıklarında eninde sonunda özgür iradeleriyle iyiyi, doğruyu seçeceklerini söylüyor bize.

Peki doğru mu bu? Özgür irade gerçekten toplumun huzurundan daha mı önemli? Eğer öyleyse devletin görevi nedir; idamı bir seçenek olarak dahi düşünmezsek, sadece suçluları yakalayıp bir süre alıkoyduktan sonra tekrar suç işlemeleri için sokağa salmak mı? Çocukken özgürlüğü bize " başkalarının özgürlüğü kısıtlamayacak şekilde her şeyi yapabilmek" olarak anlatmışlardı. Bu tanıma göre Alex’in özgürlüğü savunulabilir bir şey mi? Bu soruya farklı cevaplar veren başka eserler de var tabi. Örneğin Le Guin’in Mülksüzler’indeki anarşist gezegende, toplumun kurallarına uymayan kişiler toplum tarafından dışlanıyordu. Ancak kötülerin bu kadar baskın olduğu koşullarda dışlamak bir çözüm olmaktan çıkıyor. Bize huzurla yaşayabileceğimiz bir dünya sağlamasını beklediğimiz devletin yetkisi nerede sona ermeli? Bu bir nevi güvenlik-gizlilik tartışmalarına benziyor, kesin bir cevap bulmak tabi ki mümkün değil. Herkesin farklı öncelikleri ve haliyle farklı cevapları var. Burgess’in cevabı benim tam olarak kabul edebileceğim bir çözüm değil açıkçası, ancak bu soruları bana sordurabildiği için dahi çok başarılı bir eser Otomatik Portakal.

Un Lun Dun - China Miéville:

Un Lun Dun oldukça eğlenceli, elinizden bırakmanın zor olduğu, içerdiği kimi klişelere rağmen hem okuru şaşırtabilen hem de birçok konuda orijinal olmayı başarmış bir kitap. Farklı yazarların aynı fikir üzerine bir şeyler yazması çok hoşuma gidiyor. China Mieville de Gaiman’ın Yokyer’inden -ki en sevdiğim romanıdır- yola çıkıp benzer bir ortamda geçen çok daha farklı bir hikaye anlatmış. Hikayenin güzelliğinin yanı sıra yazarın kitabın içinde bolca tuhaf, uçuk kaçık şey de var. Mieville hayal gücü konusunda kendini sınırlamamış, iyi de yapmış.

Çevirmen Ceren Ünlü içinde birçok kelime oyunu ve tuhaf terimler olan metnin altından başarıyla kalkmış, ellerine sağlık. Yalnız Mieville kitaplarının kapakları neden bu kadar amatörce yapılıyor anlam veremiyorum.

Bir kitabın üzerine genç yetişkin etiketi koyduğunuzda bazı okurlarda ister istemez bir önyargı oluşabiliyor, ancak Un Lun Dun’u sağda solda görmeye alıştığımız “genç yetişkin” kitapları ile aynı kefeye koymak hata olacaktır. Karakterleriyle, yaratıcılığıyla, özellikle de verdiği mesajlarla çocuk/yetişkin herkesin keyifle okuyacağını düşünüyorum.

Ben Uyandığımda Gözler Kapansın - Emirhan Burak Aydın:

Otun çöpün basıldığı şu günlerde bu kitabın fiziksel formatta raflardaki yerini almamış olması, eğer yazarın tercihi değilse tabi, büyük ayıp gerçekten. Diliyle, kurgusuyla taş gibi öyküler var Ben Uyandığımda Gözler Kapansın’da. Türkçe öykü zaten iyi bir dönem geçiriyor ama Emirhan Burak Aydın’ın öyküleri tuhaflıklarıyla, yarattıkları dünyalarla, yazarın denediği yeniliklerle bu iyi örneklerin arasında bile ışıldıyor. Özetle çok güzel kitap, bir de oturduğunuz yerden kalkmadan indirip okuyabiliyorken fırsat vermek için başka ne isteyebilirsiniz bilmiyorum.

Asker Daha Fazla Elliott Smith Dinlemek İstemiyor - Utku Yıldırım:

Utku Yıldırım’ın öykülerini uzun zamandır çeşitli sitelerde okuyorum ve bu kitaptakilerden çok daha iyilerini yazabildiğini de biliyorum. Gelgelelim bu demek değil ki kitabı beğenmedim.

Birkaç şeyi hızlıca aradan çıkarayım. Kapak mükemmel (Oscar goes to Barış Şehri), arka kapak yazısı da bir o kadar tırt. “Kendi gerçekliğinden fragmanlar…”, “yazarın dili iç sesi ile…”, “bilinç akışını benzersiz bir biçimde…” ve benim favorim “güçlü, üslup sahibi bir yazar olacağının…”. Sevgili Dedalus, şu yazdıklarını alıp kopyalasak günümüz yerli öykücülerinin %70’inin kapak arkasına yazabiliriz. Utku Yıldırım’ın blogundaki kitap eleştirisinde çok daha yaratıcı ifadeler var, keşke ona yazdırsalarmış. Editörlük de temiz bu arada, imla hatasına falan denk gelmedim.

Hazır arka kapağa girişmişken şu üslup meselesine de dokundurayım bari. Diğer birkaç ilk kitapta da denk geldiğim sıkıntılardan biri bu, yazar özgün bir üsluba sahip olmak için o kadar uğraşıyormuş izlenimi uyandırıyor ki hikayenin diğer öğeleri geri planda kalıyor. Oysa ki iyi kurgulanmış bir hikaye, iyi anlatılmış karakterler olduktan sonra üslup bir şekilde kendini belli ediyor zaten. Mesela Asker Daha Fazla…'da da birkaç kez okumuş olmama rağmen yazarın o benzersiz, güçlü üslubu yüzünden anlayamadığım öyküler var (Bunu Ben Bilmem Nereye gibi). Anlayamadığım, dahil olamadığım bir öyküyü nasıl sevebilirim ki? Belki ilerleyen kitaplarda yazarın böyle lüksleri olabilir ancak daha ilk kitabını yayınlayan bir yazar için okuru bu kadar dışarıda bırakan bir anlatım tercihi doğru gelmiyor bana. Hani kitabın tamamı böyle olsa demek ki Utku Yıldırım’ın kalemi bu diyeceğim ama kitaba almadığı öyküleri geçtim, kitapta dahi daha açık öyküler mevcut.

Bir diğer sıkıntı da öykülerin fazla kişisel olması. Haliyle okur kitlesini de epey kısıtlıyor bu tercih. Öykü derlemesi değil de psikiyatri seansı gibi sanki. Bilinç akışı da bu intibayı kuvvetlendiriyor. Yalnız son öykü “İçinde İçindekiler Vardır” biraz toparlıyor tüm kitabı, rehber gibi değil de yazarın günah çıkardığı bir epilog gibi.

Peki ben neden sevdim bu kitabı? Bu kadar kişisel meseleler anlatıyor olmasına rağmen kendini acındırmıyor. Ayrıca bilinç akışı yer yer okuru uzaklaştırsa da hikayelere bir hareket de katmış. Yani çok da açıklayabileceğim bir şey değil aslında, başkarakterin/yazarın değindiği bazı noktalar bende karşılık buldu galiba. Harika bir kitap değil tabi ki, hele hele Türkçe öyküye yeni başlıyorsanız uzak durun kesinlikle. Ama farklı tatlar arayan okurlar için fırsat verilecek bir eser olabilir.

10 Beğeni

Uzun zamandır bu konuda okuduğum en iyi kitap yorumunu girmişsiniz, kendi adıma teşekkür etmek istedim.

Bu mesele beni genç Türk yazarlardan o kadar soğutuyor ki anlatamam. Elime aldığım birkaç öykü kitabında hep bunu yaşadım. Sanki herkes öykü yerine deneme yazıyor, bilinç akışı ifadesinin arkasına saklanarak aklından ne geçiyorsa kağıda dökmeyi öykücülüğün olmazsa olmazı sanıyor. Uzun uzun yazılan monologları ben öykü olarak okumayı sevmiyorum artık. Ve modern Türk edebiyatından uzaklaşmamın en büyük sebebi bu.
Bahsettiğiniz yazarı okumadım fakat yorumunuzda bu ifadeyi görünce hissettiklerime yakın olduğunu düşündüm.

3 Beğeni

Hmm bilmiyordum dizisi olduğunu. En kısa sürede izleyeceğim.

Asıl ben çok teşekkür ederim okuduğunuz için. Aslında okuduğum her kitap için iyi kötü bir şeyler yazmaya çalışıyorum, yoksa aradan birkaç ay geçince unutabiliyorum kitabın bana neler hissettirdiğini. Eğer üşenmezsem burada olmayan tüm eleştirilerimi böyle üçer beşer ekleyeceğim zamanla.

Öykü kısmına gelince, aslında bana kalırsa kişisellik Türk öykücülüğünün yeni bulduğu bir şey değil. Eskilere baktığımızda da Vüsat O. Bener, Leyla Erbil, Tezer Özlü, Bilge Karasu gibi birçok büyük yazarın öykülerinde kişisel, hatta bazen oldukça kapalı bir anlatımı tercih ettiğini görüyoruz. Epey riskli bir tercih tabi bu, sizin de dediğiniz gibi çoğu zaman okur öykünün başkahramanıyla bir bağ kuramıyor ve öykü sıkıcı bir günlük sayfasına dönüşüyor. Ben de mesela son yılların ses getiren öykücülerinden Melisa Kesmez’in Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz kitabında söylediğiniz şeyleri hissetmiştim. Ona yaptığım yorumu da aşağı ekleyeyim hatta. Belki okumuşsunuzdur ama naçizane iki isim tavsiye etmek isterim size, bana kalırsa dönemimizin en başarılı öykü yazarları arasındalar ve özellikle üslupları ile dönemdaşlarından ayrılıyorlar. Mustafa Çevikdoğan’dan Temiz Kağıdı ve Engin Türkgeldi’den Orada Bir Yerde.


Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz - Melisa Kesmez:

Bir öykü kitabı değil de anı derlemesi, hatta günlük gibi. Anlatı değişse de başkarakter hep aynı kişi, hep aynı dertlerden muzdarip. Anlatılan yeni bir şey de yok; yalnızlık, topluma yabancılaşma, anne-baba sorunları… edebiyatımızda defalarca işlendi bunlar. Melisa Kesmez’in dili akıcı ve samimi olsa da artık birçok çağdaş yazar bunu yakalayabiliyor zaten. Ben öykücüden risk almasını, ya kurguda ya anlatıda ya da dilde yeni bir şeyler denemesini beklerim. Ama Kesmez oldukça güvenli sularda yüzüyor ve iyi yaptığını düşündüğü şeyden vazgeçmiyor. Okura da ilk birkaçından sonra hep aynı şeyleri okuyormuş hissi veren 25 öykü kalıyor. Bir ilk kitap olduğu düşünülürse biraz daha tolerans gösterilebilir belki ama böyle vasat bir derlemenin okur tarafından bu kadar ilgi görmesini, bu kadar baskı yapmasını da anlamadığımı söylemem gerek.

2 Beğeni

Fazla yoruma dayalı bir ifade olacak fakat saydığınız isimler yeni yazarların bu geleneği sürdürmek istemesine sebep oluyor sanırım. Bilge Karasu’nun kendi sesiyle çok başarılı metinler ortaya koyması her öykücünün bu yolu takip ederek başarılı metinler yazabileceği anlamına gelmiyor. Bunu söylemeye pek hakkım da yok belki fakat yazarların öykülerinde kendimi hissettirmeliyim, sesimi okura ulaştırmalıyım düşüncesini pek onaylamıyorum. Tabi kişisel bir tercih, ben metinle baş başa bırakılmayı, karakterin yazarın kendini anlatmak için kullandığı bir araçtan fazlası olduğunu hissetmeyi seviyorum.
Önerileriniz için de teşekkürler mutlaka bakacağım.

1 Beğeni

Bu karantina günlerinde yapılabilecek en iyi şeylerden biri kitap okumak şüphesiz. Ben de öyle yapıyorum. Bir kaç ay önce İmge Kitapevi’nin indirim kampanyasından aldığım iki Le Guin kitabına da bu vesileyle sıra gelmiş oldu. Kitaplardan ilki “Her Yerden Çok Uzakta” herhangi bir fantastik unsur içermeyen kısa bir aşk hikayesi. Anlatım dili oldukça sade ve hikaye çok akıcı bir şekilde ilerliyor. Kadın olmak, erkek olmak, cinsellik ve büyümek üzerine çarpıcı tespitler var. Kitabın benim için en ilgi çekici kısmı ise hikayenin bir kadın yazar tarafından erkek bakış açısıyla anlatılıyor olması. Ben böyle kitapları ayrı bir seviyorum nedense. Stefan Zweig’ın “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” mesela. Böylesi kitaplarda yazarın bunları nasıl yazdığını düşünmek hoşuma gidiyor. Bu kitabında da Ursula Le Guin, yetişkinliğe adım atan bir erkeği oldukça iyi yorumlamış bence.

İkinci kitabımız “Yanılsamalar Kenti” ise sağlam bir bilimkurgu romanı. Yıldız gemileri, lazer silahları, zihin kontrolü… vs. hepsi var. Ancak okuması diğer kitaba göre oldukça meşakkatli. Le Guin’in klasik anlatım tarzı burada da hemen kendini hissettiriyor. Betimlemeler yer yer okuma temposunu düşürüyor. Ama yazar da bizden koştur koştur okumamızı beklemiyor zaten. Çünkü farklı dünya ve insan ilişkilerini anlatıyor; bunları anlamak da biraz sabır istiyor doğrusu.

Sonuç olarak ben iki kitabı da beğendim. İkisi de İmge Kitabevi Yayınları’ndan çıkan kitapları edinmek isterseniz, kitabevinin kendi sitesinde yüzde otuz indirimli. Ayrıca beş al üç öde kampanyasıyla birleşince çok uyguna geliyor.

6 Beğeni