Kitap bitti. Şaşırtıcı bir kurgusu var. Hem de çok akıcı. Kaliteli bir polisiye filmi izlermiş gibi aksiyonu boldu. Sonlara doğru okurken cidden şaşırdım. Ve beni tatmin etti. Sıkı bir polisiye okuru içinde ortalama bir kitap olurdu bence.
Andrew Heywood - Siyasi İdeolojiler’i okuyorum. Özellikle gümüzde geçerliliği olan siyasi ideolojilerin tarihlerini ve ortaya çıkışından günümüze kadar geçirdiği dönüşümlerini merak ettiğimiçin okumaya başladım. Sıralı, düzenli ve anlaşılabilir bir şekilde yazılmış.
Bu sabah başladım. Yılanların Öcü, Irazca’nın Dirliği, Kara Ahmet Destanı, Eşekli Kütüphaneci kitaplarından sonra Fakir Baykurt’tan okuduğum beşinci kitap olacak sanırım.
Yabancı yazarları okuduktan sonra aralara Türk edebiyatı yerleştirmek çok keyifli ve dinlendirici oluyor.
Kitabı bitirmiş bulunmaktayım. Çok beğendiğim kitaplar arasındaki yerini aldı. Kitap yoğun bir büyülü gerçeklikle başlayıp, yavaş yavaş toplumsal gerçekçi bir kitaba evriliyor. Gözlerim dolduğu ve etkilendiğim fazlaca bölüm oldu. İsabel Allende’nin anlatımını çok beğendim. Evet, Allende tarz olarak Gabriel Garcia Marquez’e benziyor ama daha anlaşılır ve akıcı buldum ben marquez’e göre. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
Şu an sanırım Miguel de Unamuno’dan sis kitabına başlayacağım.
Okul kütüphanesi için almıştım fakat fablların tamamını okumadığımdan okulların açılmamasını fırsat bilip okumaya başladım.Diyebilirim ki hayat bu kitabın içinde saklı.
Hazır yazmışken dün akşam Rüyalar Karabasanlar 1 kitabını bitirdim. Giriş kısmı hariç 8 hikaye var kitapta. Gece Pilotu, Cicim, Oynayan Parmak ve Küçük Çocuklara Katlanmak Zordur hikayelerini beğendim. Burada favorim Gece Pilotu. Sıradan bir vampir hikayesi gibi ama birkaç ayrıntı çok iyiydi. Dolan’ın Cadillac’ı ve Maple Sokağı’ndaki Ev normal düzeydeydi. Benim Güzel Tayım biraz karışık, İthaf ise olmasa da olur düzeydeydi.
Başlığa uygun olarak şuan okuduğum kitaplar: Stefan Zweig Korku, Metro 2034, Gregory Clark Fukaralığa Veda, Poirot’un İlk Davaları, Lovecraft tüm hikayeleri (şuan ağırlık bu kitapta) Bu ay neden böyle oldu bilmiyorum umarım kısa sürede eski düzen ve disiplinime dönerim.
Atakan Büyükdağ’dan Kavgamız kitabını okuyorum. 20.yy başı, 1. dünya savaşı dönemleri de kapsayan ama büyük ölçüde 2. dünya savaşına kadar olan süreci anlatan çok iyi bir kitap. Hitler, Naziler, Einstein ve diğer meşhur bir çok bilim adamı, nükleer fizik, Almanya’ın içinde bulunduğu durum ve siyaset ile dönem tarihini çok güzel anlatıyor. Tarih kategorisinde ama sadece araştırmadan ziyade bazı yerlerde roman havasında geçiyor. Yazar bazı yerlerde diyaloglar kurgulamış.
Okunması çok rahat. Önceki gece başladım ve şuan iki gün olmadan üçte birinden az bir kısım kaldı.
Yazarın diğer kitabı hesaplaşmayı da okuyacağım. Devam kitabı şeklinde geçiyor.
Amatka yavaş yavaş ve biraz sıkıcı ilerlerken sayfa 67’de sahneye giren sahne çok can sıkıcıydı. Kitapları kullanarak yapılan bir şeyler olunca aklıma hemen Fahrenheit gelir, bu da benzer bir olay.
Kolonideki kitapları, sırf resmi evraklardaki formlarda kullanabilmek veya tuvalet kağıdı yapıp tuvalet işlerini halledebilmek için koloninin kütüphanesindeki kitapları toplatma kararı almışlardı. O gün günlerden günyedi ve herkesin eğlenmesi, oynaması ve mutlu olması gereken bir gündü. Vanja kütüphaneye girdiğinde yaşlı kütüphaneci sessizce ağlıyordu. Vanja olan bitenden habersizdi ve karşılaştıklarından sonra kütüphaneci durumu Vanja’ya anlatıyordu.
Küçükken tabii bildiğim bir masaldı Pinokyo fakat tam metnini yeni okudum. 192 sayfa olmasına rağmen bir buçuk saatte bitirdim zira hem masal hem de bir bölümü üç-dört sayfa tutmuş yazar, oldukça akıcı idi. Tek hoşlanmadığım kısım pek çok defa hikayenin bölünüp okuyucuya “Pinokyo’nun başına gelenleri düşünebiliyor musunuz çocuklar?” diye soru yöneltmesi yazarın.
Madeline Miller’in ilk romanı olan Akhilleus’unŞarkısı adlı eserini okudum. Homeros’un İlyada’sından esinlenerek yazılan bu kitap, bizi Yunan mitolojisinin en büyük kahramanlarından biri olan Akhilleus’un hikayesine götürüyor. Yazımı on sene süren kitabın anlatımında kahramanımız yerine küçük bir karakter gibi görünen ama Troya Savaşı’nda büyük etkisi olan Akhilleus’un yardımcısı Patroklos’u görüyoruz. Roman, Patroklos’un hayatının ilk dönemiyle başlayıp, Akhilleus ile tanışması, ilişkileri ve beraber büyümeleri çevresinde gelişiyor. Daha sonra Troya Savaşı’na ve efsanenin sonuna şahit oluyoruz.
Ben eseri oldukça beğendim. Homeros’un eserlerini henüz okumadığım için hikaye ile ilgili tek bilgim Brad Pitt’in oynadığı Troy filminden ve kulaktan duyma bilgilerden ibaretti. Bu kitap ile beraber Yunan mitolojisine olan ilgim arttı. Yazarın anlatış tarzını da mitolojiye çok yakıştırdım. Umarım kendisinden ileride içinde Herakles’in veya Perseus’un yer aldığı bir kitap okuma şansımız olur.
Felsefenin Kısa Tarihi’ni okudum. Uzun zamandır felsefe üzerine yoğunlaşmak istiyordum ama felsefenin genel hatlarını bilmediğim için sürekli erteliyordum. Bu kitapla birlikte önemli felsefecilerin çoğunu ve bu felsefecilerin çalışmalarını genel hatlarıyla öğrendim. Kitaplarını okumak istediğim filozofları da belirlemiş oldum.
Felsefeye başlamak için güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitabın adından dolayı çekinen varsa çekinmesine gerek yok kesinlikle sıkıcı bir kitap değil. Yazarın üslubu güzel ve güncel örnekler de vererek anlamamızı kolaylaştırıyor.
Arthur Conan Doyle’ un İthaki’ den çıkan Tekinsiz Öyküler bitti. *
Öyküler gerçekten tekinsiz ve tedirgin edici fakat korkutucu değil ki ben o hevesle, korkutucu olacağı niyetiyle başlamıştım. Kendi derecelendirmeme göre öyküler ortalama bir konuyla başlayıp ortalamanın altına düştükten sonra yavaş yavaş ortalamanın biraz üstüne çıkarak bittiler(dehşet korku öyküleri okuyacağım ümidiyle başladığım için böyle bir derecelendirmem söz konusu). Hikayelerin anlatımında, üslubunda herhangi bir sorun yok. Akıcılığı güzel. Öyküler genelde olağanüstülüğün sınırında bırakılmış gibi görünse de ‘‘her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.’’ düsturu öykülerde kendini belli ediyor(gibi geldi bana).
Özetle arka kapağındaki H. P. Lovecraft’ ın övgüsünü okuyup içinde dehşet şeyler var ümidiyle başlarsanız umduğunuzu bulamayabilirsiniz. Fakat gerilim dozu yüksek tekinsiz öyküler okuyacaksınız.
Brooke Bolander’ın Zararsız Tek Büyük Şey’inin Türkçesini okumaya çabalıyorum ama sanırım bazı çevirilerde cümle yapılarının korunmaması gerektiğinin muazzam bir örneği bu kitap… İngilizcede, cümle içine virgülle açıklama cümlesi konulabiliyor, ve bazı tamlamalar fiil olabiliyor diye bunu Türkçeye de tek cümle olarak çevirmeye kalkmak garip geliyor…
Kitapsızım bugünlerde.
Okuyup bitireceğim, zevkle tanıtacağım kitabım kalmadı. Bundan sonra yakın zamanda okuduğum yahut çok zaman önce tanışıp hoşlandığım, iz bırakan kitaplarla aranızda olacağım; öyle planladım yani.
David Walton’ın dilimize çevrilen ilk romanı Süperpoze, iki kitaplık bir serinin ilki. İkincisi Süpersimetri de yayınlandı.
Yazar, Kuantum teorisi doğrultusunda; aynı anda başka bir boyutta veya zamanda olunabileceğine ilişkin kurguyu olabildiğince basitleştirerek sürükleyici bir polisiye bilimkurgu yazmış. Ancak bu basitlestirme hem teknik hem de edebi olarak kitabı zayıflatmış. Olağanüstü şeyler biraz sıradan anlatılmış. Karakterlerin tepkileri çok soğukkanlı olmuş.
İkinci kitabı edinmek gibi bir gayem yok ama elime geçerse devamını okuyacağım.
Milyarlarca ve milyarlarca’yi okuyorum say baskısı.Buradan çevirmene bir eleştiri yapmak istiyorum Golden state warriors yazmak yerine Golden State Savaşçıları yazmak biraz mantıksız olmuş.Ya da direkt takımın Türkçe ismi yazılsa daha mantıklı olmaz mıydı sadece bir tane değil diğer yazılan tüm takımlarda da aynısı yapılmış.