Dün başladım. Girişi çok güzel. Ancak kitapta daha 70-80lerde olmama rağmen çok fazla karakter, çok fazla bilinmesi gereken taraflar var. Bazı gruplar ise bir taraf olmaktan ziyade bir meslek grubu gibi olduğunu görüyorum. Bunların birbirine karışmasından da korktuğum için anlaya anlaya, yavaş okumak zorunda kalıyorum. İşin garibi sayfa çevirttiren bir kitap yani bu kadar zorlanmama rağmen devamını merak ederek okuyorum. Şimdiye dek her şey güzel, nerede nasıl bir materyal kullanacağını bilen bir yazar. Ama takıldığım tek nokta bir subayın koskoca generalle senli benli ve arkadaşıyla sohbet eder gibi konuşması oldu. Sanırım batı ordularında bizimkine göre enseye şaplak bir samimiyet var, bu kültür de kitaplara ister istemez yansıyor.
Seçmeden adetine 2 lira 99 kuruş vereyim, tamam diyorsan kuzgun ile haber gönder.
Tek bir şartla olur, ben senden seçeceğim ve adedine 12,90 vereceğim 10 tane kitabına 
Ben vazgeçtim oynamıyorum. 
Korku kimi zaman ayakIarımıza kanat takar, kimi zaman da ayakIarımızı yere çiviIer.
Montaigne
Su Everest klasiklerinde başlayayım diyorum. Hangisini tavsiye edersiniz, Hans Falladanınkiler ilginç duruyor.
Biraz ağır gelebilir. Daha ufak tefeklerden başlamanızı öneririm.
![]()
Erkekliğin 10’da 9’u kaçmaktır
Türk Atasözü
Hangi karakterden bahsediyorsunuz?
Nispeten orijinal bir seri, ismini cismini duymadığım yazarlar var, gerçekçi değil de şöyle büyülü-gerçekçi veya fantastik türünde biri var mıdır?
Olem’in Tamas ile konuşma tarzı hocam.
Yanlış hatırlamıyorsam aynı fırkadan değiller, Olem maharetlilerdendi, Fedmareşal ise Barut büyücüsü, farklı fırkalar birbirleri ile ittifak yapsalar bile birbirlerini sevmiyorlardı.
İnsancıklar’ ı bitirdim.
Dostoyevski’ nin merhametini, iç dünyasını, karakterini çok güzel yansıtmış.
Özellikle Varenka’ nın çocukluk anılarını anlattığı mektup şaheserdi, sonrasında Makar’ ın verdiği cevaplar da öyle.
Yoksulluk, toplum, mutsuzluk, aşk gibi konuları dostoyevski gencecik yaşına rağmen inanılmaz güzel işlemiş.
Dostoyevski ’ nin bu kitabı ve sonraki öykülerinde fakir devlet memuru karakteri yer almıştır, bunda Gogol’ ün Palto isimli öyküsünün (Akaki Akakiyeviç) etkisi büyüktür.
Dostoyevski’ nin dönem yazarlarının Gogol’ ün paltosundan çıktığı sözünü biliriz (sözün kendisine ait olduğu net değildir) ama dönem yazarlarına göz atarsak bu iltifat daha anlaşılır olacaktır. M. Gorki, İ. Turgenyev, L. Tolstoy, İ. Gonçarov, F. Dostoyevski, A. Çehov…
Her ne kadar kitapta Makar romanda Palto öyküsünü beğenmese de 
Olem’in kişiliği öyle. Hatırladığım kadarıyla da ilk tanışmalarında böyle reveranslar falan yaparak konuşmayacağını söylüyordu diye hatırlıyorum.
Anladım hocam. Bu açıdan düşünmemiştim çünkü henüz bu grupların kendi içlerinde tutucu fırkalar olduğunu bilmiyordum veya kaçırmışım.
Evet, ilk tanışmalarıydı bu. Ilerleyen kısımlarda yanlarında başkaları varken daha resmi davrandığını gördüm.
Kitap istediğim kıvama geldi ama Metro serisini okuduktan sonra yavaş olduğumu düşünüyordum ki bir sayfada 39 satır olduğunu gördüm. Metro serisinde 28-30 idi bu sayı ![]()
Hayvan Çiftliği, Orwell
Spoiler olan kısımları blurladım. Aslında kitabı okuyanlara yönelik bir yazı oldu, kitabı özetlemek gibi oldu o kısım ama olsun, yazdık bir kere.
Uzun süredir ertelediğim, okumak istemediğim, en sonunda Devlet Ana’yı okurken aradan çıksın diye paralele aldığım bir kitaptı. Akıcı, yormayan bir tarzda olduğunu düşünmekle beraber hikayenin sonunu da merak ettirmesi dışında çok da sevemediğimi söyleyebilirdim. Ta ki, kitabın son 15-20 sayfasında, kitapta bahsedilen olayların, Bertrand Russell’ın Aylaklığa Övgü adlı denemesindeki eleştiriye ne kadar da oturduğunu, dahası bu olay ve durumların günümüz dünyası için de ne kadar acınası bir benzerliğe sahip olduğunu fark etmemle birlikte kitapla olan bağım, farklı bir noktaya taşındı.
Bahsolan denemede Russell, modern dünyanın (1930’lar) trajikomik bir resmini bize sunar. O’na göre, teknolojik gelişmeler insanlığın refaha ulaşması için gereklidir. İnsanlar, o refaha ulaşmak için sıkıca çalışabilir, bu normaldir; ancak o teknolojik gelişme artık mümkün olduğunda insanlığa beklenen, amaçlanan refahı getirmez. Dahası, insanlar harıl harıl çalışmaya devam eder. İddiasına göre, insanların günde en fazla 4 saat çalışması ile yaşamlarını idame ettirebilmesi mümkündür. Ama modern dünya buna izin vermez. Çalışmak, emek, alın teri gibi kavramlar her toplumda kutsaldır, kutsallaştırılır. Teknolojik gelişmeler, amaçları doğrultusunda kullanılmaz; 2 insanın 4’er saatte bitirebileceği bir işi 1 insana 8 saatte yaptırır, diğer insanı işsiz bırakır. İnsanların “boş durması” her toplumda ahlaksızlık gibi görülür. Çalışmak, çok çalışmak, daha çok çalışmak insana çocukluktan beri aşılanır. İşte Russell’a göre bu, aptallıktır. İnsanlar 4 saat çalışsa ve geri kalan vakitlerini kendilerine ayırsa stresin, huzursuzluğun, gerginliğin ortadan kalkacağını; bunun küresel çaptaki etkisinin ise savaşların sonlanmasına bile varacağını savunur. Nitekim günümüzde insanların “eşek” gibi çalıştığını, işten arta kalan vaktinde ise hiçbir “aktif” etkinliğe mecalinin kalmadığını ve pasif etkinliklerle (sinema, televizyon, tiyatro vs.) vaktini geçirdikten sonra uyumaya gittiğini söyler.
Ayrıca dünyadaki birçok gelişmenin (sanat, edebiyat vs.) boş vakti çok olan insanlarca gerçekleştirildiğini söyler. (Tabii, bu insanların boş vakitlerini nasıl değerlendirmesi gerektiğini çok iyi bildiklerini de ekler.)
Hatırlarsanız, Hayvan çiftliğinde hayvanlar (domuzlar ve köpekler hariç) serüven boyunca çiftliklerine Yel Değirmeni yapmak için çabalar. Bu çabalama öyle boyutlara ulaşır ki, hayvanlara acırsınız. Söylenene göre Yel Değirmeninin yapılması ile ahırlara sıcak-soğuk su gelebilecek, hayvanlar haftada yalnızca 3 gün çalışacak ve daha çok yiyecek tüketebileceklerdir. Bu rüyanın peşine yıllar boyunca düşülür. Değirmen yapıldığında ise hiçbir şey değişmez. Domuzlar ve köpekler “Çiftlik Evi” nde rahat, refah içinde bir hayat sürmeye devam ederken, değirmen için uğraşan hayvanlar zamanla daha az yiyecek bulur, daha çok çalışmak zorunda kalır ve ne için çalıştığını da pek algılayamaz duruma gelir.
Slogan bellidir: “Daha çok çalışacağım” ve “Napoleon yoldaş her zaman haklıdır.”
Değirmen yalnızca Domuzların ve daha az oranda köpeklerin ekmeğine yağ sürer.
Russell’a göre modern dünyada büyük çoğunluk, küçük azınlığın refahını arttırmaktadır. Böylesi bir çalışma gereksizdir. Kitapta olanlar da tamı tamına bu durumla örtüşür. Çiftliğin yönetimini ele geçiren Napoleon adlı domuz, öyle sinsi tasarılarla toplumunu uyutur ki, hayran kalırsınız. Hayvanlara çok çalışmaları için bir ideal verir, onları bu idealle uyutur; yönetime geçişinde konulan 7 Emir’i adım adım kendi işine yarayacak biçimde tahrif eder. Namuslu, onurlu olan “yoldaşlar”, bir günde vatan haini olur. Napoleon’un medya organı olan Squealer adlı domuz, dur durak demeden 7/24 propaganda işlevini görür.
Bir gün önce olmuş olanın, aslında olmadığını, hayvanların yanlış hatırladığını söyler veyahut aslında bir gün önce söylenen şeyin başka bir amacı taşıdığını, Napoleon hazretlerinin dahice bir politikası olduğunu bir güzel yutturur, her seferinde.
Hayvanlar zamanla daha az yemektedir, daha çok çalışmaktadır. Ancak Squealer’in verdiği istatistik verilerine göre çiftlikte her şey, Ayaklanma öncesi duruma göre çok daha iyidir. Hayvanlar, serzenişte bulunacak gibi olur ancak her seferinde, Napoleon’un şakşakçıları olan koyunlar devreye girip “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” derler.
(Tanıdık gelecektir.)
Hayvanlara içki içmek, Ayaklanmanın ilk gününden beri yasaktır. Tesadüfen bulunan viskinin (siz buna ejder meyveli smoothie de diyebilirsiniz) tadını çok beğenen domuzlar zamanla bu kuralı da bir gecede değiştirir. Artık yalnızca domuzlar içki içebilecektir. Diğerleri avuçlarını yalayacaktır.
Size yine tanıdık gelecek bir durumdan daha bahsedeyim:
Sert geçen kışın sonunda yiyecek sıkıntısı başgösterir. Domuzların ve köpeklerin yiyecekleri tastamam verilmesine rağmen diğer hayvanların yiyecekleri tayınlarda “yeniden düzenleme” yapılır. “Kısıntı yapmak” kelimesi kullanılmaz. Ama Squealer’in verilerine göre Ayaklanma öncesine göre daha fazla yiyecekleri vardır, durumları yine de iyidir.
7 Emir’de bir kural da şudur: İki ayak üstünde yürüyen herkesi dost bileceksin. Bu kural da bir gecede tahrif edilir. Domuzlar Çiftlik Evlerinden (siz buna saray da diyebilirsiniz) sırayla iki ayak üstünde çıkar. En son Napoleon Önderimiz insan kıyafetleriyle boy gösterir. Hayvanlar tepki gösterecek gibi olur, koyunlar araya girer ve “Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi” der, yoğun tezahüratlardan dolayı kimse itiraz edemez.
7 Emirdeki son madde şudur: Bütün hayvanlar eşittir.
Artık zorbalığının, hükümranlığının zirvesini yaşayan Napoleon Önder bir gecede yeni kanunu ilan eder ve unutulmaz bir cümle çıkar ortaya : Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.
Domuzlar ve onların muhafızları köpekler, kaymak tabakadır, diğer hayvanlar ise köledir. Zannediyorum bugün bize yutturulan hikaye de budur. Köle olan çoğunluk herkesin eşit olduğu yolundaki sarsılmaz inançla yaşar, çabalar, çırpınır ama verilen emekler kaymak tabakaya bal ikramından başka bir şey değildir.
Her şey bir yana, kitapta asıl eleştirilen şeyin doyumsuzluk ve bencillik olduğunu düşünüyorum. Kapitalist sistemi alt edip komünizmi getiren devrimci hayvanların artık daha kötü durumda olması ve buradaki yöneticilerin (İnsan ve domuz) birinin zorba, diğerinin zorba ve doyumsuz olması sistem eleştirisinin geri planda olduğunu düşündürdü bana.
Biraz açsanız okuması rahat mı Roman mı yoksa biyografi mi? Biyografi okumayı seven biri olarak soruyorum.
Hasan Ali Toptaş- Gölgesizler
Hasan Ali Toptaş’tan okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Yalnızlıklar şiir kitabını okumuştum, sonra ben bir gürgen dalıyım’ı okumuş ve baya beğenmiştim. Aradan zaman geçti ve kuşlar yasına gider kitabını okumuş ve açıkçası biraz sıkılmıştım. Anlatım güzel, dili kullanım güzel ama hikaye fazla durağan gelmişti. O yüzden gölgesizler’i bayadır erteliyordum. Nihayet okudum. Kitaba gelirsek, büyülü gerçeklik sınırlarında gezen, gizemin ve sırların azalmadığı harika bir eser yazmış Hasan Ali Toptaş. Dili kullanmasına ve kelimeleri seçişine, anlatımına zaten laf edemem. Kitap çok etkileyici ve her sayfasında merak dozu korunuyor. Filmini de izledim hemen. Filmi de oldukça başarılı, zaten kadrosunda Selçuk Yöntem, Altan Erkekli, Ertan Saban, Ahmet Mümtaz Taylan falan var. Atmosferi güzel yansıtmış. Ama tabiki kitabı çok daha başarılı. Sadece sonu acaba başka olabilir miydi dedim ve biraz da soeu işaretleri kaldı aklımda. Kısaca yerli edebiyatta, bence, oldukça iyi bir eser olarak yer alıyor. Hasan Ali Toptaş okumak isteyenlere en başta önereceğim kitabı bu olur. Herkese keyifli okumalar dilerim.
Merhaba. Nereye yazmam gerektiğini bilemedim belki buradan birisi görür diye düşündüm. Rüzgar Gibi Geçti kitabından referanslar vererek Amerikan İç Savaşı’nın nedenleri hakkında bir ödev hazırlamam gerekiyor. Ödevimi İngilizce olarak hazırlayacağım. Kitabı okumadım. Bana kitabı okuyup da şu kısımlar işine yarar diyebilecek birileri var mı? Varsa çok güzel olur
.


