Alfa’dan çıkan Anna Karenina’ya başladım. 80 küsür okudum henüz Anna’nın sadece adı geçti
. Kitap oldukça akıcı. Bu hafta sonuna kadar iki cildi de bitirme planım var.
Kitap 1000 küsür sayfa, kitap boyunca sakın kitap hakkında yorumlara ya da Lev Tolstoy’un hayatına falan bakmayın, deli gibi spoiler kaynıyor her tarafta. Az ipucu okumadım bu kirabı okurken sağda solda, ama gene de çok sevmiştim
İyi okumalar size, bu kitapta da Aleksey Aleksandroviç Karenin enteresan bir karakterdi, gerçi çoğu karakter dün gibi aklımda ama. Bakalım bitirince duygularınız nasıl olacak 
Kapaklar konusunda okur olarak genel bir şanssızlığımız var sanırım.
Sabahattin Ali’nin klasik eserinin çizgi romanını okudum. Kitap gibi bir solukla bitti. Görselleştirmeye çok uygun bir eser olduğunu hissetmiştim kitabı okurken, beni o anlamda tatmin etti. Maria Puder’e doydum diyebilirim ama iyi anlamda tabii:) Çizeri tanımıyorum ama bence güzel bir iş çıkarmış. Çizgi roman ve Kürk Mantolu Madonna severlere bu çikolata tonlarındaki nostaljik çizgi romanı tavsiye ederim.
Kürk Mantolu Madonna’nın nasıl çizildiğini merak edenler varsa sayfayı paylaşıyorum:)
Kitabı okumamış olanlar için spoiler:
Sırf spoiler alırım diye ön sözü bile okumadım
. Artık daha temkinliyim bu konuda. Ama şöyle bir şey var ki kitabın sonunu biliyorum zaten
. Bununla beraber bu beni çok etkilemeyecek. Çünkü olayların akışını daha çok merak ediyordum. Bitirip yorum yapmayı dört gözle bekliyorum.
BİTTİ.

Bildiğim en korkusuz kurgu olmakla birlikte sert çıkışları olan, teolojiye hiç merak duymama karşın beni Kefarnafum’u araştırmaya kadar yönelten, bir solukta okuduğum nadir kitaplardandı, İŞTE İNSAN.
Tarihsel bir kurgunun içine düşmem 3.sayfadan hemen sonrasına denk olduğu için tam olarak bilimkurgu diyemem kitap için. Zaman makinesi ile geleceğe gitme fikri benden çok önce geldiği için belki, Karl Glouger (ana karakter) ile M.S.29 yılına uzanmak benim için çok farklı bir deneyim oldu.
Yazar, çelişik duyguları okura aşılayarak hikayeden kopmamasını sağlıyor, çelişik duyguları sevdiğimi kopamadığımda anladım. 
Glouger, tanıdığım en nevrotik insan olabilir; çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadıkları, arayışını anlamlı kılıyor benim açımdan. Kitabın finaline doğru, bunları hepsinin kitlesel bir halüsinasyon olduğuna kanaat getirmiştim ki… Karl’ın ifadesiyle loş aklının bir parçası oldum…
Bu başlığa elimdeki kitaplar bitmeden girmemeyi tercih ediyorum. Çünkü hem varsa eğer okuduğum kitaba yönelik bir yazı görmemek hem de başka kitap yorumu görüp, beğenip elimdeki kitabın okuma sürecini sekteye uğratmak istemem. Ama elimde yaklaşık 2 haftadır bir kitap var bitmek bilmedi. Ve ben bu başlığa giremedikçe sizin yorumlarınız birikti
Öncelikle beğenerek okuduğum ilk kitapla başlayayım
John Steinbeck’in “Sardalye Sokağı” kitabını bitirdim. Steinbeck ne yazsa okurum dediğim bir yazar. Daha okuyup beğenmediğim bir kitabı olmadı. Konu olarak pek vurucu olduğunu söyleyemesem de içeriği yine mükemmeldi. Yazar anlattığı dönemi, dönemin şartlarını okuyucuya aktarmada bir deha sayılabilir. Her kitabında hikayenin geçtiği dönemin içinde yaşıyormuş gibi hissetmeme sebep oluyor. Dediğim gibi konu öyle büyük bir şey değil, Kitabın ismi de olan Sardalye Sokağında geçiyor hikaye ama anlatımı muazzam

Geleyim ikinci kitaba. İşte bu kitap tam on gündür elimde. Gene Wolfe’un serinin ikinci kitabı olan “Uzlaştırıcının Pençesi” kitabını bin bir eziyetle bitirdim. Öncelikle şunu söyleyeyim. İlk kitabı beğenerek okudum. Genel olarak beğendiğim, bilimkurgu serisinde olmasına rağmen fantastik öğeler daha doğrusu fantazya bir dünyada geçen bir hikayeydi. İkinci kitaba yönelik beklentim ilk kitapta geçen hikayenin devam etmesiydi. Ama bir türlü hikayeye kapılamadım. Ne Neden Niçin Nasıl oluyor derken eziyet çekerek bitirdim.
Kahramanımız Severian ilk kitabın sonunda bir yolculuğa başlayacaktı. İkinci kitapta bu yolculuk olacak ve yol hikayeleri okuyacağız sanıyorsunuz. Ama öyle değil. Bir olay oluyor ama nasıl ve niçin olduğu bilinmiyor. Kahramanımız saldırıya uğruyor hop diğer sayfada bi şekilde olay geçmiş. Bir hapishaneye düşüyor hop bi bakıyoruz hapishaneden kaçmış. Hikaye aralarında da bir yerde sözde karanlık bir hücrede nerden çıkardığını bilmediğimiz bir kitaptan arkadaşına o karanlık yerde durduk yere bir hikaye okuyor ve hikayenin bir amacı bir bağlantısı ya da bize bir katkısı yok. Alakasız bir hikaye. Kaçıştan yaklaşık on dakika sonra bambaşka yerde çıkıyor ve birileriyle bir gösteri yapıyor. Sonra o gösterinin içeriğini de okuyoruz diyaloglar şeklinde.
Ani değişimler, amaçsız sahneler, bir anda ortaya çıkan sonra kaybolan karakterler ve daha bir çok şey söyleyebilirim bu kitap için. Çok ama çok büyük bir hayalkırıklığıyla okudum kitabı.
Hocam ikinci kitabı okuyalı bayağı bir zaman oldu ancak hayal meyal hatırlıyorum neyden bahsettiğnizi:
Jonas’a anlattığı hikayenin bir kısmı Thesus ve minotorun hikayesi ki sanırım Jonas bunu biliyordu. Hatta Minotor’u Monitor Ship Thesus’u thesis of magician olarak anlatması çok basit bir kelime oyunu olarak görünse de yazarın dehasının bir göstergesi bence. Ancak öteki kısmı Amerikan iç savaşında önemli bir yeri olan Hampton Road Muharebesi’'dir.
Hapishane ise aslında autharch denen hükümdarla görüşmek için beklenilen antiçemberdi. Antiçembere girdikten sonra hükümdarla görüşmeden ayrılmak yasak olduğundan antiçember hükümdarın görüşmek istemediği kişiler için bir hapishaneye dönüşüyor. Bekleyenlere (mahkumlara) kahve vermek ise adettendi.
Siyah varlık ise bir denizciye ait olan ‘‘slug monster’dı.’(Türkçeye nasıl çevrildiğini bilmiyorum ama önceki kitapta bahsi geçmişti, serinin ileriki kitabında da daha detaylı ele alınacak.) Mavi alevlerden gelen ışığı görüp kaçtı. Tabi mavi alevler de Severian’'ın Thecla’dan aldığı anıları canlandırdı ve onun sandığımız gibi bir melek olmadığını bize gösterdi. Thecla’nın işkenceyle öldürülmesi bir nevi meşrulaştırıldı.
Daha da yazabilirm ama fikrinzi değiştireceğini pek sanmıyorum. Gene Wolfe ne kadar birikimli bir yazar olsa da çok ciddi bir sıkıntısı var: Okuyucunun da kendisi kadar edebi birikime sahip olduğunu düşünüp Yunan Mitlerine, Amerikan iç savaşına,Katolik İnancına , Lovecraft’a, hatta Charles Dickens’a dahi göndermelerde bulunuyor. Yeni Güneşin Kitabı, üzerine serinin tüm kitaplarından daha uzun edebi incelemeler yapılmış eşsiz bir eser. Yani kitaba başlarken yazarın anlattıklarının büyük bölümünü anlayamayacağımızın bilincinde olmamızda fayda var.Türünün (İster Fantastik ister Bilim-kurgu olarak görün) belki de okuyucuyu en çok zorlayan kitap serisi olsa da okuma zevki bir hayli yüksek bence.
Bu ara Kumarbaz ı okumaya çalışıyorum. Değil klasiklerden hayattan soğudum. hırs yaptım bitireceğim ama…
Umarım bitirirsiniz. Ben 20 - 30 sayfa okuduktan sonra pes ettim. Sanki 3000 sayfa okumuş gibi olmuştum. Dostoyevski kitapları çok ağır, sayfalar ilerlemiyor.
Kitap roman değil, bir araştırma kitabı ve beğendiğimi söyleyebilirim. Kısaca bahsetmem gerekir ise; alt, orta, üst sınıfları inceliyor. Maden işçilerinin kaldıkları evler hakkında bilgiler veriyor.(Sayfalar arasında fotoğraflar var: Fakir halkı, evleri çok güzel fotoğraflamış) Çalıştıkları maden ocaklarının koşullarını, ne zorluklarda çalışıldığını anlatıyor. İşçiler ile ilgili doğru bilinen yanlışlara değiniyor. Ekonomik, kültürel zorluklardan bahsediyor. Makineler ile ilgili çıkarımlarda bulunuyor. Bir taraftan Sosyalizm’ i överken, bir taraftan da Sosyalizm’i eleştiriyor.
Bugün bitirdim. Fena değilmiş aslında. Bitince damakta iyi bir tat bıraktı. Bütüne hakim olunca kitap başka göründü gözüme yani. Neredeyse tavsiye edeceğim.
Bende yavaş yavaş Rus Edebiyatına, Dostoyevski’ye falan geçiş yapmaya çalışacağım. Kumarbaz ile Dostoyevski’ye başlayabilirim.
Okuduğum kitaplar genellikle dünya edebiyatından olduğu için edebiyatımıza yabancı kalmak beni üzüyordu. Bu seri basılmaya başladığından beri içimde okuma isteği vardı. Kitap seçmek istemediğim için ilk kitapla başladım.
Kitapta dünyaya çarpması beklenen Halley yıldızının İstanbul ahalisi üzerindeki etkisi anlatılıyor. Başlarken olayların beni sıkacağını sanmıştım. İlk sayfalarda yanıldığımı anladım. Yazarın oldukça canlı ve renkli bir dili var. Çok severek yer yer gülümseyerek okudum. Karakterlere ısındım ve kendimi onlarla bir aradaymış gibi hissettim. Sadeleşmeler yerinde olmuş. Bazı kelimeler ve deyimler dipnotlarla açıklanmış. Böylece onları da öğrenmiş oldum. Yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum.
Size hak veriyorum. İlk kitabın güzel yanlarını bu kitapta yakalayamadığımdan herhalde. Konuların sürekli değişmesi. Yol hikayesinden çok çeşitli, bağımsız ve okuyanın pek alaka kuramayacağı şeyler olduğundan bence. Çünkü ilk kitabında yakaladığın okuyucuyu ikinci kitapta yaptığın metaforlarla kaybetme riskini almış yazar kanaatimce. Belki de ben o bilgi birikimde olamadığım için anlayamadım. Ama bahsettiğiniz çıkarımları yapabilmek büyük bir kültürel birikim gerektiriyor. Ben o çıkarımları yapamadım maalesef 
O zaman size bu konuya bakmanızı ve ilk etkinliğimize katılmanızı tavsiye ederim. Mesajları incelerseniz ayrıntılı bilgiye sahip olabilirsiniz.
Kırmızı pazartesi kitabını okuyorum.
Üç kitaplık seriyi iki yıla yayarak okuyor olsam da bu seri cidden çok iyi. Piyon’u ilk okuduğumda sürekli ters köşeler yapmasından ve aksiyonun hiç düşmemesinden çok etkilenmiştim. Durmaksızın gerçekleşen olaylar beni şaşırtarak keyifli bir okuma deneyimi yaşatmıştı. Hatta tam anlamıyla okuma alışkanlığımı kazandığım zamanlar okuduğum birkaç kitaptan biri olması, daha sonrasında da okumaya devam etmemde büyük rol oynamıştır muhtemelen. Neyse genel bir seri yorumu gibi olsun istedim.
Vezir de aynı şekilde yüksek tempolu ve 10 üzerinden 10 verdiğim bir kitap olmuştu. Şah’ın henüz 220 sayfasını falan okudum ve şimdiden bayıldım diyebilirim. Karakterlerin yaşadığı olaylar şaşırtmaya devam ediyor. Acaba bu serinin temposu hiç düşmeyecek mi diye düşünürken son kitap da bitmiş olur muhtemelen.
Seriye veda etmenin zamanı geldiğini düşündüğüm için okuyayım artık dedim, yoksa ilk iki kitabı unutup baştan başlamak zorunda kalacaktım. 
Maskenin Düştüğü Yer; korku ve gerilim türünde pek çok kitabın editörlüğünü yapan Yankı Enki’nin Gotik edebiyat hakkında oluşturduğu tez ve dergilerde yazdığı eleştirlerden derlenen , korku edebiyatı üzerine bir deneme. Özellikle gotik edebiyat ve giyotin edebiyatı üzerine güzel bilgiler içeriyor.
İthaki Yayınevi tarafından yayınlanan kitap 120 sayfa.

Michel Faber - Ateş Müjdesi’ni okudum.
Konusu çok ilgimi çekti. Dilbilimci olan ana karekterimiz Theo, Irak’da bir müzede tesadüf eseri, İsa’nın son günlerine tanıklık etmiş biri tarafından yazıılmış 2000 yıllık bir parşömen bulur ve tercümesini yaparak kitap olarak yayınlar. Tabi bunun toplumsal etkileri de büyük olur.
Konuları derinlemesine ele alan, edebi derinliği veya alt metni olan bir hikaye değil. Daha karekter ve olay odaklı, eğlenceli bir anlatımı var.






