Çok uzak olmayan bir gelecekte, radyoaktif toz dünyanın her yerini kaplamış, ormanlar ve hayvanlar yok olmuş. İnsanlar çetin yaşam koşullarının hüküm sürdüğü koloni gezegenlerine göç etmiş, başta savaş makinesi olarak tasarlanan robotlar giderek gelişmiş ve insandan daha zeki, daha güçlü olmuşlar. İnsan ile androidi ayıran tek şey empati yetenekleri (mi?). Tüm bunların ortasında ödül avcımız Rick Deckard var. En çok istediği şeyse elektrikli koyunu yerine gerçek bir hayvan sahibi olmak. Ama bunun için Mars’tan kaçmış sekiz androidi emekliye ayırarak alacağı ödül parasına ihtiyacı var ve bu görev, ona insan ile makine arasındaki farkı sorgulatacak bir varoluş savaşına dönüşüyor. Gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu filmlerinden Blade Runner’ın uyarlandığı (Blade Runner 2049’u da unutmadan), sayısız yazara, sayısız hikayeye esin kaynağı olmuş gerçek bir Philip K. Dick hikayesi.
Siz ne kadar insansınız?
DÜŞÜNCELERİM
Teknolojinin hayatımızı sarmaladığı yeni dünyada insan olmak ne demek diye soruyor. Toz ve “kipple” ile bir yandan sanayileşmenin yol açtığı kirliliğe de değiniyor, dönemin olmazsa olmazı uyuşturucu ve televizyon bağımlılığı da var. Birçok peygamberin karışımı Mercer ile de galiba dinler uydurma demeye çalışıyor, bunu androidlerin mantıkla yenmeye çalışması ama insanların hala Mercer’e tutunması ilginçti. Androidleri köleye benzettiğini kaçırmadığımızdan emin olmak için “İç Savaş öncesi Güney eyaletleri” yazmayı da ihmal etmemiş.
Özetle, temaları güzel olsa da bunları daha iyi işleyen eserler okuduğumdan beklentimi tam karşılamadı. Hem akıcı olması hem de üzerine durup düşündürecek kısımları olması güzeldi. Okumayı düşünenlere öneririm.
Tim Powers’ın Alfa Yayınları tarafından tekrar basılan Anubis Kapıları’nı okudum.
Forumdaki birçok arkadaşın yeni baskısını beklemesiyle ve @Ozgur’nin de ben kefilim demesiyle almıştım. Fazla uzatmaya gerek yok gibi. Aldığı övgüleri hak eden, zaman yolculuğu ve mısır mitolojisi gibi ögeleri içeren güzel bir kitaptı. Kitabın sonlarına doğru gelirken olaylar hız kazandı ve bitirmeden bırakamadım. Özellikle son yüz sayfada daha bir dikkat kesilmek gerekiyor. Yoksa neyin ne olduğunu karıştırabilirsiniz.
Yazarın okuduğum ikinci kitabı. Güzel kısa bir hikayeydi. Çeviriyi ise ayriyeten çok beğendim. Kitapla ilgili takılabileceğimiz yerler için oldukça faydalı notlar koyulmuş. Konusundan kısaca bahsetmem gerekirse; düğün günü sevdiği kadının zorla kaçırılmasıyla başlıyor ve aşık delikanlımız ise kaçıran adam ile sevdiği kadının peşine düşüyor ve oldukça zorlu maceralara atılıyor.
@_Ged hazretleri Loki’yi bana benzettiği için bana bu kitabı okumamı tavsiye etmişti. Ben de dostlarının dediğini ikiletmeyen biri olarak hemen kitabı okudum.
İngiliz yazarın Loki’nin muzipliğe kaçan zeka dolu tabiatını tüm kitap boyunca çok eğlenceli bir şekilde aktardığını söyleyebilirim. Bilinen hikayeleri bir de Loki’nin ağzından dinlemek her başlığı entrika dolu bir komedi dizisi gibiydi. Genellikle kitapların sonraki 100 sayfası nereye varacak diye tahmin ede ede okurum ama bu defa çok bariz sonu bile kendimi Loki’nin hoş sohbetine kaptırdığım için fark edemedim. Belli ki oyunbaz beni bile oyuna getirdi. O yüzden hep dedikleri gibi anlatıcıya güvenme.
BİTTİ.
Üç bölümden oluşan, her bölümde yer alan eleştirileriyle yazarın nefesini ensenizde hissedeceğiniz bir Lem klasiği…
Keyifli ve sürükleyici olmasının yanı sıra istatistiksel verilerin bolca kullanılması ilk etapta göze çarpıyor; bu ilk bölümde sıkılmazsanız korkmayın, ikinci ve üçüncü bölümler organik kanatlı. Uçuruyor. Askeri silahlanma hariç küresel felaket, varoluşumuz, yıldızlar ve gezegenler, Astronomi&Biyoloji, yaşam ve Ay, böcekler ve zeka unsuru ilgi alanıma dahil konular olduğu için belki, kitap bittiğinde kendimi dev bir akıl peteğine dönüşmüş buldum. Her Lem sonrası bunu yaşarım ben…
Ufkumuzdan Lem eksik olmasın.
Kalpsiz demeyi unutmuş her kimse :Pp
Şaka bir yana baya keyif alarak okuduğum bir kitaptı. Gözüm kapalı tavsiye edebileceğim kitaplardan biridir. Okumuş olmana gayet memnunum ve mutluyum.
Dipnot: Sakın bir arkadaşa güvenme, bir akrabaya, bir bilgeye, dört bacaklılara, devlere, cücelere. Esasen kimseye güvenmeyin, özellikle Howl’a :))
Senin İçin’i okudum. Tevfik Fikret’in tek tük şiirlerini okumuştum daha önce. Hikâye yazdığını bu kitap basılana kadar bilmiyordum. Kitabı okuduktan sonra neden hikâyeleriyle tanınmadığını anladım, vasat hatta vasat altı bir yazarmış. Sadece şiire yönelmekle çok doğru bir tercih yapmış.
Bu arada kitap 200 sayfa gözüküyor ama normalde 160 sayfa. Bu 160 sayfanın da yarısını okumaya bile gerek yok. Çünkü aynı hikâyeler hem sadeleştirilmiş olarak hem de orijinal olarak basılmış. Bunun nedeni de bazı hikâyelerin ilk defa bu kitapta basılmış olmasıymış.
Tavsiye üzerine alıp başladım, şimdilik fena değil konu geçişlerini iyi yapmış yazar.Bakalım uzun bir yolculuk beni bekler. Bir süre ben yokum malum 870 sayfa tarih kitabı , Roma dağılana kadar, eyvallah…!
Karen Armstorng - Mitlerin Kısa Tarihi’ne başlayacağım birazdan. Mitoloji Tarihi kitabının kapağında GTA fontu kullanan yetkiliyi kınıyorum ve ona laflar hazırlardım.
Kitap bitince “eee yani?” dedim kaldım. Biraz sinir bozucu bir sonucu vardı, hatta yoktu. Böyle bir yere varacakmış gibi duran ama sonunda ayakları yere basacağına uçurumdan atlayan hikayelerin başına uyarı kpnulması gerek. Araştırmalarıma göre yazarın tarzı bu yönde, hikayeler hep böyleymiş ama çok ünlü. Bu kadar ünlü olunca dayanamayıp bir bakayım bari diyorum. Bir daha demeyeceğim.
Katip Bartleby tarzında bir ayakları yere basmamayı anlarım, hatta severim bile. Ama bu tarzı sevmedim. Uçarı ve şiir seven okurlar bu tarzı da seviyor olabilir.
Gabriel Garcia Marquez’in büyülü anlatımıyla akıcı ve duygusal bir kitap. Sierva Maria’nın öyküsünü anlatıyor ama onun gözünden ya da duygularından değil, çevresinden. 12 yaşında bir kız çocuğu Sierva Maria. Kölelerle büyümüş, aile sevgisinden yoksun yetişmiş. Bir gün bir köpek Maria’yı ısırıyor ve hikayemiz başlıyor. Marquez bir gazete haberinden ve büyük annesinin anlattığı hikayelerden yola çıkarak yazmış bu öyküyü. Sierva karakterini sevsem de kitabı çok da sevmedim (bir de doktor Abrenuncio karakterini çok beğendim ve sevdim). Diğer Marquez kitaplarına oranla daha alt düzeyde kaldığını ve büyülü gerçeklik dozunun düşük olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca 33 yaşındaki bir adamın, 12 yaşındaki çocuğa ‘aşık’ olabilmesi bence çok rahatsız ediciydi. Bu ya da benzeri tarz rahatsız edici durumlar Latin Amerika edebiyatınde çok sık karşımıza çıkıyor malesef. Bu durumun beğenmememe katkıda bulunduğunu söylemeliyim (Juan Rulfo’nun Altın Horoz’unu da horoz dövüşü gibi rahatsız edici bir nedenle beğenmemiştim. Yoksa her iki yazarın da yazım tarzına ve diline diyecek lafım yok.) Marquez’in bu eserini çok da tavsiye edemiyorum. Bana göre Yüzyıllık Yalnızlık ya da Kırmızı Pazartesi çok daha isabetli seçimler olacaktır okumamışlar açısından. Herkese keyifli okumalar dilerim.
Çok güzel bir kitaptı. Beni oldukça etkiledi. Konusuna kısa değinmem gerekirse; Buck adında bir köpeğin hayatını okuyoruz. Onunla geziyorsunuz. Yeri geliyor üzülüyor, yeri geliyor sinirleniyor, yeri geliyor mutlu oluyorsunuz ve insandan daha kötü bir canlı yok onu anlıyorsunuz
Kell Kahinesi- Davıd Eddings
Belgariad & Malloryon serisine veda ettim. İpek Belgarath Beldin Durnik Belgarion ve daha nice dostumla veda etmiş gibiyim. Bazı bölümler klişe olsa da bu serinin yeri bende ayrıdır. İlk okuduğum kitaplardan olmasının yanı sıra karakterlerinin samimiyetine o kadar bağlandım ki sanki gerçekten bir dostum ile vedalaşmış gibiyim. Her neyse herkese tavsiye ediyorum bu eseri.
Hayalet Tugay-John Scalzı
Diğer kitapta olduğu gibi bu kitapta hızlı okunan eğlenceli bir kitaptı. Özellikle bilimkurgu unsurları (insan vücudu ile oynama) ve farklı ırklara ait detayları ile kitap beni mest etti. Herkese tavsiye ederim.
Ben Mustafa Kutlu’nun bir tek Uzun Hikâye’sini beğenmiştim, diğer eserlerinde de dediğiniz ayakları yere basmama olayı var ama Uzun Hikâye çok kaliteli ve bizden bir eser.