Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Pek üstüne düşünmedim ama ben Dune gibi okuyorum. Nicki, 2017’de karşıma çıkan Dune temalı bir gruptan arakladım aslında.

3 Beğeni

Galaksi Şeytanları

İçerisinde 5 adet öykü bulunan bu kitabı çok beğendiğimi söyleyerek başlayayım. Öykülerde genellikle dünya dışı yaşamla temas ana planda. Karanlık Bir Dünya ve Ayıklama hariç, dünya dışı yaşam formları ile bizim aramızdaki farktan dem vurarak insanlık eleltirisi yapmış Asimov. Karanlık Bir Dünya’da ise bambaşka bir gezegen üzerinden orta çağ göndermeleri ile bezeli harika bir eleştiri getirmiş yine. Ayıklama ise direkt bizimle alakalı, gelecekte geçen kısa ama çarpıcı bir öykü olmuş. Galaksi Şeytanları, Karanlık Bir Dünya ve Yeşil Lekeler en beğendiğim öyküker oldular ama diğer iki öykü de gayet başarılıydı. Bilim kurgu sevenlere tavsiye ederim.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

24 Beğeni

Roma dönemi Latincesinde U yoktu. V vardı sadece ve U gibi de okunurdu. Dune diye okunması doğru yani.

1 Beğeni

İş Bankasının çıkardığı Türk Edebiyat Klasikleri dizisindeki 51. ve şimdilik son kitap olan Esrar-ı Cinayat’ı (Cinayetin Sırları) okudum.

Osmanlı polisiyesi için bir başlangıç kabul edilen kitap için amatör gibi tabirler kesinlikle kullanılamaz bana kalırsa. Günümüzde yazılan polisiye eserler gibi sonuna kadar merakla okutuyor. Kitaptaki zeki dedektifimiz Osman Sabri karakteridir. Cinayet mahaline giden karakter ilk andan itibaren bir Sherlock havası ile olayları ele alıyor. Ayrıca kitap tek taraflı kalmayıp katilin de gözünden olayları anlatması günümüzdeki kitaplarda da pek rastlanılan bir olay değil. Karakterler ve olay örgüsü çok iyi işlenmiş. Gereksiz bulabilecek bir karakter bile yok. Ama yine Osmanlı’daki cariye ve hadım olayları eklenmiş kitaba. Ayrıca kitapta bulunan Mecdeddin Paşa (karakterin adı bu, gerçek Paşa’nın ismi değil) karakteri, kitabın yazıldığı dönemde var olan ve türlü düzenbazlıklar yapıp yurttan kaçan bir Paşa’ya ithaf edilmiş. Kitabı okuyan herkes o Paşa’yı anlayabilirmiş. Ayrıca yazar, o dönemki adalet sistemlerine de ince göndermeler yapıyor.

Kitabın konusundan da kısaca bahsedeyim. Kitabın arka kapağında da az çok bahsedildiği için sürpriz bozan fazla yoktur. Bir mesire yerinde bulunan 3 ceset ile olaylar başlar. Ardından bir intihar mevzusu ile olaylar dallanıp budaklanır. Arada sırada yazarın bizlere bilgiler vermesi de o dönemi güzel yansıtıyor.

Ben polisiye eserleri ayrı bir sevdiğim için bu kitabı da çok beğendim. Türk Edebiyatı merakınız olmasa bile okunacak güzel bir polisiye. Puanım 10/10.

13 Beğeni
  1. Abdülhamid sıkı bir Sherlock ve polisiye roman hayranıydı. Acaba bu kitabın yazılmasında onun polisiye sevmesi etkili olmuş mudur?

Bu kitap için öyle bir bilgiye rastlamadım ama dediğiniz gibi polisiye hayranı olan 2. Abdülhamit, bazı Sherlock eserlerini tercüme ettirmiş. Hatta bazı yazarlara polisiye yazıları yazdırdığını da okumuştum. Sorunuza kesin bir cevap veremem ama Erol Üyepazarcı’nın Korkmayınız Mister Sherlock Holmes kitabından bilgi alabilirsiniz. Ben okuduğum Osmanlı polisiye eserlerinde bu kitabın ismini çok duydum ama basımı olmadığı için okuyamadım. Osmanlıdan günümüze kadarki polisiyenin tarihçesi var içinde.

2 Beğeni

Teşekkür ederim, bir araştırayım.

1 Beğeni

Kafamdaki Hayaletler ( A Head Full Of Ghosts) - Paul Tremblay

Her ne kadar şeytan çıkarma gibi kültürümüze uzak konuları sevmesem de , kitaba bir şans vermeye karar verdim. Klasik korku öğelerinden çok , aile içi dramaya ve oradan gelişen gerilimi yükseltmesini başarılı buldum.
Konuya gelecek olursak; uzun süre çalıştığı işinden ayrılan babanın zamana içinde dine sarılması, evi idare eden ve evin geçimini sağlayan annenin evin mantığı olarak da görev yapmaya çalışmasını, evin ergen kızı Marjorie’nin ruhen farklılıklar göstererek , sesler duyduğunu itiraf etmesini, ailenin en küçüğü 8 yaşındaki Merry’nin ve ilerleyen zamanda 23 yaşında blog yazarı olan haliyle değişerek anlatımını okuyoruz. Marjorie’nin durumunu gözlemleyen papaz ve TV şovu ekibi, aslında belki kafası karışmış bir genç kız üzerinden ilgi ve para kazanmaya çalışıyor (tabii 8 yaşındaki Merry’nin anlatımı ile).

Kitapta pek çok değişik referans var:

  • Merry’nin kitabındaki altın böcek (golden bug) karakteri Poe’yu işaret ediyor. Poe’nun hikayesinde şifreler ile olayı çözemeye çalışıyorlar, kitapta da benzer bir durum söz konusu.
  • Marjorie, psikiyatritinden bahsederken “duvar kağıdı gibi” tanımını kullanıyor, Merry ise “sarı duvar kağıdı” diye tanımlıyor. Ayrıca Merry’nin odasındaki duvar kağıda da sarı renkli. Burada Charlotte Perkins Gilman’ın SarI Duvar kağıdı hikayesine gönderme yapılmış. Hikayede doğum sonrası , akıl sağılığı yerinde olamayan ya da gerçekten hayalet gören bir kadının yatırıldığı odada sarı duvar kağıtları içinde sürünen başka bir kadın görmesi anlatılıyor.
  • Tremblay iyi bir korku okuyucusu, Poe ve Lovecraft’ın hikayelerinde olduğu gibi hikaye kahramanın itirafnamesi olarak anlatılmış (tam bir güvenilmez anlatıcı hikayesi temeli)
  • Marjorie’nin Merry’ye anlattığı “Büyüen Şeyler” hikayesi daha sonra yazarın başka bir hikaye kitabında tekrar yayınlanmış.
  • Marjorie’nin bahsettiği kafasına yerleşen insanlıktan eski “fikirler” , Lovecraft’ın kozmik korkusuna iyi bir referans. Zaten daha sonra Merry’nin günlüğünde ve Marjorie konuşmalarında bolca Lovecraft’tan bahsedecek.
  • Merry’nin özel öğretmenin ismi Stephen Graham Jones. Tremblay anlaşıldığı kadarıyla meslektaşı Stephen Graham Jones ile iyi arkadaş, güzel bir gönderme olmuş :slight_smile:

Kitap içindeki diğer göndermeleri yakalamak için tekrar okumak için listeme aldım. Özellikle safi korku olmadan , karakterler üzerinde gelişimindeki gerilimi başarı ile yansıtabildiği için kitabı başarılı buldum.

13 Beğeni

Tesadüfe bakın ben de bu kitabı yatmadan önce okuyorum. Karanlık Bir Dünya öyküsündeyim. Siz de pdf olarak mı okuyorsunuz? Galaksi Şeytanları’ndaki ayrıntılar çok iyiydi. Bi de o öyküdeki uzaylı bana Yaban Diyarlarda Yabancı kitabındaki Marslıları hatırlattı.

Diğer okuduğum kitap ise Mahşer. Sıkmadan okutuyor kendini. Başka kitaplarındaki karakterlerin twinnerlarına rastlamak güzel oluyor arada. Kitabın yarısındayım. Olayların beni alıp götüreceği yere az kaldı gibi. Randal Flagg ise apayrı bi karakter.

3 Beğeni

Bende kitap mevcuttu oradan okudum.

Çok başarılı bir öykü, benim favorim oldu. Bakalım siz beğenecek misiniz. :slight_smile:

Ben de yeni okuyorum yaban diyarlarda yabancı kitabını, evet benzerlik var gerçekten.

1 Beğeni

Çehov’un Kara Keşiş’ini okuyorum. (:blush:

Zamanın Çocukları - Adrian Tchaikovsky

Eksik Parça Yayınları’na Türkçeleştirme konusunda şüpheyle yaklaşıyorum, bu kitapla ilgili de çok çekincem vardı, forumdan sevgili @okuryorum’un bu başlıkta gördüğüm olumlu referanslarıyla bir şans vermek istedim, girişte biraz sallandım, anlayamadığım çok cümle oldu , bir eyvah dedim yalan yok :slight_smile: ama hikaye açıldıkça herşey yerli yerine oturmaya başladı.

Girişte karşılaştığımız insanlık teknolojik olarak son derece gelişmiş, başka gezegenlerin ekosistemini dünyaya benzetecek ve onları evrimi hızlandırma deney sahaları yapacak kadar ileri bir düzeyde, bir nevi yeni insanlığın tanrıları olmaya oynuyorlar. Sonra her uygarlığın başına gelen geliyor ve yerleyeksan oluyor :slight_smile: Son dünyalaştırma çabalarından birine şahitlik ederek başlıyoruz kitaba, orada da birşeyler ters gidiyor, bu terslik sayesinde hikayenin bir kısmında farklı bir evrimle karşılaşıyoruz, diğer kısmında ise kendilerine yaşanacak yer arayan insanlığın geri kalanının bir uzay gemisinde binlerce yıl süren arayışı var.

Okuması kolay bir kitap, soyutlamalar, anlaşılmaz değişik kültürel kodlar, uzun uzun konuya hiçbir faydası olmayan betimlemeler yok. Bu sade anlatımla dolu dolu bir hikaye anlatmış yazar; evrim konusunda söyledikleri beni baya şaşırttı, bilimkurguda mutasyonlarla süperkahramanlara dönüşen karakterlere, insan gibi düşünmeye başlayan yada canavarlaşan hayvanlara aşinayım ama burada farklı bir evrim ve o evrimin yarattığı farklı bir kültür var, o gelişimin kırılma noktaları çok güzel anlatılmış bu sayede varılan kültürel ve teknolojik nokta inandırıcı olmuş, benim için havada kalan bir şey olmadı.

Hikaye bir bölüm gezegen ayağı bir bölüm uzay gemisi ayağı şeklinde ilerliyor, kronolojik olarak her iki kesiminde büyümesine şahitlik ediyoruz, uzay gemisi ayağı da çok başarılı, yapılan her hareketi ve düşünceyi anlayabilip karakterlerle empati kurabiliyorsunuz. Sonu beklenmedikti ve kullanılan yöntem çok yakıştı

Arthur C.Clarke ödülü almış ve bence sonuna kadar hakkediyor, umarım yazarın diğer kitaplarını da Türkçede görürüz, Türkçeleştirme çok başarılıydı, girişte biraz adapte olmakta zorlandım ama sonra aktı kitap. Ben çok beğendim Üç Cisim Probleminin önüne koyarım, herkesin okuma keyfi farklıdır ama bilimkurgu sevenlerin en azından zaman kaybı olarak görmeyeceklerine eminim

Kara Kitap – Orhan Pamuk

Bu kaçıncı okuyuşum bilmiyorum, bana göre yazılmış en iyi Türkçe roman, bir arayış romanı, Galip eşi Rüya’yı arıyor ama aslında hep beraber nerdeyse bulduğumuzu sandığımız “anlam”ın peşindeyiz. Uzaklarda, kitaplarda, gizli metinlerde, dehlizlerde, başkalarının hikayelerinde hatta boğazın sularının altında sonra burnumuzun dibinde arıyoruz. O kadar yakınız ki çözdük çözeceğiz, dilimizin ucunda.

İnanılmaz bir dil kullanmış, Benim Adım Kırmızı ve Kar yine çok sevdiğim kitapları ama Kara Kitap acayip bir şey. Cemal’in yazıları, Galip’in ararken rastlaştığı hayatlar, kendi hayatlarındaki hikayeler, her bir bölüm romancıyım diyen bir sürü kişinin ömürleri boyunca bulamayacağı zenginlikle dolu.

Boş Koltuk – J.K. Rowling

Harry Potter’ı seviyorum, başka bir isimle yazdığı Cormaron Strike polisiye serisini seviyorum, Boş Koltuk’ta kesinlikle vakit kaybı olarak görmediğim bir kitap oldu, İngiltere’de küçük bir kasabının farklı kesimlerinden insanlarının hayatlarına, hayallerine, hayalkırıklıklarına konuk oluyoruz

Tom Jones – Henry Fielding

Mina Urgan çevirisi, çok iyi bir çeviri ve eğlenceli ve sürükleyici bir kitap, İngiliz klasiklerinden, 18.yüzyıl İngiliz hayat tarzı üzerine nüktedan bir roman…Zaafları ve zayıflıkları da olan bir esas kahramanımız var, kendisini sevmekten kendimi alıkoyamıyorum :slight_smile:

15 Beğeni

Derslerin aşırı ağırlaştığı bir dönemde Amerikan Tanrıları’nı sonunda bitirdim. Kitap elimde fazla süründü ama genel olarak beğendim diyebilirim.
Sıradaki kitap Vakıf.

4 Beğeni

image
Uzun zamandı kitap okumuyordum. 3 gün önce başladım kitabı okumağa ve bugün bitirdim.
Kitabı çok beğendim. :blush:
10/10
Düşünüyordum sonu güzel olur, ama düşündüğüm gibi olmadı. Kitabın sonu beni ağlattı. Kitabı herkese tavsiye ediyorum. :slightly_smiling_face:
Keyifli okumalar dilerim. :slightly_smiling_face:

12 Beğeni


Orhan Veli - Hoşgör Köftecisi

Kitapta çok kısa öyküler yer alıyor. Öykülerde şiirsel bir tat var. Orhan Veli’nin öykü yazmaya da yeteneği varmış, ama bu kabiliyetini geliştirmeye ömrü vefa etmemiş. Biraz daha zamanı olsa ve öykü yazmaya yeterince vakit ayırsaymış, başarılı bir öykücü olurmuş. Ama bu haliyle öyküleri ortalama seviyede kalmış.


Sabahattin Ali - Mahkemelerde (Belgeler)

Sabahattin Ali’nin mahkemelerde yaptığı savunmalar, verdiği dilekçeler ve çeşitli mektupları yer alıyor. Sabahattin Ali’nin çektiği sıkıntıları öğrenmek beni değişik hissettirdi, ama kendisini daha iyi anlamama da katkıda bulundu.

image
Jack london - Uçurum İnsanları

Kitap kimi yerlerde roman diye geçiyor, ama daha çok araştırma-inceleme kitabı bence. Belirli bir olay örgüsü var, ama roman okuma beklentisiyle okuyacakları tatmin etmez bu olay örgüsü.

Kitapta, Jack London kılık değiştirip Londra’nın Doğu Yakası’nda yoksul işçi kesimi arasına karışıp, onların yaşamlarını inceliyor ve ne kadar sefil durumda olduklarını bize gösteriyor. Bu kitaptan 30 yıl sonra “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı kitabında George Orwell da yoksul kesimin bu sefilliğini anlatmıştı. Uçurum İnsanları’nı okuduktan sonra Jack London’un, George Orwell’dan daha iyi bir şekilde bu durumu anlattığını fark ettim. Bunun nedeni London’un daha objektif bir şekilde anlatmasıdır, bunun aksine Orwell gerçekten de yoksul duruma düştüğü için olayları fazla öznel olarak anlatmıştır. Yine de iki kitabın da okunmasını şiddetle tavsiye ederim, ikisi de muhteşem kitaplardır.

image
Ercan Kesal - Nasipse Adayız

Kitapta, Ecan Kesal’ın Beyoğlu Belediye Başkan Aday Adayı olduğu süreçte başından geçenler anlatılmaktadır. Kesal, bize siyasetin ne kadar yozlaşmış olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Siyasete bulaşmak isteyen bir tanıdığınız varsa bu kitabı ona mutlaka okutturunuz.

17 Beğeni

Karate Vuruşu’nu az önce bitirdim. Birbiriyle bağıntılı olmayan 15 kadar öyküyü çok hoş bir akıcılıkla anlatmış. İçinden bazı öykülerin öne çıktığı gibi bazıları da geri planda kaldı gözümde ama 6,5/10 bir deneyim diyebilirim.

1

9 Beğeni


Blood Meridian

Her yazarın eserini kaleme alırken bir amacı vardır: Sanat yapmak, sürükleyicilik, maddi kaygı vb. Yaşayan en büyük Amerikan kaleminin ‘’Neden yazdığını’’ bildiğim hadsizliğine asla kapılmak istemem ancak keyifli bir okuma süreci veya okurun beklenitisiyle ilgili olmadığını söyleyebilirim. Yazarın aynı adlı kitabından uyarlama olan ‘’İhtiyarlara Yer Yok’’u izleyip başından küfrederek kalkanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

1850’lerde Texas-Meksika sınırında geçen kitap; ana karakterimiz olan ‘’The Kid’’in Glanton Çetesi adındaki kafa derisi avcılarıyla olan macerasını konu alıyor. Blood Meridian vahşet üzerine vahşi bir kitap. Soğuk, sıcak, pasif, agresif… Şiddetin her türlüsü (hak eden, hak etmeyen, genç, yaşlı, insan, hayvan) karakterin ve tiplemelerin her birine uğruyor. Ancak şiddetin kullanım şekli şok duygusuna oynayıp okuyucu devam etmeye güdülemeden çok öte. Yazar tekrarlara başvurarak okuyucuyu adeta uyuşturuyor. Kanıksanmış, sıradanlaştırılmış hatta norm haline gelmiş bir şiddetten bahsediyoruz yani. Noktalamdan yoksun; devrik, çürük cümleler başta kafa karıştırıp gıcık etse de bir kez daha okunduğunda belki de edebiyat tarihinin en başarılı aynı zamanda işlevsel cümlelerinden bazılarını vaat ediyor. Gerçekten de yazar tek bir paragrafta öyle yerlere giriyor ki sanki damarlarınıza sentetik ‘’edebi haz’’ enjekte ediliyormuş gibi hissediyorsunuz. Ne kadar sevsem de asla tavsiye etmeyeceğim bir kitap olan ‘’Blood Meridian’’in sert bir kitaptan çok daha fazlası olduğunu ve beğenilmese hatta nefret edilse dahi takdir edilmesi gerektiğini bırakayım da kitap kendi açıklasın:

A legion of horribles, hundreds in number, half naked or clad in costumes attic or biblical or wardrobed out of a fevered dream with the skins of animals and silk finery and pieces of uniform still tracked with the blood of prior owners, coats of slain dragoons, frogged and braided cavalry jackets, one in a stovepipe hat and one with an umbrella and one in white stockings and a bloodstained wedding veil and some in headgear or cranefeathers or rawhide helmets that bore the horns of bull or buffalo and one in a pigeontailed coat worn backwards and otherwise naked and one in the armor of a Spanish conquistador, the breastplate and pauldrons deeply dented with old blows of mace or sabre done in another country by men whose very bones were dust and many with their braids spliced up with the hair of other beasts until they trailed upon the ground and their horses’ ears and tails worked with bits of brightly colored cloth and one whose horse’s whole head was painted crimson red and all the horsemen’s faces gaudy and grotesque with daubings like a company of mounted clowns, death hilarious, all howling in a barbarous tongue and riding down upon them like a horde from a hell more horrible yet than the brimstone land of Christian reckoning, screeching and yammering and clothed in smoke like those vaporous beings in regions beyond right knowing where the eye wanders and the lip jerks and drools."

Kitapta bir ad bahşedilen (ana karakterimiz bu şerefe nail olamıyor maalesef) her karakter gerçekten de yaşamış insanlar. Kitabın tarihsel kayıtlara dayanması (My Confession: Recollections of a Rogue) havalı bir Sergio Leone western’i bulamayacağını fark eden okuyucunun 10 sayfa geçmeden maruz kalacağı akıl almaz şiddeti ‘’Mccarthy’nin pesimistliğine’’ bağlayıp kolaya kaçmasını engelliyor ve yazarın ‘’İnsanoğlunun daima bu tür eylemeleri gerçekleştirmeye muktedir olduğu ve olacağı’’ savını güçlendirmesine olanak tanıyor. Lakin Mccarthy’nin gayesinin kötü bir zamanın kötü bir toprağına ışık tutmanın çok ötesinde olduğunu ana karakterimiz ‘’The Kid’’in geçmişi hakkında bilgi alabildiğimiz tek kısım olan kitabın ilk cümlesinde İncil’e yapılan atıfla, o dönemde gerçekleşen bir meteor yağmurunu bir araya getirerek tarihsel gerçeklikler üzerine kurulu olan romanı kendi edebi gerçekliğine oturtmasıyla anlıyoruz.

Kitap klasik ‘’giriş-gelişme-sonuç’’ bölümlerinden yoksun. Birbiri ardına gelen katliam manzaralarını bir ötekiyle bağdaştırdığınız ölçüde bir ‘’olay örgüsü’’ne sahip. Hatta öyle ki ‘’Kid’’in katılmasından itibaren Glanton Çetesi, Yargıç Holden’ın önderliğinde adeta tek bir karaktermiş gibi Meksika sınırına kırmızı harflerle adlarını kazıyorlar. Mccarthy’nin görkemli dilinin sizi kandırmasına izin vermeyin sakın. Karakterler olabildiğince objektif olarak ve ‘’kelle avcısı’’ denince akla ilk gelecek şekilde ele alınmış: En az avladıkları Aborjinler kadar yabani olarak tabi!

Yaptığım genellemeye tek ama çok büyük bir istisna dahil değil, o da Yargıç Holden. Tıpkı Moby Dick’teki Ahab gibi Prometheus vari bir kutsallık bahşedilen Yargıç, kitaptaki her bir vahşet sahnesiyle Aztek cehennemini, Katolik kıyametini ve hatta Kayıp Cennet’ten direkt alınma pek hoş olmayan sahneleri tekrar yaşarken neyi kitabın mecazi anlatımına yoracağımızı neyi tarihi gerçekliğe bağlayacağmızı bize tamamen unutturuyor. Her bir sahnesi okuyucuyu diken üstünde tutuyor. Bazen Şeytanın vücut bulmuş hali, bazen bir savaş tanrısı, bazen Gnostik düşüncenin ‘’Archon’’larından bir filozof ama çoğunda da içimize attığımız ve tarihin kara lekeleri olarak dışa vurduğumuz tüm kötülüklerin bir yansıması ve ‘’Kötülüğün vücut bulmuş hali’’nin edebiyattaki en başarılı örneği.

Toparlamak gerekirse, görüşlerimi belirtirken kitabın (yakalayabildiğim kadarıyla) paralellik kurduğu, atıf yaptığı pek çok esere değinmeye çalıştım çünkü bu kadar kapsamlı bir kitap sadece 200 küsür sayfacık. Ne kadar yoğun, ne kadar katmanlı olduğunu varın siz düşünün. Ünlü kitap kritiği Harold Bloom bir söyleşisinde ezici vahşet karşısında yenik düşüp ancak ikinci deneyişinde kitabı bitirebilidğini itiraf eder. Benim de başta değindiğim gibi kesinlikle herkese göre olmayan ve ‘’okuması zor’’ kavramını her anlamda karşılayan bir eser olsa da bitirdiğinizde kenidinizi herhangi bir zaman herhangi bir kısmı üzerine düşünürken ve hatta kitabı yeniden başlamak üzere elinize alırken bulmanız işten bile değil.

19 Beğeni

William Gibson - Neuromancer bitmek üzere. Biraz yazarın dili ve anlatımından, biraz tartışmalı malum çeviriden, biraz da spoiler vermeden hikayeden bahsedip gidicem :slight_smile:

Beklediğimden daha ağır bir yazım tarzı ile karşılaştığım için umduğumdan çok daha uzun süren bir okuma oldu. Yazarın dolambaçlı anlatımı, alternatif kelime tercihleri ve üstü kapalı teknik betimlemeleri yüzünden bazı paragrafları anlamlandırabilmek için tekrar tekrar okuyarak efor sarfetmek gerekebiliyor. Yazım tarzının okuma hızını düşürmesi haricinde, yazarın çoğu olayı ve durumu okuyucuya tek tek, tane tane, oldukça açık şekilde aktarmıyor olması da olan biteni anlamlandırmayı zorlaştıran önemli sebeplerden biri. Adı geçen bazı kişileri, yerleri veya nesneleri tam bir anlam veremeden sayfalarca okuyorsunuz ve o bahsi geçen şeyin kim olduğu, nasıl bir yer olduğu veya ne işe yaradığı 3-4 bölüm sonra tam anlamıyla açıklığa kavuşuyor. Hatta yeri geliyor hiç açıklığa kavuşmuyor, yazar bazı boşlukları doldurmayı direkt olarak okuyucuya bırakıyor.

Bir de tüm bunların üstüne William Gibson’ın “Punk” kültürünün hakkını sonuna kadar verecek şekilde argo, bozuk sokak ağzı ve uyuşturucu jargonu kullanması ekleniyor. Gramer mramer zaten hak getire ama özellikle konuşmalarda geçen kelimeler İngilizce-Türkçe sözlüklerde yer almıyor. Oxford’un Cambridge’in İngilizce-İngilizce sözlüğüne yazıyorsunuz, orada da çıkmıyor :slight_smile: Arada “Ver’ small baby, mon, no long’ you finga’ “ gibi şiveler ve lehçeler de işin içine giriyor. (“Çok küçük bir bebekti adamım, parmak kadardı.” demek istiyor :slight_smile: ) Bilmediğim ya da bilinen sözlük anlamları cümleye uymayan kelimelerin hemen hepsinin doğru anlamlarını direkt Google’dan aratarak veya urbandictionary gibi siteleri didikleyerek buldum.

Bahsettiğim bu sebeplerden ötürü orijinal dilinde okuması problemli olduğu kadar düzgün bir çevirisinin yapılması da oldukça zor olan bir metin. En düzgün çevirisi bile kolay anlaşılabilir bir durumda olmayacaktır. Tek seferde akıp gidecek şekilde yapılan çeviri de doğru yapılmış bir çeviri değildir. Dolayısı ile çeviri işinin altına girecek çevirmen, şimdiden gömülmeye hazır olsun :laughing:

Türkçe çeviri demişken internetten 6.45 basımı bir PDF bulup tamamen rasgele birkaç yeri karşılaştırdım. Baştan söylemeliyim ki çevirmenin hayatında çok değil sadece bir tane bilimkurgu kitabı dahi okumuş olduğuna kimse beni inandıramaz. Türe yatkınlık sıfırın altında. Yukarda sıkça bahsettiğim gibi orijinal metinde de anlaşılması zor olan paragraflar var. Yani hepsi doğrudan çevirmenin suçu değil fakat problem sadece kelimelerin yanlış karşılıklarının kullanılmasından ibaret değil. Belli yerlerde bariz kaba etten sallama cümlelerle karşılaştım. (Örn. The Spindle -> İşlerin döndüğü yer. (Yuh!) ) Ayrıca çevirmenin problemli kelime tercihleri yüzünden zaten yer yer anlaması güç olan metin iyice anlamsız hale gelmiş. (Örn. Synth-Voice -> Sayısallaştırılmış Ses) Ek olarak çeviriyi sanki birbirinden habersiz iki kişi yapmış gibi tutarsız olduğu yerler bile var. Yazarın tek bir özel anlam yüklediği, dolayısı ile kitabın başından sonuna kadar aynı Türkçe karşılığının kullanılması gereken kelimelerin, farklı yerlerde farklı Türkçe karşılıkları kullanılmış (Örn. Construct -> Yapı / İnşa -Daha da vahim olan kısım iki kelime seçiminin de hatalı olması- ) Bundan da kötüsü çevirmen bazı cümleleri malesef çevirmeye tenezzül etmemiş. Üstünkörü bir bakış attığımda karşılaştığım durum bu. Kim bilir tüm çeviride daha neler vardır. Son kertede oldukça kötü bir çeviri. Eserin kendisine de insanın yaptığı işe de saygısızlık.

Hikayeye dönersek, ana karekterimiz Case adında, bir konsol (Ono-Sendai Cyberspace VII) vasıtası ile -matrix benzeri- cyberspace sistemine girip büyük şirketlerin veritabanı korumasını (ICE) kırarak işverenlerine bilgi sızdıran fakat iş vereninin parasını çalmak gibi bir hata yaptığı için patronun adamları tarafından bir daha hiçbir konsola bağlanamayacak şekilde sinir sisteminin harap edilmesi üzerine bir tedavi bulabilmek için Sprawl’dan (Amerika) Night City’ye (Japonya) gelen profesyonel bir kiralık hacker, jargonu ile bir “Console Cowboy”

İlk birkaç bölümde ana karakterimize ve cyberpunk evrenine aşina oluyoruz. Sonrasında asıl hikaye, hakkında fazla bir bilgi edinemediğimiz eski bir Özel Kuvvetler mensubu olan Armitage’ın Case’i tedavi etmesinin karşılığında Sense/Net isimli konsorsiyumun güvenlik sistemini kırması için anlaşma yapması ile başlıyor ve kendimizi gizli devlet operasyonlarının, büyük konsorsiyumların ve illegal yeraltı örgütlerinin dahil olduğu hayli kompleks bir üçgenin içinde buluyoruz.

Kitap yaklaşık 40 sene önce yazılmasına rağmen 2020 yılında yazılıp yayınlanmış bir eser gibi okuyucuda güncel bir kitap okuyormuş hissiyatı bırakıyor. Aksiyon dozu oldukça yüksek, tempolu bir gidişata sahip. Hack ve aksiyon sekansları Oceans Eleven’ı aratmıyor. Mekanların çeşitliliği de çok fazla, tek bir şehirde kısılıp kalmıyoruz. Sürekli yeni ülkelere, yeni şehirlere, yeni ortamlara girip çıkıyoruz. Betimlemelerin yaratıcılığı ve tek boyutlu olmayan olay örgüsü ile edebi tarafı da tatmin ediciydi. Hugo, Nebula ve P.K.D. ödüllerini birden alıp hat-trick yapmasına hiç şaşırmadım. Ayrıca benim en sevdiğim Anime olan Ghost In The Shell’in, Neuromancer’dan fazlaca etiklenmiş olduğunu farkettim. Kitabın ve Animenin içinde yer alan teknolojiler açısından bariz ortak noktalarının olması dikkatimi çekti.

Hikaye çok çetrefilli olduğundan bu kitapta olan biteni unutmadan devam kitapları olan Count Zero ve Mona Lisa Overdrive’ı (Bu kitabın ismi çok güzel değil mi? :heart_eyes: ) da okuma niyetindeyim. Yine akıp giden bir okuma olmayacaktır ama artık jargona biraz daha alışık olduğum için okuması en azından bu kadar uzun sürmez diye düşünüyorum :slight_smile: Yazarın ana üçlemenin haricinde Sprawl evreninde geçen öykülerini derlediği Burning Chrome isminde bir kitabı da mevcut.

29 Beğeni

Alita Savaş Meleği: Meleğin Gözyaşları mangası bitti.

İlk cildini okuyup beğendiğim manganın ikinci cildini de severek okudum. Syborgumuz Gally kendini bulma yolunda ilerliyor ve uçuşan kelebekleri tutmaya çalışıyor. :slight_smile:

Konusu güzel, çizimleri de güzel. Güzel olmayan şey ise üçüncü cildin çevrilmemiş olması henüz. Çevrilmiş iki cildi de Çizgi Düşler Yayıncılık çevirmiş. Buradan sesleniyorum: Sayın Ç. D. Y. siz bu iletiyi okuduğunuzda ben ikinci cildi bitirmiş üçüncüyü bekliyor olacağım. :smiley:

14 Beğeni

Yazgı ve Gazap - Lauren Groff

0001830633001-1

Rıhtım ahalisi, bildiğiniz(ya da bilmediğiniz) gibi İthaki Modern okumalarıma devam ediyorum. Çok tuhaf, farklı ama bir o kadar da başarılı bir kitapla karşınızdayım bugün. Kolay kolay unutmayacağım karakterlerle bezeli, biraz +18 de olsa okuma demeyeceğim kadar dengeli bu kitabı sizlere de öneriyor, goodreads incelemesini buraya kopyalıyorum.

İthaki Modern serisinde, ismiyle, kapağıyla en çok dikkatimi çeken eserlerden biriydi. Tuhaf bir Jane Austen çağrışımı yapıyordu ismi. Kitaplığımda dururken, elime almadan ve konusu hakkında hiçbir fikrim olmadan önce de bu kitabın bir klasik kitap aurasına sahip olabileceğini sezmiştim. Okumaya başladığımdaysa “aa telifli klasik basmışlar” diye hayret ettim. Kitap özellikle üzerine kurulduğu ilk hikâyeden kaynaklı olarak gerçekten böyle hissettiriyor. Meselâ şişe fabrikası sahibi olan, kırsalda kendisine bir dünya kurmuş olan Lotto’nun babası benzeri insanları Rus klasiklerinde çok okuduk. Genç evlilikler, erken çocuklar, hizmetçiler, uşaklar, aşklar, zengin dul kadına talip olan takım elbiseli kelli felli adamlar derken derkeen… Klasik atmosferine tamamen giriyoruz. Bu durumsa bütün kitap boyunca sürmüyor. Yani bir kitap baştan sona bu kadar mı değişir, gelişir, farklılaşır inanamadım. Klasik hissi başlardan sonra bir daha pek fazla yoklamıyor. Kitabımız bambaşka diyarlara yelken açıyor.

Ana konu iskeleti iki parçaya bölünmüş. Birinci bölüm Yazgı, erkek kahramanın hayatına odaklandığımız bir kısım. İkinci bölüm Gazap ise kadın karaktere döndüğümüz fakat hikâyenin tekrar baştan anlatılmadığı, bir yandan devam edip, bir yandan bizi şoklardan şoklara sürükleyecek geçmiş detaylarıyla bezendiği bölüm. İlk bölüm çok çok güzel. İkinci bölüm ise bambaşka bir şey. Kitabın son sayfalarına kadar bizi şaşırtmaya devam etmesi beni çok memnun etti. Her iki bölümde de çok farklı edebi üslup denemeleri var. Birden bir tiyatro metni gibi bize verilen sahneler(ama aslında gerçekten yaşanan) çok güzeldi. Zaman atlamalarını yakalamak bazen kafa karıştırıcı olabiliyordu yalnız.

Kitabın tek beğenmediğim noktası ise cinsellik oldu. Normalin çok üzerinde, çok fazlaydı. Hatta sonlara doğru BDSM eleştirisi yaparken kullandığı bir genç-yetişkin edebiyat göndermesi olmasına rağmen bir benzerini yazarımız kendisi yapmış. Bunu ben şuna benzettim. Yazar bir tencerenin içinde muhteşem bir yemek yapmış. Cinsellik olmasın demiyoruz. İşin baharatı da o olsun. Söz gelimi karabiber. Yazar karabiberi atarken biberliğin kapağı açılıvermiş de bütün karabiberi yemeğe boca etmiş gibi. Her şey kararında güzeldir. Bu da ufak eleştirim olsun. Yine de okunmayacak kadar mıydı, fazlaydı işte. Bilemiyorum. Kırk yaşını aşmış insanlardan hala libido fışkırmasını, büyük büyük olaylara, travmalara seksle yanıt vermeleri falan çok garipti.

Lotto karakteri de, Mathilde karakteri de iyi yazılmış karakterler. Spoiler vermemek için okuduktan sonra birinden halen nefret ettiğimi söyleyebilirim ama hangisi olduğunu söylemem :slight_smile: Bu güzel bir şey. Demek ki yazar bize karakterlerinden nefret ettirmeyi bile başarabilmiş.

Kitabın bir iki yerinde, benim çok hoşuma giden anekdotlar da vardı. Dedim ya gerçekten sürprizlerle doluydu bu okuma. Bir örnek vermem gerekirse, karakterlerimiz yere yuvarlak oluşturacak şekilde oturmuş, evlerinde güzel bir noel akşamı geçirirken, sokaktan geçen rastgele biri camdan onları görüyor. Bu görüntü o adamın hayatında yıllar sonra bile, mutluluğun neye benzemesi gerektiği konusunda ona yol gösteriyor. Aslında gördüğü insanlar gerçekten mutlu muydular? Kimin umrunda! O isimsiz adamın zihninde mutluydular ve hep öyle kaldılar.

Mükemmel değil mi?

goodreads

19 Beğeni