Diplomat Byr Genar-Hofoen, Kültür tarafından hassas ve tehlikeli bir görev için seçildi. 2500 yıl önce bir anda ortadan kaybolan, evrenin 50 katı yaşındaki bir yıldızın, bir Aşırılık’ın, gizemini çözmesi gerek. Binlerce yıllık sessizliği kırmanın tek yolu var: yıldızı keşfeden uzay gemisi kaptanının dijital hayaletini çalmalı ve onu yeniden doğmaya ikna etmeli.
Fakat Kültür içinde bu görevi desteklemeyenler var. Belki de bu Aşırılık bambaşka amaçlar için kullanılabilir…
DÜŞÜNCELERİM
Player of Games(PoG) ve Use of Weapons(UoW)'dan sonra Kültür evrenindeki üçüncü maceram. PoG ve UoW, Kültür’ün daha az gelişmiş medeniyetlerle etkileşimini gösteren ve bunu çoğunlukla bir karakterin gözünden yapan kitaplardı. Excession’da ise Kültür’ün anlam veremediği bir objeyi ve onun çevresinde dönen olayları birçok farklı karakterin gözünden görüyoruz. PoG ve UoW bilim kurgu evreninde geçen hikayelerdi, Excession ise tam anlamıyla bir bilim kurgu hikayesi.
Evren hakkında bize öğrettiklerini, destansı anlarını ve Banks’ın her zamanki muzipliğini takdir etsem de; bence potansiyelinin altında kaldı. Neden? Karakter ve olay sayısı çok fazla, ama kitap 600 sayfa ve yetmemiş. Hikaye fazla yayılmış ve yayıldıkça da incelmiş. Tanıtılırken ilgimi çeken birçok karakter özetle hiçbir şey yapmadı. Paralel işlenen iki hikaye arasındaki bağ çok cılızdı. Harika bir ana hikaye, zayıf bir yan hikayeyle seyreltilmiş.
Sonuçta, beğendim ama bu malzemelerden daha iyi bir iş çıkardı.
Siyahlı Kadının Parfümü, Kara Çınar dizisinde çıkan Sarı Odanın Esrarı adlı kitabın devamı niteliğinde. İlk kitapta Madam Stangerson’un başından geçen esrarengiz olaylara şahit olurken bu kitapta daha katmanlı bir maceraya atılıyoruz.
Küçük gazetecimiz Rouletabille’nin olayları çözmesinden sonra Bay Darzac ile evlenen Madam Stangerson beraber balayına çıkarlar. Fakat bu tatilleri beklenmedik bir olayla hiç yaşanmadan biter. Elbette bu gizemli olaydan haberdar edilen kahramanımız Rouletabille arkadaşı(anlatıcımız) Sinclair’i de alarak derhal olay yerine gider. Herkül Şatosundaki kedi fare kovalamacası da böylelikle başlamış olur.
Siyahlı Kadının Parfümü’nü ilk kitapla kıyasladığımda, bu kitabın daha katmanlı ve çözülmesi zor olan bir gizeme sahip olduğunu belirtmek isterim. İlk başlarda olayları çözecek gibi hissederken yazarın araya serpiştirdiği alakasız detaylar sizi bambaşka yerlere götürüyor. Fakat bu detaylar kesinlikle önemsiz değil. Zira kitabın kurgusu ve finali sizi yine mest edecektir. Ama bir yandan da karakterlerin çokluğu ve olayların gizemli tarafı size kafayı da yedirtebilir.
Kitaptaki genç karakterimiz Rouletabille’nin yanında Larsan karakterinin hayatı da çok ilginçti. Yazarın bu karaktere ait bir romanı var mı bilmiyorum. Yoksa da keşke bu karaktere ait bir iki kitap okuyabilseydim. Çünkü Larsan’ın düşünce yapısı ve yeteneği kendisine hayran bıraktıracak kadar iyi.
Sonuç olarak kurgusuyla ve anlatımıyla Gaston Leroux ilk kitapla aynı yolda giden bir hikaye yazmış. Bu saatten sonra da bize okumak ve okutmak düşer. Polisiye’yi sana kim sevdirdi derlerse ‘Gaston Leroux’ diyeceğim.
Son olarak da Çınar Yayınlarına teşekkür ederim. Harika iki eseri iki güzel kapakla bizlerle buluşturdu.
Güzeldi, fena değildi. İlk kitap Parçalanma’nın gölgesinde kalmıştı ama. Afrika Üçlemesi’nin bu ikinci kitabı, birinci kitaptan tam iki nesil sonrasını, kahramanımızın torunu Obi Okonkwo’yu anlatıyor. Nijerya’ya yavaş yavaş hakim olan değişimden herkesin nasibini aldığı, yozlaşmanın baş gösterdiği ilginç bir kitap olmuş.
İlk kitapta “beyaz adam” la hiç temas kurmamış bir topluluğun medeniyete bebek adımlarını izliyorduk. O sanki daha mı iyiydi ne? Olsun bu da güzeldi.
Orhan Veli Kanık - Yalnız Seni Arıyorum (Nahit Hanım`a Mektuplar)
Meğer Orhan Veli ne kadar sıkıntılar çekmiş. Parasızlıktan dolayı, yazdığı mektuplar için pul bulmakta bile zorlanmış. Aşk hayatında da büyük sıkıntılarla cebelleşmiş. Nahit Hanım, çoğunlukla Orhan Veli’yi anlamamış. Adam param yok demesine rağmen, Nahit Hanım başka kadınlarla eğlenceden eğlenceye koştuğunu sürekli olarak iddia etmiş. Bir mektubunda ise Orhan Veli’ye neden müsvedde kağıtlara mektup yazıyorsun bile demiş. Orhan Veli gerçek bir aşıkmış, ama karşı taraftan o kadar da emin değilim.
Bazı mektuplarda Orhan Veli’nin at yarışı için tüyo vermesi çok komiğime gitti. Ne kadar samimi bir insanmış.
Şu Haldun Taner ne becerikli yazar yav. Bakıyorum onun 50’lilerde öykü sanatına getirdiği yeniliği bugün kimsede göremiyorum. Şişhane’de Yağmur bir ayna ve beygir ile hayatlarının akışı değişen bir grup insanı anlatır, Sancho’nun Pazar Yürüyüşü yaşamı bir de köpeklerin gözünden gösterir, Onikiye Bir Var saat mekanizması gibi bir adamın dünyayı kavrayış biçimini gözler önüne serer. Ayışığında Çalışkur ise en deneysel, en keyifli hikâyesi.
Bölüm1: Çalışkur Apartmanı’nın soysuz sakinlerinin bir gecelik rezilliklerinin anlatımı.
Bölüm2: Hikayenin gazetede neşrinin ardından tenkitçiler, bir emniyet amiri, bir doktor, üç beş kolej kızı, bir iki lise öğrencisi, bir mühendis, bir film yapımcısı, eski bir dost, eski bir öğrenci, eski toprak bir okur, bir siyasetçi, bir zooloji doçenti ve birkaç eski dost tarafından yazılan eleştiriler, tebrikler, kınamalar, istekler, uyarılar, sorular ve manasız şikayetlerden oluşan yazılar.
Bölüm3: Hikayenin bu yazılar neticesinde yeniden yazımı
Bölüm4: Yeniden yazım neticesinde yazılan yeni okuyucu mektupları ve eleştiriler.
Haldun beni yeniden yazımda sağlam güldürdü(tabi kahkaha atan biri değilim, Squidward gibi burnumdan hımfımfıffıf yapabiliyorum yalnız). Sadece yeniden yazılan cümleler ve kelimeler değil bazen koca sayfada tek bir değişen harf de oluyor. Zekice bir metin anlayacağınız. 100 sayfa bile değil, okuyunuz lütfen.
Doktora tez izleme kurulu için roman okumaya ara verip alanımla ilgili okumaya yönelmek zorunda kaldığım için bahsedeceğim kitapların ikisi bu konu hakkında olacak. İlki Rudiger Safranski’nin “Schopenhauer, Felsefenin Yaban Yılları”. Konumla ilgili olarak okuduğum bu kitapta daha öncesinde hayatı hakkında fikir sahibi olduğum Schopenhauer hakkında daha derinlemesine bir hayat hikayesiyle karşı karşıya kaldım. Schopenhauer’in hayatı ve felsefesi hakkında derin bir analiz ve değerlendirme olmasının yanında ayrıyeten yaşadığı dönemin içinde bulunduğu tarihsel durumlar, filozofumuzu etkileyen düşünürler hakkında bilgiler de içerisinde barındırıyor. Genel olarak beğendiğimi ve tezim için gayet yararlı bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.
Diğer kitap ise Say Yayınlarının 17 cilt halinde basttığı ve Schopenhauer’in yazılarından derlenen serinin “Din Üzerine” adlı kitabı oldu. Seneler evvel daha bu konu hakkında tez konusu belirlemeden önce okuyup beğendiğim bu kitabı yine konumla ilgisi olduğu için tekrar okudum. Yaşadığı yüzyıl içerisindeki dini görüşten tamamen farklı bir “din” kavramı benimseyen Schopenhauer dine yaklaşma açısından farklı bir yerde olduğunu bu kitapta bizlere gösteriyor. Özellikle “Hıristiyanlık üzerine”, “Eski ve Yeni Ahit üzerine” veya “Teizm ve Panteizm” hakkında yazdığı bölümler onun farklı yaklaşım tarzını daha da anlamanızı sağlayacaktır. Tabi benim tezim bitip yayınlanırsa oradan da okuyabilirsiniz
Felsefenin içerisinde derin bir dalıştan sonra kısa bir hikaye ile roman okuma açlığımı gidermek için daha önce “Canavar” adlı hikayesini okuduğum beğendiğim Stephen Crane’nin “Sokak Kızı Maggie: Bir New York Hikayesi” kitabını bitirdim. Stephen Crane’nin olay ve olayın bulunduğu ortamı yansıtmada iyi bir yazar olduğu kendini bu hikayesinde de belli ediyor. Canaver kitabında da bu kitapta da olaya çok çabuk dahil olup hikayeye kendimi bir anda kaptırdım. Konusu hakkında bilgi vermek istemiyorum zira kısa bir hikaye olduğu için kolay anlaşılıp kolay okunabilecek bir kitap. Kafa dağıtıp ve kendinize zihinsel bir ara vermek istiyorsanız güzel bir kitap.
Dili güzel, anlatımı akıcı bir kitap. Rankin baş karakter olarak akıl almaz ölçüde zeki bir dedektif veya alanında tanınan başarılı bir polis amiri yerine biraz daha sıradan bir polis tercih etmiş. Cinayetlerin, özellikle seri cinayetlerin araştırılmasının birkaç ünlü şahıs yerine geniş bir ekibe verildiğini ve polislerin basit ve sıkıcı görünen işleri de yapmak zorunda kalabileceğini göstermiş. Bu bakımlardan oldukça farklı bir havası vardı kitabın.
Aşırı derecede aksiyon, her bölümde ayrı bir macera bekleyen biri için durağan gelebilir kitap. Biraz daha ağır bir temposu var. Ama ilerleyen sayfalarda yaşanan beklenmedik gelişmelerle romanın temposu gittikçe artıyor. Yalnızca sonu biraz kısa geldi bana.
Kendi adıma iyi bir polisiye yazar keşfi oldu. Diğer kitaplarını şimdiden listeme ekledim.
Kitabı birkaç ay önce ben de okumuş ve beğenmiştim. Tam da anlattığınız gibidir kitap. Kitaptaki akıcılık, sadelik ve sıcaklık nedeniyle yazarın bu seride basılmış tüm kitaplarını aldım.
Bu yıl yaptığım en iyi işlerden biri olarak gördüğüm şey kesinlikle Ölüm Kapısı serisine başlamaktı.
Şuan 4. Kitaba geçtim, pişman değilim.
(Ölüm Kapısı Serisi #3)
Ölüm Denizi
Sartan Alfred ve Patryn Haplo’nun Abarrach’a olan yolculuğuna eşlik ediyoruz. İki zıt kişi yaşamak için bir arada olmalı.
Nexus Lordu üçüncü gezegen olan Abarrach’a yani lav gezegenine öğrencisi Haplo’yu keşif için gönderir. Alfred’in ortaya çıkması onu sinirlendirir fakat yolculuk boyunca dost olma yolunda ilerler.
Gezegenimiz lavların, ölülerin, hayaletlerin cirit attığı bir mekan. Yaşayan sayısı çok az. İnsan, elf, cüceyi geçin yaşayan Sartanlar bile çok çok az. Hal böyleyken ölüçağırtanları var bu adamların.
Karşımıza bir sürü ölü, hayalet ve bu iki halin ortası olan Lazarlar çıkar. Lazarlar daha zekidir hatta ölülerin zekasını da artırır. Öyle bir zaman gelirki ölüler serbest kalmak için bütün yaşayanları öldürmeye başlarlar. Aslında hep böyle değildi. Ta ki bizim ikili tam kıyamet günü oraya varana kadar işler bu kadar zıvanadan çıkmamıştı.
Yıl bitmeden bir hedefime daha ulaşıp Dune Çocuklarını bitirdim. Forumda daha bu kitaba gelemeyen çok arkadaş olduğu için içeriğe dair birşeyler yazmıyorum. Seri içinde ilk üç kitabın hepsini çok sevmekle beraber, şimdiye kadar en sevdiğim kitap bu oldu sanırım. Kitapları okurken ilk bölümlerde ufakta olsa bir sıkılma ya da yavaş okuma oluyor ama oralarda yazılanlar ile kitabın sonununa bizi çok güzel hazırlıyor. İnsan vay be bu da böyleymiş demeden edemiyor. 4. Kitap için Ocak başını heyecanla bekliyorum.
Böylece seride son kitaba gelmiş bulunuyoum. Başlangıcında da, özellikle kitaplar ilerledikçe de yazarın kurguyu ve olayları bu hale getireceğine inancım yoktu. Ben sadece mitolojiyi hikayeye yedirmek için yapılmış bazı fikirler sebebiyle sevdiğimi sanmıştım. Oysa hikaye 5. kitaba kadar çok fazla kola dağıldı. beşinci kitabın başlarında tamamen çözülmez bir hal aldı ancak öyle farklı yerlere döndü ve beklediğim şeyler oluyor olsa da hikayenin oraya gelişi ve yazarın beni hala şaşırtabiliyor olması çok mutlu etti.
Son kitabı da birkaç gün içerisinde okuyup sonunda seriyi bitirmeyi hedefliyorum. Bittiğinde tüm seri için sürpriz bozan da içeren bir inceleme yazma niyetim var ama yazamaya da bilirim. Kafalar karışık.
Şu ana kadar önerir miyim? Kesinlikle.
Ufak tefek çeviri hataları dışında çeviride anlamsal bir sorun görmedim, daha çok imla hataları ve harf hataları mevcut. Bir de nedense çok fazla kullanıldığına rastlamadığım “bir örnek” deyimini öğrenmiş oldum. Başta anlamayıp çok eğreti bir çeviri sanmıştım halbuki bu kelime çiftinin farklı bir kullanımı da varmış.
Kitap çok akıcı, okurken kesinlikle sıkılmıyorsunuz. Kitabın üstünde fantastik yazıyor ama korku ve gerilim öğeleri de var. Bu karışımla birlikte ırkçılık konusunu da başarılı bir şekilde yedirmeyi başarmış yazar. Bu kitap doğruysa eğer 30 yılın ardından tamamlanmış. Kitabın isminde Lovecraft yazıyor ama çok beklentiye girmeyin bence yoksa biraz üzer. Sadece sonunu beğenmedim ben daha farklı bir şekilde bitseydi keşke. Ayrıca şunu da belirteyim kitapta en sevdiğim karakter Caleb Braithwaite oldu.
Nâzım Hikmet Ran - Kuvâyi Milliye (Genco Erkal’ın görüntülü yorumuyla)
Şiir okumayı pek sevmiyorum, ama şiirin alt türü olan destan okumayı çok severim. En sevdiğim destan da Homeros’un İlyada’sıdır. İlyada’yı okurken neden bizim dilimizde de bu kadar güzel destanlar yazılmamış diye hayıflanıyordum. Meğer yazılmış da benim haberim olmamış.
Kuvâyi Milliye, şekil olarak ne bizim destanlara ne de yabancı destanlara benziyor. Kendine özgü bir stille yazılmış. Şekil olarak benzemese de içerik olarak destan tanımına tam olarak uyuyor. Şiir sekiz bapa bölümüş, her bapda Kurtuluş Savaşı ile ilgili farklı bir kısım anlatılıyor.
Kuvâyi Milliye’nin bu özel basımında her babdan önce Genco Erkal’ın babı okuduğu görüntülü kayıtlar var, kayıttan sonra da kayıtta okunan bap yer alıyor. Genco Erkal’ı dinledikten sonra, bu bapları da okudum. Genco Erkal muhteşem bir şekilde yorumlamış. Başka bir yorumlayıcı olsaydı yanlış bir tercih olurmuş, adam okumuyor resmen şiiri yaşatıyor.
Not: Baskı kalitesi ile ilgili soracak olanlar varsa, bu konuda benim de bir bilgim yok. Ben kitabı Storytel’de e-kitap olarak okudum. Genco Erkal’ın kayıtları da bu e-kitapta yer alıyordu.