Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)


Orhan Veli - Hoşgör Köftecisi

Kitapta çok kısa öyküler yer alıyor. Öykülerde şiirsel bir tat var. Orhan Veli’nin öykü yazmaya da yeteneği varmış, ama bu kabiliyetini geliştirmeye ömrü vefa etmemiş. Biraz daha zamanı olsa ve öykü yazmaya yeterince vakit ayırsaymış, başarılı bir öykücü olurmuş. Ama bu haliyle öyküleri ortalama seviyede kalmış.


Sabahattin Ali - Mahkemelerde (Belgeler)

Sabahattin Ali’nin mahkemelerde yaptığı savunmalar, verdiği dilekçeler ve çeşitli mektupları yer alıyor. Sabahattin Ali’nin çektiği sıkıntıları öğrenmek beni değişik hissettirdi, ama kendisini daha iyi anlamama da katkıda bulundu.

image
Jack london - Uçurum İnsanları

Kitap kimi yerlerde roman diye geçiyor, ama daha çok araştırma-inceleme kitabı bence. Belirli bir olay örgüsü var, ama roman okuma beklentisiyle okuyacakları tatmin etmez bu olay örgüsü.

Kitapta, Jack London kılık değiştirip Londra’nın Doğu Yakası’nda yoksul işçi kesimi arasına karışıp, onların yaşamlarını inceliyor ve ne kadar sefil durumda olduklarını bize gösteriyor. Bu kitaptan 30 yıl sonra “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı kitabında George Orwell da yoksul kesimin bu sefilliğini anlatmıştı. Uçurum İnsanları’nı okuduktan sonra Jack London’un, George Orwell’dan daha iyi bir şekilde bu durumu anlattığını fark ettim. Bunun nedeni London’un daha objektif bir şekilde anlatmasıdır, bunun aksine Orwell gerçekten de yoksul duruma düştüğü için olayları fazla öznel olarak anlatmıştır. Yine de iki kitabın da okunmasını şiddetle tavsiye ederim, ikisi de muhteşem kitaplardır.

image
Ercan Kesal - Nasipse Adayız

Kitapta, Ecan Kesal’ın Beyoğlu Belediye Başkan Aday Adayı olduğu süreçte başından geçenler anlatılmaktadır. Kesal, bize siyasetin ne kadar yozlaşmış olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Siyasete bulaşmak isteyen bir tanıdığınız varsa bu kitabı ona mutlaka okutturunuz.

17 Beğeni

Karate Vuruşu’nu az önce bitirdim. Birbiriyle bağıntılı olmayan 15 kadar öyküyü çok hoş bir akıcılıkla anlatmış. İçinden bazı öykülerin öne çıktığı gibi bazıları da geri planda kaldı gözümde ama 6,5/10 bir deneyim diyebilirim.

1

9 Beğeni


Blood Meridian

Her yazarın eserini kaleme alırken bir amacı vardır: Sanat yapmak, sürükleyicilik, maddi kaygı vb. Yaşayan en büyük Amerikan kaleminin ‘’Neden yazdığını’’ bildiğim hadsizliğine asla kapılmak istemem ancak keyifli bir okuma süreci veya okurun beklenitisiyle ilgili olmadığını söyleyebilirim. Yazarın aynı adlı kitabından uyarlama olan ‘’İhtiyarlara Yer Yok’’u izleyip başından küfrederek kalkanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

1850’lerde Texas-Meksika sınırında geçen kitap; ana karakterimiz olan ‘’The Kid’’in Glanton Çetesi adındaki kafa derisi avcılarıyla olan macerasını konu alıyor. Blood Meridian vahşet üzerine vahşi bir kitap. Soğuk, sıcak, pasif, agresif… Şiddetin her türlüsü (hak eden, hak etmeyen, genç, yaşlı, insan, hayvan) karakterin ve tiplemelerin her birine uğruyor. Ancak şiddetin kullanım şekli şok duygusuna oynayıp okuyucu devam etmeye güdülemeden çok öte. Yazar tekrarlara başvurarak okuyucuyu adeta uyuşturuyor. Kanıksanmış, sıradanlaştırılmış hatta norm haline gelmiş bir şiddetten bahsediyoruz yani. Noktalamdan yoksun; devrik, çürük cümleler başta kafa karıştırıp gıcık etse de bir kez daha okunduğunda belki de edebiyat tarihinin en başarılı aynı zamanda işlevsel cümlelerinden bazılarını vaat ediyor. Gerçekten de yazar tek bir paragrafta öyle yerlere giriyor ki sanki damarlarınıza sentetik ‘’edebi haz’’ enjekte ediliyormuş gibi hissediyorsunuz. Ne kadar sevsem de asla tavsiye etmeyeceğim bir kitap olan ‘’Blood Meridian’’in sert bir kitaptan çok daha fazlası olduğunu ve beğenilmese hatta nefret edilse dahi takdir edilmesi gerektiğini bırakayım da kitap kendi açıklasın:

A legion of horribles, hundreds in number, half naked or clad in costumes attic or biblical or wardrobed out of a fevered dream with the skins of animals and silk finery and pieces of uniform still tracked with the blood of prior owners, coats of slain dragoons, frogged and braided cavalry jackets, one in a stovepipe hat and one with an umbrella and one in white stockings and a bloodstained wedding veil and some in headgear or cranefeathers or rawhide helmets that bore the horns of bull or buffalo and one in a pigeontailed coat worn backwards and otherwise naked and one in the armor of a Spanish conquistador, the breastplate and pauldrons deeply dented with old blows of mace or sabre done in another country by men whose very bones were dust and many with their braids spliced up with the hair of other beasts until they trailed upon the ground and their horses’ ears and tails worked with bits of brightly colored cloth and one whose horse’s whole head was painted crimson red and all the horsemen’s faces gaudy and grotesque with daubings like a company of mounted clowns, death hilarious, all howling in a barbarous tongue and riding down upon them like a horde from a hell more horrible yet than the brimstone land of Christian reckoning, screeching and yammering and clothed in smoke like those vaporous beings in regions beyond right knowing where the eye wanders and the lip jerks and drools."

Kitapta bir ad bahşedilen (ana karakterimiz bu şerefe nail olamıyor maalesef) her karakter gerçekten de yaşamış insanlar. Kitabın tarihsel kayıtlara dayanması (My Confession: Recollections of a Rogue) havalı bir Sergio Leone western’i bulamayacağını fark eden okuyucunun 10 sayfa geçmeden maruz kalacağı akıl almaz şiddeti ‘’Mccarthy’nin pesimistliğine’’ bağlayıp kolaya kaçmasını engelliyor ve yazarın ‘’İnsanoğlunun daima bu tür eylemeleri gerçekleştirmeye muktedir olduğu ve olacağı’’ savını güçlendirmesine olanak tanıyor. Lakin Mccarthy’nin gayesinin kötü bir zamanın kötü bir toprağına ışık tutmanın çok ötesinde olduğunu ana karakterimiz ‘’The Kid’’in geçmişi hakkında bilgi alabildiğimiz tek kısım olan kitabın ilk cümlesinde İncil’e yapılan atıfla, o dönemde gerçekleşen bir meteor yağmurunu bir araya getirerek tarihsel gerçeklikler üzerine kurulu olan romanı kendi edebi gerçekliğine oturtmasıyla anlıyoruz.

Kitap klasik ‘’giriş-gelişme-sonuç’’ bölümlerinden yoksun. Birbiri ardına gelen katliam manzaralarını bir ötekiyle bağdaştırdığınız ölçüde bir ‘’olay örgüsü’’ne sahip. Hatta öyle ki ‘’Kid’’in katılmasından itibaren Glanton Çetesi, Yargıç Holden’ın önderliğinde adeta tek bir karaktermiş gibi Meksika sınırına kırmızı harflerle adlarını kazıyorlar. Mccarthy’nin görkemli dilinin sizi kandırmasına izin vermeyin sakın. Karakterler olabildiğince objektif olarak ve ‘’kelle avcısı’’ denince akla ilk gelecek şekilde ele alınmış: En az avladıkları Aborjinler kadar yabani olarak tabi!

Yaptığım genellemeye tek ama çok büyük bir istisna dahil değil, o da Yargıç Holden. Tıpkı Moby Dick’teki Ahab gibi Prometheus vari bir kutsallık bahşedilen Yargıç, kitaptaki her bir vahşet sahnesiyle Aztek cehennemini, Katolik kıyametini ve hatta Kayıp Cennet’ten direkt alınma pek hoş olmayan sahneleri tekrar yaşarken neyi kitabın mecazi anlatımına yoracağımızı neyi tarihi gerçekliğe bağlayacağmızı bize tamamen unutturuyor. Her bir sahnesi okuyucuyu diken üstünde tutuyor. Bazen Şeytanın vücut bulmuş hali, bazen bir savaş tanrısı, bazen Gnostik düşüncenin ‘’Archon’’larından bir filozof ama çoğunda da içimize attığımız ve tarihin kara lekeleri olarak dışa vurduğumuz tüm kötülüklerin bir yansıması ve ‘’Kötülüğün vücut bulmuş hali’’nin edebiyattaki en başarılı örneği.

Toparlamak gerekirse, görüşlerimi belirtirken kitabın (yakalayabildiğim kadarıyla) paralellik kurduğu, atıf yaptığı pek çok esere değinmeye çalıştım çünkü bu kadar kapsamlı bir kitap sadece 200 küsür sayfacık. Ne kadar yoğun, ne kadar katmanlı olduğunu varın siz düşünün. Ünlü kitap kritiği Harold Bloom bir söyleşisinde ezici vahşet karşısında yenik düşüp ancak ikinci deneyişinde kitabı bitirebilidğini itiraf eder. Benim de başta değindiğim gibi kesinlikle herkese göre olmayan ve ‘’okuması zor’’ kavramını her anlamda karşılayan bir eser olsa da bitirdiğinizde kenidinizi herhangi bir zaman herhangi bir kısmı üzerine düşünürken ve hatta kitabı yeniden başlamak üzere elinize alırken bulmanız işten bile değil.

19 Beğeni

William Gibson - Neuromancer bitmek üzere. Biraz yazarın dili ve anlatımından, biraz tartışmalı malum çeviriden, biraz da spoiler vermeden hikayeden bahsedip gidicem :slight_smile:

Beklediğimden daha ağır bir yazım tarzı ile karşılaştığım için umduğumdan çok daha uzun süren bir okuma oldu. Yazarın dolambaçlı anlatımı, alternatif kelime tercihleri ve üstü kapalı teknik betimlemeleri yüzünden bazı paragrafları anlamlandırabilmek için tekrar tekrar okuyarak efor sarfetmek gerekebiliyor. Yazım tarzının okuma hızını düşürmesi haricinde, yazarın çoğu olayı ve durumu okuyucuya tek tek, tane tane, oldukça açık şekilde aktarmıyor olması da olan biteni anlamlandırmayı zorlaştıran önemli sebeplerden biri. Adı geçen bazı kişileri, yerleri veya nesneleri tam bir anlam veremeden sayfalarca okuyorsunuz ve o bahsi geçen şeyin kim olduğu, nasıl bir yer olduğu veya ne işe yaradığı 3-4 bölüm sonra tam anlamıyla açıklığa kavuşuyor. Hatta yeri geliyor hiç açıklığa kavuşmuyor, yazar bazı boşlukları doldurmayı direkt olarak okuyucuya bırakıyor.

Bir de tüm bunların üstüne William Gibson’ın “Punk” kültürünün hakkını sonuna kadar verecek şekilde argo, bozuk sokak ağzı ve uyuşturucu jargonu kullanması ekleniyor. Gramer mramer zaten hak getire ama özellikle konuşmalarda geçen kelimeler İngilizce-Türkçe sözlüklerde yer almıyor. Oxford’un Cambridge’in İngilizce-İngilizce sözlüğüne yazıyorsunuz, orada da çıkmıyor :slight_smile: Arada “Ver’ small baby, mon, no long’ you finga’ “ gibi şiveler ve lehçeler de işin içine giriyor. (“Çok küçük bir bebekti adamım, parmak kadardı.” demek istiyor :slight_smile: ) Bilmediğim ya da bilinen sözlük anlamları cümleye uymayan kelimelerin hemen hepsinin doğru anlamlarını direkt Google’dan aratarak veya urbandictionary gibi siteleri didikleyerek buldum.

Bahsettiğim bu sebeplerden ötürü orijinal dilinde okuması problemli olduğu kadar düzgün bir çevirisinin yapılması da oldukça zor olan bir metin. En düzgün çevirisi bile kolay anlaşılabilir bir durumda olmayacaktır. Tek seferde akıp gidecek şekilde yapılan çeviri de doğru yapılmış bir çeviri değildir. Dolayısı ile çeviri işinin altına girecek çevirmen, şimdiden gömülmeye hazır olsun :laughing:

Türkçe çeviri demişken internetten 6.45 basımı bir PDF bulup tamamen rasgele birkaç yeri karşılaştırdım. Baştan söylemeliyim ki çevirmenin hayatında çok değil sadece bir tane bilimkurgu kitabı dahi okumuş olduğuna kimse beni inandıramaz. Türe yatkınlık sıfırın altında. Yukarda sıkça bahsettiğim gibi orijinal metinde de anlaşılması zor olan paragraflar var. Yani hepsi doğrudan çevirmenin suçu değil fakat problem sadece kelimelerin yanlış karşılıklarının kullanılmasından ibaret değil. Belli yerlerde bariz kaba etten sallama cümlelerle karşılaştım. (Örn. The Spindle -> İşlerin döndüğü yer. (Yuh!) ) Ayrıca çevirmenin problemli kelime tercihleri yüzünden zaten yer yer anlaması güç olan metin iyice anlamsız hale gelmiş. (Örn. Synth-Voice -> Sayısallaştırılmış Ses) Ek olarak çeviriyi sanki birbirinden habersiz iki kişi yapmış gibi tutarsız olduğu yerler bile var. Yazarın tek bir özel anlam yüklediği, dolayısı ile kitabın başından sonuna kadar aynı Türkçe karşılığının kullanılması gereken kelimelerin, farklı yerlerde farklı Türkçe karşılıkları kullanılmış (Örn. Construct -> Yapı / İnşa -Daha da vahim olan kısım iki kelime seçiminin de hatalı olması- ) Bundan da kötüsü çevirmen bazı cümleleri malesef çevirmeye tenezzül etmemiş. Üstünkörü bir bakış attığımda karşılaştığım durum bu. Kim bilir tüm çeviride daha neler vardır. Son kertede oldukça kötü bir çeviri. Eserin kendisine de insanın yaptığı işe de saygısızlık.

Hikayeye dönersek, ana karekterimiz Case adında, bir konsol (Ono-Sendai Cyberspace VII) vasıtası ile -matrix benzeri- cyberspace sistemine girip büyük şirketlerin veritabanı korumasını (ICE) kırarak işverenlerine bilgi sızdıran fakat iş vereninin parasını çalmak gibi bir hata yaptığı için patronun adamları tarafından bir daha hiçbir konsola bağlanamayacak şekilde sinir sisteminin harap edilmesi üzerine bir tedavi bulabilmek için Sprawl’dan (Amerika) Night City’ye (Japonya) gelen profesyonel bir kiralık hacker, jargonu ile bir “Console Cowboy”

İlk birkaç bölümde ana karakterimize ve cyberpunk evrenine aşina oluyoruz. Sonrasında asıl hikaye, hakkında fazla bir bilgi edinemediğimiz eski bir Özel Kuvvetler mensubu olan Armitage’ın Case’i tedavi etmesinin karşılığında Sense/Net isimli konsorsiyumun güvenlik sistemini kırması için anlaşma yapması ile başlıyor ve kendimizi gizli devlet operasyonlarının, büyük konsorsiyumların ve illegal yeraltı örgütlerinin dahil olduğu hayli kompleks bir üçgenin içinde buluyoruz.

Kitap yaklaşık 40 sene önce yazılmasına rağmen 2020 yılında yazılıp yayınlanmış bir eser gibi okuyucuda güncel bir kitap okuyormuş hissiyatı bırakıyor. Aksiyon dozu oldukça yüksek, tempolu bir gidişata sahip. Hack ve aksiyon sekansları Oceans Eleven’ı aratmıyor. Mekanların çeşitliliği de çok fazla, tek bir şehirde kısılıp kalmıyoruz. Sürekli yeni ülkelere, yeni şehirlere, yeni ortamlara girip çıkıyoruz. Betimlemelerin yaratıcılığı ve tek boyutlu olmayan olay örgüsü ile edebi tarafı da tatmin ediciydi. Hugo, Nebula ve P.K.D. ödüllerini birden alıp hat-trick yapmasına hiç şaşırmadım. Ayrıca benim en sevdiğim Anime olan Ghost In The Shell’in, Neuromancer’dan fazlaca etiklenmiş olduğunu farkettim. Kitabın ve Animenin içinde yer alan teknolojiler açısından bariz ortak noktalarının olması dikkatimi çekti.

Hikaye çok çetrefilli olduğundan bu kitapta olan biteni unutmadan devam kitapları olan Count Zero ve Mona Lisa Overdrive’ı (Bu kitabın ismi çok güzel değil mi? :heart_eyes: ) da okuma niyetindeyim. Yine akıp giden bir okuma olmayacaktır ama artık jargona biraz daha alışık olduğum için okuması en azından bu kadar uzun sürmez diye düşünüyorum :slight_smile: Yazarın ana üçlemenin haricinde Sprawl evreninde geçen öykülerini derlediği Burning Chrome isminde bir kitabı da mevcut.

29 Beğeni

Alita Savaş Meleği: Meleğin Gözyaşları mangası bitti.

İlk cildini okuyup beğendiğim manganın ikinci cildini de severek okudum. Syborgumuz Gally kendini bulma yolunda ilerliyor ve uçuşan kelebekleri tutmaya çalışıyor. :slight_smile:

Konusu güzel, çizimleri de güzel. Güzel olmayan şey ise üçüncü cildin çevrilmemiş olması henüz. Çevrilmiş iki cildi de Çizgi Düşler Yayıncılık çevirmiş. Buradan sesleniyorum: Sayın Ç. D. Y. siz bu iletiyi okuduğunuzda ben ikinci cildi bitirmiş üçüncüyü bekliyor olacağım. :smiley:

14 Beğeni

Yazgı ve Gazap - Lauren Groff

0001830633001-1

Rıhtım ahalisi, bildiğiniz(ya da bilmediğiniz) gibi İthaki Modern okumalarıma devam ediyorum. Çok tuhaf, farklı ama bir o kadar da başarılı bir kitapla karşınızdayım bugün. Kolay kolay unutmayacağım karakterlerle bezeli, biraz +18 de olsa okuma demeyeceğim kadar dengeli bu kitabı sizlere de öneriyor, goodreads incelemesini buraya kopyalıyorum.

İthaki Modern serisinde, ismiyle, kapağıyla en çok dikkatimi çeken eserlerden biriydi. Tuhaf bir Jane Austen çağrışımı yapıyordu ismi. Kitaplığımda dururken, elime almadan ve konusu hakkında hiçbir fikrim olmadan önce de bu kitabın bir klasik kitap aurasına sahip olabileceğini sezmiştim. Okumaya başladığımdaysa “aa telifli klasik basmışlar” diye hayret ettim. Kitap özellikle üzerine kurulduğu ilk hikâyeden kaynaklı olarak gerçekten böyle hissettiriyor. Meselâ şişe fabrikası sahibi olan, kırsalda kendisine bir dünya kurmuş olan Lotto’nun babası benzeri insanları Rus klasiklerinde çok okuduk. Genç evlilikler, erken çocuklar, hizmetçiler, uşaklar, aşklar, zengin dul kadına talip olan takım elbiseli kelli felli adamlar derken derkeen… Klasik atmosferine tamamen giriyoruz. Bu durumsa bütün kitap boyunca sürmüyor. Yani bir kitap baştan sona bu kadar mı değişir, gelişir, farklılaşır inanamadım. Klasik hissi başlardan sonra bir daha pek fazla yoklamıyor. Kitabımız bambaşka diyarlara yelken açıyor.

Ana konu iskeleti iki parçaya bölünmüş. Birinci bölüm Yazgı, erkek kahramanın hayatına odaklandığımız bir kısım. İkinci bölüm Gazap ise kadın karaktere döndüğümüz fakat hikâyenin tekrar baştan anlatılmadığı, bir yandan devam edip, bir yandan bizi şoklardan şoklara sürükleyecek geçmiş detaylarıyla bezendiği bölüm. İlk bölüm çok çok güzel. İkinci bölüm ise bambaşka bir şey. Kitabın son sayfalarına kadar bizi şaşırtmaya devam etmesi beni çok memnun etti. Her iki bölümde de çok farklı edebi üslup denemeleri var. Birden bir tiyatro metni gibi bize verilen sahneler(ama aslında gerçekten yaşanan) çok güzeldi. Zaman atlamalarını yakalamak bazen kafa karıştırıcı olabiliyordu yalnız.

Kitabın tek beğenmediğim noktası ise cinsellik oldu. Normalin çok üzerinde, çok fazlaydı. Hatta sonlara doğru BDSM eleştirisi yaparken kullandığı bir genç-yetişkin edebiyat göndermesi olmasına rağmen bir benzerini yazarımız kendisi yapmış. Bunu ben şuna benzettim. Yazar bir tencerenin içinde muhteşem bir yemek yapmış. Cinsellik olmasın demiyoruz. İşin baharatı da o olsun. Söz gelimi karabiber. Yazar karabiberi atarken biberliğin kapağı açılıvermiş de bütün karabiberi yemeğe boca etmiş gibi. Her şey kararında güzeldir. Bu da ufak eleştirim olsun. Yine de okunmayacak kadar mıydı, fazlaydı işte. Bilemiyorum. Kırk yaşını aşmış insanlardan hala libido fışkırmasını, büyük büyük olaylara, travmalara seksle yanıt vermeleri falan çok garipti.

Lotto karakteri de, Mathilde karakteri de iyi yazılmış karakterler. Spoiler vermemek için okuduktan sonra birinden halen nefret ettiğimi söyleyebilirim ama hangisi olduğunu söylemem :slight_smile: Bu güzel bir şey. Demek ki yazar bize karakterlerinden nefret ettirmeyi bile başarabilmiş.

Kitabın bir iki yerinde, benim çok hoşuma giden anekdotlar da vardı. Dedim ya gerçekten sürprizlerle doluydu bu okuma. Bir örnek vermem gerekirse, karakterlerimiz yere yuvarlak oluşturacak şekilde oturmuş, evlerinde güzel bir noel akşamı geçirirken, sokaktan geçen rastgele biri camdan onları görüyor. Bu görüntü o adamın hayatında yıllar sonra bile, mutluluğun neye benzemesi gerektiği konusunda ona yol gösteriyor. Aslında gördüğü insanlar gerçekten mutlu muydular? Kimin umrunda! O isimsiz adamın zihninde mutluydular ve hep öyle kaldılar.

Mükemmel değil mi?

goodreads

19 Beğeni

EXCESSION (CULTURE #5 / KÜLTÜR #5)

KONUSU

Diplomat Byr Genar-Hofoen, Kültür tarafından hassas ve tehlikeli bir görev için seçildi. 2500 yıl önce bir anda ortadan kaybolan, evrenin 50 katı yaşındaki bir yıldızın, bir Aşırılık’ın, gizemini çözmesi gerek. Binlerce yıllık sessizliği kırmanın tek yolu var: yıldızı keşfeden uzay gemisi kaptanının dijital hayaletini çalmalı ve onu yeniden doğmaya ikna etmeli.

Fakat Kültür içinde bu görevi desteklemeyenler var. Belki de bu Aşırılık bambaşka amaçlar için kullanılabilir…

DÜŞÜNCELERİM

Player of Games(PoG) ve Use of Weapons(UoW)'dan sonra Kültür evrenindeki üçüncü maceram. PoG ve UoW, Kültür’ün daha az gelişmiş medeniyetlerle etkileşimini gösteren ve bunu çoğunlukla bir karakterin gözünden yapan kitaplardı. Excession’da ise Kültür’ün anlam veremediği bir objeyi ve onun çevresinde dönen olayları birçok farklı karakterin gözünden görüyoruz. PoG ve UoW bilim kurgu evreninde geçen hikayelerdi, Excession ise tam anlamıyla bir bilim kurgu hikayesi.

Evren hakkında bize öğrettiklerini, destansı anlarını ve Banks’ın her zamanki muzipliğini takdir etsem de; bence potansiyelinin altında kaldı. Neden? Karakter ve olay sayısı çok fazla, ama kitap 600 sayfa ve yetmemiş. Hikaye fazla yayılmış ve yayıldıkça da incelmiş. Tanıtılırken ilgimi çeken birçok karakter özetle hiçbir şey yapmadı. Paralel işlenen iki hikaye arasındaki bağ çok cılızdı. Harika bir ana hikaye, zayıf bir yan hikayeyle seyreltilmiş.

Sonuçta, beğendim ama bu malzemelerden daha iyi bir iş çıkardı.

19 Beğeni

Siyahlı Kadının Parfümü, Kara Çınar dizisinde çıkan Sarı Odanın Esrarı adlı kitabın devamı niteliğinde. İlk kitapta Madam Stangerson’un başından geçen esrarengiz olaylara şahit olurken bu kitapta daha katmanlı bir maceraya atılıyoruz.

Küçük gazetecimiz Rouletabille’nin olayları çözmesinden sonra Bay Darzac ile evlenen Madam Stangerson beraber balayına çıkarlar. Fakat bu tatilleri beklenmedik bir olayla hiç yaşanmadan biter. Elbette bu gizemli olaydan haberdar edilen kahramanımız Rouletabille arkadaşı(anlatıcımız) Sinclair’i de alarak derhal olay yerine gider. Herkül Şatosundaki kedi fare kovalamacası da böylelikle başlamış olur.

Siyahlı Kadının Parfümü’nü ilk kitapla kıyasladığımda, bu kitabın daha katmanlı ve çözülmesi zor olan bir gizeme sahip olduğunu belirtmek isterim. İlk başlarda olayları çözecek gibi hissederken yazarın araya serpiştirdiği alakasız detaylar sizi bambaşka yerlere götürüyor. Fakat bu detaylar kesinlikle önemsiz değil. Zira kitabın kurgusu ve finali sizi yine mest edecektir. Ama bir yandan da karakterlerin çokluğu ve olayların gizemli tarafı size kafayı da yedirtebilir.

Kitaptaki genç karakterimiz Rouletabille’nin yanında Larsan karakterinin hayatı da çok ilginçti. Yazarın bu karaktere ait bir romanı var mı bilmiyorum. Yoksa da keşke bu karaktere ait bir iki kitap okuyabilseydim. Çünkü Larsan’ın düşünce yapısı ve yeteneği kendisine hayran bıraktıracak kadar iyi.

Sonuç olarak kurgusuyla ve anlatımıyla Gaston Leroux ilk kitapla aynı yolda giden bir hikaye yazmış. Bu saatten sonra da bize okumak ve okutmak düşer. Polisiye’yi sana kim sevdirdi derlerse ‘Gaston Leroux’ diyeceğim.

Son olarak da Çınar Yayınlarına teşekkür ederim. Harika iki eseri iki güzel kapakla bizlerle buluşturdu.

Puanım 10/10

25 Beğeni

Ben de bu serinin ilk kitabı Phlebas’ı okuyup beğenmemiştim. Ithaki’nin lanse ettiği kadar sert değildi.

Lovecraft Cthulhu’nun çağrısı’nı ve E. Küçükçelik Garibanların Şampiyonunu okudum ikisi de çok yi kitaplardı tavsiye ederim :grinning_face_with_smiling_eyes::+1:

2 Beğeni

“Polisiye” yeni bir okur kazandı diyebiliriz o zaman. Aramıza hoş geldiniz :slight_smile:

1 Beğeni

0001834597001-1

Chinua Achebe - Artık Huzur Yok

Güzeldi, fena değildi. İlk kitap Parçalanma’nın gölgesinde kalmıştı ama. Afrika Üçlemesi’nin bu ikinci kitabı, birinci kitaptan tam iki nesil sonrasını, kahramanımızın torunu Obi Okonkwo’yu anlatıyor. Nijerya’ya yavaş yavaş hakim olan değişimden herkesin nasibini aldığı, yozlaşmanın baş gösterdiği ilginç bir kitap olmuş.

İlk kitapta “beyaz adam” la hiç temas kurmamış bir topluluğun medeniyete bebek adımlarını izliyorduk. O sanki daha mı iyiydi ne? Olsun bu da güzeldi.

13 Beğeni

Drizzt Efsanesine kısa bir ara…

Bizde bakalım “Dune” efsanesi nasılmış :slight_smile:

0000000662978-1

12 Beğeni

image
Orhan Veli Kanık - Yalnız Seni Arıyorum (Nahit Hanım`a Mektuplar)

Meğer Orhan Veli ne kadar sıkıntılar çekmiş. Parasızlıktan dolayı, yazdığı mektuplar için pul bulmakta bile zorlanmış. Aşk hayatında da büyük sıkıntılarla cebelleşmiş. Nahit Hanım, çoğunlukla Orhan Veli’yi anlamamış. Adam param yok demesine rağmen, Nahit Hanım başka kadınlarla eğlenceden eğlenceye koştuğunu sürekli olarak iddia etmiş. Bir mektubunda ise Orhan Veli’ye neden müsvedde kağıtlara mektup yazıyorsun bile demiş. Orhan Veli gerçek bir aşıkmış, ama karşı taraftan o kadar da emin değilim.

Bazı mektuplarda Orhan Veli’nin at yarışı için tüyo vermesi çok komiğime gitti. Ne kadar samimi bir insanmış.

11 Beğeni

images (29)

Şu Haldun Taner ne becerikli yazar yav. Bakıyorum onun 50’lilerde öykü sanatına getirdiği yeniliği bugün kimsede göremiyorum. Şişhane’de Yağmur bir ayna ve beygir ile hayatlarının akışı değişen bir grup insanı anlatır, Sancho’nun Pazar Yürüyüşü yaşamı bir de köpeklerin gözünden gösterir, Onikiye Bir Var saat mekanizması gibi bir adamın dünyayı kavrayış biçimini gözler önüne serer. Ayışığında Çalışkur ise en deneysel, en keyifli hikâyesi.

Bölüm1: Çalışkur Apartmanı’nın soysuz sakinlerinin bir gecelik rezilliklerinin anlatımı.

Bölüm2: Hikayenin gazetede neşrinin ardından tenkitçiler, bir emniyet amiri, bir doktor, üç beş kolej kızı, bir iki lise öğrencisi, bir mühendis, bir film yapımcısı, eski bir dost, eski bir öğrenci, eski toprak bir okur, bir siyasetçi, bir zooloji doçenti ve birkaç eski dost tarafından yazılan eleştiriler, tebrikler, kınamalar, istekler, uyarılar, sorular ve manasız şikayetlerden oluşan yazılar.

Bölüm3: Hikayenin bu yazılar neticesinde yeniden yazımı

Bölüm4: Yeniden yazım neticesinde yazılan yeni okuyucu mektupları ve eleştiriler.

Haldun beni yeniden yazımda sağlam güldürdü(tabi kahkaha atan biri değilim, Squidward gibi burnumdan hımfımfıffıf yapabiliyorum yalnız). Sadece yeniden yazılan cümleler ve kelimeler değil bazen koca sayfada tek bir değişen harf de oluyor. Zekice bir metin anlayacağınız. 100 sayfa bile değil, okuyunuz lütfen.:grin:

11 Beğeni

Bu kitabın “Ay Işığında Şamata” adlı oyun versiyonu da var. Onu da okumanızı tavsiye ederim.

1 Beğeni

Yazarı tarafından iptal edildi. Silinmesini istemiyor, böyle kalsın. Kapladığı yer için özür diliyorum.

7 Beğeni

41XkkIvnxTL.AC_SY400

Doktora tez izleme kurulu için roman okumaya ara verip alanımla ilgili okumaya yönelmek zorunda kaldığım için bahsedeceğim kitapların ikisi bu konu hakkında olacak. İlki Rudiger Safranski’nin “Schopenhauer, Felsefenin Yaban Yılları”. Konumla ilgili olarak okuduğum bu kitapta daha öncesinde hayatı hakkında fikir sahibi olduğum Schopenhauer hakkında daha derinlemesine bir hayat hikayesiyle karşı karşıya kaldım. Schopenhauer’in hayatı ve felsefesi hakkında derin bir analiz ve değerlendirme olmasının yanında ayrıyeten yaşadığı dönemin içinde bulunduğu tarihsel durumlar, filozofumuzu etkileyen düşünürler hakkında bilgiler de içerisinde barındırıyor. Genel olarak beğendiğimi ve tezim için gayet yararlı bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.

0000000308822-1

Diğer kitap ise Say Yayınlarının 17 cilt halinde basttığı ve Schopenhauer’in yazılarından derlenen serinin “Din Üzerine” adlı kitabı oldu. Seneler evvel daha bu konu hakkında tez konusu belirlemeden önce okuyup beğendiğim bu kitabı yine konumla ilgisi olduğu için tekrar okudum. Yaşadığı yüzyıl içerisindeki dini görüşten tamamen farklı bir “din” kavramı benimseyen Schopenhauer dine yaklaşma açısından farklı bir yerde olduğunu bu kitapta bizlere gösteriyor. Özellikle “Hıristiyanlık üzerine”, “Eski ve Yeni Ahit üzerine” veya “Teizm ve Panteizm” hakkında yazdığı bölümler onun farklı yaklaşım tarzını daha da anlamanızı sağlayacaktır. Tabi benim tezim bitip yayınlanırsa oradan da okuyabilirsiniz :laughing: :laughing:

Felsefenin içerisinde derin bir dalıştan sonra kısa bir hikaye ile roman okuma açlığımı gidermek için daha önce “Canavar” adlı hikayesini okuduğum beğendiğim Stephen Crane’nin “Sokak Kızı Maggie: Bir New York Hikayesi” kitabını bitirdim. Stephen Crane’nin olay ve olayın bulunduğu ortamı yansıtmada iyi bir yazar olduğu kendini bu hikayesinde de belli ediyor. Canaver kitabında da bu kitapta da olaya çok çabuk dahil olup hikayeye kendimi bir anda kaptırdım. Konusu hakkında bilgi vermek istemiyorum zira kısa bir hikaye olduğu için kolay anlaşılıp kolay okunabilecek bir kitap. Kafa dağıtıp ve kendinize zihinsel bir ara vermek istiyorsanız güzel bir kitap.

17 Beğeni

Ian Rankin/Düğümler ve Haçlar

0001778361001-1

Dili güzel, anlatımı akıcı bir kitap. Rankin baş karakter olarak akıl almaz ölçüde zeki bir dedektif veya alanında tanınan başarılı bir polis amiri yerine biraz daha sıradan bir polis tercih etmiş. Cinayetlerin, özellikle seri cinayetlerin araştırılmasının birkaç ünlü şahıs yerine geniş bir ekibe verildiğini ve polislerin basit ve sıkıcı görünen işleri de yapmak zorunda kalabileceğini göstermiş. Bu bakımlardan oldukça farklı bir havası vardı kitabın.

Aşırı derecede aksiyon, her bölümde ayrı bir macera bekleyen biri için durağan gelebilir kitap. Biraz daha ağır bir temposu var. Ama ilerleyen sayfalarda yaşanan beklenmedik gelişmelerle romanın temposu gittikçe artıyor. Yalnızca sonu biraz kısa geldi bana.

Kendi adıma iyi bir polisiye yazar keşfi oldu. Diğer kitaplarını şimdiden listeme ekledim.

20 Beğeni

Kitabı birkaç ay önce ben de okumuş ve beğenmiştim. Tam da anlattığınız gibidir kitap. Kitaptaki akıcılık, sadelik ve sıcaklık nedeniyle yazarın bu seride basılmış tüm kitaplarını aldım.

1 Beğeni