Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Yaban - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Atatürk sevdasıyla bilinen yazarlardan olan Yakup Kadri’nin Yaban kitabı, aydın kesim ile hor görülen ve ezilen köylülerin arasındaki aşılması imkansız engeli anlatıyor. Hayvanlara köylülerden daha fazla yakın hisseden Ahmet Celal ile onu “Yaban” olarak gören köylülerin ilişkisini etkileyici bir dille aktarıyor yazar. Başta köylüleri hor gördüğü için eleştirilse de, aslında aydın kesimi “Ne ektin ki, ne biçeceksin” diye eleştiriyor Yakup Kadri. Kurtuluş Savaşı dönemini çok güzel ve yalın bir dille aktaran bu kitabı, o dönemi merak edenlere tavsiye ederim.

Ayrıca, İletişim Yayınları’nda okuduğum ön sözü çok beğendiğim için onu buraya kopyalamak istedim.

İletişim Yayınları Önsöz

Yaban’da zaman olarak 1.Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya zaferinin kazanılışına kadar olan süre alınır. Savaşta bir kolunu kaybetmiş İhtiyat Zabiti Ahmet Celal’in kişiliğinde tanırız yenilgiyi. Mekânsa, adı verilmemekle birlikte, Haymana ovasının ortasında, Porsuk Çayı dolaylarında bir köydür. Anlatım biçimi olarak da anı türü seçilmiştir.

Milli Mücadeleyi konu alan romanda, köyün ve köylünün durumu, Kurtuluş Savaşı’ndaki tavrı Ahmet Celal’in gözüyle verilir. Yine onun köylülerle ilişkisi halk aydın kopukluğu biçiminde belirir.

Köylülere göre bir yabandır Ahmet Celal. Konuşması, tavırları, giyimi, düşünceleri, duyarlığıyla onların dünyalarının dışındadır. Kafasındaki, benliğindeki acılardan kurtulmak için eski neferi Mehmet Ali’nin köyüne gelmiş, köylülerin arasına karışarak, kendini doğaya bırakarak yenilenmeyi ummuştur. Ama çok geçmeden yabanlığının bir yazgı olduğunu fark eder: “Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak… Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Soru budur işte: Dış cephem değişmiş neye yarar? Sorun da şu: Ben asıl bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan gelen maddeler ve unsurlarla yuğrula yuğrula adeta sınai, adeta kimyevi bir şey halini almışım.” Böylece toplumsal bir boyuta yerleştirir konuyu Yakup Kadri. Tarihsel oluşumu açısından Türkiye’nin Aydın Sınıfı’dır yargıladığı. Ahmet Celal, salt bir roman kahramanı değil, bir prototiptir.

Yakup Kadri, Yaban’la gerçek dışı, bir düş ülkesi görünümündeki köy edebiyatını yıkmıştır. Çirkin, kısır bir doğa, pis bir çevre; illetli, sakat insanlar, cehalet, kör inançlar, içgüdülerin yön verdiği bir yaşama biçimi… çizilen tablonun renkleri bunlardır. Savaş sanki bu insanların dışında olup bitmektedir. Askere çağrılma korkusu dışında ilgilenmezler savaşla. Milli Mücadele’ye karşı köylülerin tavrıyla Ahmet Celal’in tavrı birbirinin tam karşıtıdır. Bozgundan sonra geri çekilen düşman askerlerinin yaptıkları zulüm bile tepkiye yol açmaz. Tevekkülle kabullenilir. Bir kolunu onlar için veren Ahmet Celal ise deliye dönecektir.

Ama onu acıya salan bu durum, kendi eseridir. Anadolu halkını, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bırakmıştır.
Ne ektin ki, ne biçeceksin? diye sorar Ahmet Celal Türk aydınına.

Romanın bir başka bölümünde, Ahmet Celal’in eski neferi Mehmet Ali’den söz edilirken sorun daha kapsamlı bir biçimde konulacaktır. Burada Yakup Kadri’nin kişilerini ele alışının doğruluğu üzerinde de durmak gerekir. İnsanın çevreyle ilişkisinin önemini kavramış bir romancıdır karşımızdaki. Ahmet Celal, köye geldikleri günden beri başka bir Mehmet Ali’nin varlığıyla tanışır. Eski neferi değildir bu. Asker olmazdan önceki haline dönmüştür Mehmet Ali.

Ona göre geriye doğru bir gelişmedir söz konusu olan. Bu gözlem Ahmet Celal’i şu doğruyu saptamaya götürecektir: Talim, terbiye, iyi misal, bunların hepsi geçici şeylerdir. Ve çevre değiştirmedikçe, insanın gelişmesine imkân yoktur. Bu küçük mülahazadan Türkiye’deki yenilik ve garpçılık hareketlerinin, neden başarısızlığa uğradığı sorununa kadar çıkabiliriz. Bu düşünce yukarıdaki alıntılarla birleştirilirse, Yaban’da işlenen tezin yüzeysel bir halk-aydın çatışması olmadığı, romancının bu çatışmaya, bu kopukluğa yol açan temeldeki soruna dikkati çektiği görülür.

Yaban’ın, döneminin gerçekçilik anlayışına uygun bir roman olduğunu söylemiştik. Bu gerçekçiliğin, Zola ve Balzac etkisi taşıdığı, giderek Yakup Kadri’nin, Toprak ve Köylüler romanlarından esinlendiği de öne sürülmüştür. Gerçekten de Yaban’la söz konusu romanlar arasında kimi benzerlikler bulmak mümkündür. Yaban’ın özellikle köylü kişilerinin sergilenişinde natüralizmin izleri de görülür. Ama bu, birçok roman için de öne sürülebilecek teknik bir ayrıntıdır. Roman yazarının eğitimine, düşünce birikimine bağlıdır, giderek kültürel bir ortamın sonucudur. Böyle olduğu için de doğaldır. Önemli olan romanda kullanılan malzeme ve malzemeyle verilen biçimdir. Konuya bu açıdan bakılırsa, Yaban’ın yerli ve ulusal nitelikler taşıdığı görülür. Psikolojiye girildiği zaman bile evrensel boyutlara ulaşıldığı söylenemez. Yaban’ın eskimeyişinin, okunurluluğunun sırrı da buradadır. Köyü ve köylüyü anlatan ilk gerçekçi Türk romanlarından biri olarak değil, ilk yerli romanlardan biri olarak önem taşır.

Bu kadar da değil. Yakup Kadri kişilerini verirken kaba bir tasvire girmez. Ayrıntılar titizlikle seçilmiş, anlatılan kişiyi yansıtacak en tipik çizgiler kalınlaştırılmıştır. Kişilerinin dış görünümüyle ilgili ayrıntılardan çok, kişiliklerinin, benliklerinin dışa vurumu olan davranışlar belirginleştirilmiştir.

Romanın, Ahmet Celal’in anıları biçiminde yazılmış olması, öz biçim uyumunda başarıyı sağlar. Konuşan Yakup Kadri’dir, biliriz.
Ama Ahmet Celal adının ardına gizlenmesi anlatım biçiminden dolayı batmaz. Tersine, işini kolaylaştırır bile. Bir Yaban’ın gözlemleri, izlenimleri, düşünceleri, duyularıdır bunlar. Elbette bölük pörçük olacaklardır. Ama bu parçalarla yavaş yavaş bir bütün oluşturulduğu görülür. Yalnız Ahmet Celal’in köylülerce yaban sayılışının nedenlerini değil, onun kendisinin yabanlığının bilincine varış sürecini ve köyün, köylünün durumunu da buluruz bu bütünde.

Yaban meziyetleri kusurlarından çok olan bir romandır. Üstelik bu kusurlar, yazarında olduğu kadar yazıldığı dönemde de aranmalıdır.

Bu kısa ön söz, Yaban üzerine bir inceleme ya da eleştiri olmaktan çok bir sunu niteliğini taşıyor. Yazarı artık yaşamayan, Türk edebiyatının klasikleşmiş bir eserini okurken nesnel ipuçlarını vermeyi amaçlayan bir sunu. Dolayısıyla, metni basıma hazırlarken ve bu yeni basımda bulunan eklerle ilgili kısa bir açıklama da yapmak gerekecek. Üstelik Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Bütün Eserleri dizisinin ilki olduğuna göre, bir bakıma zorunlu bu.

20 Beğeni

Kısa bir kafa dağıtmak için elime alıp aynı gün bitirdiğim Nathanael West’in “Bayan Yalnızkalpler” kitabını bitirdim. Genel olarak bakıldığında kolay biten bir eser olmasına rağmen beni pek tatmin etmeyen bir kitap oldu. Bir gazetede okuyucunun dertlerine çare bulan ve “Bayan Yalnızkalpler” ismiyle yazılar yazan bir adamın hikayesini okuyoruz. Kitaptan beklentim farklıydı aslında dertlere çare bulmaya çalışan bir adamı okuyacağımı sanıyordum. Ama kitap bundan farklı olarak kahramanımızın içsel yolculuğuna ve dini bir kurtuluşa ilerlemesinden bahsediyor. Ben pek beğenemedim kitabı ama illa beğenecek birileri vardır. Okunması gerekli olmayan bir kitap şahsen :grin:

9 Beğeni

Hocam galiba siz hep İngilizce okuyorsunuz, nasıl temin ediyorsunuz acaba?

@M3rett0 :sweat_smile::sweat_smile:

1 Beğeni

22 Beğeni

Serenad - Zülfü Livaneli

Nazi Almanya’sından kaçarak Türkiye’ye gelmiş ve bir süre İstanbul’da hocalık da yapmış bir hukuk profesörünün, aldığı bir davet ile 59 yıl sonra tekrar Türkiye’ye gelmesini ve rektörlük çalışanı Maya Duran’ın onunla ilgilenmesi için görevlendirilmesi ile bu iki kişinin arasında gelişen olayların anlatıldığı bir roman Serenad. Kurgusu başarılı olsa da dilini biraz yavan bulduğumu itiraf etmeliyim.

Serenad, Livaneli’den okuduğum ilk eser oldu. Eşim, başlarının biraz sıkıcı olduğunu ama kitabı bırakmamam gerektiğini söylemişti, o yüzden kitabın 3’te 1’ine hakim olan tekdüzeliğe hazırlıklıydım. Bir kitapta giriş ve hazırlık kısımlarının olması gayet doğal ama bana kalırsa biraz fazla uzun tutulmuş bu kitapta. Yüzde 20’lerde kalsaydı çok daha iyi olurdu. Kitabı sanırım şu şekilde bölümlemek uygun görünüyor:

0-40: Tekdüze
40-60: Acıklı bir aşk hikayesi
60-90: Tarihsel gerçekler
90-100: Çok güzel bir son

Ben aslında daha önce hiç Livaneli okumadığım için sulu-göz bir aşk hikayesi okurum diye bekliyordum ama gördüm ki Livaneli aşk hikayesini, asıl anlatmak istediği görüşleri okuyucuya aktarmak için bir araç olarak kullanıyor. İyi ki de böyle yapıyor. Bahsettiğim görüşler, onun politik kimliği ile şekillenmiş tarihsel gerçeklerden oluşuyor. Irkına ve milliyetine bakılmaksızın acı çekenlerin ve insanların zalimliklerinin örneklerini okuyoruz kitapta. Yakın tarihle ilgili verdiği çarpıcı bilgiler okuyanı düşünmeye itiyor. İnsanca yaşamanın vurgulandığı ve iktidarların insanlık dışı kararlarının eleştirildiği bir roman olarak karşımıza çıkıyor Serenad. Özellikle Maya tarafından önerilen ve savaş kararları alanların bu kararı almadan önce tutulması gereken teste ben de destek çıktığımı belirtmeliyim.

Kitabı sevdim, kurgusu başarılı ve çok zarif bir sonu var ancak temposu ve dili biraz zayıf kalıyor maalesef (2 puanı bu yüzden kırdım). Kitabı dinlerken “Bunun filmi çok etkileyici olur” diye düşündüm. Dilerim bir gün olur. Bu arada seslendirmesini çok başarılı bulamadım maalesef, özellikle diyaloglar çok birbirine giriyordu ve tonlamalar zayıftı, yine de kötü sayılmazdı. Kitaba 8, seslendirmeye ise 6.5’tan 7 puan veriyorum.

10 Beğeni

İthaki Kapsül serisinin ilk iki kitabını Dolap uygulaması üzerinden almıştım. Hem uyguna geldiler hem de kondisyonları sıfır gibiydi. Ciltli olmaları çok güzel olmuş. Sıfır alacak olsam sadece Kurucular kitabını almayı düşünüyordum ki bana uygunluğu öyle çıktı gerçekten.

image

Kitap bir film gibi sahne sahne ilerliyor. Öncesinde ne oldu ne bitti anlatılmadan bir mazisi olan ekibin yeniden bir araya gelip yarım kalan işlerini tamamlama girişimlerini okuyoruz. Hayvan karakterlerin olduğu romanları severim bu kitaptan da hoşlandım. Sayfa sayısı sebebiyle ne karakterlerin ne de konunun bir derinliği yok ancak yine de sevdim kitabı. Yazarın üslubu ve bazı şeyleri açık açık değilde dolambaçlı anlatması hoşuma gitti.

7,5/10


image

Bu kitabın konusunu okuduğumda ilgimi çekmemişti ancak hem uygun fiyata bulduğum hem de arka kapak yazısı bir kitap hakkında nihai karara varmak için tek başına yeterli olmadığından okumaya başladım. Kitap Mavi ve Kırmızı adlı zaman gezgini mi diyeyim ne diyeyim birbiriyle hem rekabet eden hem de yavaş yavaş arkadaş olmaya başlayan iki karakter üzerinden işleniyor. Olabildiler mi bilmiyorum çünkü 68. sayfada kitabı bıraktım.

Kitapta önce Mavi veya Kırmızı’nın 3-4 sayfalık bir görevi anlatılıyor. Başarısızlıkla sonuçlanan görevin ardından rakibinden bırakılan mektubu buluyor ve 4-5 sayfa da o mektubu okuyoruz. Kırmızı Ajans tarafından robot türü bir varlıkken, Mavi Bahçe tarafından bir insan (sanırım?). Birbirlerine esprili göndermeler, mensubu oldukları topluluk hakkında sorular ve ne yerler ne içerler (ya da yerler mi?) gibi muhabbetlerle ilerlerken devamlı tekrar eden döngü ile içeriğin hiç ilgimi çekmediğini fark etmem üzerine kitabı bıraktım. Bitirmediğim kitaba puan vermeyeyim.

?/10

16 Beğeni

image
Memduh Şevket Esendal - Ayaşlı ile Kiracıları

Memduh Şevket Esendal en merak ettiğim yerli yazarlardan biriydi. Kitap kapaklarını beğenmediğim için ve 2 yıl sonra yazarın telifi düşeceği için okumayı sürekli erteliyordum. Storytel’e en merak ettiğim kitabı eklendiği için kitabı hemen dinledim.

Ayaşlı İbrahim Efendi yeni yapılmış bir apartmandan kiraladığı dairesini pansiyon olarak işletmektedir. Dairenin 9 odasından kendisinin oturduğu oda hariç geri kalan odaları kiraya vermektedir. Kitap adını bilmediğimiz Anlatıcı karakterinin bu odalardan birisini kiralamasıyla başlamaktadır. Anlatıcı, Ayaşlı’yı ve kiracılarını tanıdıkça bize de tanıtmaktadır. Birbirinden ilginç tiplerle tanıştıktan sonra artık Anlatıcı ile bu karakterler arasındaki ilişkilere tanık oluruz.

Kitap oldukça sade bir dille yazılmış. Neredeyse hiç edebi sanat kullanılmamış. Bu yüzden çok doğal ve gerçekçi bir anlatımı var. Kitap çoğunlukla diyalog üzerinden ilerliyor, geri kalan kısımlarda da Anlatıcı’nın iç konuşmaları yer alıyor. Diyalogların fazlalığından dolayı çok fazla dikkat isteyen bir kitap, dinlemek için pek ideal bir kitap değil. Ama yine de çok keyifli ve güzel bir kitaptı. Kitabı dinlemek yerine okusaydım eminim ki daha fazla beğenirdim. Yazarın telifi düştükten sonra tüm kitaplarını okumayı planlıyorum.

12 Beğeni

Gerçekten dediğiniz gibi, ben aldığıma bayağı pişman olmuştum. Keşke 3 kitabı ayrı alsaydım. Puntolar çok küçük uzun bir süre buna zaten alışamıyorsunuz. Kitabı okurken bayağı dikkat ettim ama yine de okurken bayağı hırpalanıyor kitap.

1 Beğeni


Gün Olur Asra Bedel
Cengiz Aytmatov’u üniversite zamanlarımda okuduğum Cemile, Selvi Boylum Al Yazmalım, İlk Öğretmenim gibi kitaplarıyla ve geçen sene okuduğum Toprak Ana kitabıyla biliyordum. Çok duygu yüklü anlatımı olduğu için de devam etmemiştim diğer eserlerine. Büyük hata yaptığımı Gün Olur Asra Bedel’i okuduktan sonra anladım.

Kitabımız Yedigey’in yıllardır beraber çalıştıkları dostu Kazangap’ın ölümüyle başlıyor. Bu cenaze işleri vesilesiyle biz de geçmişte ve günümüzde olanlarla alakalı hikayelerle bir yolculuğa çıkıyoruz. Kitap resmen “kitap içinde kitap” deyiminin karşılığı. Bir yandan Yedigey’in hikayesi, bir yandan Kazangap’ın hikayesi, bir yandan dönemin olayları, Abutalip Kuttubayev’in hikayesi ve kazak destanlarıyla karışık; üzerine de bilim kurgu boyutu da olan dolu dolu bir kitap. Kitabı çok beğendim ama sıkıcı bulanları da anlıyorum. Bir günde geçen olaylar bu kadar uzun uzadıya işlenince sıkıcı bulunması da doğal oluyor. Bu arada okurken, mankurt hikayesini çocukluğumdan hatırladığımı fark ettim. Güzel bir hatırlama oldu benim için. Muhtemelen edebiyat dersimizde bu hikayeyi okumuştuk ya da hocalarımız anlatmıştı. Yedigey’in devesi Karanar’ın olayları biraz gereksiz geldi ama onun da Cengiz Aytmatov’la ve kazakların yaşamıyla alakalı önemi olduğunu daha sonradan öğrendim.


Cengiz Han’a Küsen Bulut
Gün Olur Asra Bedel’i bitirdiğim zaman kitabın eksik olduğunu, bir bölümünün Stalin dönemi baskıları nedeniyle kitaptan çıkartıldığını; Aytmatov’un da bu bölümü daha sonra ayrı bir kitap olarak yayınladığını öğrendim. Tabii hemen okumak istedim ve zaten kısa olan bu kitabı da hemen bitirdim. Kitabımız Gün Olur Asra Bedel’in karakterlerinden Abutalip Kuttubayev’i ana plana yerleştiren ve onunla beraber de harika bir halk efsanesini de içinde barındıran, Gün Olur Asra Bedel’den dahi daha iyi bir kitap (bu bölüm çıkarılmasaydı muhtemelen Gün Olur Asra Bedel çok daha fazla bilinen ve övülen bir kitap olurdu). Yine Aytmatov’un harika anlatımıyla mükemmel bir kitap. Hem hikayedeki boşluğu doldurması ile, hem de Cengiz Han öyküsü ile çok beğendiğim bir kitap oldu.

Cengiz Aytmatov okumaya devam edeceğim. Hedefimde Beyaz Gemi, Elveda Gülsarı ve Dişi Kurdun Rüyaları kitapları var. Yıl içerisinde bunları da okumayı düşünüyorum. Herkese keyifli okumalar dilerim.

24 Beğeni

Tredup için dediğin garibim tanımlamasına katılmamıştım ama artık katılıyorum. Filler tepişti ve yine çimenler ezildi.

Çok fazla karakter olması kitabın biraz okunmasını zorlaştırıyor ama çok iyi kitaptı.

1 Beğeni

Aynen öyle oldu valla. Geçmiş olsun bittiyse :slight_smile:

1 Beğeni

Evet bitti. Bölümlerin kısa kısa olması okumayı akıcı yapıyor.

Evet sayfa sayısını arttırsa da öyle olmasa çok zorlardı bu kitap. Bence de güzel bir detay kısa bölümlere sahip olması. Bir de sürekli bakış açısı değiştiriyoruz böylece.

1 Beğeni

H. G. Wells’ in Uykudaki Uyanıyor bitti.

Graham isimli abimiz uykusuzluk çeken birisi. Pek çok yöntem denese de bir türlü uyuyamıyor. Sonra kendisine yardımcı olmak isteyen birisinin evinde bir anda uykuya dalıyor ve uyandığında kendisini 203 yıl sonrasında, distopik bir gelecekte buluyor. Tam da bir devrimin, bir isyanın kıyısında uyanıyor. Kendisinin ise dünyanın yarısına sahip olduğunu öğreniyor. Ve biz de bundan sonra Graham Abimizin ortama uyum sağlamasını veya sağlayamamasını, insanların(ın) geldiği halleri, bu duruma verdiği tepkileri ve çoğunlukla gelişen devrimi ve sonuçlarını okuyoruz.

Yine çok heyecanlı, harika bir kitap okuduğumu söyleyemeyeceğim. Tabii kendi içinde ve türünde çok güzel bir kitap ama tam anlamıyla ilgi alanıma giremediği için bazı aksiyon yüklü bölümler de olmasaydı sıkıldığımı bile söyleyebileceğim bir kitap.
Wells’ in anlatımında sorun yok. Cümleleri akıcı denebilir, bazen satırlarca mekan betimlemeleri okumuş olsam da. Fakat kitap distopya türünün ilk örneklerinden olduğu için okunmalı.

Ayrıca kitaptaki resimler sayfaların altlarında veya üstlerinde ufak ufak ve kara kara hiç olmamış. İlla resim koyacaksanız her resim içim tam sayfa ayırın ve biraz belli olacak şekilde basınız sayın İthaki. Resim fikri kafamızda canlanması açısında güzel ama bu şekilde olmaz. :slight_smile:

13 Beğeni

KKC serisini sevdiğim halde bu kitabı okumamıştım. Daha doğrusu okumak istememiştim. Sebebi yıllardır serinin son kitabını çıkarmaması falan değil, içerik olarak bu kitabın boş bir kitap olduğunu bildiğimdendi. Zaten Rothfuss’un kendisi de aynı şeyleri söylemiş. İlk iki kitabı okuduktan sonra
seriyi beğenmeyip, hatta küfürler yağdırarak nefretini dile getiren arkadaşım bu kitabı okumadan bana hediye etti. Beleşe kütüphaneme yeni bir kitap dahil etmişken okuma fırsatını tepmek yakışmaz.

Auri’ye odaklanılan hikayede, KKC serisiyle olan tek bağı orada bulunan karakteri işliyor olması. Auri, okuduğum fantastik kurgular içerisinde gördüğüm en özgün karakterlerden biridir. Açıkçası Elodin gibi çılgın-dahi sıfatlı karakterleri çokça kez görmüşüzdür, ama ‘‘Auri mi, Elodin’in hikayesi mi?’’ deseler, Elodin’i seçerim. Bazı şeyleri ne kadar çok görürsek görelim eskimez. Tıpkı iyi bir şarkı gibi.
Elodin benzeri karakterlerin öngörülmez olması ve katmanlı zihni bizi cezbeder. Yine de, Auri daha özgün. Görmeye alışık olmadığımız her şeyin ilgimizi çekmesi gibi Auri’de ilgi çekici konumda bulunuyor. Fakat bu bile bazen yetmeyebiliyor.

Yazarının dilinden her zaman etkilensem de bu kitabı bir roman olarak beğenmedim, ama kendimce sevdim. Masal demek de doğru olabilir. Rothfuss’da beğendirme amacı gütmemiş. Yazmak istemiş ve yazmış. Sadece Auri’yi anlatmak istemiş. 3. kitabı yazmayı unuttuğu gibi unuttuğu başka bir şey daha var: Auri’yi asıl seride o kadar iyi özetliyor ki bu keskin zekalı şişko, bir amacın olmadığı kitapta Auri okumak cezbedici olmuyor.

Tabii karakteri seveni, merak edeni, okumak isteyeni vardır okur ve sever, o ayrı. Ama size önceden söyleyeyim; mühim hiçbir şey öğrenemiyorsunuz. Ne KKC evreni, ne başka bir şey. Auri’nin günlük halleri. O kadar. Bomboş bir kitap.

KKC iyi bir kitap olabilir ama ben bu kitabı kendimce sevsem de bir güzelleme
yapmayacağım. Fazlasıyla basit. Farklı bir havası var mı? Var. Ama size hiçbir şey vermiyor. Hiç. Fakat bazı okurların Auri sevgisi yorumlarına fazlasıyla karışmış. Genel olarak bakılırsa, size bir hikaye anlamında vaat ettiği tek şey bir sabunun nasıl yapılacağını öğretmesi olur.

Ayrıca, garip bir şekilde bu kitap, bir hikayenin vaat etmesi gereken hiçbir şeyi vaat etmediğinden dolayı ağır bir kitap konumuna geliyor ve okuyucuyu boğup sıkıyor.

Dediğim gibi, ben objektif olarak beğenmedim. Bir şey sırf farklı olduğu için iyi olmak zorunda değil. Bazı insanlar bu yanılgının güzellemesini çokça kez yapıyor. Bir novel anlamında beğenmedim, novel anlamında da tavsiye etmem, ama kendimce sevdim.

Tavsiye eder misin?

Hayır.

Kitaptan beklentim ne olmalı?

Olmamalı.

Kitap bir roman anlamında iyi mi?

Kesinlikle berbat.

Sadece okumam için bir neden ver.

Yok. Ama bu, sevmeyeceğin anlamına gelmez.

Yahu, Auri’yi seviyorum kardeşim! Auri’yi sevdiğim halde bile de mi beğenmem?!

İnan bana, Rothfuss bunu düşünmemiş olabilir ama bu kitap Auri’den soğutabilecek kadar içi boş bir kitap. Auri aklında iyi kalsın. Şansını deneme derim.

15 Beğeni

BEYOND THE RIFT

Tanımayanlar için Peter Watts dark hard sci-fi türüne yoğunlaşan biri. Öyküleri karamsar, vahşi ve bazen depresif; kalemi sade ama sizi atmosferin içine çekebilecek kadar da becerikli. Çoğunlukla beyin, nöroloji, içgüdüler, psikolojik durumlar ve farklı yaşam formları hakkında yazıyor.

Blindsight(Körbakış) kitabını çok beğendikten sonra bir de öykülerini deneyim dedim. İçindeki 14 öykünün hemen hepsi hoşuma gitti. Görece zayıf bulduklarımın bile ilginç bir konusu vardı. Aralara serpiştirilmiş iki adet 4 sayfalık çok kısa öykü de uzunluklarına göre düşündürücüydü. Favorilerim:

The Things: 1982’de çıkan The Thing(Şey) filmi bir grup insanın, buzun altından çıkarttıkları şekil değiştirebilen uzaylı bir biyokütle ile mücadelelerini anlatıyor. Bu öykü ise yaşananlara The Thing’in gözünden bakmış. Daha önce gördüğü tüm canlılardan farklı olan bu garip varlıkları, yani biz insanları, anlama çabası merak uyandırıcıydı.

The Island: Eriophora, uzaya sonsuz bir “yol” inşa etmek için milyarlarca yıldır seyahat eden bir uzay gemisidir. Bir sonraki hedeflerini yıldız büyüklüğünde balona benzer bir yaşam formunun işgal ettiğini tespit ederler. Mürettebat ve geminin yapay zekası, bu canlıya ne yapacakları konusunda anlaşamayacaktır.

A Word for Heathens: Elektriği ortaçağda keşfeden Bizanslıları anlatan uçuk bir alternatif tarih öyküsü. Elektriği, Kutsal Ruh olarak görüp Hristiyanlığın önemli bir parçası yapmışlar. Kasklarındaki cihazın beyinlerine verdiği şoklarla Tanrı’nın varlığını hissedip, ilahi duygularla doluyorlar. Böylece inanmaları gerekmiyor, çünkü herkes istediğinde Tanrı’yı hissedebiliyor. Öykünün konusu ise beynindeki bir tümör yüzünden artık bu tecrübeyi yaşayamayan bir subayın dini yolculuğu.

Ambassador: Evreni keşfetmek için inşa edilmiş bir yapay zeka uzaylılarla ilk teması sağlar. Fakat karşılaştığı geminin ona ilk tepkisi saldırmak olur. Yapay zeka hem kendini kurtarmaya hem de neyin yanlış gittiğini anlamaya çalışacaktır.

27 Beğeni

Blindsight’ı okumayı düşünüyorum da seri olarak gösteriyor goodreads, standalone olarak okunabilir mi?

Okunur, ikinci kitabını ben de okumadım.

Aldım listeye o halde, teşekkürler.


Artık Jorg’a aşık oldum. Mücevher gibi parıl parıl parlıyor hikaye boyunca. Unutamayacağım kadar kazındı aklıma. Ayrıca yazarın üslubuyla Jorg’u tanımak başka yazarların anlatımına nazaran daha mümkün. Yaşanan her şeyi Jorg’un yorumlarıyla onun bakışıyla okumak bu açıdan çok keyifli. Aslında bir ara yorumların yazara mı yoksa Jorg’a mı ait olduğuna dair bir sorgulamam olmuştu ama bu kitapta Katherine’in ağzından anlatılan mektuplar ban yazarın her karakteri çok iyi tanıdığını ve hepsinin kılığına bürünebildiğini gösterdi.

Mark Lawrence çok iyi bir yazarmış. Keşke daha çok kitabı basılsa. Çevirmen Mevlüt Kerem Sanatel’e de çok teşekkürler, yormadan okuttu kitap kendini. 3. Kitaba geçiyorum.

@swarf artık Lawrence denizden çıksa yine okurum. (nE?) Aslında kitaptaki Orrion’u tanıyınca bu konuyu düşünmüştüm. Bildiğimiz bir karakterdi Orrion. İyi kalpli, gerçek bir lider, doğrucu ve adaletli. Kısacık bahsetti ama yine de güzeldi. Acaba hikayeyi Orrion’un gururu üzerinden anlatsa nasıl olur demiştim? Yine güzel olurdu herhalde :smile:

21 Beğeni