Bu öykü ilk okuduğumda da çok sevdiğim insanlığımızı sorgulamamıza da sebep olacak aslında derin yerlere dokunan bir öykü.
Asıl adı We3 olan çizgi roman 3 evcil hayvanın hikayesini anlatıyor. Oldukça kısa bir öykü, bu sebeple içeriğine dair çok fazla şey yazıp da okumuş kadar olmanızı istemiyorum.
Bunların yanında çizimleri gerçekten harika. Özellikle mini detaylar ve paneller çok güzel yerleştirilmiş.
Fiyatı da gayet uygun, alışveriş yaparken sepetinize ekleyip farklı bir tat elde etmek için alabilirsiniz. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle. Satın almasanız bile çeşitli mecralardan bile olsa okumalısınız.
Bu ay çok okudum ama metin yazıp paylaşacak çok zaman bulamıyorum. Bir gün oturup hepsini ayrı ayrı oluşturup paylaşacağım.
"Satırlar uzadı sana dokunamadığımdan…Seni kollarıma alıp uyuyabilseydim, bunca mürekkep şişesinde kalırdı. "
Kitabın kurgusundan çok bahsetmek istemiyorum ama genel olarak söyleyeceğim şey kitap burjuvadan olan bir kadınla işçi sınıfından olan bir adamın yasak aşkını konu alıyor ama bunun yanında çağının getirdiği sorunları da ele alıyor.
“Keşke onlara yaşamakla para harcamanın aynı şey olmadığını öğretebilse birileri.”
Kitap çok mu iyiydi? Hayır. Ama kötü de değildi. Çağının sorunlarını anlatış tarzı nedeniyle iyi bir kitaptı.Puan verecek olursam da 10 üzerinden 5 verirdim.
Mavi Sürgün’ü, Mehmet Atay’ın muhteşem seslendirmesiyle dinledim. Kitabın adında sürgün geçtiği için sıkıcı bir kitap olacağını zannediyordum ama çok sürükleyici ve güzel bir kitapla karşılaştım.
Kitap yazarın anılarından oluşuyor. Yazar yazdığı bir yazı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Bodrum’a kalebentliğe (bir çeşit sürgün) mahkum ediliyor ve daha sonra burayı sevmesi sebebiyle cezası bittikten sonra ailesiyle birlikte buraya yerleşiyor. Kitabın büyük bölümü sürgün yerine ulaşmakla geçiyor, geri kalan kısımlar ise yazarın balıkçılar ve çiftçiler arasında kurduğu dostluklara ayrılmış.
Halikarnas Balıkçısı’nı ve Bodrum’u tanımak için çok güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarın diğer eserlerini de okumayı veya dinlemeyi planlıyorum.
“Dune Mesihi” zor da olsa bitti. Kitap ile ilgili fazlaca yorum yapılmış üzerine ekstra yorum yapmaya gerekli olduğunu düşünmüyorum. Sadece eğer serinin tüm kitaplarını almasaydım seriye devam etmeyi düşünmezdim. İlk kitap heyecanlandırmıştı, ikinci kitap seri adına “üzdü”. ilk kitabın hatırına daha sonra 3. kitap ile seriye bir şans daha vermeyi düşünüyorum.
Okumalarıma takibimde olan diğer bir serinin 6. kitabı ile devam ediyorum.
Biraz uzun sürdü ancak bitirdim sonunda. Kitap sıkıcı değil ama nedendir bilmiyorum çok seyrek okudum bölümlerini.
Cevdet Bey, Refik, Ahmet. Üç kuşağın üç bölümde anlatıldığı bir aile romanı.
Birinci bölüm, yıl 1905, Cevdet Bey’in bir günü.
İkinci Bölüm, yıl 1937-39 Refik çevresindeki Ömer, Muhittin, Refik merkezli üç yıllık bir dönem.
Üçüncü bölüm, yıl 1970, Ahmet’in bir günü.
Cevdet Bey tüccar. Tırnaklarıyla kazıyarak geliyor bir yerlere. Nişantaşı’nda bir müstakil ev alıyor ve aile burada yaşamaya, dallanıp budaklanmaya başlıyor. Cevdet, Refik, Ahmet, Ömer, Muhittin. Hepsinin kendine has bir yalnızlığı, bir arayışı var. Kimi zengin kimi yoksul ama içlerindeki boşluk çok benzer.
Kitap bilinç akışı tekniğini o kadar sık kullanıyor ki, neredeyse iç monologlardan kurulu diyebilirim tüm üsluba. Güzeldi bence.
Toplumda bu yetmiş yıllık değişimi takip etmek de çok güzeldi. İkinci meşrutiyetin beklendiği Abdülhamit zamanlarından, muhtıra dönemine hem siyasi hem kültürel bir yolculuk oldu.
Orhan Pamuk bu eseri 22-26 yaşları arasında yazmış. Olacak iş değil. Yazım dilindeki olgunluk parıl parıl parlıyor adeta. Yazara başlamak için de doğru tercih. Okuyun, okutturun.
Anne Julia Stephen hasta odalarından notlar isimli el kitabı benzeri çalışmasında döneminin hastabakıcıları için çok güzel bir kaynak oluşturmuş. Hem anlatım dili hem de verdiği tüyolar eminim bundan yüz otuz yıl önce çok iş görmüştür. Bugüne bile ışık tutan bazı tavsiyeleri var. Özellikle hasta psikolojisinde değişen fazla birşey olmadığından, bu açıdan halen geçerliliğini koruyan kısımları var.
Virginia Woolf ise benim bir türlü ısınamadığım bir yazar. Hasta olmaya dair ismiyle kısa bir deneme yazmış. Hasta olmaktan başlıyor, bambaşka konulara geçiyor. Bir oradan bir buradan darmadağın bir anlatımı var. Aslında onun tarzı bu fakat bazı cümleleri ve tespitleri muhteşem olsa da bütünlük açısından on sayfalık bir denemede bile beni yakalayamadı. Olsun, canı sağ olsun
Bir saatlik bir okumayla rahatlıkla okunan kısacık bir kurgu dışı eser. Bu yüzden herkese tavsiye ediyorum.
Kitabı henüz okumadım fakat Pamuk’un kendisi bu romanını fazla sevmediğini söylemişti. Thomas Mann’ın Buddenbrooklar eserinden çok fazla iz taşıyormuş. İki roman yakın tarihlerde okunursa keyifli olabilir.
Evet bu doğru fakat ben Buddenbrooklar’ı çocukken ve muhtemelen kısa bir metinden okumuştum. Şimdi sipariş ettim yeniden okuyacağım fakat örneğin yine benzetildiği Anna Karenina’yla hiçbir alakası yok bana göre.
Tüm bunların dışında, Orhan Pamuk bir post-modernist yazar. Yani metinler arasılık kavramını es geçiyoruz bu değerlendirmede. Buddenbrooklar’ı hatırlamayan(okumamış diyelim) bir okur olarak ben bu kitapta herhangi bir mantık hatası, havada kalan kısım bulamadım. Okuduktan sonra intihal seviyesinde bir sıkıntı var mı daha net konuşabilirim elbette.
İkisini de okumuş dostlarımız daha sağlıklı bilgi verebilir bizlere.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Kitabı beğendim, başından memnun kalktım. Kitaba başlarken tam olarak ne beklediğimi bilmiyordum. Bildiğim tek şey klasik bir fantastik eser okumayacağımdı. Nitekim öyle de oldu. İlk 100 sayfanın biraz zor ilerlediğini inkar edemem. Hatta bir ara kitap açılmayacak mı diye de düşündüm. Neyseki 130’lu sayfalardan sonra kitap kıvamını buldu ve o kıvamdan daha da yükseğe sıçrayamadan ama yer yer aksiyonu artırarak sona erdi. Yazarın dili güzel, çeviri @YaprakOnur Hanım’ın zaten, o ayrı güzel. Lakin kitapta İthaki’nin 3 büyük isminin adı geçmesine rağmen ne editörlük görmüş ne de son okuma yapılmış. 200 tane yazım yanlışı vardır. Öyle ki bazı cümleleri anlamadım. Ayrıca okuduğum kitabın 2. baskısıydı. Editörlük ve son okuma görmüş bir kitapta 200’e yakın yanlış varsa ya o editör, son okumacı işini hiç bilmiyor ya da bize yalan söyleniyor. Madem son okumasını yapmadınız isminizi niye yazıyorsunuz son okuma başlığının altına? Fiyat konusuna girmeyeceğim ama şunu tekrar etmemde fayda var. Bu kitap en az 2 kez zam gördü. Evet ekonomi vs. E peki kusurlu ürünü iki kez ekonomik sebeplerle zamlandırıyorsunuz da kusurunu neden gidermiyorsunuz? İthaki spekülatif kurgu için ülkemizde bulunmaz nimet. Ama bu hataları da her seferde herkes dile getirmeli ki daha iyi kitaplar okuyalım. Daha temiz kitaplar. Umarım serinin kalan kitapları böyle hatalarla dolu değildir.
Bu kitap hakkında karmaşık duygulara sahibim. Çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Ama değişik bir tadı vardı. Epey hüzün, melankoli, kayıp duygusu ile dolu bir kitap. Kitap yer yer hafif gerse de korku türünde değil kesinlikle. Dram ağırlıklı bir kitap. Yazarın bilinçli tercihi sebebiyle birçok konu açıklanmıyor. Okuduğuma pişman değilim ama kimseye de öneremem. Çevirisi gayet güzeldi bu arada. Yazım yanlışı da bir iki tane saydım. İthaki’yi yukarıda haklı olarak gömdüm, burada da haklı olarak övüyorum.
Kitabı bitirdim. Bilindik Saramago üslubu var kitapta. Yazarın diğer okuduğum kitaplarına göre bu kitap bana biraz daha ağır başladı gibi geldi ama sonradan güzelleşti. Konusu; orta yaşlarında H adında bir ressamın kendini ve hayatı sorgulamasını anlatıyor. Yine Salazar Dönemine de değiniyor. Ayrıca Faşist rejimin olduğu bir dönemde İtalya’da kısa ama güzel bir sanat turuna çıkartıyor yazar. Okumanızı tavsiye ederim.
Doris Lessing’in kitaplarına bir süredir rastlıyordum ama okumak bir türlü nasip olmamıştı. Aslında yazarın 5 kitaplık Argos’taki Kanopus Arşivleri serisini okumayı düşünüyordum ama kitaplar kalın olduğu için seriye başlamadan önce yazarın tarzını öğrenmek için Beşinci Çocuk adlı kitabını okudum. Kitabın konusu ilgimi pek çekmemişti ama kısa diye bu kitabı seçtim.
Yazarın güzel bir tarzı var, bir de yanına Niran Elçi çevirisi eklenince kitap su gibi aktı. Başlarken ilgimi çekmeyen kitabı bir yandan merakla bir yandan da tedirgin olarak okudum. Kitabın sonu beklediğim gibi gitmese de kitabı genel olarak beğendim. Yazara başlamak için güzel bir kitap oldu benim için. Fırsat bulunca diğer kitaplarını da okumaya çalışacağım.
Siz kendi Kötü’ nüzü öldürdünüz sayın Raskolnikov ve fakat buralarda hala kötülüklerin kol gezdiğini ve hiçbir şeyin değişmediğini üzülerek söylememe lütfen izin verin.
Aynı kitaptaki katiller gibi ben de Başkomser Nevzat’a iyice alıştım sanırım. Bu sefer haç şeklinde bir bıçak ile öldürülen ve İncil’den bazı ayetlerin altının ölen kişinin kanıyla çizildiği bir cinayeti çözmeye çalışıyor Başkomser. Tabii ki Komser Yrd. Ali ve Lab Uzmanı Zeynep ile birlikte.
Hristiyanlık, Süryanilik ve derin devleti içeren bir kitap Kavim. Beyoğlu’nun En Güzel Abisi kadar sıcak değildi, onu bir tık daha çok sevdim. Bunda en büyük etken sanırım bu kitabın çok daha fazla bilgi içermesi idi. Kitabı dinlerken aklım on farklı yere gittiği için 10 dakikalık bölümü 10 kere dinlemek zorunda kaldım. Bir de kronolojik olarak o kitap daha sonra olduğu için bu kitaptaki bir iki olayın nereye varacağını tahmin etmek güç olmadı. Yine de bu seferki cinayet bir tık daha karmaşık idi diğerine göre, o konuda artı puanı hak ediyor.
Kitaba notum 8/10. Başkomser ile devam edeceğim. Polisiye bir kitapta heyacandan ziyade arka plandaki insanların hayatlarını ve ilginç tarihi olayları merak edenlere tavsiye ederim. Kızıl Nehirler gibi “delil topla, cinayeti çöz” ekseninde olan kitaplara ilgin duyanları pek cezbetmeyebilir (onlar da mesela bana çekici gelmiyor).
Aslında bu çizgi romanı geçen hafta okumuştum ama bahsetmeyi unutmuşum. Frank Miller üstadın kaleminden çıkmış olan “Daredevil: Yeniden Doğuş” eğer ilginiz varsa mutlaka okunması gereken bir çizgi roman. Benim marvelda en beğendiğim karakterdir Daredevil çünkü hiç bir zaman büyük büyük evreni ilgilendiren konulara girişmez. Mahallesini korumaya çalışan sıradan biridir. Kahramanlık olgusunun İronman ya da Süpermen gibi devasa boyutlara ulaşmasını pek beğenmeyen, okuduğumda sıradan insanların da iyilik için bir şeyler yapabileceği ve kahraman olabileceği düşüncesiyle okur ve beğenirim Daredevil’ı. Aynı şey DC’nin Batman’i için de geçerli. Marvel sevin ya da sevmeyin ama çizgi roman seviyorsanız bir şans verin derim.
Bu haftanın başlangıç kitabı Richard Matheson’un “Ben, Efsane” kitabı oldu. Will Smith’in başrolünde olduğu filmi izlemiş, o zamanın şartlarına göre “eh işte” demiş, beğenme ile beğenmeme arasında bir yerde olduğuna karar vermiştim. Kitaptan beklentim bu sebeple bir hayli düşüktü. Filmdeki hikayeyi okuyacağımı sanıyordum ama filmle kitabın alakasının olmadığı okumaya başladığımda fark ettim. Kitabın kapağından da belli olduğu için spoiler olacağını düşünmüyorum: filmde insanları zombi tarzında bir şeye çeviren bir virüs söz konusuyken, kitapta ise insanlar vampire dönüşüyor. Kitap yalnızlık duygusunu, çaresizliği, çözüm arayışlarını iyi aktarıyor okuyucuya. Sonu ile de insanı farklı duygulara sokuyor.
Gelelim son kitabımıza. Dostoyevski’nin “İnsancıklar” kitabını bitirdim. Kitap karşılıklı mektuplaşmalar şeklinde yazılmış. Yaşça büyük bir sıradan memur ile küçük yaştaki kimsesi kalmamış bir kızın ağzında yazıldığı için okunması gayet rahat. Fakat genel olarak Dostoyevski seven biri olarak bu kitabını çok beğenmediğimi söylemek isterim. İki karakter birbirleriyle konuşuyorlar, “canım, birtanem, güvercinim” falan diyorlar ama sonra ise dostuz, arkadaşız, uzaktan akrabayız diyorlar. En çok eleştirmek istediğim şey de bu olabilir. Kitap boyunca o kadar mektuplaşma okuyup iki karakterinde aslında hangi duyguda olduklarını anlayamadım. Aradaki şey aşk mı, dostluk mu ya da başka şey mi anlayamıyorsunuz. Kitabın sonunda ise bu neydi böyle diye kalakalıyorsunuz benim gibi
Yazarı neredeyse hiç duymamıştım ve sanırım duymuş olsam asla almazdım kitabını. Tumblr gibi mecralarda çizimleri ve şiirleri ile ünlü olmuş bir nevi internet celebritysi kendisi. Ancak ben bu kitabı alırken yazar hakkında bilgim neredeyse sıfırdı. Sevdiğim bir kitap yorumcusu birkaç kitapla beraber farklı hayat hikayelerini görebileceğiniz kitap şeklinde önermişti. Aynı listeden “Sonunda ikisi de ölür” isimli kitabı da almıştım. Ancak henüz okuma fırsatım olmadı.
Kitabın sonlarına doğru yazarın kim olduğunu araştırırken öğrendim yukarıda geçenleri. Normalde bu tarz popülaritesi olan kitaplar ya da yazarlar içi boş ve gereksiz şişirilmiş olduğu için muhtemelen başta da söylediğim gibi yazarı biliyor olsam kitaba göz bile atmazdım.
Kitapta hem Hindistan’dan Kanada’ya gelme hikayelerinden, hem çocukluğundan hem de şimdiki Rupi’den parçalar görüyoruz. Özellikle kadınların daha az gelişmiş ülkelerde yaşarken yaşadığı sorunları okurken ülkemizde de halen çözülmemiz bazı noktalara parmak bastığını dürüstçe söyleyebilirim.
Ve evet, kitabı okudum, bazı yerlerinde yazarın düşüncelerini hiç sevmesem, gereksiz yere feminizm yaptığını hissetsem bile özellikle dürüst olduğu duygularını okurken kendimi onun yerine koyabildim. Aşırı beğendiğimi söyleyemeyeceğim çünkü bazı noktalarda gerçekten hem yazılan şeyler hem de yazarın duyguları çok yapmacık geldi, bazı noktalarda ise gerçekten etkilendim.
Şiirleri genel olarak başka kitapları okurken aralara sıkıştıran biri olarak kitabı tek seferde okuyup bitirdiğimi söyleyebilirim. Çizimleri de ayrıca güzeldi.
Tavsiye eder miyim? Yukarıda yazdıklarım ilginizi çektiyse tavsiye ediyorum, içeriğinden birkaç sayfa da ekledim merak edenler için.
Sonunu cidden merak ettiğim bir eser. Yazar yazarken çok dallandırıp budaklandırdığı için ana konudan sapıp bir türlü toparlayamadığı için yarım bırakmış. Hem kitabın başında hem de Huzur kitabında bu kitabın sonuyla ilgili ufak bilgiler yer alıyor. Bu yüzden tahmin etmek zor değil.
Bu arada Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur bir çeşit seri oluşturuyor aralarında ama doğrudan devamları değiller. Bağımsız okunabiliyorlar ama birbirlerine atıf yapıyorlar.
Low fantasty sevmeyene low fantasty sevdiren ey büyük kitap, büyük yazar…
Daha önce söyledim yine söyleyeyim ben low fantasty türünden nefret ederim. Dünyaları ilginç değil, doğru düzgün kurgulanmış bir evren, olaylar hep entrika üzerine bu yüzden hiç aksiyon yok vs bu tarz şeyler yüzünden hiç hazzetmem türden ana bu kitap resmen beni tokatlayıp ikiye böldü. Bu kadar iyi bir kitap beklemiyordum. Bir kere karakterler, özellikle Logen ve Glokta görmüş olduğum en iyi fantastik kitap karakterleri. Her 2 karakteri okurkende çok keyif aldım. Bundan önce ilahi kentler serisi için karakterleri ne kadar iyi hiç diğer seriler gibi değil diyordum bu seri resmen onu da geçti. Olay örgüsü ise keyifle okunsa da öyle çok ayılıp bayılmadım. Tahmin edebileceğiniz gibi beni asıl karakterler etkiledi ama tüm karakterler değil. Toplamda 5 karakterden ikisi çok iyi yazılırken geriye kalan 3 karakter sadece iyi yazılmış diyebiliyorum. Ve bu kadar karakterleri övmek için gelmiştim ve şimdide gidiyorum…
Not: kitaptaki uluslar gerçek ülkelerden esinlenilmiş. Bu doğrultu da Gurkhul imparatorluğu Osmanlıyı temsil ediyor. Diğerleri Angland(ingiltere), Nord(vikingler)
Antik Yunan felsefesini bitirdikten sonra, filozofların eserlerini okumaya başladım nihayet ve Metafizik’e gelmiş bulundum. Aristoteles, kendi isimlendirmesiyle, ilk felsefenin kurucusu olarak adlandırıldığından, felsefe kaynaklarının mihenk taşlarından birisidir Metafizik. Aristoteles, epistemolojik çalışmalarının ürünü olarak ortaya mantığı atmış, mantığın üç temel ilkesini ortaya koymuştur. Bu ilkelerle birlikte; varlık, düşünce, dil ve mantık ilişkisini de kitap boyunca ele alır. Özellikle ‘‘tözler’’ ve ‘‘ilinekler’’ ilişkisini inceler kitabın başlangıcından itibaren. ‘‘İlkeler’’ önemli yer tutar Aristoteles için ve felsefenin en önemli faaliyetlerinden birinin kitapta üstü kapalı ‘‘apriori’’ olarak bahsettiği ilkelerden hareketle doğru bilgiye ulaşmak olduğuna işaret eder. Özellikle modern felsefe için Aristo’yu ve onun ‘‘metafiziğini’’ anlamak oldukça önemlidir. Metafizik demişken, o dönem elbette bu kavram ortada olmadığından Aristo’nun ölümünün ardından öğrencileri bu kitabı yayınlarken ‘‘Fizik ötesi’’ anlamına geldiği için Metafizik adını koymuşlardır. Yani bizim bugün kullandığımız metafizik kavramından bağımsız konulmuş bir isim anlayacağınız. Tabi kitabı okumaya geçmeden Antik Yunan felsefesi için kapsamlı ve sistemli bir araştırma yapılması da gerekir. Bunun için Ahmet Arslan’ın felsefe tarihi serisi çok değerli ve faydalı olacaktır. Yine Arslan’ın çevirisine ne kadar hayran kaldığımı da söylememiş olmayayım.