1-2 bölümlük flashback tarzı bölümleri saymazsak, ilk 4 kitapta zaman atlaması yoktu aslında. Üçüncü kitap birincinin, dördüncü kitap da ikincinin devamı şeklindeydi, ikinci ve üçüncü kitaplar ise aynı zaman diliminde farklı kıtalarda geçiyordu. Beşinci kitap ise hepsinden önceki bir zamanda ve bambaşka bir kıtada geçerek diğerlerinden ayrışıyor biraz.
Öte yandan, farklı kıtalarda geçen hikayeler birbiriyle bağlantısız değiller, özellikle ilk 4 kitap birbirleriyle epey bağlantılı, hikaye sürekliliği var diyebiliriz. Beşinci kitabın sonlarına doğru da yine kısmen bağlantı kuruluyor, önümüzdeki kitaplarda bu daha da netleşir diye düşünüyorum, tüm seriyi okuyan arkadaşlar burada daha iyi yorum yapar @isos81, @HamdemitAbi, @nefarrias_bredd .
Ana karakterlerin sürekli değişmesine gelirsek, bence serinin ana karakteri yok . Daha doğru bir deyişle, ana karakter denebilecek onlarca kişi sayılabilir sanırım. Karakterlerin ve yer isimlerinin fazla olması zaman zaman zorlasa da en azından her bir kitap içerisinde daha sınırlı sayıda karakter ve yer ismine yer verildiği için takip etmek kısmen kolaylaşıyor. İnternetteki reread sayfaları ve spoiler riski olsa da wiki sayfası da epey faydalı tabii.
Patrik Hedström serisinin ilk dört kitabının en kısası buydu. Olaylar hızlı biçimde gelişti ve çözüldü. Bu defa bir cinayet değil bir sürü cinayet ve bir seri katil vardı olayların merkezinde. Katili önceden tahmin ettim. Kitabı yine beğenerek okudum.
Son gönderimden bu yana 1 aya yakın zaman geçmiş. Bu sürede 4 tane kitap
okudum lakin kendimde inceleme yazacak motivasyon veyahut yeterliliği göremediğimden burada paylaşmamış idim. Okuduğum kitaplar şunlardı, merak edenler olursa birkaç cümlelik şeyler yazabilirim kitaplarla ilgili.
Özet
George Orwell - Hayvan Çiftliği(yıllar sonra tekrardan okudum)
Jack London - Kızıl Veba
H. G. Wells - Dünyalar Savaşı
Jack London - Ademden Önce
Şu an Bradbury’den Resimli Adam’ı okuyorum. İçindeki hikayeler sürükleyici ve hepsi etkileyici içeriklere sahip. Bitirdiğimde düşüncelerimi daha uzun yazmak isterim.
Tanpınar romancılığı terimini sıkça duyuyor ama ne olduğunu bilmiyordum. Bu kitapla öğrenmiş oldum. Bitiremeyeceğini anlayınca kitabı yarım bırakan Tanpınar ile aramızda (umarım) bitmeyecek bir sevginin başlangıcı da böylece başlamış oldu.
Kitap aslında belirli bir konu içermiyor, Behçet Bey merkezli farklı karakterlerin hayatlarını, bakış açılarını anlatıyor. Kitap Abdülhamit döneminde geçse de zamansız bir kitap olarak değerlendirilebilir. İlk yarım saatte ne dinliyorum ben diye düşünürken, sonrasında harika bir hikaye içinde buldum kendimi. Özellikle Sabri Hoca ile İsmail Molla’nın sohbetleri etkileyici idi. Keza Behçet Bey’in hayata bakış açısı ve diğer insanlarla münasebetleri de öyleydi. Okurken insanın içine dokunan, sıcacık bir kitap. Dili modern Türkçe olsa da yer yer eski kelimeler de yer alıyordu ama okuma zevkini baltalayacak kadar değildi. Fazla olunca insan kitaptan kopabiliyor, bu tür endişesi olan varsa gönül rahatlığıyla başlayabilir.
Kitaba notum 8/10. Huzur ile devam edeceğim Tanpınar’a. Türk edebiyatı ve Kurtuluş Savaşı dönemine merakı olanlara tavsiye ederim.
Son olarak, beraber okuduğumuz @Okuryorum’a da teşekkür ederim. Sayesinde belki daha uzun süre şans vermeyi düşünmediğim bir yazarla tanışmış oldum.
Ben de taze taze bitirmişken bir iki cümle görüşlerimi belirteyim. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuduğumdan beri benim için edebiyat denilince ilk sırada gelir. Huzur ile o payeyi perçinledi diyebilirim. Mahur Beste Nehir Üçlemesi olarak geçen (Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur) üçlemenin zamansal olarak ilk kitabı, Tanzimat döneminde geçiyor ve @isos81’ in de belirttiği gibi, bir şekilde yarım kalmış bir kitap. Belirli bir olay dizisi yok ve fazlaca kopuk ilerliyor, buna karşın çok keyifli ve akıcı olmayı başarıyor. Kitap karakter hikayeleri şeklinde ilerliyor ve tam olaya başlayacakken bitiveriyor. Sonunda Behçet Bey’e Mahur Beste hakkında mektup bölümü var, ki bayılarak okudum, o sayede biraz yarım kalmışlık hissi de ortadan kalkıyor. Ben de sanırım en fazla Nuri Bey, Agop ve Soloski’nin olduğu bölümü beğendim. Dili çok muzip, biraz SAE başlarındaki müstehzi hava var. Anlatım kesinlikle on üzerinden on ama işte konu karmaşası, yarım kalması vs düşünülünce bir puan kırarark ben 9/10 diyorum. Ayrıca abi ben teşekkür ederim ve de Tanpınar’a devam etmeni kesinlikle öneririm. Ben de önümüzdeki ay Sahnenin Dışındakiler’i ve Hikayeler’i okumayı düşünüyorum.
Kitabı bitirdim. Yine oldukça etkileyici bir kitaptı, Jose Saramago’ya hayran olmamak elde değil. Kitabı okumaya başladığınız anda sizi içine çekiyor ve hikayedeki aileyle yaşıyorsunuz. Kitabın bize anlatmak istediği mesaj tüketim toplumu olduğumuz, modern yaşamın bizlere özgürlük değil kölelik sunduğu. Bunu da yazar çok güzel bir şekilde anlatmış. Konusu; çömlekçi olan Cipriano Algor, kızı ve merkez denen yerde güvenlik görevlisi olarak çalışan damadı ile birlikte köy evinde yaşıyor. Cipriano Algor bu çömlekçilik işi ile evini geçindirdiği için merkez denen yere (bu merkezi bugünkü ultra lüks siteler gibi düşünebilirsiniz. İçerisinde alışveriş merkezleri, hastaneler vs… olan) çömleklerini satmaya gidiyor ama bir gün yine gittiği zaman artık bu ürünlerin zamana uymadığı için satılmadığı ve bu yüzdende artık alışverişi durduklarını öğreniyor. Olaylar bu şekilde gelişmeye başlıyor ve okurken sizde ailenin bir ferdi gibi hissediyorsunuz. Okumanızı kesinlikle ama kesinlikle tavsiye ederim.
Puan vermem gerekirse 10 üzerinden 100 veririm, o yüzden vermiyorum Yoksa verdim mi
Bu seriyi listeme almıştım ama bir türlü İngilizce okumaya cesaret edemiyordum keyif alıp alamayacağıma dair ikilemde olduğum için. Önce Stormlight şimdi de Malazan ile okuyabildiğimi farkettiğimden beri mutlaka bir ara çerezlik olarak sıkıştıracağım araya.
Ben yazara Körlük kitabı ile başlamıştım ve sadece yazım tarzından dolayı biraz zorlandım ama bir süre sonra alışmış oluyorsunuz ama ince bir kitap önerisi isterseniz; Bilinmeyen Adanın Öyküsünden başlayın ve yazarla bir selamlaşmış olun derim ben
Hem bilimkurguya hem de arkeolojiye çok fazla merakım olduğundan (çocukken büyüyünce hep arkeolog olmak isterdim ) bu ikisinin karışımı olan The Engines Of God’ın ayıla bayıla okuyacağım bir kitap olması kaçınılmazdı nitekim öyle de oldu. Kitabın henüz yarısında olduğumdan bu yazıyı hikaye nedir? Neden bahseder diye kısa bir bilgi olsun diye yazıyorum. Yorum yapmayacağım.
(Hikayeye giriş mahiyetinde sadece yaklaşık 40 sayfalık bir kısımdan bahsedicem. Süprizbozan’lık bir durum söz konusu olmamakla birlikte “Ben hikayenin başına ait detayları bilmek istemiyorum.” diyorsanız okumayınız.)
22’inci yüzyılda insanlık teknoloji açısından oldukça gelişmiş ve güneş sistemindeki gezegenlere seyehat etmeye başlamıştır. Bir keşif görevi sırasında Saturn’ün uydusu olan Iapetus’da üzerinde anlaşılmaz yazılar bulunan bir kaidenin üzerinde duran, kollarını Saturn’e doğru uzatmış, buzdan yapılmış grotesk bir anıt bulurlar. Karşılaştırma yapacak başka bir metin olmadığı için kaidede yazan yazı deşifre edilemez. Bu insanlığın dolaylı yoldan uzaylı bir ırk ile kurduğu ilk temastır. (Daha sonra farklı gezegenlerde, farklı cisimleri tasvir eden 13 anıt daha bulurlar. Bu anıtların üstündeki hiçbir yazı stili birbiriyle uyuşmamaktadır.) Bu sırada Dünya yavaş yavaş ölmekte, toplumlar bölünmekte, canlılık ve çeşitlilik azalmaktadır. Daha sonraki yıllarda Işık Hızından Hızlı seyehatin mümkün hale gelmesi ile insanlar çok çok daha uzak mesafeleri kısa zamanda katederek başka galaksilerdeki yaşanabilir dünyaları aramaya koyulurlar. Bu bilim ve keşif görevinden Academy isimli organizasyon sorumludur. Fakat uzay araştırma görevleri olağanüstü maliyetli projelerdir ve dünya benzeri yaşanabilir bir gezegen bulma şansı da oldukça düşüktür. Bu yüzden bir yandan dünyadaki kaos ortamı içinde yaşayan toplumlar, bu araştırmaların bütçelerinin kesilmesini ve kendilerine harcanmasını talep etmektedir. Herşeye rağmen keşif görevleri sırasında 3 adet dünya benzeri gezegen bulunur. Nok gezegeninde zeki canlı medeniyeti ile karşılaşılır, ilk uzaylı teması sağlanır ama gizli tutulur. Pinnacle gezegeninde yaşam 3 milyon yıl önce sona ermiştir. Bu gezegen hem çok uzaktadır hem de yerçekimi insan yaşamı için çok elverişli değildir. Son gezegen olan Quraqua ise insan yaşamına en elverişli gezgendir fakat bir o kadar da büyük sırları barındırmaktadır.
Quraqua’da yaşamış olan olan ırklar hakkında bilgi edinebilmek için 30 yıl boyunca arkeoloji çalışmaları yürütülür. Bu gezegende yaşayan ırklar oldukça yüksek felsefi sistemler geliştirmiş fakat teknoloji açısından bizim ortaçağımıza benzer şekilde oldukça geri kalmış durumdadırlar ve nedeni bilinmeyen bir şekilde iki kere aniden yok olmuşlardır. Bu çalışmalar sırasında bilim insanları Quraqua’nın uydusunda (ayında) bir şehir keşfederler. Bu şehir bir kısmı yakılıp yıkılmış çok büyük surlarla çevrili oldukça geniş bir şehir yerleşkesi olmasına karşın kayalara oyulmuş, yaşamaya uygun olmayan, tamamen görüntüden ibaret sahte bir şehirdir ve Quraqua’da yaşayan medeniyet bu şehiri gözlemleyecek teknolojileri olmadığı halde bu şehirin varlığından bir şekilde haberdardır.
Öte yandan bu gezegenin dünyaya benzer büyük okyanusları olmadığı için Terraforming (Dünyalaştırma) prosedürü uygulanması gerekmektedir. Gezegenin kutupları patlatılarak ve yörüngedeki buz kütleleri 50 yıl boyunca yağmur olarak yağdırılarak okyanusların oluşması amaçlanmaktadır. Terraforming işleminin yapılmasından ve gezegendeki tüm bilim insanlarının tahliye edilmesinden çok kısa bir süre önce sular altında kaldığı için gözden kaçmış bir tapınak bulunur. Bu tapınağın alt katlarında Iapetus’da bulunana benzer, canlı bir varlığı tasvir eden ölüm ile ilişkilendirilen 2. Anıt keşfedilir. Gizemi çözmek için bilim insanlarının üzerinde çalışılması gerekmektedir fakat Terraforming prosedürünün ertelenmesine hiçbir yetkili izin vermemektedir.
Bu anıtları yapan kimlerdir? Anıtların kaidelerinde ne yazmaktadır? Ne amaçla yapılmıştır? Neyi temsil etmektedir? Quaqua’daki medeniyetler neden bir anda yok olmuştur? Aydaki yerleşke ne amaçla kim tarafından yapılmıştır? Gezegen üstünde yaşayan medeniyet hiçbir teknolojisi olmadığı halde nasıl bu şehirden haberdar olmuştur? Terraforming prosedürü nasıl ertelenebilir? gibi birçok soru cevap aramaktadır.
Genel olarak durum bu The Engines Of God, Academy serisinin ilk kitabı fakat baktığım kadarı ile kitaplar tek başına, standalone olarak okunabiliyor.
Ortaokul ve lisede ben de (özellikle İndiana Jones filmlerinin etkisiyle) arkeolojiye merak salmış ve arkeolog olmayı istemiştim Ancak hayat bizlere farklı farklı şeyler sunuyor.
Kitabın konusu ilginçmiş. Keşke Türkçeye çevrilse de okuyabilsek.
Yazarımız bu kitapta İstanbul’da - Beyoğlu ve Fatih - Bünyamin ve Uzun İhsan Efendi’nin etrafında gelişiyor. Kitabın anlatımını uzun uzun yapmak istersem süprizbozan vermiş olurum. Ama şöyle diyeyim, konusu hakkında kitabı araştırırken hiç bir şey bulamamıştım şöyle blurlu bir şekilde paylaşayım. Çok kısa. İstanbul’da kurulmuş olan birnevi istihbarat teşkilatının ve Bünyamin, Uzun İhsan Efendi’nin 238 sayfalık yedi hikayesini okuyoruz. Büyülü gerçeklik ve postmodern edebiyat ürünü. Ben kitabı çok beğendim. Şimdi sırada İlahi Komedya - Cennet var. İlahi komedya okurken felfena sıkılıyorum ama yapacak bir şey yok.
Nesbo ile Harry Hole serisinin ilk kitabı olan Yarasa ile tanışmış ama açıkçası fazla beğenmemiştim -yanılmıyorsam bu başlıkta kitap hakkında bir yorumum da mevcut-. Ama yazarın dili kötü olmadığı için bir şans daha vermek istedim ve en beğenilen kitaplarından biri olan Kardan Adam’ı seçtim.
İki kitap arasında -benim bakış açımdan- kurgu, dil ve karakter gelişimi alanlarında muazzam bir fark var. Nesbo 1. ve 7. kitapları arasında kendini her bakımdan fazlasıyla geliştirmiş. Yarasa’da gördüğümüz, karakterin özel hayatıyla cinayet arasındaki kopukluk bu kitapta yok; Hole’un kendi meseleleri bu sefer vakayla o kadar güzel birleştirilmiş ki bir sayfada dahi sıkılmadım. Çok sürükleyici bir konusu ve tekrar tekrar okuduğum betimlemeleri olan epey başarılı bir dili var. Adli tıp ve adli psikiyatri alanlarındaki bilgiler bu konulara ilgisi olan şahsımı fazlasıyla tatmin etti. Ters köşeleri de çok beğendim: Kurgunun akışı kolay kolay tahmin edilemiyor. Kısacası her konuda çok beğendiğim ve keyifle okuduğum bir kitap oldu.
İlk kitapta burun kıvırdığım Jo Nesbo’yla barıştım ve Harry Hole serisine ikinci kitapla devam edeceğim. Umarım Yarasa’dan çok Kardan Adam’a benziyordur.
Zevkler ve renkler. Hayatımda okuduğum en kötü kitap olabilir.
Buradan sonrası sürpriz bozan içerir.
Kitap benim için işkenceye dönüştü. Çünkü anlatılan karakterlerin hepsi çok önemliymiş gibi anlatıyor da anlatıyor ama ana finale gelince bu karakterleri neden o kadar çok anlattı acaba diye kendi kendime sordum. Mesela Hınzır Yedi. Sayfalarca anlatıyor ama ana hikayede yeri yok denecek kadar az. Birde kurgusu çok bozuk geldi bana. Bunu da bir örnekle açıklayayım. Ana karakterin babası bir hayal aleminde yaşıyor. Oğluna bıraktığı yazının son kısmında aslında sende yoksun benim hayalimi yaşıyorsun diyor. Yok bir tane para var bu paranın ne işe yaradığını da anlamadım. Hikaye o kadar çok birbirine girdi ki. Birisi ölümsüzlüğü bulmaya çalışır elindeki iki tane deney tüpüyle. Son olarak şunu da söylemezsen rahat edemem. Sayfa sayfa isyan eden çocukları okudum. Sonra bunlar pek de önemli değilmiş aslında. Bana ne diye okuttun o zaman onca sayfayı? Kurgusu bence çok zorlatma olmuş.
Aklıma şöyle geldi kitabı okurken. İhsan Oktay Anar oturmuş demiş ki: “Ben bir kitap yazayım. Fantastik ögeler içersin. Malzemeler; tılsımlı bir alet (Yüzüklerin Efendisi), var olmayan bir dünya ama varmış gibi (Matrix), biraz ışık olsun şimşek vb. (Harry Potter) ama bizden de birşeyler olsun okuyucuyu yakalayayım. Tamam buldum olayı Osmanlı İstanbul’un da geçirirsem bizden olur. Oldu bu iş.”
Yeterince gömdüm galiba. Ohh rahatladım. Ne kadar çok şey birikmiş kitapla alakalı içimde. Ben sevmedim hatta nefret ettim ama seven muhakkak olacaktır.
Postmodern bir eserde diğer eserlerden alınma şeyleri pek irdelemeye gerek yok bence. Kitap yedi novelladan oluşan bir kitap gibi ama üç eksende toplanabilir. Hınzıryedi, ilk hikayedeki ölümden kurtaran o kitap gibi hepsi kesin çizgilerle kesinleştirilmiş hikayeler gibi geldi bana. Sadece ufak tefek eklemeler yapıyor.
Jo Nesbo’nun bir kitap hariç tüm serisi var bende. Sizin gibi Yarasa’yı okumuş ve beğenmemiştim. Devam kitaplarını rahatlıkla okuyabilirim o halde. Böylece @isos81 ile beraber üç kişi olduk
Demek istediğim yanlış anlaşılmış. Diğer eserlerden alıntı gibi demek istemedim. Orada söylemeye çalıştığım şeyi başka şekilde anlatmaya çalışayım. Beğenmediğim şey bir çok fantastik ögenin bir arada kullanılmaya çalışılması. Verdiğim örneklerden yola çıkarak detaylandırmak gerekirse; Harry Potter geneli büyücülük üzerine kurulu, Matrix olmayan bir dünya düzeni üzerine vb. Ama bu kitap da yazar onu da vereyim onu da vereyim derken fantastik eserlerde görmeye alıştığımız tüm argümanları küçük bir kitaba sığdırmaya çalışmış gibi geldi bana. Yine aynı örnekler üzerinden gidersek Harry Potter evreni kaç kitaptan oluşuyor. Özetle ejderha dışında tüm fantastik ögeleri kendinde bulunduran 238 sayfalık bir kitaba bu kadar argümanın fazla geldiğini düşünüyorum sadece.