Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Hem İthaki’nin “Karanlık Kitaplık” serisini alıp okumaya bir türlü başlamadığımdan hem de daha önce jiç Nikolay Gogol okumadığımdan “Viy” kitabını seçtim bu hafta. Nispeten ince sayılabilecek bir kitap ve içerisinde üç hikaye barındırıyor. Kitaba adını veren “Viy” hikayesi ise bence en “korkutmayan” öyküsüydü. Diğer iki öyküyü üokurken bu kadar gerileceğimi tahmin etmiyordum. Hem yazarın kalemini hem de içerisindeki öyküleri çok beğendiğimi söylemek istiyorum. Anlatım ve konu insanı kendisine çekiyor. Tabi ki daha sonra Gogol okumaya devam edeceğim ama karanlık kitaplık serisinden kitap seçmeyi birazcık ertelemeye bilirim :laughing: Çünkü gerçekten çok gerilerek okudum :sweat_smile:

yokyer-neil-gaiman-ithaki-yayinlari-fantastik-kitaplari-ithaki-yayinlari-neil-gaiman-62986-56-O

Gelelim haftanın diğer kitabına. Yine ilk defa bir kitabını okuduğum ve anlatımına hayran olduğum Neil Gaiman’ın “Yokyer” adlı kitabını bitirdim. Herkesin övmesinin bir sebebi varmış. Hem anlattığı konuya hem de yazara bayıldım. Neil Gaiman okuyucuyu kendine bağlamayı, anlattığı hikayeyi bizlere aktarmayı beceriyor. Londra da geçen hikayemizde baş karakterimiz Richard’ın hayatı genç ve yaralı bir kıza yardım etmesiyle tamamen değişiyor. Kahramanımız bilinmeyen bir dünyaya adım atarken, bizde onunla beraber o dünyayı tanıyor, anlamlandırıyor ve içine düştüğü durumdan kurtulmasına yardım etmek istiyoruz. Neil Gaiman geniş bir hayalgücüyle bize bambaşka bir Londra sunuyor ve Richard’la beraber bu Londra’yı bizde tanımaya çalışıyoruz. Hikaye hem ilginç, hem karanlık, hem eğlenceli, hem de çok vahşi. Kitabın kötü karakterleri “Bay Vandemar” ve "Bay Croup"tan aşırı korktuğumu da söylemek isterim :smile:

24 Beğeni

SOYKA
Soyka yani asıl ismi Zeynel, sevdiği adamı babasının beylik tabancası ile ensesinden vurarak öldürür. Başkomiser Demir tarafından sorguya alınır. Kitap sorgu odasında iki karakter arasında geçiyor. Bu suçun sahibi sadece tetiği çeken midir? Bir katil nasıl oluşur? Kitap bu soruları irdeleyen bir psikolojik roman. Bir gün içerisinde bitirdim dili çok akıcı klasikler arasına sıkıştırılabilecek güzel bir roman.

8 Beğeni

51Cr2fcO-aL.AC_SY580
Puanım: 7/10

Konusu: Bilinmeyen bir nedenden ötürü bilinç kazanmış bir kedi ve farelerin “insanlaşma” süreçleri ve gittikleri yeni köyde verdikleri özgürlük mücadelesi.

Terry Pratchett’in en iyi kitaplarından olmasa da mizahı gülümseten, yaşam hakkına dair yerinde mesajlar veren, bilinç hakkında güzel felsefi sorgulamalar içeren, okuması keyifli bir kitaptı.

Tavsiye ederim.

9 Beğeni

golun-hanimi-the-witcher-serisi-7dc849a7bbac92a04eb33cb42fd77d5d6

Bitti efendim. Bir seri daha bitti. Witcher serisini biraz uzata uzata tadını çıkara çıkara okumaya çalıştım. Bu yüzden bir - iki yıllık bir sürece yaydım seriyi araya kitaplar koyarak. Tavsiyem bunu yapmamanız çünkü çok fazla isim var ve ardı ardına okunmazsa belli başlı birkaç karakter dışında hepsinin ismi birbirine giriyor. Ha bir de kitabı bitireli biraz oldu ama yine de yorum girmek istedim.

Son kitap bana kalırsa serinin en güzel kitabı idi. Bir karakteri okurken bir anda o karakterin geleceğinin anlatılması ve yıllar sonrasına geçiş yapılması o kadar hoşuma gitti ki anlatamam. Farklı farklı kişiler ve dönemlere geçiş yapılması da bir o kadar hoştu kitapta. Başta kafa karışıklığı yaratsa da harika bir okuma seyri oluşturmuş.

Gelelim kitaba. Başlangıçtan itibaren çok güzel ilerleyip hayranı olduğum kitap Ciri’nin gittiği diyarda ondan ne istendiğini öğrendiğimde benim için değişti açıkçası. Çok fazla rahatsız oldum. Sorun Ciri’nin ilişkiye zorlanıp damızlık olarak kullanılmak istenmesi değildi benim için. Buz ve ateşin şarkısında çok daha ciddi ve kötü sahnelere denk gelmişliğimiz de var. Sorun başlangıçtan beri dönen bakirelik muhabbeti. Genç/yetişkin türündeki kitaplara döndü bütün seri sırf şu olay yüzünden. En başından beri saçma bir şekilde arka planda dolanan "Ciri ne zaman biriyle birlikte olacak? Acaba krallardan biri ile mi olacak yoksa katıldığı çeteden biri ile mi? Ya da belki Jarre ile birlikte olur? soruları benim için sorun. Sıçanlar’a ilk dahil olduğu zaman takım üyelerinden birinin Ciri’ye tecavüz etmeye çalıştığı sahneyi hatırlıyorum. Jarre ile olan ilişkisini. Cahir’i. Arka planda duran Ciri ne zaman sevişecek acaba sorusu çok can sıkıcı gerçekten. Ve bunun son kitapta bu kadar göze sokularak yaşanması da cabası. Aynı olay -bütün gençlik dizi ve kitaplarının yanı sıra- Sabrina’da da yaşanmıştı izleyenler bilir. Dizinin odak noktası ile en ufak bir alakası yokken konu dönüp dolaşıp garip bir şekilde Sabrina’nın bakireliğine geliyordu ve son sezona kadar da sürdü bu. Sorum şudur ki ey rıhtım ahalisi; Neden? Neden buna gerek duyuyorsunuz yahu? Bu ufak rahatsızlık dışında dediğim gibi kitabı çok beğendim gerçekten son kitap olmanın hakkını vermişti.

Gelelim seri ile ilgili genel bir yoruma. Son kitabı çok sevsem de seriye genel anlamda bayıldığımı ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Evet konu güzeldi. Politik açıdan ülkeler arası ilişkiler ve daha niceleri de güzel anlatılıyordu. Ancak kitabın dili o kadar basitti ki başta yalın olarak değerlendirdiğim dil bir süre sonra hayal kırıklığı oluşturmaya başladı. Bu büyük ihtimalle çeviriden kaynaklanıyor. Çoğu yerde komik denebilecek kadar kötüydü çeviri. “Lanetler olsun sana eşşoğlu eşek!” diye bir cümle olabilir mi yahu? Ya yazarın dili gerçekten çok kötü ve bu da kitabı gölgede bırakmış ya da çevirinin çevirisi olması kitabı tadını kaçıracak kadar etkilemiş ne yazık ki.

Sonuç: 10 üzerinden 6.5. Fantastik seviyorsanız öneririm. Ama öncesinde okunulabilecek çok daha iyi fantastik eserler var.

16 Beğeni

SOLARIS

KONUSU

Yirminci yüzyıl bilimkurgu edebiyatının başyapıtlarından sayılan Solaris, insanlığın bilimle ve başka gezegenlerle ilişkisini ele alıyor. Kris Kelvin, Solaris’in yüzeyindeki okyanus üzerinde araştırma yapmak ve evreni anlamak üzere bu gezegene gelir. Çalışmalarına başlayınca, bastırılmış anılarla yüklendiği acılı bir deneyim yaşamaya başlar. Bir süre sonra, yalnız olmadığını, diğer araştırmacıların da benzer şeyler yaşadığını görür. Okyanusun, kimsenin kaynağını ve sebebini bilmediği bu anıları yaratan canlı bir organizma olduğu fark edilince, bilim insanları araştırmalarının odağını değiştirerek kendi içlerine yönelirler… Solaris, Freud’dan Jung’a uzanan süreçte farklı psikanalitik kuramları üstü örtülü bir biçimde tartışırken, insanoğlunun başka dünyalara dair duyduğu merakı ve bilimsel-teknolojik hırsını sorguluyor.

DÜŞÜNCELERİM

1961’de yayınlanmış bu kitabın üç kere filme uyarlanmasına açıkçası şaşırmadım, çünkü atmosfer açısından çok başarılı. Lem özellikle de gezegeni çevreleyen biri mavi biri kırmızı iki güneşi ve okyanusun pembe-mor renklerini etkili kullanıyor.

Hayaletli ev kurgusunu andıran metnin ilk yarısını gerilerek okuyacaksınız. Ortalardaki gezegenin tarihiyle ve yapısıyla alakalı kısımları biraz kuru bulsanız bile, çokça beğendiğim finalini okuduktan sonra amacını anlayacaksınız.

Lem’den okuduğum üçüncü kitap olduğu için söylemek istediklerini zaten biliyordum. O yüzden sıralamamda Yıldız Günceleri ve Gelecekbilim Kongresi’nin altına koyuyorum. Okuduğum ilk kitabı olsa tahminimce çok daha fazla etkilenirdim.

24 Beğeni

Kapak görseli çok güzelmiş.

7 Beğeni

Bu kaç tarihli bir basım bilmiyorum ama 60-70-80’li yılların bilimkurgu kitap kapaklarını genel olarak çok beğeniyorum. Gerek renk seçimleri, gerekse yazı tipi ile genel olarak çok güzel bir kapak bu da. Günümüzdeki kapakların ise belki yüzde onu ilgimi çekiyor.

2 Beğeni

SUİASTÇININ ÇIRAĞI

@Raistlin seriyle tanışmamda aracı olduğun için ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Forumda oldukça fazla kişinin seriyi kitaplığına dahil ettiğini gördüm. Fakat yorumumu yaparken sözlerimi sakınmayacağım. Gerçeklerimi hiçbir zaman sakınmadım da. Öznel düşüncelerimi aktaracağımı belirteyim. Şevkinizin kırılıp kırılmayacağı umurumda değil.

Sayın Alfa, yaptığın Farseer hizmetinden çoğunluk memnun; ciltlisi, kapağı, çevirisi, fiyatı. Benim için aslında bir kitap alırken en büyük kriter öncelikli olarak çeviri, ardından fiyat/performans gelir. Tebrik ediyorum. Umarım okuyorsunuzdur. Lütfen çizginizi bozmamaya devam edin. Bazı çevirileriniz özensiz olsa da genel anlamda gerçekten işin hakkını vermeye çalıştığınızı görebiliyorum. Sizi övdüm. Ama İthaki düşmanlığımdan falan değil, bazı arkadaşların beni öyle atfetmesinin aksine. İthaki ile beraber favori yayınevlerimden birisiniz. Bilimkurgu ve fantastik kurgu okuyucusu olarak aksi de zaten beklenemezdi. Ancak çok sevdiğim İthaki nasıl saçma sapan işler yapıyorsa, siz de bir o kadar doğru işler yapmaya özen gösteriyorsunuz. İthaki’nin Unutulmuş Fantastik Öyküler serisini ve genel olarak kapak tasarımlarını başarılı bulduğumda iyiyim, ama kötü işlerini söylediğimde düşmanıyım. İdaGiYe NaSılL LaF SuYleRsİn LaUnnN! HeyyT!!! Ben böyle düşünüyorum. Eğer eleştirim bir şeyleri düzeltecekse, kötü adam olmaya razıyım. (İki kısımda da tanıdığım veya düşmanım yok. Bir şeyleri eleştirirken bunu belirtmenizi tavsiye ederim. Her eleştirene aynı ithamda bulunacak kadar, o denli gerzek insanların olduğun sanmıyorum. Ama belli de olmaz.)

Kitabı okuyup bitirdiğimde, hakkında söyleyebileceğim ilk şeyin ne olduğunu düşündüm. Cevap çok basitti: Bu, bir giriş kitabı falan değil, girişi olmayan ve usul bir ırmak gibi seyir alan bir roman. Ağır, temposuz ve dram yönü ağır basan biyografi tarzı bir epik fantastik. Bu kitabın düşük tempolu olmasının sebebi low fantasy serilerin üstüne yaftalama olarak kalmış ‘‘Low fantasy düşük tempo’’ algısıyla ilişkilendirilmemeli. Tam anlamıyla bir biyografi hissiyatını yansıtan bir roman.

Kralkatili gibi şiirsel, Yerdeniz gibi zarif veya Kadim Kanunlar gibi sert bir dile sahip değil. Durgun ve sade.

Geçişlerin ani ve hızlı olduğu konusunda da uyarmalıyım. İki kelime sonrasında Fitz’i kalede veya ahırda bulabiliyorsunuz. Bu sık yaşanıyor fakat bir yandan da oldukça akıcı kılıyor. Sorun sayılabilecek tek unsur hikayenin iddialı ve güçlü kısımlarında hızlı geçiştirilmiş gibi bir his bırakması. Bu, bence kitabın en kötü yönü. Hatta bazen amatörce hissettirdiği bile oldu. Çünkü en güçlü sahnelerin ve duyguların verilmesi gereken yerler el çarpmaya benziyor; duyduğunla yitirdiğinin bir olduğu o kısacık şak sesi. Bazen bunu yaşadım. Bu bence genel anlamda tüm kitaplar için en önemli unsur. Fakat bazı duyguları da o kadar iyi hissettim ki, bu kaybı nötrlediler.

Bir mekanda hatırı sayılır bir zaman geçirilecekse bizlere betimleme sunuyor. Çalçene olmadan kısaca tasvirini ediyor. Tek sorun boğmamaya biraz fazla özen göstermiş. Genellikle fantastik kurgu alanında spesifik olarak betimleme konusunda edinilmiş huy ve alışkanlık vardır: İlla, durmadan bir şeyler betimleyeyim. Robin Hobb’un bu çılgınlığa kapılmaması yazım stilinde bir farklılık yaratmış şahsen. Bu alanda nedense sade anlatımlar beni benden alıyor. Ama bu kitabın sorunu sahiden betimleme konusunda yetersiz. Yani mekanın içine çekilmek bazen zor olabiliyor. Mesela Kadim Kanunlar serisinde betimlemenin tutarlılığı kesinlikle muhteşemdi. Farseer serisinde (ilk kitap için) betimleme yönü zayıf. Aslında ben betimlemelerin bol olduğu serilerden daha çok hoşlanırım. Çünkü kitabın içine daha çok çekiliriz. Ama eğer o betimlemeler sahiden bir farklılık gösterecek beceriye ve keskin bir zekaya sahipse severim. Mesela Scott Lynch’in Centilmen Piç serisini beğenmem. Bana tipik bir klişe Hollywood aksiyon-komedi filmlerini andırır. Ama adamın zekası ortada. Kendisini yazar olarak inanılmaz kabiliyetli bulurum. Belki çok yaratıcı birisidir, fakat şu an o yönünü diğer kalemdaşları kadar göstermemiş bulunduğu için ben onun müstehzi diline ve kıvrak zekasına hayranım. Serisini beğenmem o ayrı, ama ayıya ayı, dayıya dayı demesini bilirim. Genelde bir serinin hikayesi güçlü, farklı ve özgün olsun, en azından kendi sesi olsun ve dili de yeterli olsun daha fazlasını ummam. Kısacası; Twilight’ı Shakespeare yazsa okumam. Güzel bir hikaye olduğu sürece dilin yeterli olması kabulümdür. Mesela Brandon Sanderson’ın hiç dil üzerinden övüldüğünü görmedim. Adam o kadar güçlü büyü sistemleri, evrenler ve hikayeler yaratıyor ki dilinin bir Rothfuss, bir Guy Gavriel Kay, bir Mervyn Peake veya bir Ursula kadar özenli olup olmadığı önemsenmiyor. O kadar yerden dolanıp şimdi yine Farseer’a gelmek garip olacaktır, ama bir şeye değinmek istiyorum: seri daha çok karakterlerin üzerine durduğu için bir okur olarak da betimleme eksikliğinin göz ardı edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yine iki satırda anlatılacak bir konuyu uzattım. Yazarın betimleme eksikliği dışında bir sorunu görünmüyor. Ben kendimce bu seriyi onaylıyorum. Öyleyse varım.

Asoiaf’ın dahiyane bir akılla yazılmış olmasının yanı sıra karakterlerini okuyucularına bir insan, içimizden biri olarak kabul ettirmesi, kendimce gördüğüm en güçlü yönlerinden bir diğeridir. Bu güç Robin Hobb tarafından da başarılı bir şekilde yansıtılmış. Yani Fitz şöyledir, böyle akıllıdır, böyle yapar diyemiyorum. Aptallık da yapıyor, zekasını gösterebiliyor, başarıyor, batırıyor, ihtiraslara kapılıyor, öfkesine yenik düşebiliyor; Fitz tam anlamıyla bir insan. Onu birkaç kelimeyle özetlemek zor. Zaten bir insan nasıl özetlenir ki?

Kvothe gibi süper-dahi, letafet, zarafet, on parmağında yirmi marifeti olan bir karakter olmasa da ona çok uzak da değil açıkçası. Kısacası potansiyelli birisi. Serinin devam kitaplarında batırabilir veya potansiyelini yansıtabilir. Bu konuda bir tahmin yürütmek zor. Mesela bir süre sonra Kvothe’un mükemmel bir insan oluşu göze batıyordu ve onu nasıl yaptı, bu kadar da olmaz demiyordunuz. Ama Fitz büyük bir iş başarsa ya da bir işi berbat etse şaşırmam. Çünkü potansiyelini hala değerlendirme fırsatını ya da harcama aptallığını elinde tutuyor. O, olmayı umduğumuz kişi değil. İçimizden birisi.

Ayrıca bir şey fark ettim; herkesin bayıldığı Patrick Rothfuss (Kendisi favori yazarlarımdan biridir) hep eskilerinden örnek alıp onların kendi seslerine de kitabında yer vermiş. Bunu araklayarak mı yapmış, yoksa sevilen tüm eserleri ortaya karışık çerez yapayım beğenilir mi diye düşünmüş ya da istemsizce bilinç altı buna yer mi vermiş, veya sadece ben mi böyle düşünüyorum bilmiyorum; fakat Martin’in sık sık yaptığı eşsiz metafor kullanımını, Ursula’nın isimlendirme sistemini ve dil üzerindeki titizliğini ve Farseer serisinin biyografik yönünü serisine pay etmiş diye düşünüyorum. Bunu düşünüyorum, çünkü saydığım kitapları okurken bana bir şeyler anımsattığını fark ettim. Zaten romancılık da böyledir. Hayranı olduğun insanları örnek alırsın ve ister istemez kendi yarattığın evrene onların sesi bir tutam da olsa ilişir. Böyle olmasaydı edebiyat diye bir şey olmazdı. En iyi romancı olarak görülen Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarların da idol edindiği kişiler var. Dil konusundaki titizliği diğerlerinden kendisini ayırıyor, ama inanın ben bir kitabın üzerinde 14 sene çalışsaydım ve kitabımı yayınlatabilme şansını bulsaydım,
veya bunu herkes için söylüyorum; biz ve Rothfuss dil konusunda yarışıyor olurdu.

Edebiyat iyi ki güzel bir yazımla özetlenebilecek kadar basit bir sanat değil. Zaten sadece roman okuyarak da iyi bir yazar olunmaz. Kendisine kırgınlığım olsa da Rothfuss’un Martin seviyesindeki zekasına hayranım. Aşk başka iş başka.

Yine berbat ötesi, kaotik bir değerlendirme oldu. Sanırım bu işi hiç beceremiyorum. Farseer diye yola çıkıp diğer yazarlarla bitirmek bayağı tutarlı.

Farseer serisini önerir miyim? Hayır. Bu seriyi kendime saklamak istiyorum, çünkü gerçekten içine çekilmesi zor bir kitap ve beğenilmediğini görmek beni yaralardı.

Seri üzerine fikirlerin ne kadar sabit kalabilir? Bu seri üzerinde düşüncelerimin %90’ı falan muhtemelen sabit kalacak. Beni korkutan tek kısım serinin diğer iki kitabının gittikçe kalınlaşması ve aynı tempo diğer iki kitapta devam ediyorsa akıcılığını ne kadar sürdürebilir.

Entrika görmek istiyorum, entrika yönü güçlü mü? Benim için Asoiaf ve diğerleri vardır. Maalesef bu da diğerleri kısmında yer alıyor fakat bu kötü olduğu anlamına gelmiyor. Asıl sorun, ana konusu entrika olan bir konunun tek bir kişiden anlatılıyor oluşu. Şimdi durum böyle olunca entrikalar haliyle asoiaf serisinden daha gizemli kalıyor. Ancak oradaki kadar kadar güçlü bir duygu vermiyor. Asoiaf çok uçuk bir örnek oldu; yani kısacası tek bir kişinin gözünden entrika takip etmek entrika-gizem unsurunu bir arada harmanlıyor. Bu tabii ki güçlü ve okuması keyifli bir ikili, ama diğer karakterler çıkarları için belki de muhteşem akıl oyunları yapıyor ve bu durumdan mahrum kalabiliyoruz.

Serinin yan karakterleri iyi mi? Başarılı. Hatta ben serinin yan karakterlerini çok sevdim ve onları daha çok görmek istedim. Ve klişeleşmiş bir söylem vardır: bir seri yan karakterlerini sevdirebiliyorsa, o başarılı bir seridir. Farseer karakterlerinin hepsi oldukça kaliteli ve görmekten sıkılmayacağınız
özelliklere sahip. (Burrich, sana tapıyorum ters mizaçlı öz abim. Önderliğin karşısında sadakatimi sakınmayacağımı bilesin.)

Tahmin edilebilir, öngörülür bir seri mi? Kurgusal yapımlara aşina olduğum için beni şaşırtması gereken yerleri önceden tahmin ettiğim oldu. Bunu övünmek için falan söylemiyorum. Eğer benim gibi alan fark etmeksizin izlemiş ve okumuşsanız, illa bir şeylerin farkına daha önceden varacağınız kısımlar oluyor.

Daha fazla şey yazmak istiyordum, ama bu gittikçe uzar. Nerede duracağımı bilemediğim için kısa kesiyorum. Spoiler içerikli değerlendirme yazmaktan nefret ediyorum ve gidişat o yöne doğru kaymadan bırakıyorum.

23 Beğeni

MASUMİYET MÜZESİ - Orhan Pamuk

“Dünyanın en mutlu anıymış bilmiyordum.”

Kitabın ilk iki yüz sayfasını beğenmeme rağmen geri kalan kısımları çok beğendim. İlk yüz sayfasında aşırı seks, diğer yüz sayfasında da bir sapkınlık okuyoruz. Ondan sonra da kitap içerisinde Kemal’in Feridun ile beceriksiz sanat filmi yapma sürecini, Füsun’un star olma hayalini ve hikayenin sonuyla bağlantısını anlıyoruz. İlk iki bölüm sündürülmese daha güzel bir kitap olur gibi geliyor bana.

"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım. "

3 Beğeni


Gözlerinin Ardında - Sarah Pinborough

Akşam kahvesi ile başlayıp geceye kadar okuyup bitirdiğim bir kitap ile merhaba. Kitap üzerine bir şeyler yazmak istedim sıcağı sıcağına çünkü duramazdım :exploding_head:.

Ana karakterimiz Louise bekar bir anne, hayatını yalnızca oğlu ile paylaşmaya alışmış bir şekilde yaşamakta. Ancak bir gece barda bir yabancı adam ile tanışıyor ve yakınlaşıyorlar. Ve ertesi gün işe gittiğinde ise bu adamın patronu olduğunu öğreniyor ve yanında da eşi Adele’i görüyor.
Dr. David ile bir ilişkiye başlarken eşi Adele ile de tesadüfi bir şekilde arkadaşlık kurmaya başlıyor ve ister istemez bu çiftin hayatında dahil oluyor. Zaman geçtikçe çiftin evliliklerinde garip durumlar olduğunu fark ediyor ve gizemlerin içerisine sürükleniyor

Kitabın konusu kısaca bu şekilde. Ben de kitaptan dizisi çıktıktan sonra haberdar oldum açıkçası ve öncelikle kitabı okumak istedim.
Kitap başlarda acaba bir aşk romanı mı okuyacağım diye düşündürttü ama kesinlikle çok başarılı bir psikolojik gerilim kitabı.
Her sayfada tetikte hissettiğim ve sayfaları birbiri ardına çevirmekten kendimi alamadığım bir metindi. Yazar heyecan, gizem ve gerilimi her sayfada hissettiriyor ve okurun ( en azından benim ) aklına olay ile ilgili her türlü senaryo gelebiliyor, ancak işlerin çözülmesi son 50 sayfayı anca buluyor fakat sonunda öyle bir ters köşe var ki… Son sayfayı çevirip kapağı kapattığımda tam anlamıyla şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Gerçekten ASLA tahmin edemediğim bir sondu.
Zaten kitap her an diken üstünde hissettirirken en sonunda temelli bir rahatsızlık hissi bırakıyor. Aşk için ne kadar ileriye gidilebileceğini sorgulatan ve sizi uykusuz bırakabilecek bir kitap. Bende çok güçlü hisler uyandırdı. Bence bu kitabı kesinlikle alın okuyun bayıldımm.

12 Beğeni

Truman Capote – Soğukkanlılıkla

Kitap 15 Kasım 1959’da Kansas’ta gerçekleşen Clutter ailesi cinayetlerini konu ediyor. Kitabın yazarı olan Truman Capote gazetede bir aileden 4 kişinin öldürüldüğünü okuduktan sonra bu cinayetler hakkında kitap yazmaya karar verdiğinde, Bülbülü Öldürmek kitabının yazarı olarak bilinen arkadaşı Harper Lee ile birlikte Kansas’a gitmiş. Orada ölenlerin yakınlarıyla, komşularıyla, cinayetleri soruşturan dedektiflerle ve hatta yakalanan katillerle röportajlar yaparak topladığı bilgilerle kitabı yazmış. Oldukça popüler bir kitap, kitabın yazılış sürecinin işlendiği Capote isimli filmde Truman Capote’yi oynayan Philip Seymour Hoffman en iyi erkek oyuncu Oscar ödülünü aldı. Filmi ben izlemedim ama mutlaka izleyenleriniz vardır.

Gerçek cinayetlere ilişkin belgeselleri izlemeyi severim ve bu kitabı biraz da bu yüzden okumak istedim. Beklediğimi bulabildiğimi söyleyebilirim. Yazar bu kitabın türünü “kurgu dışı roman” olarak tanımlıyor. Gerçekten de roman diliyle yazılmış bölümler var ama belgesel tarzının daha baskın olduğunu düşünüyorum.

Kitapta oldukça fazla detaya yer verilmiş. Maktullerin ölmeden önceki son günlerinde yaptıklarının anlatılmasıyla başlayan kitap, cinayetlere bölge halkının verdiği tepkiler, dedektiflerin yürüttüğü soruşturmanın aşamaları, katillerin cinayetten sonra neler yaptıkları ve yakalanışları anlatıldıktan sonra mahkeme süreciyle sonlanıyor. Yazar röportajları yaparken özellikle katillerden biriyle yakın arkadaşlık da kurmuş, bu sayede katillerin iç dünyası ile ilgili epey bilgi verilebilmiş kitapta. Benim açımdan kitabın en çok ilgi çeken kısımları da bu kısımlar oldu. Ayrıca katiller yakalandıktan sonraki ilk sorgulamaların anlatıldığı kısımlar da oldukça gergin ve heyecanlıydı.

13 Beğeni


James Baldwin - Sokağın Dili Olsa

Bir çok acı gerçeği surata vuran bir Baldwin romanı daha. Baldwin doğduğu, büyüdüğü Harlem sokaklarını aktarıyor bize.

Amerika’da siyahi hareketinin en önemli isimlerinden biri Baldwin. Aynı şekilde eşcinsel. Bu konuya daha çok Giovanni’nin Odası’nda değinmişti. Elim değmişken belirteyim, Baldwin’in bu iki davadaki haklı tutumu da bugünün o büyük SJW kitlelerinin tutumundan kat kat iyidir.

Amerika, özellikle Harlem, o dönemlerde (70’lerde) tutuklanmak için siyahi olmanın yettiği bir yer. 22 yaşındaki Fonny’nin de tek suçu siyah olmak. Bir beyaz bölgesinde yaşamak isteyen, aile kurmak isteyen bir siyahi olmak. Karısı ve pek yakında çocuğunun annesi olacak Tish ise 19 yaşında.

Fonny bir Latin Amerika’lıya tecavüz ettiği için hapse atılmış. Fakat bu bir iftira. Ve biz şunu görüyoruz ki bu romanda, suçlu, hain, pis olmak için siyahi olmak yeterli. Bunlar kurgu olsa da gerçekte daha ağırları yaşanmış şeyler.

Kitabın dili akıcı. Okuduklarınızı sindirmek isterseniz biraz uzatabilirsiniz benim gibi. Çarpıcı aynı şekilde Tish ile sohbet ediyormuş gibi hissettiriyor. Onun ağzından dinliyoruz.

Baldwin bana çok şey kattığını düşündüğüm bir yazar. Dünyaya, insanlara, farklılıklara Netflix’ten izlenecek dandik yapımlar yerine, belki de bu davalar uğruna can vermeyi göze almış, vermese bile temsil etmiş Baldwin gibi kişileri okumak daha doğrudur, ne dersiniz? Ben üç kitabını okudum, okumaya devam edeceğime de eminim.

Öğrendiğim ilginç bir şeyi daha yazayım, Baldwin sık sık İstanbul’a gelirmiş ve Yaşar Kemal ve Engin Cezar ile sıkı dostlarmış. Hatta Yaşar Kemal Baldwin’e Arap Jimmy lakabını vermiş.

8/10’luk bir roman benim için.

8 Beğeni

Farseer Serisi 3. Kitap: Suikastçinin Arayışı

Tüm seri dahilinde puanım: 8/10

Aslında serinin ilk iki kitabını ve üçüncü kitabın yarısını yaklaşık iki sene önce okumuştum, Alfa yayınlarının da seriye devam edeceklerini öğrendiğimde "İkinci seri çıktığında -üçüncü kitaba- devam ederim diyip bırakmıştım. Ancak @driveinthenails 'in yorumlarını okuduktan sonra seriye olan ilgim yeniden canlandı ve okumaya başladım. O yüzden bu yazı seri hakkında ayrıntılı bir inceleme değil, hisettiklerim ve hatırladıklarımdan oluşan bir yazı olacak.

Yazarın yazım dili mükemmel; sürükleyici, sade aynı zamanda edebi. Okurken hem yazarın yeteneğinin sonuçları görülebiliyor, hem de bir sonraki kelimeyi daha hızlı okumak için şevke getiriyor.

Karakterler arasındaki iletişim, etkileşim; konuşmalar, hissedilen duygular, kalıplaşmış düşünceler ve bunların gerçekçi şekilde yazıya dökülmesi kitabın en güçlü yanını oluşturuyor.

Serinin evreni ve konusu özgünlükten yoksun. Mekanlar Kuzey Avrupayı andırıyor, zaten kitabın konusu da Viking akınlarından büyük ölçüde etkilenmiş gibi duruyor. Yukarıdaki arkadaşın da belirttiği gibi yazar betimlemelerin üzerine çok fazla eğilmemiş. Bunun nedenini kitabı yazarken verdiği uğraşı fantastik mekanlar yaratmak yerine karakterlere odaklaması olarak görüyorum. Seriye yönelik tek olumsuz görüşüm fantastik atmsferin sığlığı oldu

Kitaptaki fantastik ögeler irfan denilen uzaktan düşünce bağlantısı gibi bir beceriye, izan denilen hayvanlarla bağ kurma becerisine bir de elderling denilen ejderhalarla sınırlı.

Fakat bu seriyi gözümde en çok yücelten şey ana karakterin bir insan gibi olması oldu. Ana karakter kitaptaki en güçlü karakter değil, en zeki karakter değil, en kurnaz değil, en yetenekli değil. Tamam yine belirli becerleri var ama çoğu zaman düşmanları karşısında normal bir insan gibi zor durumlara düşüyor. Yazarın bu seçimi benim seride en çok beğendiğim şeylerden birisi oldu.

Kısacası bu seri okuduğum en iyi seri olmasa da ilk 5’e girecek kadar iyi. Tavsiye ederim.

17 Beğeni

Bir cemaat ancak ortak bir cemaat imanına sahip olursa varlığını sürdürebilir ve büyüyebilir ama böyle bir iman sürekli değişen çevrenin yarattığı zorluklara cemaatin cevap vermesini engellediği zaman bu aptallığa dönüşür, sağlıklı bir toplumun yol göstericilere ihtiyacı vardır ve eskilere ağır basacak yeni yaşam imkânlarını icat eden kişilere ihtiyacımız vardır kitap bu konular üzerinde dönüyor arkadaşlar. Kitapta ağır basan bir sokratesçilik nefreti var bu nefret onun miti mitleri öldürdü kanısından gelir. Bu kitap aslında nietzsche’nin felsefesine giriş kitabıdır duygularını ve felsefesini bu kitapta ortaya koymaya çalışmıştır, Wagner ile olan ilişkisine bolca değinmektedir, her zaman bahsettiği Yunan mitinin rolünden de bolca bahsetmiş, apolloncu ve dionysosçu kavramlarına açıklık getirmiştir, homeros’un sanatından ve silenusun bilgeliğinden bahsetmesi kitabı çok keyifli kıldı. Nietzsche yolculuğu harika gidiyor . Bundan sonra gezgin ile gölgesini okuyacağım. Bugün bir arkadaşla da konuştuğumuz üzere , Nietzsche kitaplarını ve düşüncelerini herkes okumamalı. Önyargı ile yaklaşacak olanlar, saptiracak olanlar çok zorlanacak ve boş yere peşin hüküm vermiş olacaktirlar. Bol okumalı günler diliyorum :purple_heart:

9 Beğeni

Shakespeare :purple_heart::heart: Hamlet ismindeki bir gencin, babasının ölmesiyle amcasının, Hamlet’in annesi ile evlenip tahtın başına geçmesini konu alıyor. Fakat Hamlet’in babasının ölümü bir cinayettir aslında. Bunu da babasının hayaletini görerek öğreniyor.Amcası aslında tahtın başına geçebilmek için babasının kulağına, uyurken zehir damlatıyor ve daha sonra annesi ile evleniyor.Bunun öcünü almak isteyen Hamlet, çeşitli tuzak planları yapıyor. Çok güzel entrikalara sahne olan harika bir eser daha :tada::roll_eyes:Keskin sirke küpüne zarar demişler öfke ile kalkan zararla oturur demişler ,atasözlerinin karşılığını veren ve intikam duygusu taşıyan kişilerin, hiçbir zaman tam manası ile kazanamadığını görmüş oluyoruz. Pek iç açıcı bir sonu yok. Fakat anlatım tarzı ve betimleme ile yansıtılan duygular gayet başarılı.
Macbeth ise ironi üzerinden korku, ihtiras, iyi-kötü, insanoğlunun dış görünümü ve iç yüzü, adalet, keder, muhayyile, iç ve dış dünya, gerçek ve gerçek dışı, rasyonel ve irrasyonel düşünce, söz, duyumsama, insani değerler, yaşamının anlamı ve anlamsızlığı temalarını bu denli güçlü işleyen nadir eserlerden. :clap:Shakespeare’ in dramatik dehası, söz ustalığı ve kullandığı temaların etkili işlenişi hepsi her bir sayfada size yoldaş oluyor. Macbeth trajik bir kahraman ama Richard III gibi aynı zamanda kötü adam ve Milton gibi Shakespeare de izleyicisini karanlık gölgelerle ilgili bir karakter çalışmasına kaptırıyor. Shakespeare, kurguyu belirleyerek ve trajedisinin zorunlu olarak kanlı sonucuna varmasına izin vererek, zamanının ve tüm zamanların insanlarının ilişkilendirebileceği ilk bam tellerinden yararlanıyor.
Yakın adlı kitaba gelecek olursam Butler’ın hikâye anlatıcılığındaki inanılmaz yeteneklerini dramatik ironiyi ustaca kullanarak sergiliyor. İyi bir okuyucu, Lee’nin Bir Bülbülü Öldürmek’deki bir sahneye tuhaf bir şekilde çarpıtılmış bir gönderme yapıldığını fark edebilir :wink: Aynı zamanda outlander filmi geldi aklıma :roll_eyes: Yakın, bilim kurgudan daha çok tarihsel ve politik bir macera. Hızlı tempolu ve konuya rağmen oldukça kolay okunuyor. Dana, beklediğine razı olmak yerine istediğini yapmak için defalarca savaşmış, bağımsızlığından gurur duyuyor ve 19. yüzyılda, küçük bir bağımsızlık için bile çabalamanın korkunç risklerini ve sonuçlarını düşünmek zorunda kalıyor . Efendi ve köle arasındaki iktidar oyunu, Stockholm Sendromunun özelliklerini kazanabiliyor. Defalarca şahit olduk :pleading_face:
Seyahat jurnalini okurken basım döndü oraya hiç girmeyelim :exploding_head::exploding_head:
Wells’in diğer öykülerinde olduğu gibi öykünün de bilim ve metafizik arasındaki ebedi çatışmayı temsil ettiği fikrind artık eminim . Ayrıca sosyal bağlamı da dikkate alarak, bu hikaye, bilimcilik ve pozitivizmin gerçeklikle ilgili rasyonel, ölçülebilir ve bilimsel yöntemle doğrulanması gereken tek bir gerçeği kabul ettiği modernizmdeki çatışmayı temsil eder. Redmond, bilimciliğin temsilidir, kahramanı ise zamanın pozitivist paradigmasından etkilenir. Jungian yaklaşımına göre karakter, zayıflıklarını kabul etmek yerine derin ihtiyaçlarını ve duygularını bastırmaya karar verdiği için bireyselleşmeye ulaşamayan kişidir. Aslında, bahçe onun derin ihtiyaçlarının bir yansımasıdır, arkadaşları, sevgisi, şefkati ve başkalarınin kabullenme hissi… Çünkü persona bu unsurları ne ailesinde ne okulda bulamiyor. Kitabı olan kadın, karakterin hayat kitabında farklı bir son yazma fırsatı olduğunu bilmesini sağlamaya çalışan animadır. Yerine, persona kendi gerçekliğinden kaçar ve entelektüel başarı mutluluğunu bulmaya çalışır. Ancak, bahçenin hatırası onu gölgesi olarak kovalar. Bu nedenle karakter mutsuz bir şekilde ölür. Tüm söyleyeceklerim bu kadar :laughing::+1::purple_heart:

12 Beğeni


İlk Rus psikolojik romanı ve ilk realist Rus eseri olma özelliği taşıyor kitap. Aynı şekilde karakterimiz Peçorin’de ilk anti-kahraman. Yani kitap dünya edebiyatı için çok önemli bir yere sahip. Lermontov’un ilk ve tek romanı. Zaten künye bilgisi olarak da verildiği üzere, Lermontov 27 yaşında bir düelloda ölüyor. Kitapta da düellonun önemli bir yeri var.

İki bölümden oluşan eserin ilk kısmında öyküyü anlatıcının birlikte yolculuk yaptığı arkadaşı Maksim Maksimiç’in anılarından dinliyoruz. İkinci bölümde ise Maksim Maksimiç Peçorin’in günlüğünü anlatıcıya veriyor ve ikinci bölümde de günlüğü okuyoruz. Aslında bu iki farklı anlatıcı olması durumu çok güzel çünkü Peroçin’i hem bir arkadaşından hem de kendi ağzından dinliyor, onun derinliklerini kavrıyoruz.

Peroçin rütbeli bir askerdir ve Moskova’dan Kafkasya’ya gönderilmiştir. Dönemin Rus edebiyatında Kafkasya önemli bir konu zaten. Kafkasya’da Gürcistan’ın Osetya bölgesinde başlıyor yolculuk ve Peroçin’in Çeçen bölgesindeki anılarıyla bitiyor.

Peroçin nihilist diyebileceğimiz bir karakter. Aşka, dünyaya, durumlara bakışı oldukça sert. İnsanların duygularıyla oynamayı seviyor. Bunu önemsemiyor bile. Aslında her anti-kahramanda olduğu gibi Peroçin’de de hepimizin içinde bulunan ama itiraf edemediğimiz şeyler var. Peroçin, insanın bencil ve acı vermekten zevk alan, Almanların deyimiyle “schadenfraude” tarafını yansıtıyor bence. Peroçin oldukça mantıkçı ve duygularla çok rahat dalga geçebilen biri. Hem sevilen, hem de nefret edilen biri.

İstediğini elde etmek konusunda oldukça inatçı ve yer yolu mübah gören biri. Aslında tam Hobbes’un tanımladığı "kurt"lardan biri. İçimizdeki kurtlardan yani.

Okunması gerektiğine inanıyorum. Lermontov talihsiz bir biçimde aramızdan ayrılmasaydı bugün Dostoyevski ve Tolstoy’un yanında anılacaktı bence. İkisini de etkilemiş aslında. Ben oldukça sevdim ve günü geldiğinde bir kere daha okumayı kafamın bir kenarına yazdım.

8/10’luk bir kitap.

11 Beğeni

Hatam dizisini önce izlemek oldu. :frowning: Diziden anladığım kadarıyla yazarın kurgusu güzel. Sizin yazdığınızdan anladığım kadarıyla da yazarın kalemi güzel. Bu yazarın diğer kitaplarına şans vereceğim.

1 Beğeni

Bu kitap Darwin’in kendisinin ve yaşamdaki yolculuğunun karşılaştırmalı bir siyah beyaz çalışmasıydı bana göre. Zayıflatıcı hastalıkla ne kadar mücadele ettiği, teorilerini ve deneylerinden inanılmaz derecede ayrıntılı gözlemlerini yayma hedefine nasıl yönlendirildiği beni şaşırttı. İş hacminin üretilmesi için gereken çaba açıkça onun kalıcı hastalığına katkıda bulundu, ancak içsel arzusu insanlığı aydınlatmak için harekete geçti.
Mirasıyla yaşayabilme lüksüne sahipti, asla yaşamak için ‘düzenli’ bir iş yapmak zorunda kalmadı, ama aynı zamanda babası gibi akıllıca yatırım kararları alan ve genel servetini önemli ölçüde artıran ihtiyatlı ve cesur bir yatırımcıydı.:supervillain: Onun yaşamı sadık eşi Emma’nın desteği, bir bilim insanı ve bir aile babası olarak başarısı için ve yetişkin çocuklarının sonraki yıllarındaki ortak çabaları için çok önemliydi.
Joseph Hooker ve TH Huxley ile olan dostlukları, Cambridge’de ve Beagle yolculuğundan sonraki yıllarda destek ve cesaretlendirme açısından önemliydi.:heart_eyes:
Okuduğum diğer ayrıntılı biyografilerde olduğu gibi, bu kitapta çok sayıda karakterin göründüğü, kaybolduğu güzel bir kitaptı.
Son birkaç bölümde oldukça üzücü olsa da eğlenceli ama zorlayıcı bir okuma idi. Bu biyografinin gücü, Darwin’in düşüncesinin evrimini ve doğal seçilim yoluyla türlerin kökeni üzerine teorisini formüle etmek için gözlemlerinden, deneylerinden ve okumalarından çeşitli bulmacaları nasıl ilişkilendirdiğini açıklamakta da yatıyor. Aynı zamanda, on dokuzuncu yüzyıl boyunca İngiltere’deki sosyal, politik ve ekonomik durumu tanımlamasında ve Darwin’in teorisini yayınlamadan önce birkaç on yıl boyunca teorisi üzerinde uyumakta olan düşüncesini ve çok ihtiyatlı davranışını nasıl etkilediğinde yatıyor.

14 Beğeni

Büyük filozofların hayatları devam ederken, Kant’ınki en heyecan verici olanlardan biri idi. Sokrates gibi ölüm cezasına çarptırılmadı.:pleading_face:Rousseau gibi gayri meşru çocukların babası değildi.:roll_eyes: Spinoza gibi dini topluluğu tarafından aforoz edilmedi ve hayatı Nietzsche gibi frengi kaynaklı delilikle sona ermedi.🤦 Sartre gibi skandal içeren herhangi bir açık aşk ilişkisine karışmamıştı. Heidegger gibi herhangi bir faşist siyasi partiye üye değildi ve Wittgenstein gibi hiçbir dünya savaşında hizmet etmedi ama minik kuşumun yeri bend hep ayrı :laughing::heart:
Aynı zamanda, hayatı da sanıldığı kadar düz, mekanik ve cansız değildi. Akşam yürüyüşlerinin düzenliliğinden ya da ömür boyu bekarlığından söz edilmeden Kant’a bir giriş okuması yapmak zor. Yine de Kuehn’in kitabının en büyük değerlerinden biri, Kant’ın ilk biyografi yazarları tarafından üretilen ve o zamandan beri akademisyenler tarafından sürdürülen bu karikatürü ortadan kaldırmaktır. Kuehn’in portresi, hayatı yemek partilerinden oluşan ve toplantıları en az izole felsefi tefekkürle olduğu kadar öğrenen Königsberg’in entelektüel seçkinlerinin zarif, sevilen ve son derece sosyal bir üyesidir.
Kuşkusuz, ortaya çıkan tablo bazen hayal kırıklığı yaratıyor. Geleneksel bilgeliğin aksine, Kant, Nietzsche’den ödünç almak gerekirse, “insan, hepsi de insan” idi. Hipokondriyak, kendi kendine yeten, biraz egoist ve hatta bazen arkadaşları ve meslektaşları için umursamazlık gösterme eğiliminde olan Kant’ın karakteri, ahlaki titizliği göz önüne alındığında beklenebileceğinden çok daha az eğiticidir. Bununla birlikte, buna rağmen, tartışmasız bir felsefi dehaydı ve Kuehn’in hayatının son on yılında zihinsel yeteneklerinin yavaşça kötüleştiğine ilişkin açıklaması hem trajik hem de derinden etkili idi.
Sonuç olarak, Kuehn’in kitabı, en büyüleyici filozoflardan birinin hayatına derinlemesine ve ilgi çekici bir bakış sunuyor!

13 Beğeni

Son Adım-Ayhan GEÇGİN

İkinci tekil anlatıma sahip, usul usul akan, aynı zamanda hem “kuru” hem lezzetli, çok şey söylemeden çok fazla şey anlatan sarsıcı bir roman.

5 Beğeni