Abbas Sayar - Dik Bayır
Okumak konusunda en istekli olduğum türlerden biri köy romanları, belki de bir süredir kafamın kenarına kazılmış olan köy romanı yazma isteğinden bu. Sanki, bu ülkenin bir öyküsünü anlatacaksak, bu öyküyü ne başka memleketlerden esinlenme şehirlerimizle, ne de odaların içeriyle anlatabiliriz. Şehirliyi bile anlatmak, anlamak istiyorsak, köyün ardına düşmeliyiz. İşte Dik Bayır’a tüm bu istek ve merak ile başladım.
Abbas Sayar aslında Yılkı Atı kitabını merak ettiğim bir yazardı. Eminim o da çok güzeldir.
Dik Bayır, adı da üstünde, ta Celali İsyanları’nda dik bir bayıra kurulmuş bir köyün öyküsü. O günden, geçtiğimiz yüzyıla kadar okuyoruz en başta. Buralar oldukça yavaş. Ama gün, biraz daha yakına, 60’lar-70’lere doğru gelince daha akıcı ve merak ettirici oluyor. Su gibi okunuyor. Zor bir dili yok. Peyami Safa gibi. Hem psikolojik-sosyolojik tahlil, hem de edebi değer dolu sayfalar.
Bir köyün, “Alamancı” gönderme hevesiyle içine düştüğü durumu anlatıyor roman. Büyüklere, kadınlara, çocuklara taşradaki bakışı okuyoruz. Köy romanları önemli dedim ya, bu yüzden. Çünkü bugünün şehirli kitleleri bile hala aynı kültürel genleri taşıyor. Bundan uzaklaşmaya çalışınca da kaldığı araf, oldukça sorunlu bir toplum doğuruyor.
Roman çok güzeldi, Abbas Sayar okumaya devam edeceğim. 8/10, çünkü konu artık bugüne kadar klişeleşmiş bir hale geldi doğal olarak. Yoksa 9/10’luk roman.
Amin Maalouf - Ölümcül Kimlikler
Lübnanlı bir Hristiyan olan, aynı zamanda Fransız da olan Maalouf’un tüm bu kimlikler, etiketler üzerine yazdığı bir deneme kitabı. Yenilir yutulur cinsten mi? Sanırım öyle.
Lübnan da bize benzer bir geçmişe ve bir yapıya sahip. Kozmopolit bir ülke, ama bu kozmopolitlik ülkeyi bölmüş, savaşa sürüklemiş. Çok uzakta değil, 1. Dünya Savaşı’nda Anadolu halkları da böyle birbirine düşmüştü. O günlerden bize kalan da ırk isimleriyle, bir kimlikle hakaret değil mi? “Ermeni” demek halk arasında bir hakaret değil mi? İşte Maalouf, bu örneği vermese bile oldukça gereksiz kimlik ayrımlarıyla toplumların, kitlelerin birbirlerine neler yaptığına değiniyor. Sosyolojik boyutu bu. Türklere dair de güzel şeyler var. Maalouf Orta Doğu’yu okumayı bilen bir adam.
Kişisel açıdan, bana kim olduğumu, kim olmanın ne demek olduğunu bir kere daha sordurdu. Kimim ben? Türk’üm değil mi? Kesinlikle evet. Bu bir kimlik etiketi olarak bana ne gibi bir değer katıyor? Sahip olduğum başka etiketler ne katıyor? Diye düşündüm. İçinden çıkılmaz ama bana değer katan bir durum bu.
Kimlikleri dökecek miyiz? Dedemin Çerkez, babaannemin Ermeni, anneannemin Abdal, büyükbabamın Türkmen kökenli olmalarının ne gibi bir değeri var üstümde? Ben ne Çerkez’im, ne Abdal. Kendime Türkmen de demiyorum. Türkiye’de yaşamayı bile istemiyorum doğrusu. Nerede yaşacağım? Kanada mı? Umarım. O zaman ne olacağım? Bu beni ne yapacak?
Irk isimlerinin hayatına ne gibi bir etkisi var diyebilirsiniz, o her ırk benim bir özelliğimi sağlıyor. Önemli veya önemsiz bir özellik olabilir bu. Maalouf’da bu kimliklerin hem ne kadar önemli, hem de ne kadar önemsiz olduğunu aktarıyor aslında bize.
Kimlik felsefesi, kimlik siyaseti olunca ne olacağını da, sanırım Türkiye’de onlarca yıldır görüyoruz.
Kitabı beğendim, 8/10.