Sevmedim. Yazarın yazarken kullandığı cümle biçimi alışılmadık ama etkisiz. Konusu felaketle ilgili ama yazar duyguyu okuyucuya aktarmaya önem vermemiş. Fantastikliği özgün sayılabilir ama fazla sığ, merak ettirmiyor ve heyecanlandırmıyor.
Meraklısına ve 10 lirayı riske atmak isteyenlere tavsiye ederim, geri kalanına etmem. Seriye devam etmeyi düşünmüyorum.
Fransa’nın kuzeyinde, uçsuz bucaksız bir sefaletin gözyaşları ile nemlenmiş kızıl topraklardan oluşan engebeli bir coğrafyada açarız gözlerimizi Germinal’in ilk nefesinde. Zola’nın Rougon-Macquart roman serisinin "magnum opus"unu yaratırken planladığı gibi başlar her şey. Gözlerinizin önünde bir gerçeklik peydahlanır: Zamyatin’in sonsuz devrimleri Zola’da sefaletin damarlarına kan pompalayan yamru yumru bir et parçasıdır. Ve bir öksürük duyulur, bir tane daha, onlarcasının öncüsü zifir karası balgamlı bir yoksulluk notası. Ve kan damlar burjuvazinin kalbine, bir mide burkulur açlıktan, ekşi ekşi soğan kokusuna kömür ve ter kokusu karışıverir: Bir iksir! Çaresizlikten imbiklenmiş boz bulanık bir sıvı. Ve Étienne’i koyar satırların siyahına Zola: Alabildiğine idealist, genç ve naif. “Ücretli çalışma köleliğin başka bir biçimidir!” diye haykıran sesiyle yırtar Montsou maden kasabası üzerindeki durağan perdeyi. O vakte kadar ilmek ilmek ördüğü evrenini, özenle renklendirdiği karakterlerini bir kalemde silecek Zola için devrimin kaçınılmaz kıvılcımı! Kan gövdeyi götürecek, gerçeklerin istifrası başlayacak ve bir grev yükselecektir çaresizliğin koynundan. Ve o ana kadar yarattılan her şey de bu yüzden yıkılıverir, devrim tırmanışı, sosyalist bir grizu patlaması yaratacak, kalpler kana bulanacak, umut önce parlayacak, nihayetinde sular altında can verecektir. Ekmek isteyenlerin payına burjuvazinin postalıyla gülleye dönen o kaçınılmaz tekmeden başka bir şey düşmeyeceği bir kaotik patlama. Hayaller ve insanların payına düşen ölüm, kızıl toprakları isli bedenlerle canlandıracaktır ama. Zola, hayatı kalın fırça darbeleri ile resmeden maharetli zihinsel eliyle “Germinal!” diye haykırır kulaklarımıza son nefeste. Umut bir tohumdur çünkü, elbet bir gün filizlenecektir yeniden. Gelecek yüzyılların şafağına bir işaret fişeği misali bıraktığı Germinal’iyle Zola da sonsuzluğa ve ötesine uzanmaya devam edecek.
Charles Dickens’ın "İki Şehrin Hikayesi"ni bitirmiştim birkaç gün önce şimdi yazma fırsatı buluyorum. Bu kitabı daha önceden okumuştum. Ödev olarak verildiği için tamamen bir görev bilinciyle okuduğum ve o zamanki ergen zihnimle içeriğinden hiç bir anlam çıkartamadığım için pek anlamamıştım. Aklımda kalanlar Paris ve Londra’nın tasvirleri ve halkın durumuydu. Fakat bunun ardında müthiş bir hikaye barındırıyormuş şimdi anladım. Fransız devrimi, halkın içinde bulunduğu fakirlik, toprak zenginlerinin zulmü, insanların kurtuluş mücadelesi çok güzel aktarılmış. Tüm bu olaylar içerisinde sıkışıp kalmış insanlar. Gerçekten usta bir dille anlatılmış. Doktor Manette’ye acıyor, Lucie Manette’nin güzelliğine vuruluyor, Charles Darnay’ın asil ve halktan yanalığına imreniyor, Defarge ailesi gibi devrim ateşini yakmak istiyor ve en önemlisi Sydney Carton gibi sevebilmek istiyorsunuz. Her duyguyu yaşatıyor kitap size. Fransız devrimini, yaşanan süreci, güçsüzlerin güçlüye dönüştüğü, zalimlerin mazluma mazlum kalabalıkların nasıl giyotin sevdalısına dönüştüğünü çok güzel anlatıyor. Okumadıysanız mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Benim gibi "zamanında okuyup anlamayanların"sa mutlaka tekrar okumasını en azından bir şans vermesini isterim.
Ve son olarak belirtmek istiyorum. Sydney Carton sen ne güzel seven, aşık olan bir adamsın. Hayatını boşa geçirdiğini düşüsen, Lucie’ye layık olmadığını düşünsen de sevdiğin kadın için onun kocasının yerine ölüme gitmek… Büyük bir yürek ve gönülden bir bağlılık gerektirir. Kendini feda eden kahramanlar listesinin en başında yer almayı hak ediyorsun.
Buck’ın hikayesi biraz daha acıklı o yüzden de sevmemiş olabilirsiniz. O kısımlar beni çok etkilemişti. Hatta kitabın içine girip tekme tokat dalasım bile geldi. O derece sinir olduğum kısımlar oldu
Hazır uzun yola çıkmışken bana eşlik etmesi için Başkomser Nevzat’ı tercih ettim. İyi ki öyle yapmışım, hem özlemiştim hem de şu ana kadar hiç pişman etmedi.
Bu sefer konu en büyük insanlık suçlarından birisi olan çocuk tacizi. Sadece çocuk tacizcilerini hedef alan bir seri katil 5 yıl sonra tekrar ortaya çıkıyor ve bu sırrı çözmek de Başkomserim ve ekibine düşüyor.
Çocuk tacizi ile birlikte organ mafyasına da değiniyor Ümit. Aman bir yerleri çizilmesin diye sakındığımız çocuklarımıza yapılan iğrençlikleri içimde sürekli bir yumru ile okudum. Para için ruhunu satanları, minicik bedenlere yapılan iğrenç sapıklıkları, hayatta kalabilmek için kendi çocuklarının organlarını satanları okuyunca insanlık adına utanmamak elde değil. Bir yerden sonra katilin kim olduğunu merak etmeyi bıraktım, tahmin etmeye bile çalışmadım. Ahmet Ümit gerçekten etkileyici, kalplere dokunan bir kitap yazmış.
Belki çocuğum olduğu için belki de hassas bir konu olduğu için fazlaca etkilendiğim bu kitabı sizlere de tavsiye ediyorum.
Kitabı bitirmeme çok az kaldı ama şimdi yorumlamak istedim, dayanamadım. Daha öncede bu kitabın ismini duymuştum ama bugüne kısmetmiş. Kitap Finlandiya’nın bataklık, verimsiz topraklara, eğitimsiz bir halka sahipken bugün nasıl olup da okuma oranın %100 olduğunun, fakir bir ülkeyken bugün nasıl refah düzeyinin arttığının hikayesi. Bu hikayenin kahramanı Johan Vilhelm Snellman. Finlandiya’yı bugünkü gelişmiş hale getirmek için çalışıp çabalayan bir filozofun neler yaptığının hikayesi, umutsuzluktan umut çıkaran hiç umutsuz olmayan, zorluklar karşısında hiç yılmayan bir adam.
Kitabı mutlaka ama mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Tek bir boş sayfa, kelime yok. Dolu dolu bilgi içeren bir kitap. Atatürk bu kitabı askeri okullarda okutulması için zorunlu kılmış ki bence iyi yapmış. Hatta herkesin okuması ve ders çıkarması gereken bir kitap.
Büyük olasılıkla yazı fontlarıyla alakalıdır. Çünkü tam metin değil vs gibi bir şey yazmıyor. Bu kitapta yazı fontları biraz küçük. Örnek için bir sayfa atarım şimdi bu gönderinin altına.
Kurgu dışı kitapların yanında klasiklere başlayıp başlayıp -gurur ve önyargı, goriot baba gibi- yarım bıraktığım şu zamanlarda ilaç gibi gelen bir kitap oldu. Karakterin motivasyonunun, içinde bulunduğu durumun okuyucuyu sürekli soru sormaya, tahmin yürütmeye ittiği, ilginç bir konuya sahip, kurgusu oldukça başarılı, dili ne sade ne kasıntı olan bu eseri oldukça beğendim.
Böyle kenarıda köşede kalmış kitapları uygun fiyat ve iyi bir kaliteyle bizlere sunduğu için iş bankası yayınlarına teşekkür ediyorum, yazarın diğer kitaplarını da en kısa zamanda okuyacağım.
Bunun gibi underrated kalmış, türü çok farketmezsizin kitap önerileriniz varsa mutlu olurum.
İyi okumalar…
Dizisi hoşuma gitmişti. Hemen ikinci kitaptan devam etmek istedim. Büyü seçkisi olarak elementleri ve/veya belli konularda büyü özelliği olanları konu alan ( ateş bükücü, hava hakimi vs. gibi) fantastik yapımlar herzaman hoşuma gitmiştir.
Hakan Günday’ın ilk kitabı. Kendisine hayranlığım “Şahsiyet” dizisi ile başlamıştı. Bu kitap ile de devam etti.
Bedenlerinin değil, zihinlerinin ölmesini isteyen Kinyas ve Kayra’nın hikâyesi.
Bu hayata ait olmadıklarını düşündükleri için ailelerinden ayrılıp başka ülkelere gitmelerini, bu ülkelerde yaşadıkları etkileyici ve iğrenç hikayeleri okuyoruz. Okurken kendimi Ne Kinyas, ne de Kayra yerine koyabildim. Çünkü ikisi de çok kötü insanlar. Silah kaçakçılığı, uyuşturucu satma, soygun ve hırsızlık yaparak para kazanıyorlar.
Kayra; tecavüz eden, kadınlarla seviştikten sonra öldüresiye döven, düşündüğü tek şey zihninin ölümü olan, içinde insanlığın zerre kırıntısı olmayan bir varlık.
Kinyas; çok kötü biri olsa da içindeki toplu iğne ucu kadar olan insanlığını görebiliyoruz. Her ne kadar durup dururken masada birini öldürsede, kendisinin Kayra’dan farklı olduğunu hissedebiliyoruz.
Kitabın başlarında sıkılabilirsiniz. Okursanız tavsiyem bırakmamanız yönünde. Hakan Günday bu kitapta sayfalar geçtikçe kendini geliştirmiş. Başlardaki sıkıcılık sayfalar geçtikçe bitiyor. Özellikle kitabın ilk bölümünden sonra kitabı daha üst seviyelere taşıyor yazar.
Güzel kitaptı. Depresif hâle girmemi kolayca başardı kitap.
Okurken katılmadığınız düşünceler bolca olabilir.
Genel olarak sevdim. Yeni bir yazar kazandığım için mutluyum