Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)


V. S. Naipaul - Yarım Hayat
Kitaba değinmeden önce Naipaul’a değinmek istiyorum biraz. Naipaul Trinidad asıllı biri. Ama kendini İngiliz olarak tanımlıyor. 2001’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış, bu ödülü almış biri için pek bilinmeyen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Ki zaten bilinmesi için bir sebep de yok. Edebi olarak ortalama üstü değil, vatanını güzel de temsil etmiyor.

Fakat Naipaul hakkında söylenecekler bitmiyor burada. Naipaul Trinidad asıllı olsa da vatanından, kültüründen nefret ediyormuş gibi duruyor. İran’da ve Malezya’da tuttuğu gezi notlarında buradaki insanların aciz, acınası ve kültürsüz olduğu gibi saçma sapan şeyler yazmış. Bu abimize göre kültür denen şey Antik Yunan’la beraber başlamış ve batı medeniyetine dahil olmayan hiçbir şey o kadar da kültürlü değilmiş anlayacağınız. Aynı şekilde emperyalizm ve kolonizmi de savunuyor ve dünyanın kurtuluşu için tüm dünyanın batı medeniyetinde uzlaşması gerektiğini düşünüyormuş. Anlayacağınız fikriyat olarak çöp bir adam. Edward Said onun siyah olan derisinden utanan biri ve oryantalist bir cahil olduğunu söylerken baya haklıymış sanırım.

Adamın Trinidadlı olduğunu duyunca, sanırım oldukça orjinal bir metinle karşı karşıya kalacağımı düşünmüştüm. Nobel falan da almış diye düşünmüştüm. Ama adamın kimliğinden utanan, onu yok etmeye çalışan biri olduğunu anlayınca çok da ciddiye alamadım.

Kitaba gelelim, dil olarak kötü değildi. Karakter inşaası güzeldi, ama ana karakter değil de onun babasının hikayesi hoşuma gitti. Ana karakterin hikayesi kopuk, bağlantısız oradan oraya atlayan bir hikaye gibi geldi. Tabi ben tüm bu tespitleri devam kitabı olan Büyülü Tohumlar’ı da değerlendirerek yapıyorum. Ona da kısa da olsa bir inceleme yapacağım.

Kitap Hindistan’daki kast sorunlarıyla başlıyor. Üst kastlardan, ruhban sınıftan biri olan karakterimizin babasının aşağıdan biriyle evlenmek zorunda kalması ilk olaylardan biri. Willie’de böyle bir ailenin çocuğu. Babasını çok sevmeden büyüyor ve annesinin isteği üzerine yerel okula değil de misyoner okuluna gidiyor. Buradaki eğitimi kafasını çok karıştırsa da sonunda babasının da yardımıyla eğitimine devam etmek için İngiltere’ye gidiyor. Hayatında hiçbir şey bilmediğinin farkına varıyor İngiltere’de. Kendini tanımaya çalışıyor fakat çıkmaza girince bir çözüm yolu aramaya başlıyor. Öylesine yazdığı öykü kitabını okuyan bir kadınla evleniyor ve alelacele kızın Afrika’daki dedesinden kalma malikanesinde yaşıyorlar, burada tam 18 sene yaşıyor. Oradaki yaşamından bahsettiği yerler oldukça sıkıcıydı. Oldukça gereksiz ayrıntıya girmişti. İşte bu 18 yıl içerisinde ülkede devrim oluyor ve Portekizliler oradan çekilince malikâne yaşamı da sona eriyor. Hayatta sıkıntıya düşmüş olan Willie’de artık oradan ayrılması gerektiğini düşünüyor ve olayların bundan sonraki kısmı Büyülü Tohumlar’da devam ediyor.

Çevirisinden mi olacak artık, yazarın dilinden mi bilemiyorum Hindistan’daki kısım hariç kitap beni hiç içine çekmedi. Kimlikler konusunda yaptığım okumaların en vasatlarıdan biriydi. Ama bu kimlik konusuna Büyülü Tohumlar incelememde değineceğim.

Kitap vasat veya bir tık üstü işte. Sırf yeni bir noktaya giriyor diye okudum devam kitabını da.

6/10

images (19)
V. S. Naipaul - Büyülü Tohumlar
Yarım Hayat’ın devam kitabı. Naipaul’dan Yarım Hayat incelemesinde baya bahsettiğim için bu incelemede çok değinmeyeceğim.

Willie dostumuz kitabın başında 18 yıl yaşadığı Afrika’dan Almanya’ya kız kardeşinin yanına gidiyor. Burada 6 ay güzel güzel yaşıyor ve kız kardeşi sayesinde ülkesi Hindistan’daki devrimci hareketten haberdar oluyor. Afrika’daki devrim deneyimi falan derken, ezilenlere katılmak için Hindistan’a geri dönüyor. Burada bir gerilla timine katılıyor. 6 yıl bu tim ile savaşıyor. Doğrusu savaşamıyor, çünkü o da yaptıklarının devrimcilik oyunu olduğunu biliyor, halk tarafında hiçbir karşılık görmüyorlar. Sonunda yaptığının aptallık olduğunu fark edip başka bir yüksek rütbeli ile teslim oluyorlar. Hapse mahkum ediliyor. Biraz orada takılıyor. Sonra onlarca yıl önce yazdığı öykü kitabı sayesinde hapisten çıkıp İngiltere’ye geri dönüyor. Kitabın bu kısımları oldukça sıkıcı. Çoğu zaman atlaya atlaya okudum. İşte İngiltere’de yıllar sonra kendini yeniden buluyor ama çok yaşlanmış oluyor.

Önceki kitaba göre biraz daha iyi olsa da bunu çeviriye yoruyorum. Bitirmek için çok uğraştığım çünkü oldukça sıkıcı olan bir seriydi bu.

Kimlik üzerine okumalarım devam edecek. Ama Naipaul gibi kendi kültüründen utanan, emperyalist birinden edineceğim hiçbir şey yok. Eğer siz de kimlik arayışındaysanız yakın süre önce okuduğum ve incelemelerini de yazdığım Ölümcül Kimlikler ve Ara Perde kitaplarına bakabilirsininiz.

6/10

10 Beğeni

Ben de az önce bitirdim Zargana’yı. Bir kitabı okuyup depresif kafaya büründüğüm ilk kitap Kinyas ve Kayra olmuştu. Bu kitapta da depresif bir düşünceye kapıldım. Bence bunun sebebi, Hakan Günday’ın karanlık atmosferi okuyucuya tüm çıplaklığıyla göstermesi. Kendisi kabul etmese de, eserleri buram buram yeraltı edebiyatı kokuyor bana göre. Sırada “Piç” var, bu ay okumaya çalışacağım.

Kesinlikle katılıyorum.

4 Beğeni

Reşat Nuri külliyatına giriş olarak bu kitapla başladım. Yazarın dili açısından beni yormayan, akıcı bir kitap oldu. Fakat kitabın daha da uzun tutulabilirmiş. Kısa olmasından kaynaklı bazı olayların etkisini tam olarak hissedemedim. Yine de kitabın toplum yapımızı iyi işlediğini düşünüyorum. Baskı kalitesine gelirsek fazlasıyla harf eksiklikleri mevcuttu.

11 Beğeni

Germinal’e Marksist perspektiften bir yeniden okuma:

Zola, Germinal’in merkezine yerleştirdiği madeni, dünyayı yeme arzusu ile dolu ve kesinlikle doymayan bir canavara benzeterek kapitalizmin yıkım potansiyelinin altını çizer. Bununla da kalmaz madenine açgözlülüğü imleyen Le Voreux ismini verir. Topraklar kızıldır Germinal evreninde, bir türlü aydınlanamayan gökler de öyle. Paris Komünü’nün külleri hala sıcaktır çünkü Zola kalemi eline aldığında, kömürün karası elbette en çok kan kırmızısını yakışır. Yalnızca mekanlar ve imgelerle değil karakterlerle de sosyalist okumalar için ışıklar yakar okuruna. Rusya’dan gelen bir fırtına gibidir Souvarine, teoriden çok eyleme inanır, onun için yok etme tutkusu yaratıcı bir dürtüdür. Nihayetinde Souvarine, Zola’nın prizmasından geçmiş Mikhail Bakunin’dir, romanın anarşist nabzının can damarı. Baş karakterimiz Étienne ise sosyalisttir, revizyonların gücüne inanır. Ve sarkacın en ucunda da Rasseneur yer alır, Adam Smith’in yankılarıyla seslenir: Bırakınız yapsınlar! Bir adım geriye çekilince Germinal’in bu çağ yangınlarından yükselen tuvalinin anlattıkları daha da netleşir. Zola işçilerin ara sıra üstün geldikleri sınıf savaşımlarının tarihini anlatırken Komünist Manifesto’nun Avrupa’ya korku salan o heyulasının mirasını edebiyat tarihine natüralizmini taraflı hale getirmek pahasına kızıl-kara harflerle nakşeder. Bu evren-tuval elbette Marksist feminist bir gözlükle de okunmayı da gerektirir: Catherine’nin ve nice Montsou kadınının portrelerini Marx’ın Kapital’deki Viktoryen ahlakçı problematik kodları ile resmeder Zola. “Kaba kapitalist özgürlük” rüzgarında “feminenliğini kaybeden” kadınların “karakter yozlaşmaları” Kapital’in kadınların özgürleşmesi meselesine yaklaşımındaki ekonomik determinizme sıkışıp kalmış o gizli patriyarkal mirasçı doğasının ikircikli harabeleridir. Son tahlilde Zola, yolların çoklu doğasını doğrusuyla yanlışıyla bir klasik edebi yapı-dökümüne çevirir. Topraktan biten insanların, topraktan çatlayacak gelecek yüzyılların ürünleri için boy attığı Germinal bugün de hala Marksist okumalarla zihinlerimizi aydınlatmak için bir madenci fenerine selam verircesine soluk almaya devam ediyor. Ve Zola, kızıl ışığın Lucifer’i olarak sonsuzluğa karışıyor.

Daha önceki Germinal incelememi de kaçıranlar ve yeniden okumak isteyenler için aşağıya iliştiriyorum:

9 Beğeni

resim

İlk öncelikle bu kitap Uyumsuz serisinin yan kitabıdır. Yan kitapta, seride geçen Dört isimli karakterin aile hayatını, nasıl topluluğa geçtiğini ve nasıl toplulukta başarılı olduğunu okuyoruz. Serinin öncesini dördün gözünden anlattığı için seriyi okumadan yan kitabı okumak daha mantıklı geldi açıkcası.

Bu evrende bir tane şehir konu alınıyor bu şehirde fedakarlar, cesurlar, dostluklar, dürüstler ve bilgeler diye toplumlaşma mevcut. Bu toplulukta yer alan ebeveynlerin çocukları belli bir yaşa geldikleri zaman bir simülasyona giriyor ve çıkan sonuca göre topluluğunu seçiyor. Örneğin dostlukta olan biri çıkan sonuca göre bilgeliğe geçiyor.
Ana seride umarım neden böyle bir toplumlaşma gereği duyuldu, neden dış dünyadan bu kadar izole yaşıyorlar, dış dünya da hayat nasıl? Gibi soruları umarım cevap alabilirim. Aksi takdirde seri epeyce içe kapanık olacak gibi görünüyor.

Bu kitabın diline akıcı denileceğini düşünmüyorum. Dili oldukça basit. Hatta o kadar basit ki ilk 70 sayfa da filan epey tökezledim. Ben ne okuyorum dedim ciddi ciddi. Sanki bir liselinin günlüğüne hayatta yaşadığı olayları yazmış gibi o kadar basitti. Neyseki sonradan alışarak hızlıca okuyup bitirebildim.

Her neyse kısacası evren ilgi çekici ama yazar acaba kabuğun dışına çıkabilecek mi ya da kabuğunun içinde hapsolacak mı merak ediyorum. Umarım kabuğunun dışına çıkar da bende pişman olmam seriyi okuduğuma.

6 Beğeni

0000000699177-1

Triffidlerin Günü - John Wyndham

Kitabın yarısına geldim. Triffid denilen bitkinin bilinç sahibi olup, yürümeye başlaması ve insanlara zarar vermesiyle başlayan konu, Dünya’daki insanların büyük çoğunluğunun görme yetisini kaybetmesiyle devam etti.

Bir hayli ilginç bir kitap okuyacağınıza dair işaret veren bu olaylar, çok sıkıcı bir baş karakterin gözünden anlatılıyor ve hevesiniz kursağınızda kalıyor. Bakalım kitabın kalanı beni mutlu edecek mi? Şimdilik “Ben Efsaneyim” romanından ne kadar zevk aldıysam o kadar zevk aldım:

12 Beğeni

Kitap biraz sıkıcı, yani böyle bir konu daha güzel işlenebilirdi. Yine de kitabı bitirdiğimde okuduğuma oldukça memnun olmuştum. Sonlara doğru kitap beklenildiği kadar yükselmese de epey yükseliyor.

2 Beğeni


Emile Zola - Nasıl Ölünür

Ölüm üzerine sosyoekonomik bağlamdan yaklaşan beş öyküyü içeriyor bu kitap. Daha önce Emile Zola’dan Germinal’i okumuş ve çok beğenmiştim. Daha kısa bir şeyini okuma fırsatım oldu.

İlk öyküde bir aristokratın ölümü konu oluyor. Çok önemli görünen bu kişinin cenaze töreninde insanların ilgisiz olması oldukça önemliydi. Ama beni asıl etkileyen şey eşinin tutumuydu. Bu öyküden ölümün para ve itibar tanımadığı mesajını alabiliriz.

İkinci öyküde bir burjuvanın ölümü konu. Kocasından kalan serveti yiyip bitiren ve annelerinin payını da yiyebilmek için ölümünü bekleyen üç oğlanın durumu oldukça hoştu. Bu öyküden de, evlatların bile ölümü isteyebileceğiyle güzel bir noktaya değinilmiş.

Üçüncü öyküde bir esnafın ölümünü okuyoruz. Hayatı işinden ibaret olan bu hasta kadın doktorun tavsiye ettiği açık hava yürüyüşlerine çıkabilmek için 8 yıl daha çalışmak gibi bir hedefe sahip fakat ömrü buna yetmiyor. İş hırsının birinin gözünü bu kadar bürünmesi ilginç.

Dördüncü öyküde ise bir işçi ailesi konu. İş ve para bulamayıp çocuklarının gün gün ölümüne tanık olan bir aile. Oldukça üzücü bir öyküydü. Ailesinin ölüm sonrası tutumu da güzel bir ayrıntıydı.

Beşinci ve son öykünün konusu da bir çiftçi. Artık yaşlanmış olan bu çiftçi kendisinin ölümü pahasına evlatlarının çiftçiliğe devam etmesini istiyor.

Bu beş öykünün ortak özelliği ise ölümün kesinliği, ama ölen için. Yaşamaya devam edenler için ise öyle değil. Bence oldukça güzel bir öykü kitabıydı. Emile Zola okumaya devam.

8/10

14 Beğeni


John Fowles ile tanışma kitabım ki yazarın da ilk kitabı. Belirtmek isterim ki ilk kitabı olmasına rağmen aşırı usta bir kurgu ve yazım. Bu eseri psikolojik gerilim romanı olarak sınıflandırmak oldukça yanlış olur sebebi şudur, içinde yaşadığı Victorya dönemini anlatıyor ;dönem sanatından, sanatçılardan, müzikten oldukça içerik barındırıyor ve neredeyse her konuya parmak basıyor. Efsane ve mitlerden sıkça benzetme yapıyor içinde yaşattığı atmosfere. Bir solukta okuduğum, okurken o belirsizliği yaşadığım ve belirli bir alana hapsolmuşluğu hissettiğim kitaplardan biri.( Emile Zola/Germinal kitabı bu bahsime örnektir)

Kitap çoğumuzun bildiği üzere kelebek koleksiyoncu saplantılı aşığımız Ferdinand ile resim öğrencimiz Miranda’nın karmaşık ve zorunlu ilişkisini anlatıyor. Ferdinand’ın bahis ile sahip olduğu yüklü miktarda para ile başlıyor her şey ve Miranda’yı tabir-i caizse bir bülbül gibi kafese tıkması ile devam ediyor. Belirli bir bölüme kadar Ferd’in ağzından okuyoruz, sonrasında Miranda’nın kendi ağzından yazdığı günlüğe geçiyor sıra. En sevdiğim bölümler Miranda’nın günlük kısmı idi. Sebeptir ki çaresizliği okuyoruz en yakın ağızdan ve yaşadığı önceki hayata geri dönüşleri de tatlı ve hayat dersi vericiydi. Miranda’nın anlattığı aşk üzerinde notları ise en sevdiğim kısımlardan biri.

Yazarın bu iki ayrı karakter üzerinden birinci tekil yazımı oldukça hoşuma gitti. Karakterlerin kişilik özelliklerine göre cümle kullanımı belirgin ve güzeldi. Kurgu ve her detay,gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyor gibi hissettirdiği için yazarın kalemini kutluyorum. Sonu tahmin edilebilir bir şekilde bitmesi bende tatmin etmemezlik yapmadı aksine yazardan okumak memnuniyetimi arttırdı.

Gerilimi hissedemesemde -ki bu benim öznel bir düşüncemdir, benden daha hassas olabilecek insanların etkileneceklerini düşünüyorum- okurken zorunlu ilişkiyi ve psikolojik istismarı hissettim. Severek okudum desem biraz garip kaçacak sanırım :grimacing:

Ayrıntı yayınlarını seviyorum,kitabın başında yazar ve yazımlarından bahsederken, eserlerine ve yazarın kendisine ait önemli notlar/cümleler yer etmesinden dolayı ayrıca kutluyorum. Yazarın eserleri ve minik bir biyografi benim için her zaman tatmin edici olmuyor doğrusu.

Etkileyici bulduğum ve kurgusunu sevdiğim kitaplardan biri. Konusu ve karakter inandırıcılığı ile aklımda kalacak bir kitap, bir yazar. John Fowles okumaya devam edeceğim.
7/10

18 Beğeni

Son dönemde burayı fazlaca aksatıyorum, farkındayım. Okuduğum ve yorumlamayı düşündüğüm kitap sayısı baya olmuş ama yazmamışım bir şeyler. En azından aralarından beğendiklerim hakkında birkaç değerlendirmede bulunayım;

Görünmez Kentler

İtalo Calvino’dan daha önce Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabını okumuştum, hem tanrısal anlatımla hem 2. şahıs anlatımla, pek çok değişik yöntemi harmanlayarak ilginç bir kitap ortaya çıkarmıştı yazarımız. Hem sevmiştim hem sevmemiştim diyebilirim… Görünmez Kentler’e de ilk başladığımda ara ara okurum diyordum, başlangıçta kurguya giremedim, neler anlatıyor anlamadım ama ikinci bölüme başladığımda elimden bırakamamaya başladım; ilk bölümü de hemen tekrar okudum tabii. Marco Polo ve Kubilay Han’ın hayali yolculuğu içerisinde kayboldum resmen. Her kent çok güzel tasarlanmış, hayal gücüne hayran kalmamak elde değil. Bazen zor oluyor kafada canlandırmak kentleri ama hiç aklımdan çıkmayacak kentler de oldu. İnternette de çizimleri var, iyice kayboldum kentlerinde Calvino’nun. Tarz olarak Dino Buzzati’yi hatırlattı bana, İtalo Calvino bu kitabından sonra favori yazarlarım arasına katıldı kesinlikle.

Muhafızlar! Muhafızlar!

Diskdünya serisinde en beğendiğim alt grup sanırım Bekçiler olacak. Diskdünya serisinden Mort, Eşit Haklar, Büyünün Rengi ve Fantastik Işık kitaplarını da okumuştum daha önce ama en beğendiğim bu kitap oldu. Oldukça akıcı ve eğlenceli bir kitap, hatta eğlence seviyesi olarak Diskdünya seviyesinin bile üzerindeydi. Havuç, Sam Vibes, Colon, Nobby… Hepsine bayıldım gerçekten. Başlangıçtaki toplantı yerini arama, parola vs muhabbetine hala gülüyorum düşündükçe. Ayrıca aksiyon seviyesi de çokça fazlaydı. Çok keyif alarak okudum. Diskdünya’yı da bu kitabı da herkese tavsiye ediyorum. :slight_smile:

Mevki Uygarlığı

Metis Bilimkurgu serisi baya başarılı bir seriymiş, keşke tekrardan kavuşabilsek yeni baskılarla bu eserlere. Daha önce Ve Sonra Hiç Kalmadı kitabını okumuş ve çok beğenmiştim, bu kitap da çok başarılı bir kitaptı. Başlangıçta neler olduğunu anlamak zor ama hemen içine alıyor kitap sizi. Tabii saçma diyebileceğimiz yerler var, kurguda açıklar da var ama genel olarak başarılı bir hikaye. Adeta bir miktar Kaplan Kaplan, bir tutam Azınlık Raporu, biraz Arınma Gecesi karışımı gibi. Yani konuyu ve kurguyu çok iyi tasarlamış yazar ama yüzeysel kalmış anlatım biraz. Kısaca sevdim, başarılı buldum ama kısa olmasına da kızdım.

Eskici Ve Oğulları

Orhan Kemal daha önce okumamıştım (benim ayıbım) ve biraz da soğuk bakıyordum ancak toplumcu gerçekçi türünde çok başarılı bir yazarımız olduğunu görmüş oldum. Okuduğum ve çok sevdiğim bir kitaba benzediğini okumuştum bir yerde (ki ortak noktaları vardı fazlaca kabul, o nedenle hangi kitap olduğunu söylemeyeceğim), bu nedenle başta biraz zorlandım okurken, neler olacağını tahmin edebiliyorum diye düşünüyordum. Kitap ilerledikçe daha fazla içine girdim kitabın ve aslında kurgunun diğer kitapla aynı/benzer olmadığını anladım. Tabii bu durum da okuma isteğimi artırdı, ilk yarısını okuduğum hızın iki üç katı hızla okudum kalanını. Kitabı da yazarı da sevdim kısaca. Edebiyatımızda özel bir yeri olmasını da anladım bitirince. Tüm edebiyat sevenlere tavsiye ederim.

Hepinize keyifli okumalar dilerim.

32 Beğeni

Son zamanlarda okuduğum kitaplardan kısa kısa bahsetmek istiyorum.

images (17)

Conan Doyle polisiye türünde olduğu kadar korku, gerilim türünde de bir usta olduğunu kanıtlıyor bu kitapla. Öykülerin çoğunu sevdim. Öyküler korku adına pek orijinallik içermese de eli yüzü düzgün, akıcı ve yer yer sürprizli olmaları dolayısıyla okunmayı hak ediyorlar.

images (3)

Rıhtım’da bu kitabı okumayan az kişi vardır sanırım. Ben de sonunda okudum. Birçok kişi gibi kitabı beğendim. Kitap kısa olmasına rağmen oldukça etkileyici. Yazarın tasvir ettiği cehennem türü oldukça dehşet verici. Sonsuzluk, özellikle tekdüze bir sonsuzluk düşüncesi bile büyük bir ıstırap

21 Beğeni

Kısa Bir Cehennem Ziyareti’ni okumaya ilk başladığımda aha dedim mizahmış bu, öyle korkunç bir şey yok dedim ama sonradan işin rengi değişti :smiley:

5 Beğeni

Kesinlikle ilk sayfalarda ben de mizahi, düz bir kitap okuyacağım izlenimini aldım. Kitap ilerledikçe şaşkınlığım arttı ve yazarın hayal gücüne, anlatımına saygı duydum. Bu sene okuduğum en iyi kitaplar arasına girdi. Kısa ama çok etkili bir kitap. :smile:

8 Beğeni

Ahmet Midhat Efendi - Müşahedat bitti.

müşahedatahmetmidhatefendi

Bir zamanlar alınıp okunmadan kutular içine konularak unuttuğum ve bahar temizliği ile tekrar ele alıp şimdi bitirdiğim diğer bir roman daha. Bendeki MEB Yayınları’ nın 2003’ te bastığı ve benim 2006’ da satın aldığım ve 2021’ de okuduğum kopyası. :slight_smile:

Roman modern tarzda yazılan ilk yerli roman, ilk natüralist romanımız(Nabizade Nazım’ ın Karabibik hikayesiyle beraber), roman tekniği ve üslubu açısından farklı ve ilk.

Roman’ ın kişilerinin genelde o devirdeki gayrimüslim Ermenilerden olması ve hayatlarından ve yaşayışlarından gerçek kesitler sunması romanı farklı kılan özelliklerden(Müşahedat’ ın kelime anlamının gözlemler olması). Ahmet Midhat Efendi kendisini de romanına önemli bir karakter olarak eklemiştir. Ayrıca tüm bunların dışında bu romanı özel kılan şeyse anlatım tekniğidir: Romanın konusunun bir romanın yazılışı olması, roman kişilerinin yazılacak romana müdahelelerde bulunması ve gelişen olaylar.

Konusu da kısaca şöyle: Ahmet Midhat Efendi(romanda da gerçek hayattaki gibi yazar ve gazetecidir) Şirketi Hayriyye vapurunda erkekler kamarasında birisi yaşlı ikisi genç üç hanımla karşılaşır. Onlara yanlış yerde olduklarını söyler, onlar kabul etmezler ve biraz tartışırlar. Daha sonra hanımlar aralarında bir konu hakkında Fransızca konuşurlar ve A. M. Efendi dinler ve konu ilgisini çeker. Biraz sonra genç hanımlardan birisi yerinden kalkarak kamaranın dışında genç bir adamı tokatlar. Bu olaylardan sonra A. M. Efendi bu hanımların aralarında konuştukları konunun romanını yazmaya karar verir ve takip ederek kadınlarla tanışır. Daha sonra hem romanın yazım sürecini ve kadınların hikayesini okuruz.

Bendeki kitap sadeleştirilerek yazılmış fakat buna rağmen Osmanlı Türkçesi’ ne ait pek çok kelime barındırıyor. Bu sorun da en arka sayfalardaki sözlükle giderilmeye çalışılmış. Bu durum okumayı yavaşlatmıyor. Akıcı bir dili olduğu söylenebilir. Ve tabii tüm bunlar benim elimdeki baskıya nispetle söylenmiş açıklamalar. Yeni baskılarda nasıl bilmiyorum.

Sonuç olarak modern Türk romanı okumaya başlamak için başlangıç kitaplarından.

12 Beğeni

Uzun bir aradan sonra Vakıf’ın Sınırı ile yola devam ediyoruz.

Öncelikle 4. kitabın şu ana kadar en iyi kitap olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar daha sonra seriyi devam ettirmek adına yazılmış olsa da seriye çok fazla derinlik katmış. İlk 3 kitapta bazı yerler havada kalmış diyenler bu kitapla birçok şeyi yerine oturtacaktır.

Isaac Asimov’un en beğendiğim yönü o basit ve sade anlatımıdır. Bu kitabında da ne kadar gizem ve karmaşık olaylar yer alsa da öyle güzel anlatıyor ki hayran olmamak elde değil. Ayrıca uzay ve diğer uzaysal nesneler hakkındaki bilgileri de adeta bir öğretmenmiş gibi mükemmel bir şekilde sunuyor.

Velhasıl sizi her bölümüyle şaşırtacak ve düşündürmeye itecek bir devam kitabıydı. Ertelemeyiniz lütfen. :slight_smile:

10/10

33 Beğeni

download

Joe Abercrombie - Kralların Son Çaresi bitti.

Kadim Kanunlar seri olarak fena değildi ama beklentilerimi karşılamadı.

İlk olarak seri Grimdark olarak geçiyor ama okuduğum kitapların hiçbir yerinde ne karanlık gördüm ne de umutsuzluk sadece apaçık bir yalınlık vardı. Bir karakter mi ölüyor, herkes acısını içinde yaşıyor “Toprağa geri döndü.” deniyor ve karakter unutuluyor. Seriyi diğer serilerden ayıran en önemli özellik bu “yalınlık” ama aynı zamanda benim hikayenin içine yeterince girmemi engelledi.

İkinci olarak seri fantastik olarak geçiyor ama fantezi asla ana unsur olmuyor. Büyü hikayenin geneline yayılmıyor. Bu yüzden bu seriyi “fantastik” okumak için okuyacaklara önermem. Serinin bu yönünü de sevmedim.

Üçüncü olarak seride karakter gelişimi yok. İlk kitabın başında karakterler neyse son kitabın sonunda da o oluyorlar. Yazar belki okuyucuya böylesinin daha gerçekçi geleceğini düşünmüş olabilir ama yaşanan onca olaydan sonra karakterlerin kişiliklerinin hiç değişmemesi bana rahatsız edici geldi.

Özet: Öncelikli kriterleriniz serinin fantastik, grimdark olmasıysa okumayın. Onun dışında tavsiye ederim ama çok fazla değil.

Puanım 6/10

20 Beğeni

Farseer okuduktan sonra Kadim Kanunlar serisinin grimdarklığını ben de bir süre sorguladım.

3 Beğeni

Deli Zamanlar/Sevinç Çokum

Kitap 27 Mayıs sonrası Türkiyesinde yaşayan üniversiteli bir genç kızın çıktığı bir yürüyüş sırasında düşündüklerini anlatıyor. Bu düşünceler sayesinde biz de onun hayatını okuyoruz bir nevi. DP’de Gençlik Kollarının başkanlığını yapıyor. Yazar bu sayede bize parti kültürünü anlatıyor. Kim ne istiyor, kim bir şey istiyor gibi görünürken başka şeylerin peşinde gibi gibi…Bir de Aypare var. Avukat ve karakterimizin en yakın arkadaşı. Tam bir idealist kadın. Fakat yine de içindeki fırtınalar dinmiyor. ‘Kadın olmayı’ deştikçe deşiyor.
Kitabı bitirdikten sonra ana karakterin adını düşündüm ama bulamadım. Sanırım hiç anılmadı. Bir kitabın içinde kendi hayatımdan bir şeyler bulunca çok mutlu oluyorum. Bu kitap da öyleydi. Bir de fakülteyi ne kadar çok özlediğimi fark ettim.

11 Beğeni

Grimdarklığı karakterlerin değişememesi ile zaten.

Logen değişmek istiyor. Dünyayı dolaşıyor, ilişkiye girmeyi deniyor ama başladığı yere geri dönüyor. Son sahnesi ilk sahnesiyle aynı.

Glokta olduğu kötü insan için bahaneler üreten biri. Serinin sonunda bu işkenceci hem güzel kızı kapıyor hem de ülkenin bir anlamda yöneticisi oluyor. Yani kazanan bir kötü.

Jezal en büyük değişimi geçiren karakter. Şımarık züppeden çıkıp iyi birine dönüşüyor, ama hem aşkını kaybediyor hem de kukla bir kral oluyor. Yani iyi birine dönüşen ve cezalandırılan bir karakter.

Ferro zaten değişmek istemiyor. Kindar başlayıp kindar bitiyor. Tek derdi acı çektirmek, intihar bombacısı zihiyetinde birisi.

Beyaz ise direkt kötü. İnsan canını umursamayan, ulusları kontrol eden, tek derdi kendisi olan birisi. Beyaz’ın karakterinin değişmesi için bir sebep yok. Tek değişim okuyucunun Beyaz’ı nasıl gördüğü.

Şimdi 5 ana karakterden 4’ü kötü ve iyi olan da cezalandırılıyor. West ve kuzeydeki ekip gibi yan karakterlerin başına gelenleri saymıyorum bile. Grimdark değil de ne?

7 Beğeni

Araya kaynamışken damlatayım; ben grimdark olup olmadığını değil, grimdark seviyesini sorguladım. Farseer serisi beni sanırım birazcık sarsmış olabilir.

1 Beğeni