Arsene Lupin’i Storytel’de görünce denemek istedim hemen. Konusunu biliyordum ama kitabını okumamıştım. Kitap, Umut Tabak seslendirmesi, kendisi en çok Kurtlar Vadisi dizisinde Polat Alemdar’ı seslendirmesiyle tanınır. İşini mükemmel yapan ses sanatçılarından birisi ancak daha önce Storytel’de dinlememiştim. Dinleyip de hayran olduktan sonra hemen başka neler seslendirmiş diye baktığım ikinci kişi oldu (ilki Murat Eken). Bu sayede yani seslendiren üzerinden arama yaparak hiç aklımda olmayan farklı yazarlar ile tanışmış da oluyorum.
Kitap küçük öykülerden oluşuyor (bilsem başlamazdım sanırım). Kronolojik bir sırada da değiller, bazen günümüze geliyor bazen de geçmişe gidiyor. Hepsini sevdim diyemem ama 3-4 tanesini dinlemek keyifliydi, bende ilgi uyandırdı. Birkaç tanesi ise sıkıcıydı.
İlginç olan, “acaba Lupin ile Sherlock karşı karşıya gelse kim kazanır” diye düşünürken, kitapta karşıma Sherlock çıktı. Hatta ikinci kitabın adı da Lupin vs. Sherlock imiş. Böyle hoş bir tesadüf oldu. Karşılaşmayı da sanırım hangi karakterin yazarı yazıyorsa o kazanır.
Kitabı dinlerken “sonu belli olan şeyleri neden okur / izleriz ki” diye düşündüm. Sanırım bu tür bir kitap ya da filmde sonuçla değil de yolculuğun kendisi eğlenceli / ilginç oluyor. Yoksa “mutlu son” ile biteceğini bildiğimiz aksiyon filmlerinin hiçbirini izlemememiz gerekirdi. Lupin’i de yakalanmayacağını veya kurtulacağını bile bile okumamızın sebebi de süreçte ona hem fiziksel hem de mental olarak eşlik etmek olsa gerek. Sizin farklı fikirleriniz varsa okumayı çok isterim.
Bir Salinger hayranı olarak en az 5 defa okumuşumdur Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı.
Sizin yazdıklarınızı düşününce içimden şu geçti; “Keşke şimdiye kadar okumamış olsaydım da, şimdi ilk defa okuyor olsaydım.” İlk okuyuştaki büyülenme başka oluyor ama yine de her seferinde güçlü, içten, eğlenceli ve duygulu gelir bana bu kitap.
Öykü yazan biri olarak da oldukça kıskandırır beni Salinger. Bütün kitaplarını da, hayata karşı tavrını da çok severim.
Şu sesli kitap uygulamalarına girdiğimden beri daha önceden pek de ilgimi çekmemiş, çok satan kitapları dinlemeye başladım. Sırf kitap dinlemek için yürüyüşe çıkıyorum.
Kendine Ait Bir Oda
Ne kadar dolu dolu bir kitaptı. Şakaya vuracağım. Tam 1001 kitap hesabı açıp tüm kitabı baştan sona tek tek alıntı olarak girmelik Woolf’un düşüncelerini okumak lazımmış.
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
Şimdi, “Kardeşim, bu ne kalitesiz bir yorumdur.” diyeceksiniz ama bende durum bu. Adam “Ölücem” diye ağladı ağladı durdu. Başında adalet olmazsa, ortalığı kaos götürüyorsa istediğin kadar ağla, bişey bişey başın bişeysini bişey çeker. Neydi o atasözü? Eminim ki o dönemde başının temiz bir şekilde vurulmasından daha kötü durumlara maruz kalanlar vardır. Kitabın sonuna doğru artık şu adamı infaz etseler de sızlanması son bulsa dedim kendi kendime.
Evet bu kalitesiz yorumumun varoluş sebebinin, dönemin korkutuculuğunun etkisi altında olmayışımdan ve okunacak bir eser olarak da zaman içerisinde bu tür eserlerden bolca gördüğümden ötürü olduğunu düşünüyorum. Modern tüketici olarak infaz mahkumunun havalı haraketler yapacağı beklentisindeydim. Ayrıca önsöz hikayeden daha iyidi.
Ha bir de, idamın yasaklı olması gerektiğinin iyi bir kanıtı.
Cradle okuduğum kitaplar arasında pace’i en hızlı olanlardan birisi, belki de en hızlısı. Daha ilk sayfalardan beşinci vitese takıyor ve sonuna kadar böyle devam ediyor, tıpkı ralli gibi. Ancak bu kitap vitesi 5’ten 2’ye düşürmüş. Çok hızlı bir yolculukta verilen bir mola gibi geldi bana.
Her zaman Lindon’ın ailesiyle ne zaman tekrar karşılaşacağını düşünürdüm (Lindon da düşünüyordu), kısmet bu kitabaymış. Yine de sen git o kadar çalış, deli yerlere yüksel, seni Badge’den dolayı hala Unsouled zannetsinler. Acıdım adama.
O kadar Lord savaşlarından sonra olaylar Jade savaşlarına dönüşünce ilk yüzde 70 bir tık sıkıcı gelse de, Dreadgod kısmı ve umutsuzluk hissini aktarması kısmında başarılı olduğunu kabul ediyorum.
Nasıl sekizinci kitap en sevdiğim kitap olduysa, bu kitap da seride en sevmediğim kitap oldu (sevmediğim değil de en az sevdiğim diyelim). Yine de yazara hakkını vermek lazım, sanırım onun da “dinlenmeye, soluklanmaya” ihtiyacı var.
Bu arada kitapta LoTR kitaplarına iki referans vardı. Birisi Daruman (ne kadar da yaratıcı bir referans), diğeri de Bloopers kısmında Legolas’ın replikleri. Bir sürü başka referans da vardır kesin ama ben bunları pek yakalayamıyorum (LoTR kör göze parmak sokarcasına olduğu için ben bile fark ettim).
Serinin onuncu kitabının ismi Reaper. İsminden de anlaşılacağı üzere büyük ihtimalle Ozriel ve Abidan üzerine olacak gibi. Tabii yukarıda da işler karıştığın için merak etmekteyiz. Umarım en kısa sürede gelir onuncu kitap.
Bolca Kierkegaard dolu bir kitap. Bu da benim için +1 oluyor zaten. Kierkegaard en sevdiğim ve birçok açıdan kendimi en yakın gördüğüm filozoflardandır. Kitabımızdaki ana karakter de kendini Kierkegaard’a çok yakın görüyor, bu açıdan çok hoşuma gitti bu kitap.
Kitabı okumadan önce Kierkegaard bilmek faydalı olabilir ama bilmiyorsanız sorun yok ana karakterle beraber siz de öğrenirsiniz. Ana karakterimiz Laurence “Tubby” Passmore oldukça ünlü bir sitcomun senaristidir. Onun gözünden, yazdığı bu günlükten aileye, yalnızlığa, varoluşa, cinselliğe, dine, ahlağa ve daha bir çok konuya bakıyoruz. Passmore bu günlüğü psikiyatrının ya da onu deyimiyle deli doktorununun tavsiyesi üzerine yazıyor. Fakat onun terapisi sadece bununla sınırlı değil, haftanın her günü farklı terapiler de alıyor. Mutlu bir evliliği olduğunu zanneden bu adamın zihinsel olarak geçirdiği değişimi onun sayfalarından ve iş arkadaşlarının, karısının gözünden okuyoruz ara ara. Kah Kierkegaard’ın peşinden, yinelmeyi keşfedebilmek için Kopenhag’a gidiyor, kah ilk aşkını bulabilmek için İspanya’ya Santiago Hac Yoluna gidiyor.
Oldukça keyifli ve benim için yeni bir okumaydı. Kierkegaard hakkında da ilginç şeyler öğrendim. Mesela onun da kifoskolyozu varmış. Yazara devam ederim belki.
Ayfer Tunç’un Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura adlı kitabı var elimde okuyacağım, Etrafımda hep çok iyi bir yazar diye yorumlar görüyorum ama kitaplarının kapakları ve isimleri bende büyük önyargı oluşturmuştu ilk başta. Wattpad kitabı gibi isimleri hep.
Elinizde olan kitaplar hakkında bir fikrim yok ama okuduklarım kadarıyla oldukça güçlü bir kalemi var. Kapak tasarımı Can yayınevi ile alakalı biraz da, ben çok rahatsız olmuyorum. Yeşil Peri Gecesi başlığı, uzaktan tabir ettiğiniz gibi “watpadd” tarzı olabilir ama içerisinde yer alan anlamı ile harika. Ön yargınız kırılır umarım
Vov! Ne hoş kitaptı be. Kitap hakkında çokca güzel his ve düşüncem var. Şu an için en baskını Müstecaplıoğlu ile tanışmanın verdiği mutluluk. Daha da radarımdan kaçırmam.
Barış Beyin, yazım aşamasında ilham almak için illüstrasyonlara ve konsept resimlere baktığına yemin edebilirim. Çünkü kitap boyunca bugüne kadar neler gördüysem hepsi gözümün önünden geçti. Gayet keyifliydi.
Barış Bey, kitabındaki hikayeden sonra Kayıp Rıhtım ruhlarının gazabına uğradı mı acaba ? Huysuz hayaletler olmuşuz, görüyor musunuz siz şu işi?
En beğendiğim hikaye sanırım ilki yani “Empatan” oldu. Kitap bilimkurgu, fantastik ve araf (?) temalarıyla üç bölüme ayrılıyordu. Genel olarak bilimkurgu öykülerini diğerlerine göre daha başarılı buldum. Yazarın fantastiğe bakışı beni biraz şaşırttı, iki hikayede “1984” hissi aldım. Afalladım. Beklentim bu yönde değildi.
Yazarın üretkenliğine hayran oldum. Tüm hikayeler, evrenlerine dair küçük detaylarla süslenmişti. Bu durum hikayelerin derin ve geniş hissettirmesini sağlıyor. Hep daha fazlası var diyorsunuz.
Ben yorumda da belirttiğim üzere bu kitabı “mola kitabı” olarak görüyorum (yine de en az sevdiğim kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor). Zaten Wintersteel’ı aşacak bir kitap yazabilmesi için Lindon’ın Tanrıya dönüşmesi gerekirdi heralde.
Tamamen katılıyorum. Burada kişisel gelişimden çok plot’a dair şeyler okuduk, onun da hatırı var.
Kitap puanım 7/10. Seri puanım 8/10.
Seriyi çok beğendiğim; özgünlük ve evren atmosferini okucuya hissettirme konusunda müthiş başarılı bir seri olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle de fantastik sever her kişinin kesinlikle Witcher serisini okumasını tavsiye ediyorum.
Serinin güçlü yanları:
Olay örgüsünün sadece karakterlerle sınırla kalmayıp tüm evreni kapsaması ve bu nedenle fantastiklikten ödün vermeden gerçekçi olmayı başarabilmesi.
Savaşın, vahşetin ve açgözlülüğün “kötülüğünü” okuyucuya duygu yüklü ama gerçekçi şekilde aktarabilmesi.
Serinin zayıf yanları:
Yazarın kök hikaye kurgusunu (Kadim Kan) hikaye geneline pek yedirememesi. Ciri’nin bir karakter olarak var olması ama doğru düzgün bir işlevden yoksun olması.
Karakterlerin seçimlerinin sürekli kader, yazgı gibi kavramlara atfedilmesi.
Kitap, tarihçi Yuval Noah Harari’nin beş bölüm altında topladığı 21. yüzyılla ilgili 21 denemeyi içeriyor.
İlk bölüm robotların yaratacağı işsizlik dalgası, big data, kararlarına başvurduğumuz algoritmalar, teknoloji mahremiyeti ve bu yeni sorunlar karşısında insanların liberalizme güveninin neden sarsıldığını açıklıyor.
İkinci bölüm ise dünya siyaseti üzerine. Küreselleşme artık bir hayal mi? Din ve milliyetçiliğin rolü ne olacak?
Üçüncü bölüm terörün etkisini ve üçüncü dünya savaşının ne kadar olası olduğunu tartışarak başlayıp dogmatik dinleri eleştirmeye atlıyor. Tema olarak biraz dağınık buldum.
Dördüncü ve beşinci bölümler ise dünyayı ne kadar bildiğimiz, daha iyi bilmemiz için yapabileceklerimiz, yeni yüzyılda akıl sağlığımız ve hayattan çıkarabileceğimiz anlamla ilgili.
Ben olsam kitaba 21 Ders değil de 21 Mesele veya 21 Sorun derdim. Çünkü yazarın girişte belirttiği üzere amaç çözümler sunmaktan ziyade sorunlardan haberdar etmek ve sorunların üzerinde düşündürmek. Bazı konuları fazla üstünkörü anlattığını düşünsem de, yakın geleceğin sorunlarıyla tanışmak isteyenler için iyi bir özet kitabı olmuş.
Seksenli yıllarda yaşayan devrimci insanların hayatlarını konu edinen 9 kısa hikayeden oluşuyor. Süresinden öykü kitabı olduğunu tahmin etmiştim ama Umut Tabak hatırına dinledim. Yine harika bir iş çıkarmış Tabak.
Bu sefer öyküleri sevdiğimi itiraf edeyim zira tam benim istediğim türdeydi, yani insanların yaşamlarını anlatıp, geçmişlerine ışık tutuyordu. En çok “Pezevenk” isimli öyküsünü beğendim. Bununla birlikte böyle polisiye bir kitap beklentisi ile okunmaması gerekiyor çünkü standart Ahmet Ümit kitaplarından çok farklı. Devrimci insanların hayatlarına göz atmak isteyen, yaşamlarından bir kesit bile olsa görmek isteyen varsa tavsiye ediyorum.
F. Scott Fitzgerald - Muhteşem Gatsby
Kült kitapları okumaya devam ediyorum. Bu kitaba da biraz fazla beklenti ile başladım sanırım. Bir çoklarının Çavdar Tarlasında Çocuklar’da yaşadığı duyguyu ben bu kitapta yaşadım. Öncelikle kitabın dili çok kopuk. 170 sayfa falan, bir günde okurdum normalde ben böyle eserleri, ama kitapta zaman, mekan, kişiler o kadar karışık ki, ne oluyor, kim kimden bahsediyor anlayamıyoruz. Kitabın ilk bölümünde kitabın anlatıcısının Gatsby’nin kendisi olduğunu zannettim. Kitabın sonunda da kimin öldüğünü anlayamadım bir süre. İnanır mısınız, hiç sevmediğim Survivor’ın finali varmış, kitap bitsin de ona izlemeye gideyim diye düşünmeye başlamıştım.
Kitapta gizemli bir milyoner olan Gatsby’nin yan komşusundan dinliyoruz öyküyü. Gatsby evinde partiler veren bir adam. Fakat asıl amacı eski aşkını bulabilmek. Kitaptaki en güzel yanlardan biri de dönemini falan yansıtması sanırım. Oldukça güzel pasajlar vardı içinde.
Fitzgerald’ın daha güzel eserleri vardır bence, onlara şans vereceğim. Gatsby’nin filmine de bakarım, ama bu kadar kopuksa maalesef dayanamam.
6/10
Yazılış sırasına göre altıncı, kronolojik sıraya göre ise ilk kitap olan Vakıf Kurulurken’i nihayet bitirdim. Her şeyden önce yazılış sırasına göre okumuş olsam da diğer kitaplardan aldığım zevmi aldım diyebilirim.
Vakıf Kurulurken sizlerin de bildiği gibi Hari Seldon’ı ve onun inşa ettiği psikotarih bilimini her şeyiyle anlatan muhteşem bir kitap. Vakıf’ın Sınırı ve sonraki kitapta zevkle okuduğumuz ilk dünya arayışına bu kitapta da rastlıyoruz. Ama bundan daha önemli bir şey var mı diye sorarsanız okumanızı öneririm. Vakıf’ın nasıl bir hikayesi olduğunu bu kitapla daha iyi anlayacaksınız.
Sıradaki kitap geç geleceği için araya başka bir kitap sıkıştırmaya karar verdim. Kitaba puanım 10/10
Kitap, binlerce yıl sonrasında geçiyor. Yaşadığımız gezegen olan dünyanın ismi artık urth olmuş. Anlatılanlardan anladığım kadarıyla insanlık bilimde, teknolojide çok gelişmiş ancak salgından mıdır savaşlardan mıdır bilmiyorum bu teknolojiyi, bilimi bir nebze unutmuşlar.
Bundan sonra spoiler’lı eleştiri var.
Bu kitapta geçen evrendeki şu anki zaman diliminden önceki yıllarda insanlık yıldızlar arası yolculuk yapabiliyorlarmış o halde başka gezegenlerde de insanlar vardır diye insan düşünüyor. O halde bu kişiler neden teknolojide geride kaldı? Bu insanlarla iletişimi neden kesti akıllarda bir sürü soru işareti var. Kitap bana çok absürt geldi. Kimileri atla seyahat ediyor ama tepelerinden şu anki mevcut olan uçak sisteminden daha gelişmiş bir teknolojiden uçak geçiyor. Hatta kitabın ana karakteri olan Severian bir yerdeyken tepesinden kanatlı uçak geçiyor. bu durumu küçümsüyor ve şunu diyor: Daha insanlar o zamanlar da uçakların kanatsız uçabileceğini akıl edememişler. Yani ben anlamadım bu evreni kılıç kullanan ata binen bir kişi nasıl bunu diyebilir? Uçağı geçtim birde zırhlı araçlar var bunlar nasıl araçlar bilinmiyor. Her neyse. Yazım kısmında gelecek olursakta ilk 100 sayfa da kitabın yazım dilini berbat buldum. Bi anda Severian ( Kitabı Severian’ın kaleminden okuyoruz) başına gelen olayları pat diye değiştiriyor. Mesela bir adamın hayatını kurtarma olayından sonra bir anda gördüğü rüyayı anlatmaya başlıyor. Neyse ki sonlara doğru yazarın kalemi güzel hoş gelmeye başladı yoksa bu kitap bitmezdi.
Son olarak bu kitapta ana karakterimizi çok zayıf buldum. Yeterince uyanık değil. Bu kitaba başlamadan önce ben işkenceceleri herkesi pata küte mahveden herkesin onlardan korktuğu bir lonca zannederdim. Ama çiçekli kapışmada hayal kırıklığına uğradım.
Diyeceklerim bu kadar kitapta çok fazla bilinmezlik var. Yani bu kitabı bitirdikten sonra bizim bildiğimiz sadece okyanustan bir bardak suya eş değer.