Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)


Farabi - İdeal Devlet
Farabi’nin orijinal adı Medinet’ül Fazıla olan İdeal Devlet kitabı 10. yüzyılda yazılmış. Bu baskının çevirisi de felsefe tarihi konusunda ülkemizdeki en değerli isimlerden biri olan Ahmet Arslan tarafından yapılmış. Oldukça sağlam yani.

Kitaba gelirsek, kitap ideal devletten fazlasını içeriyor. Öncelikle İlk Olan’dan, yani Allah’tan başlıyor ve ardından on olan daha sayıyor. Bunlar gök üstü cisimler, ardından göksel cisimlere sıra geliyor. Gök üstü cisimler maddi olmayan ve İlk Olan hariç her biri birbirini gerektiren cisimler. Göksel cisimler ise maddi olan parçalara ayrılabilen, zıtlıkları olan cisimler. Allah’ın neden eşsiz ve ilk olduğunu kanıtlamak için yapılan bir sınıflandırma bu. Hemen ardından göksel cisimlerle astronomiye geçiyor. Günümüz için yanlış ve ilkel noktaları olsa da dönemi için değerli gözlemler var içinde. Bundan sonra ise vücuda değiniyor. Vücutta amir, memur ve işçi organlar olduğundan, vücudun merkezinin kalp, onun yardımcısının beyin, ve diğer organların da amir-memur ilişkisi içerisinde sıralanmasına değiniyor. İşte Farabi için ideal devlet bir vücut gibi yapılanmış devlettir. Herkesin görevleri ve derecesi bellidir. Farabi ideal topluma değinmesinin dışında ideal olmayan toplum biçimlerine de değiniyor. Platoncu devlet yani.

Okuması benim için çok zor olmadı çünkü Platon ve Aristo’ya hakimim. Dili ağır değil ama ilk 100 sayfa oldukça karışık konulardan bahsediyor. Çeviri akıcı ve aynı şekilde çok güzel dipnotlara ve bir önsöze sahip.

Siyaset felsefesi okumaları yapan kişilerin atlamaması gerektiğini düşündüğüm bir kitap. Zihin açıcı ve düşündürücü.
8/10

18 Beğeni

Aslında bu seri tek kitabın 5 kitaba bölünmüş hali diye biliyorum ben o yüzden sorular cevaplanmamış olabilir.

Olabilir. Kitabın başındaki önsözde de Neil Gaiman, Gene Wolf bilinmeyen topraklarda haritalarla geri dönüyor tabirini kullanmıştı.

1 Beğeni

kirpinin zarafeti - Murıel Barbery

Hoş geldiniz.

Sadece hangi kitabı okuduğunuz yerine, kitapla ilgili görüşlerinizi de yazarsanız diğer üyeler de yazdıklarınızdan faydalanabilir (başlık yanıltıcı olabiliyor farkındayım ama bu şekilde kullanıyoruz bu konuyu).

4 Beğeni

Kasırga Partisi - Klas Östergren (Alfa Kitap)

Forumda çok fazla okunduğuna rastlamadım. Hatta alındığına da rastlamadım. Bu yüzden özellikle bir şeyler yazmak istedim. Belki düşünenler ama karar veremeyenler vardır.

Hikaye garip bir şekilde ilerliyor. Geçmiş, gelecek, şimdiki zaman, çok geçmiş zaman, az gelmiş zaman gibisinden ilerleyerek hikayeyi takip etmek bazen zorlaşıyor çünkü bir sonraki paragrafta başka bir zamanda okumaya başlıyorsunuz. Olaylar anlatılırken gittikçe açıldığından bazen ana hikaye nerede kalmıştı kopabiliyor. Hani bazı hikayeler vardır; sonunu bilirsiniz, olayı da az çok bilirsiniz ama anlamak için en başından başlamak gerekir ve en başı da çok alakasızdır. Böyle bir durum var.

Kitabı üçe bölecek olursak ilk bölüm tamamen sıradan kıyamet sonrası sıcak bir iklimle kavrulan dünyayı anlatıyor. Diğer mevsimler yok. Bilinen dünya yerler bir olmuş ama teknoloji yine de var fakat dünya artık çürümüş bir halde. Hiçbir şey tam olarak doğru çalışmıyor.

İkinci bölüm bir anda Loki’nin hikayesine dönüşüyor. Tanrıların toplandığı bir yemeğin Kasırga Partisi’ne nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Burada çok gereksiz uzunlukta yerler var.

Henüz hikaye nasıl sonlanacak bilemiyorum. Bitirince düzenlerim fakat sonu güzel bitmezse o kadar da çok iyi bir kitap diyemem. Yer yer çok sıkıldım. Fazla laf kalabalığı var. Dünya zaten durağan ve sıkıcı. Ana öykü bir daktilo tamircisinin hikayesini anlatıyor.

Mitoloji derseniz var, post-apokaliptik derseniz var, gizem derseniz var ama durağan. Bu tarz kitapları sevenler için atıştırmalık denilebilir ama çok bir şey sunmuyor.

Ekleme: Kitabı bitirdim. Ehimsi bir kitap olarak başladı ve öyle de bitti. Sevginin gücü, tazeleyici özelliği vurgulanıyordu.

Klasik Alfa redaksiyon faciaları bu kitapta da vardı. Dönüp dönüp yeniden okuduğum cümleler oldu.

Not: Kitabı çok beğenmeme sebebim mitlerle olan aramdaki soğukluk olabilir. Loki konusunda hassas olanlar beğenebilir. Objektif yaklaşmayı önemseyen birisi olarak “Bu kitabı okumasam ne olurdu?” diye kendime sorduğumda belli bir kayıp bulamıyorum. Keyif almadım, öyle büyüleyici bir şey olmadı, son etkileyici değildi… Sıradan bir kitaptı. 10/5

14 Beğeni

En son okuduğum kitap sonunu merak ettiğim nadir kitaplardan birisi…Bir kitapta bu kadar verildiğini hiç hatırlamıyorum. Esasında hızlı kitap okuyan birisi olarak çok rahat 3 4 saatte bitirebileceğim bir kitabı benim için şaka olacak bir düzeyde 3 günde bitirdim. Hatta son 30 sayfasını 3 güne bıraktım iyice merak ediyim diye gerçekten yazara görürsem tenhada sıkıştıracağım resmen kitabın içinde kendimi hissettiren, neredeyse olayları kendim yaşarcasına duygulara kapıldım. Bunca zaman nasıl gözümden kaçmış bu eser şaşırdım. Bence mutlaka bu türü sevenlerin okuması gereken ilk üç kitaptan birisi diyebilirim… 10/8

1 Beğeni

Beynimizin yüzde 51 i zaten portakal suyu okuyalım proust u zarar mı görsün bu kısmı :roll_eyes:

8 Beğeni

Gaiman’ın her alanda övülmesine sebebiyet veren çizgi romanının ilk cildini okumuş oldum. Ve başlangıç olarak beğendim.

Çizgi roman, okumak konusunda en sevmediğim türlerin başında gelir; anlatılan hikayeleri, bir babanın oğluna araba kullanmayı öğretme macerasına benzetirim hep; detaylar hızlıca anlatılır ve senden anında arabayı 40 yıllık şoförmüş gibi kullanman beklenir. Sandman’de de yine aynı anlatım tarzı mevcut fakat kısa ve öz şekilde anlatılmak istenen okuyucuya geçiyor.

Bazı göndermeler için birikimin olması gerekli gözüküyor. Bazı atıfta bulunulan şeyleri fark ettim ama birçoğunun da farkına varamadığıma eminim.

Klişe barındırmamasına ve ergence felsefik görüşlerin olmamasına sevindim. Bazı kötü adam felsefeleri o kadar klişeleşti ki, artık görmekten gına getiren karakter tiplemeleri var.

Çok da yorumda bulunmak istemiyorum çünkü başlangıç gibi bir başlangıçtı. Açıkçası Rüya’yı bile doğru düzgün tanıma fırsatı bulamadım. Ayrıca hacimli bir romanı okuyormuş hissiyatı verdi. Farklı fikirleri sunmak istediğini ilk ciltten açıkça belli etmiş.

İlk cildin en güçsüz kısmı, benim de en sevdiğim kısmı olan son bölümü çok sevdim. İçten ve samimiydi. Netti. Anlatılmak istenen bu sefer daha sade bir dille aktarılmıştı.

Felaket derecede uykum var, muhtemelen berbat bir inceleme oldu.

Uyandığımda beğenmeyeceğim bir inceleme olacağına eminim.

Eh, seriyi okumanızı önerirmiş miyim? Şans verin derim. Kesinlikle farklı ve doğal bir havası var.

Son olarak, Sandman bize ne vaat ediyor? Her şeyi. Bazı romanlar denizdir, büyük gözükür; ama okyanus kadar engin değildir. Sandman bir okyanus. Yahut ben öyle düşünüyorum.

11 Beğeni

Çizgi romanları genelde pek sevmememe rağmen Sandman serisi benim de kutsal kitaplarımdan. İlk kitaba yaptığınız “başlangıç gibi başlangıç” yorumuna da aynen katıldım. Eminim ki serinin kalanını da çok beğeneceksiniz.

2 Beğeni

Hazır çizgi roman eleştirildi ben de ufak fikrimi belirtiyim. Öncelikle çizgi roman ile olan ilişkim Sandman’ın ilk 9 kitabı, Watchmen’in 12 bölümü ve Swamp Thing’in bir bölümünü kapsıyor. Sıradan süper kahraman çizgi romanları iç ama hiç ilgimi çekmediği için bakma gereği bile duymadım.

Japon mangalarını -ve diğer asyalı türevlerini- okumayı çok sevmeme rağmen neden Amerikan çizgi romanlarını sevemediğimi şimdi anlıyorum. Çünkü mangayı eser olarak görürken çizgi romanı ürün olarak görüyorum. Manga’nın hem yazım he de çizim olarak tek bir elden çıkması, yazımı olduğu kadar çiziminin de bir değerlendirme kriteri olduğunu göz önünde bulundurursam “kalite” ölçütünde manga benim gözümde diğer türlere kıyasla birkaç seviye yukarıda bulunuyor.

5 Beğeni

Beğenmezsem kapınızı çalar ve tüm kabahati üzerinize bırakırım.

Bana göre de manga, çizgi romandan her türlü daha nitelikli fakat sektörün gidişatı yüzünden manga alanında ciddi bir gerileme olduğunu düşünüyorum. Maalesef yıllardır manga sektörü de aynı halde. Anime stüdyolarının manga uyarlamaları yüzünden özgün seri görmek artık gittikçe zorlaşıyor.

Birbirinin kopyası konular ve karakterler görüyoruz hep. Bu sebeple çoğu mangaka da sektöre uyup benzer seriler yazıyor ya da yeteneksiz olanların ekmeğine bal sürülüyor. Anime ve manga kitlesinin büyük yüzdesi genç yaşa hitap ettiği için her sene; Naruto, Bleach, Fairy Tail vb. türevleri çıkıp büyük övgülerle piyasada adını duyuruyor.

Ben bu tarz şeylerin yapılmasına karşı falan değilim lakin gerek karakter yapıları olsun gerek hikaye işlenişi olsun gerekse büyü türleri bakımından çok bariz şekilde taklit piyasası var.

Hatırlarsanız, 1-2 sene çok ciddi şekilde isekai furyası olmuştu. Kusacaktım. Isekai yapılmasın demiyorum, yorum getirilecekse mesela Re:Zero gibi yorum getirilebilir. İnsanlar Re:Zero’nun isekaiye getirdiği yorumun farkında değil bence. Psikolojik, trajedik ve öngörülemez bir anlatım tarzı var. Karakterini desen sünepenin teki. Türdaşlarıyla karşılaştırayım diyorum, hiçbirine benzemiyor. Youjo Senki de farklı bir yorumdu. Öteki isekailerin %99’u lay lay lom.

Nerede Monster, Kaiba ve Serial Experiments Lain gibi özgün seriler?

Son zamanlarda gördüğüm en özgün yapım Made in Abyss olabilir. Bence şaheser olacak bir yapıt. Bir şeyden esinlenilmiş mi bilmiyorum ama her şeyiyle özgün. Fantastik unsurların hepsi var, ama demek ki uğraşılınca özgün bir yapım ortaya çıkıyormuş.

Şimdiki serilerin hepsi tencere gibi aynı sesten çalıyor.

2 Beğeni

Bir çayımı içersiniz, “Allah allah nasıl olmuş o ya” deyip bi şans daha vermeniz yönünde ısrar ederim ben de :roll_eyes:

Esasında manga’nın da bu konuda geri kalır yanı yok pek, ama

bu saydıklarınızla öne çıkıyor. Bir de global olarak ağır bir şekilde pazarlanan "nerd kültürü"nün bir parçası değiller, ürünler buna göre şekillenmiyor. Şimdilik. Ne zaman manga fanlarıyla tutan bir Big Bang Theory çekilir, o gün mangalar da okunmaz olur diye düşünüyorum hocam net.

Bu konuda ben de her fırsatta yakınıyorum hocam. Favori animelerimin tamamı artık en az 10 yaşında.

3 Beğeni


Kitap özgürlüğe politik veya felsefi olarak değil sosyolojik olarak bakıyor. Sosyoloji modern kahinlik değildir, geçmişin bir izlenimidir. Bu yönden kitap bilimsel bir metin. Bauman’a göre özgürlük ancak “modern” kapitalist Batı toplumu içinde var olabilir. Bireysel özgürlük, tüketici özgürlüğüdür. Biraz inceleyen herkes bu “özgürlüğün” ve kapitalizmin gelişiminin eş doğrultuda olduğunu görebilir. Bu açıdan özgürlük, insanlığın evrensel durumu değil, tarihsel ve toplumsal bir yaratımdır. Özgürlük ve kapitalizm arasındaki ilişki birinin diğeri olmadan defolu olacağı şeklindedir. Mark Emmison için kapitalizmdeki kaynakların değiş tokuşu, insan iradesindeki neden-sonuç ilişkisine denk düşer. Bu özgürlüğün temel, tamamlayıcı özelliğidir. Kapitalizm ekonominin gömülü olduğu dönemlerde işleyen tanıdık yükümlülüklere, komünal bağlılıklara, ortaklık dayanışmalarıma, dini ritüellere karşı gelmiş ve ekonimi alanını neden-sonuç hesabı ve seçme hakkına sahip eylem için özgürleştirmiştir.

Özgürlük arzusu yapamama ve kaçamama hissiyle gelir. Yani baskının deneyimlenmesiyle. Özgürlüğün en net hali, bir kısıtlama üzerinden tanımlanmasıdır. Özgürlüğü sürekli bir durum olarak canlandırmak oldukça güçtür. Örneğin Aziz Pelagius kader fikrine karşı çıkar ve insanın özgür iradesine koşulsuz inanır. Kilise tarafından sapkın ilan edilir. Augustinus ve diğerleri onu ilk günahı, yani mevrus günahı reddetmekle suçlar. Pelagius için azat edilmiş bir köle köleliğinin izini taşımaz veya çocuğuna aktarmaz. İnsan suçu kişileştirmeyi başaramadığında sorunu toplumsal baskıya, yani sisteme atma eğiliminde olur. Özgürleşmek, sınıf atlamak demektir. Özgürlük bu açıdan bir sınır çizer. Özgürleşebilmek için bir bağlılığa ihtiyaç duyarsınız. Özgürlük soyluluk anlamını zaman içinde yitirse de, ayrıcalık anlamını korumaktadır.

images (76)
Panoptikon

Bauman, kitabın ilk bölümünde Panoptikon’dan bahseder. Panoptikon Bentham’ın tasarladığı bir hapishane modelidir ve kitabın temelinde yer alır. Bu tasarım sayesinde mahkumlar, gözlemlendiklerinden asla emin olamadıkları için sürekli gözlemlendiklerini düşünerek hareket edeceklerdir. Panoptikon mahkumların kişiliklerinden, içsel özelliklerinden veya düşündüklerinden bağımsızdır, onlarla ilgilenmez. Sadece yaptıklarıyla ilgilenilir. Bentham’a göre insan seçim yapma şansı olduğu anda seçime yer bırakmayan, riskler içermeyen o barış ve sakinlik durumunu seçer. Bu noktada bu Hobbes’ın teorisine benzer. İnsanlar kendi iradelerini kendilerinden daha üst bir olguya bırakarak riskli olan seçim yapma zorunluluğundan kaçmak isterler. Panoptikonun özü görülmeden görme mekanizmasıdır. Denetçinin sürekli kendilerini gözetlediğine ikna olan mahkumlar bir daha asla ifadelerine sahip olamayacaklardır ve iradeleri kullanılmadığı için günden güne solacaktır. “Gözetleyenleri kim gözetleyecek?” sorusu oldukça temel bir sorudur. Gözetçiler de denetçiler tarafından gözetlenir ve mahkumlara özgürlük verme yetkisi dışında ellerinde bulunan bu özgürlüğü nasıl değerlendirdikleri denetlenir. Panoptikonu tasarımcıdan alan başmuhafız, buraya bir kar kapısı ve işletme olarak baktığı için amaca yönelik hareket edecektir. Panoptikon, birilerinin özgürlüğünün diğerlerinin bağlılığı üzerinden kazanç ve diğerlerine özgürlük sağlamasıdır. Birilerinin tutsaklığı, diğerlerinin özgürlüğünün bir gereğidir. Panoptikonun mahkumu, bir fabrika işçisi imgesini taşır. İkisi de içinde bulundukları sistem tarafından mevcut iş gücü ve zaaflarının kullanılması için gereken mükemmel koşullara ulaşılmasını sağlama amacıyla bulunurlar. Panoptikonun merkezi kendi değerlerini dayatma güdüsü barındırmaz. Sadece yöneticinin üstünlüğü mesajını verir. Parsons’un işlevselci toplum teorisi aktöre hem özgürce seçmeyi verir, hem de tüm eylemleri rastgeledir ama kültürün bu müdahelesi tüm aktörler için aynıdır. Bentham’ın sistemi olgusal olarak eşit ve aynı şekilde özgür failler arasındaki etkileşimlerin sonucu değil, bazı insanların diğer insanlar için belirlediği bir şeydir.
Başmuhafız panoptikonda kar amacı güderler ve yasa koyucunun özgür bir fail olan başmuhafızın işine karışmasına ihtiyaç yoktur.

İnsan aslen özgürdür çünkü eyleme geçme hakkı ona aittir ve bu hakkı kullanmak için gelecek odaklı bir amacı vardır. Özgürlük sınırlı bir ayrıcalıktır. Magna Carta öncesi özgürlük dar bir zengin ve güçlü sınıf tarafından kraldan kazanılmış bir ayrıcalıktır. Özgür insan, asil soydan gelenler için kullanılan bir sıfattır. Bireysellik tehlikelerle doludur ve bunun için temelde ona karşı olan bireyüstü otoriteye muhtaçtır. Toplumsal gereklilik bir kakafoni halini alır ve uyumlu tonu ayrıştırmak dinleyiciye kalır.
Akıntının yokluğunda gemiler jiroskoplara ihtiyaç duyarlar. Bireysel davranışlarda ise insan için “özdenetim” denir. Modern bireyin özgürlüğü bu nedenle belirsizlikten, dışsal gerçekliğin belirgin kararlılık eksikliğinden, toplumsal baskıların içsel çatışmalarında doğar. Durkheim modern anlamda bireyselliğin doğuşunu büyüyen iş gücünü ve her toplum üyesinin bütün ve kapsamlı bağlılık iddiası olmayan özelleşmiş, plansız otorite alanlarına maruz kalmasıyla ilişkilendirir. Simmel için bireyselliğin modern şehir ortamının sunduğu kaotik etkiler kasırgası içinde kişinin umut edebileceği tek sağlam zemin kendi "kişisel kimliği"dir. Luhmann’a göre her kişinin her bir "altdizge"ye yabancılaşması bireysel gelişim için geniş bir alan açar ve iç yaşamının denetim altında ulaşamayacağı zenginlik ve derinliğe ulaşacağını söyler.

Bu konuda Elias’ın “eleme yarışı” ve “tekel işlev” kavramları oldukça önemlidir. Serbest rekabet içinde yarışı kaybedenlerin çoğu kazanan bir avuç insanın hizmetçisi haline gelir. Mükemmel eşitlik içinde başlayan bu yarış sonucunda az sayıda güç sahibi tekelleşmeye başlar. Guillaume pazardan satın alınan mallarda kullanıcı işlevinin değil simge işlevinin en üst seviyede olduğunu söyler. Yani ürünler bedene ve ruha arzu edilen, seçkin ve özel simgesi verir. Kapitalizm artık rekabet ile tanımlanamaz. O serbest halini bırakalı çok olmuştur. Artık küçük ve küçülmeye devam eden bir merkez tarafından yönetilen organize bir sistemdir. Tüketici pazarını çekici yapan şey insanlara diğer alanlarda yapılan baskıların aksine bir özgürlük sunmasıdır. Hem de paradoksal bir biçimde bedelsiz olarak. Pazar yöntemi benliği imgeler kullanarak inşa etmektir. Bu imgeler o kadar geniştir ki her insan bu imgelerden eşsiz kombinasyonlar oluşturabilir.
Reklamlarda kullanılan dil insanlara ihtiyaçlarını giderme dışında psikolojik bir kazanç da verir.
Sembolik tüketim dünyası yardım alan insanların sembolik baskılanışına ihtiyaç duyar. Abel-Smith’e göre sosyal yardımlar gri, sıkıcı ve itici gibi dururken; özel sektör halka indirin kuponları, fon müziği ve ambalajlama sunar. İçinde yaşadığımız toplumun ve bireyin merkezinde tarihsel olarak bir erdem olarak görülen iş bulunur. İşyeri bireyi toplumsallaştırma işlevini görür. Sendikalar işçilere daha iyi ücret ve daha uygun koşulları vermiş gibi görünse de uzun vadede enerjiyi tüketici pazarına hedefleyerek bu muhalif enerjiyi etkisiz hale getirmiştir. Kapitalizm ikinci evresine, tüketici evresine girerken merkezden işi alıp yerine bireysel özgürlüğü almıştır. Tüketici için gerçeklik hazzın düşmanı değildir. Trajik an, zevke yönelik doyumsuz dürtüden çıkarılmıştır. Tüketicinin deneyimlediği şekliyle gerçeklik, bir haz arayışıdır. Özgürlük daha çok ile daha az tatmin arasındaki seçimle ilgilidir, akılcılık ise ilkini ikincisine tercih etmektir. Marshall McLuhan “mecra(araç) mesajdır” demiştir. Mesaj içerik değil onun formu ve onun aktarılma şeklidir. Medya insanın görüş alanını dolduracak kadar büyük ve renklidir. Başka bir şey için yer yoktur. Politikacılardan tutun da teröristlere kadar herkes televizyon için hareket ederler. Hirschman vatandaşın güçler üzerine baskı kurabilmesinin iki yolunu fark etmiş ve bunlara ses ve çıkış adını vermiştir. Malları satın almayı reddetmek çıkış, tüketici koruma komiteleri aracılığıyla arz yapısına daha çok katılması yani ses. Gargantua’da Theleme’in kalın duvarları günümüzün kalın tüketici özgürlüğü duvarları gibidir. Huxley ve Orwell’ın distopik dünyalarının ortak noktası isyan etmemeleridir. Huxley’de isyan edilmez çünkü istenmez, Orwell’da da edilmez çünkü edilemez.

Yani Batıda özgürlük kendi haline bırakılmış olma olarak değil, kendi kendine hükmetme yeteneği olarak devrimlere izlek olmuştur. Özgürlük sınırlar ve sınıflar içinde özgürlük demek olduğu için paradoksal bir nitelik de taşır.

Kitap hakkında tuttuğum notlardan oluşturduğum oldukça geniş bir incelemeydi bu. Aynı şekilde özgürlük kavramı konusunda da iyi bir yazı olduğunu düşünüyorum. Fakat yazının sonuna gelmişken tekrar ediyorum, bu kitap bir felsefe kitabı değil ve oldukça bilimsel bir metin. Okuması zor olabilir, ben sürekli not alarak gerekirse küçük ek okumalar yaparak okudum kitabı. Sosyolojiye ilgili olanların, özellikle konuya ilgili olanların bakması gereken bir kitap. Bauman okumaya devam edeceğime eminim.
9/10

11 Beğeni

Zülfü Livaneli’nin son çıkan kitabı "Balıkçı ve Oğlu"nu bitirdim. Livaneli yazar olarak beğendiğim bir isim. Çok usta bir yazar olarak göremesem de daha okuyup da kötü olduğunu düşüneceğim bir kitabı olmadı. Ülkemizin çeşitli konuları, hikayeleri, olayları hakkında çok akıcı bir dille aktarıyor. Son yıllarda gündemi meşgul eden mülteci durumu, kaçak yolla giderken bu insanların yaşadığı dramlar çerçevesinde oğlu Deniz’i denize kurban vermiş bir balıkçının hikayesini okuyoruz. Ben genel olarak beğendim. Etkileyici ve güzel bir kitap. Livaneli seviyorsanız mutlaka tavsiye ederim.

0000000199335-1

Uzun bir ara vermiştim Agatha Christie okumaya ve "Sıfıra Doğru"yla bu açığı kapattım. Yine sürükleyici ve meraklar içinde okunan bir kitap. Diğer hikayelerinden farklı olarak bu sefer bir cinayetle başlamıyor. Cinayete giden yolda, “Sıfıra Doğru” bir akış içerisinde olayları okuyoruz. Zengin bir adamın yeni ve eski eşleni, çocukluğundan beri tanıdığı ve büyüttüğü ailenin malikanesinde tatil amaçlı bir araya getirmesi ve diğer karakterlerimizle beraber yaşanan olayları okuyoruz. Şahsen ben kitabın sonuna kadar kimin öleceğini ve kimin öldüreceğini merak edip durdum. Agatha Christie okuyucuya bu merak etme duygusunu yaşatmakta çok usta bir yazar. Keyifle okunabilecek bir kitap.

12 Beğeni


Lou Andreas-Salome - Feniçka
Salome’u çok sevmesem de ve eseri edebi olarak çok doyurucu bulmasam da, dönemi için oldukça önemli olduğunu tahmin ettiğim bir kitap.

Salome hakkında bir şey duyduysanız, büyük ihtimalle duyduğunuz Salome hakkında değil de Nietzsche, Freud veya öteki aşıkları hakkındadır. Üzücü olan da bu bence. Salome’un temel fikri zaten bir kadının erkek olmaksızın da olabileceği. Oldukça haklı bir dava.

Esere gelirsek kendini geliştirmeyi başarmış bir kadın olan Feniçka’nın, döneminin ortlama bir erkeği olan Max Werner’le yaşadığı arkadaşlık. Çok iyi betimlemeler olsa da kitap çekici değil ve sonunu merak ettirmiyor. Kısa diye okudum bitti. Salome’u okumaya devam edeceğim ama. Davasında çok haklı çünkü.
7/10

12 Beğeni

Forge_of_Darkness_Cover
Forge of Darkness - Steven Erikson

Kuduz bir Malazan fanı olduğum bu noktada bir kısmınıza aşikardır diye düşünüyorum; o yüzden bu kitaba şaşırmazsınız sanırım. Forge of Darkness, henüz 2 kitabı çıkan Kharkanas üçlemesinin ilk kitabı. Kitap beklemek istemediğimden baya bir süredir erteliyordum, yakın zamanda dayanamadım ve başladım.

Anlatım ana seriden azıcık daha… “değişik” gibi, bazı fanlar o kadar sevmemiş ama Kral’ın imzası net belli hocamlar. Aynı ağızdan anlatılıyor, sadece hikayeye uyum sağlamak için farklı anlatılıyor gibi bir his aldım ben.

Henüz başlardayım, ve spoyler olabilecek her türlü içerikten (kitap arkası yazısı vs. dahil) yıllardır cüzzamlıdan kaçar gibi kaçtığım için plotla ilgili pek bir şey bilmiyorum(tabi kitabın ismi ve ilk sayfadan Draconus’un varlığı bir takım fikirler veriyor kıps kıps); ama olaylar Malazan okuyanların aşina olacağı Kurald Galain’de başladı. Bakalım nereye gidecek.

Kitapla ilgili en sevdiğim nokta şu an için ana seride gördüğümüz bilmem-kaç-yüz-binlerce yıl yaşındaki tanrıların gençliklerini, toyluklarını tanımak oldu. Tanıdık isim gördükçe Umut Sarıkaya’nın malum karikatüründeki “televizyonda Türk kelimesini duyan adam” suratı yapıyorum, “ehele ehele” diye diye keyiflenip daha bir şevkle okuyorum.

Kral’ın yazdığı her şey gibi buna da puanım 10/10.

16 Beğeni

Aha! En merak ettiğim kitap. Üçüncüsü çıksın diye bekliyordum, dayanamamış başlamışsın hocam. Halbuki ne güzel etkinlik yapardık. :slight_smile:

Sürekli okuduğum ama anlam veremediğim “Erikson bu kitapta felsefenin dibine vurmuş” önermesi doğru mu, okuduktan sonra yorumlar mısın? Erikson’ın sosyolojik ve antropolojik referansları çokça var ama felsefik bir misyonu var mı bilemiyorum. Bir de neden fanlar tarafından pek sevilmedi, satışları düşük kaldı? Bunu da merak etmekteyim.

3 Beğeni

Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla baya felsefe yapmış reyiz ama bir Dust of Dreams değil hocam. Dibine vurmuş diyemem, belki ilerde vuracakmıştır, göreceğiz. :roll_eyes:

Bir misyon ilerletmekten ziyade exploration tadı alıyorum hocam ben reyizin yazdıklarından. Bu konuda benim referansım Second Apocalypse; orada mesela bariz bir hard determinizm avukatlığı yapıyor Bakker, ona kıyaslayınca ben bir misyonun ilerletildiğini hiç göremiyorum. Daha çok reyiz bir sürü farklı fikri tam da o fikirlerin en zayıf olduğu yerlerden sınava tabi tutuyor gibi geliyor bana.

Bu konuda benim -şimdilik- hipotezim durumun Toll the Hounds kitabındaki Tiste Andii arc’ıyla ilgili olması hocam. Toll the Hounds harika bir kitaptı, ama misal ben de ilk okuyuşumda kitaptaki diğer ipliklere olan aşırı merakımdan o kısımları sıkıcı bulmuştum, bitmelerini istemiştim. Sanırım biraz da bu yüzden Tiste Andii’ler üzerine yazılmış kitap fikri pek çekici gelmiyor olabilir. En azından şu an için bir sorun göremiyorum zira ben.

2 Beğeni