Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Tiste Andii’lar benim en sevdiğim ırklardan birisi olduğu için benim bu kitabı çok sevme ihtimalim iki katına çıktı. :slight_smile:

Belki de Erikson’ın Malazan’da ırklar ve hikayeler arasında tutturduğu muazzam dengesi, Kharkanas’ta tek bir ırka kaydığı için insanlar alıştıklarından çok farklı bir tat almışlardır. Mesela önce Kharkanas yazılsa ve ona hayran olanlar Malazan okusaydı, Malazan’ı eleştirirdi bir ihtimal (varsayım tabii).

2 Beğeni

THE BHAGAVAD GITA

Bhagavad Gita, Mahabharata destanının bir kesiti ve de Hinduizm’in kutsal metinlerinden bir tanesi.

Savaşma isteğini kaybeden Arjuna ve Tanrı Krişna arasındaki sohbeti konu alıyor. Krişna, Arjuna’nın yaradılışın yapısı nasıldır, hayatın amacı nedir, iyi insan nasıl olmalıdır, neden günah işleriz, vücudumuza nasıl söz geçiririz gibi sorularına cevap veriyor.

13 Beğeni

İkna Ulusu - George Saunders (Çeviren: Niran Elçi)

Bok gibi Noel’ler için yaşayan insanların yazarı Saunders, 11 öyküden oluşan İkna Ulusu’nda bizi ötekilerin “mecburen absürt” dünyasına sarsıntılı bir yolculuğa çıkarıyor. Metalaştırılan hayatların çaresiz kabullenişlerine doğru pupa yelken yol aldığımız bu “oldukça normalize edilmiş” Saunders rotasında karşımıza sonsuz olasılıkların yerelden evrensele uzandığı Amerikan rüyasının hasır altı edilmiş ya da edildiği zannedilen uçsuz bucaksız fırsatları seriliyor. Suratlarına SimuDudaklar’ından istediğiniz gibi seslendirebildiğiniz “KONUŞABİLİYORUM” marka maskeleri geçirdiğiniz bebekler, bolca Somaesk antidepresanlarla bezeli Yorgos Lanthimos replikası postapokaliptik ilişkilerin yuvalandığı yapay toplumsal düzencikler, “Aynımsı Cinsler Arası Evlilikler” hakkında ahkâm kesen Trump-Darwin kırmaları, iyi bir adamın elinden Noel’inin alınmasına seyirci kalacak karakterde zavallı çatı kaplamacıları ile Dickensvari bir fantazya, klinik deneylerin objektif parti süsleri arasında gizlenmiş alabildiğine subjektif maymunsal gerçekliği ve reklam aralarında Yahudi soykırımından "enstantane"lerle süslenmiş yeni-süper-gerçekçi Huxleyvari Netflix dizileri. Ve dev trans yağ içeren atıştırmalıkların koşturduğu, fruktoz şurubunun ambrosia farz edildiği dünyada tiranlığın portakallı şekerlemelere kaldığı, Doritos’un aile yapılarımızı yerle bir etmeyi başardığı ve nihayetinde aminimizi paketlemelere sunduğumuz halüsinojen etkisinde devleşen bir İkna Ulusu. Metalaştırılan hayatların kazıcısı Saunders, imza üslubunu cesur yeni dünyamızın barsaklarını deşmek için kullanırken İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte ve Pastoralya’sının aksine daha soğuk ve mesafeli bir noktadan okuruna bakmayı tercih ediyor. Ne fazla kısık ne de harlı bir ateşle pişen kimyasal bir gelecek. Afiyet olsun!

10 Beğeni

images (83)
D. H. Lawrence - Adaları Seven Adam
Oldukça şiirsel ve kısa bir kitap. Adaları seven adamımızın üç adada yaşadıkları gibi bir konusu var. Bu adalara tutkun adam ilk olarak dünyanın belki de en güzel adasını bulur ve orada kendisine hizmet eden üç aile ile yaşamaya başlar, ardından bu güzel adada felaketler baş göstermeye başlar. Adasını satıp başka bir adaya geçer. Burası da güzeldir ve yanında o üç aileden ikisini getirir. Fakat günün sonunda bu adada felaketlere uğrar ve bu sefer de bu adayı da satıp daha küçük üçüncü bir adaya gider.

Bir adamın toplumdan, sıkıntılardan kaçışını okuduğumuz kısa bir kitap. Varoluşçu bir karakter gibi ama edebi olarak henüz o noktaya gelinmemiş bir dönemde yazılmış. Kitap oldukça güzel, Lawrence okumaya devam ederim.
8/10

11 Beğeni

Bu da mantıklı hocam, olabilir valla. Hangi açıklama en doğrudur emin değilim ama kitabın daha kötü olmadığına eminim, hahah.

Kurt Yolu- Beth Lewis

İnsanların büyük aptallık dedikleri Nükleer savaşın yıkımlarıyla Nükleer kış dünyayı etkisi altına almış ve dünyamız orta enlemlerdeki küçük bir alan dışında kartopuna dönüşmüş.

Nick Kunter (Çok beğenerek okuduğum Karanlık Ada kitabının yazarı) hikayenin geçtiği dünyayı Cormac McCathy’nin Yol kitabında olan dünyaya benzetmiş ancak bence iki hikaye aynı dünyayı anlatmıyorlar. Yol kitabında olan dünya küle ve toza dönüşen ölü bir dünyaydı Kurt Yolu’ndaki dünya ise vahşileşmiş ama yaşamın tüm çeşitliliği ile devam ettiği bir dünyayı anlatıyor.

Kitabın hemen ilk sayfalarında hikayenin finalinin önemli bir kısmını okuyoruz ve bundan sonraki sayfalarda hikayenin finaline doğru olan yolculuğumuz da hikayenin büyük oranda nasıl biteceğini bilerek okuyoruz.

Hikayede anlatılan post apokaliptik dünyaya ilişkin yazar çok bir şey anlatmıyor ve dünyadan çok hikayenin kahramanlarına odaklanıyor.

Kitaba 10 üzerinden 7 puan veriyorum. Karakter derinliğini biraz eksik buldum ve Nükleer kışın hüküm sürdüğü dünyaya, doğaya ilişkin kurguda biraz daha çok şey okumak isterdim.

İlgi çekici bir hikaye olmasına rağmen yazar cömert olduğu için merak ve gizem unsurları kolayca anlaşılabiliyor ve okuru şaşırtması gereken şeyler ortaya çıktıkça zaten daha önceki sayfalarda bunlar fark edilmiş oluyor.

Kitap post apokaliptik hikayeleri seven benim gibi okurların ilgisini çekecektir, kötü bir kitap değil ama türü seven okurlar için mutlaka okumalı diyeceğim bir kitap değildi.

Yaklaşık 430 sayfalık bir yolculuk hikayesi olan kitap akıcı anlatımı nedeniyle kısa sürede okunabiliyor

18 Beğeni

9786053756118

İlk cildin tam anlamıyla bir başlangıç olduğundan bahsetmiştim. Kabusların karizmatik lordunu tanıma fırsatı bulamadığımı dillendirmiştim. Fakat eyvah eyvah. İkinci cilt el yakıyor.

Açıkçası Gaiman’ın her yapıtının neden hep övüldüğünü veya abartıldığını anlıyorum. Sandman, insanların muhakemesini etki altına alıyor. Farseer’ı okurken başyapıta yakın olduğunu düşünüyordum. Seriyi tamamladığımda öyle olmadığını gördüm kendimce. Ve bunun hüsranını yaşadım. Sandman’in başyapıt olacağını düşünüyorum kendi andıma. Umarım bu sefer yanılmam.

Sandman bir kahraman mı? Bence değil. Kendi doğrularını yapan bir ölümsüz. DüşLordu. Morpheus. Rüya. Kabus. Kahramanlar gibi ilk önceliği bir başkasının canını kendi canının önüne koymak değil. Şartlar durumunda bunu yapmak zorunda kalıyor. Kendince olan düzeni, kendi gayesini sağlamaya çalışıyor. Morpheus’u kahramanlıkla ithaf etmek, onu ikinci sınıf çizgi roman karakterleriyle aynı seviyeye indirger.

Sandman bir insan mı? Tabii ki değil. Ama çoğu insandan daha insan olduğunu her ciltte biraz daha görüyoruz. Ya da insanlaştığını söyleyebiliriz. 500 yıldır bunu yapamayanlar da var.

Bu cilt beni oldukça şaşırttı. Gaiman üretken dönemlerinin doruklarında yazmış olmalı. İnanılmaz. Başka türlü nasıl özetlenir bilemedim. İncelikle düşünülmüş bir eser. Tarih, sosyoloji, psikoloji, mitoloji, siyasi, dini ve daha birçok öğe içeriyor. Ne ararsan var.

Hikayede beğenmediğim bir-iki şey oldu mesela; örgünün kolay bir şekilde bağlanma durumu. Ama serinin yapısı olarak epik bir olay görmeyi zaten beklemiyordum. Aslında epik bir hikaye kurgu anlatılmak istense, hikaye kesinlikle müsait. Fakat ilk ciltteki hikayenin tadını alınca, kesinlikle epik şeyler beklenmemesi gerektiğini fark ettim. Sandman’in derdi var. Bize içini dökmek istiyor. Lirik diliyle de bunu çok güzel yapıyor.

Gaiman’ın, Koralin, Okyanus ve Odd eserlerini okudum. Bu adam bütün ilhamını Sandman’e harcamış sanki. Romancılığını sevemedim. Olmadı. Uyuşamadık. Lakin onun altın eserine uğrayınca, işte şimdi işler değişti.

Açıkçası uzun süredir bu denli hayranlıkla okuduğum bir kurgu yok. 9 ve 10 arasında gidip geliyorum. Hiçbir şeyi beğenmeme huyum olduğu için, Sandman’i beğenince kendimden şüphe ettim: Acaba abartıyor olabilir miyim? Belki. Hislerim tazeyken yazdığım için bu ihtimal yüksek.

Özellikle Sandman’in geçmişine dair anlatılan hikayeler çok iyi.

Watchmen’i unuttuğumdan ötürü Watchmen’e geçmeyi planlıyordum.
Fakat serinin esaretine hapsedilmiş
Bulunmaktayım.
Ebedi Uyanış’a maruz kalmış olmalıyım.
Kim bilir;
Belki ben istedim
Esir olmak,
Arzularımın en şiddetlisiyle.
Düşlemiş olmalıyım kabusu;
Kederin hüznüyle,
Ölümün içtenliğiyle.

Evet. Daha ikinci ciltten kendisine bir şiir yazdıracak kadar gönlümü kazanmış bulunmakta. Çok utanç verici bir şiir deneyimi oldu, lütfen o konudan bahsetmeyin.

Umarım kalite böyle devam eder. Yoksa tüm ciltleri mahallenin ortasında yakarım.

16 Beğeni

Tespite şapka çıkarmaya geldim, gidiyorum.

2 Beğeni

Herkese selamlar. Yine oldukça uzun bir ara verdim kitap yorumlarıma. Yorumlamak istediğim baya bir kitap birikmiş, fazla detaya girmeden, elimden geldiğince bilgi vermek istiyorum bazıları hakkında. Mümkün olduğunca kısa tutacağım ki topamı aşırı uzun olmasın. :slight_smile:

Kedi Beşiği

Kurt Vonnegut okurken gülüyorsunuz, düşünüyorsunuz ama sonunda elinizde kalan hep biraz hüzün oluyor. Yazarın tüm kitaplarında bunu fark edebilirsiniz. Kedi Beşiği ise bu durumun belki de zirvesi. Bir çeşit kıyamet senaryosu da diyebiliriz. Kitabın bilim kurgu yönü çok kuvvetli değil, bilimsel dayanakları da önemli değil. Zaten Vonnegut’ın derdi de bunlar değil. Derdi insan eleştirisi, insanın kötülüğünü sorguluyor alt metinde. Atom bombası, buz-9, bokunonculuk, absürtlükler, harika karakterler, mizah ve kötülük. Kesinlikle okunması gereken bir Vonnegut eseri.

Son Şeyler Ülkesinde

Paul Auster’dan daha önce New York üçlemesi ilk kitabını okumuştum. Değişik bir tarzı var ve merak ettiğim yazarlardandı. Son Şeyler Ülkesinde bir nevi apokaliptik/postapokaliptik bir eser. İklim ve ekonomik krizlerin doruğunda, hayattta kalmaya çalışan karakterimizin gözünden, mektup aracılığıyla meçhul bir kişiye öyküsünü ve dünyayı anlatması şeklinde ilerliyor kitabımız. Başlarda biraz sıkıcı ilerlediğini söyleyebilirim ama ilerleyen dönemde oldukça ilgi çekici ve heyecanlı bir hal alıyor. Genel hatlarıyla mesajlarını ve anlatımını beğendim. Auster okumalarıma devam edeceğim.

Sapık

Sinemanın en meşhur karakterlerinden Norman Bates’in iç dünyasını yakından tanımak büyük keyif oldu. Filmini çok severim ama kitabı bambaşka bir seviyede. Karanlık Kitaplıktan okuduğum en iyi kitaptı. Konuyu bilmeme rağmen beni şaşırttı, heyecanlandırdı. Kitabın psikolojik betimlemelerini, atmosferini, karakterlerin yaklaşımını ve gerçekliğini çok beğendim. Zaten gerçek bir olaydan esinlenmiş. Gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim bir kitap daha eklemiş oldum kendime. :slight_smile:

Döşeğimde Ölürken

Sevgili @taurenim kitap hakkındaki düşüncelerimi merak ediyordu, bu vesileyle biraz bahsedeyim bu kitaptan da. Türkçe olarak okudum ben, Murat Belge’nin çevirisi övülüyor genel olarak, ben de dilini beğendim açıkçası. Orjinalinde nasıldır bilmiyorum ama kitaptan gözünüz korkmasın, bunu rahatlıkla söyleyebilirim (gerçi Amerikan edebiyatı dersiniz için orjinal dilinde okuyacaksınız diye kalmış aklımda ama değilse daha iyi zaten). Faulkner ile ilk tanışmamdı. Son dönem okumalarım içinde anlatımı ve tekniğiyle beni en fazla etkileyen kitap oldu. Birkaç yerde olumsuz yorumlar görmüştüm ama başkalarının yorumlarını çok da önemsememek gerektiğini tekrar anladım. Hele ki bu kitaba balon, boş vs diyen yorumlar benim gözümde tamamen değerini yitirmiş bulunmakta. Kitap bilinç akışı tekniği kullanmasına rağmen oldukça akıcı. Olayları anlamak bazen zorlaşsa da akış tamamlanınca yerine oturuyor diyebilirim. Merkezimizde Bundren ailesi var. Baba Anse Bundren, anne Annie Bundren ve 5 çocuğu etrafında gelişiyor olaylar. Özellikle Vardaman (hem en küçük çocuk, hem de sanırım zihinsel olarak biraz geri kalmış gibi) bölümleri bazen zorlayıcı olabiliyor. devrik cümleler, tam anlaşılamayan yerler tamamen bilinç akışını yansıtmasıyla alakalı. Yani yer yer karakterler beyninizin içerisinde konuşuyorlar, hatta siz düşünüyor gibi oluyorsunuz. Tıpkı düşüncelerin yarım kalması gibi, cümleler de yarım kalıveriyor. Pek çok bilinç akışı tekniğiyle yazılmış kitap okudum ama Faulkner tarz olarak hepsinden farklı ve ayrı bir yerde duruyor gerçekten. karakterlerin her birinin düşüncelerini okuyoruz kitap boyunca. Kolay bir okuma değil ama öyle anlatıldığı kadar zor da değil. Okurken kaptırıp gitmeniz oldukça olası. Çok trajik bir hikaye ama mizah öğeleri de yer yer dikkat çekiyor. Anse karakterine uyuz olmamak elde değil (hele o sondan sonra). Özünde bir cenaze hikayesi ve buna bağlı bir yolculuk olmasına karşın, her karakterin kendine ait de bir derdi, hikayesi, hedefi mevcut. Ben biraz çekinerek başlamıştım ama sonuç itibariyle oldukça beğendim. Faulkner’a başka kitaplarıyla da devam edeceğim.

Tanrı’nın Bir Kulu

Cormac McCarthy’den daha önce Yol ve İhtiyarlara Yer Yok’u okumuştum. her iki kitap da oldukça etkileyiciydi. Yazarın yazım sitilinden dolayı sanırım, film izliyor gibi okunuyor kitapları ki hepsinin filmi de mevcut zaten. Tanrı’nın Bir Kulu ise diğer kitaplara göre daha karanlık ve kötü öğeler, rahatsız edici öğeler (ensest, nekrofili vs gibi) içeriyor. Bunu bilerek okumanızı tavsiye ederim. Eğer bu konulara hassasiyetiniz mevcutsa fazlasıyla rahatsız edici olacaktır. Çok hızlı okunabilen bir kitap, oldukça akıcı. Atmosferi ve hikayesi diğer iki kitaptan bile daha karanlıktı (ki Yol’dan sonra böyle bir şey olamaz sanıyordum). Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu bu kitap da.

Kireç Ocağı

Thomas Bernhard çok ilginç bir kişilik. Gerçekten hayatı ve görüşleri incelenmesi gereken bir deli. :slight_smile: Cümlelerini okumak bazen çok şaşırtabiliyor insnı. Bu kitabında kendine has tarzının dibine vurmuş diyebilirim. Bilinç akış tekniğini 3. şahıs rivayeti anlatımıyla harmanlamış Bernhard. Bunu şu şekilde bir alıntıyla örneklendireyim kafanızda oturması için;

“Elbette, akıllı bir insan kireç ocağı civarına gelse kireç ocağının idil olmadığını derhal fark eder ama bildiğiniz gibi, demiş Konrad Wieser’e, insanlarla münasebetimiz olduğunda akıllı insanlarla münasebetimiz olmuş olmuyor, insanlar akıllı olduklarını iddia ediyorlar ama akıllı değiller, İnsanlar bir şeyler bildiklerini iddia ediyorlar ama hiçbir şey bilmiyorlar, insanlar her şeyi yalnızca iddia ediyorlar.”

Yani anlatım genel olarak bu şekilde gidiyor, Konrad’ın X’e dediğine göre vs gibi.

Kitap sanırım 13. sayfa civarından sonra tek paragraf şeklinde yazılmış. Çok yoğun ve farklı bir anlatımı var. Kolay bir kitap olmadığını en baştan söyleyeyim. Konrad’ın karısını öldürmesiyle başlıyor ve bunun etrafında şekilleniyor kitap (spoiler değil, kitabın hemen başında bu olay) ve başka karakterlerin ağzından biz bu olayın öncesini, olayların nasıl geliştiğini okuyoruz. Konrad tam bir akıl hastası. İşitmeyle ilgili bir kitap yazmaya kafayı takmış ve bu doğrultuda karısına işkence ediyor ama karısının da çok normal olmadığını söylemeliyim. Tabii kadının engelli olması nedeniyle ona biraz daha anlayışla yaklaşabiliyoruz. Diğer karakterler hakkında da bir nebze izlenim ediniyoruz tabii. Bernhard pek çok fikrini kurgu içerisinde dile getiriyor. Görüşleri gerçekten çok ilginç. “İnsan insanlarla sadece kirlenir” diyor Bernhard kitabında bize; tabii Bernhard’ın insanları sevmediği malumunuz, bu kitapta da bunu baya hissettiriyor. Genel olarak zor bir okuma olsa da, insanda tekrat Bernhard okuma ihtiyacı duyuracak kadar da etkileyici bir kitap.

Hepinize keyifli okumalar dilerim. :slight_smile:

30 Beğeni

Çok beğendim incelemenizi. Benim için de son derece aydınlatıcı oldu. Amerikan Edebiyatı dersimizde hoca önermişti ama sorumlu tutmadı, o yüzden özel olarak İngilizce’sini edinmedim, bende de İletişim baskısı var yani.

Bilinç akışı tekniği hep korkuyla yaklaştığım bir çeşit o yüzden bundan da çekinmiştim ama yorumumuza bakarak oldukça merak ettiğim bir kirap haline dönüştü şimdi. Okuma sıramda önlere çekeceğim. Çok teşekkür ederim. :slight_smile:

1 Beğeni

Rica ederim, iş aralarında yazabiliyorum, daha uzun yazmak ve detaylı incelemek isterdim ama bu aralar hem özel hayatımda, hem iş hayatımda fazlasıyla yoğunum, ancak kitap okumaya zaman ayırabiliyorum. Siz de okuduktan sonra görüşlerinizi yazarsanız, hem kitap hakkında hem de bilinç akışı tekniği hakkında daha detaylı da konuşabiliriz.
İyi okumalar. :slight_smile:

1 Beğeni

image

The Grey Bastards - Jonathan French

Live in the saddle.
Die on the hog.

Önce konusu işe başlayayım:

Yukarıdaki deyiş, Lot Diyarlarında yaşayan yarı-orklara ait. Hoof adı verilen yeminli kardeşliklerde yaşayan ve eskiden köle olan bu yarı-orklar, savaşmak için yetiştirilmiş devasa domuzların sırtında Lot Diyarlarında devriye gezmekte ve asil Hispartha halkını acımasız orklara karşı korumaktadır.

Jackal, Gri Piçler’in yani Lot Diyarlarında hayatta kalmayı başarabilen 8 kardeşlikten birisinin üyesidir. Genç, yetenekli ve hırslı olan Jackal, yönetim şekli giderek tiranlığa dönüşen ve Piçler’in kurucusu olan Claymaster’ın yerine geçmek için planlar yapar. Yanında ise damarlarında insandan çok ork kanı olan ve ismi Oats olan devasa bir üç-kan ile tüm kardeşliklerdeki tek kadın olan Fetching yer almaktadır.

Yabancı bir büyücünün ortaya çıkması ile Jackal’ın planları kargaşaya dönüşür. Tutsak bir elf kızını kurtardıktan sonra ittifakları çatırdamaya başlar. İhanetçi Ay ismi verilen ve insan başlı atların kana susamış bir halde herkese saldırdığı gece yaklaşırken, Jackal sadakatinin neye olduğuna karar vermeli ve sadece kötülerin ödüllendirildiği bir dünyada kendi yerini belirlemelidir.

Hikayeye çok iyi bir giriş yaptım, zaten fena olmayan bir pace’i var. Konuyu anlamak çok zor değil, ekstra bir sözlük gibi bir şeye ihtiyaç yok. Kitap boyunca bu dünyaya ait özel kelimeler kullanılıyor (thrice, frail, thick gibi) ama bunlar hemen açıklandığı için “bu kim yaa” deyip durmuyoruz. Bunlar haricinde ben ana karakterleri insan ve elf dışında olan kitaplara ekstra bir sempati duyuyorum. Mesela Orconomics’in de ana karakteri bir cüce idi (mükemmel bir kitaptır). Burada da yazar, melez denilen yarı-ork’ları kitabın merkezine yerleştirmiş.

Kitapta yer alan ırklar; insanlar (olmazsa olmaz zaten), elfler, yarı-orklar, orklar, insan başlı atlar ve buçukluklar şeklinde. Büyü ve büyücüler var, önemli fonksiyonları da var ama çok fazla büyü olmuyor, toplamda 3-4 yerde var sanırım büyü işi. Daha çok hack-n-slash şeklinde geçiyor savaş sahneleri.

Kitabın ilk yüzde 40’lık bölümünü çok sevdim ve heyecanlandım. Ancak 40-70 arası maalesef tahmin edilebilir ve sıkıcı plot twistler yüzünden “meh” şeklinde geçti. Kalan kısmı ise toparladı ve sonu da güzeldi. Yine de seriye devam etsem mi emin olamıyorum, sanırım devam etmeyeceğim. Bu arada okumak isteyenler için belirteyim, kitabın devamı var ama ilk kitap kendi içinde tamamlandığından dolayı rahatlıkla tek başına okunabilir.

Kitapla ilgili sevmediğim bir başka husus da, yarı-orkların kullandıkları argonun ve yaptıkları seks şakalarının suyunun çıkmasıydı. Bir yerden sonra artık gözlerimi yuvarlamaya başladım (ama itiraf edeyim, bir iki yerde de kahkaha attım). Normalde bunlara pek takılmam hatta güzel tasarlanmış argo da çok keyifli olabiliyor ancak bu kitapta yer yer bu tür argolar artık ucuza kaçıyordu, bu da okuyucu olarak beni rahatsız etti.

Kitaba başlarken “filthiest fantasy” yorumunu görünce merak etmiştim acaba ne var içinde diye ama filthiest çok iddialı olmuş. Yine de içerdiği bol bol seks ögesi, argo kullanımı ve kanlı savaş sahneleri ile filthy bir kitap diyebiliriz rahatlıkla.

Dilimize kazandırılması zor, o yüzden çok fazla kişiye hitap edemeyecek maalesef. Ben de çok tavsiye edemiyorum, hele ki o sene üçüncü olan Paternus bundan çok daha iyi bir kitapken. Yine de “önceden köle olup, savaştaki hünerleri görülünce serbest bırakılan, önceki sahiplerini korumakla görevli olan ve üreme yeteneği olmayan yarı-orkların” hayatlarına göz atmak isteyen olursa, kötü bir tercih yapmış olmayacaktır.

Kitaba notum 7 / 10. Orta kısmı da diğer iki kısım kadar güzel olsa rahat bir 9 alırdı ama maalesef olmadı. Şimdi sırada 2016’ SPFBO’nun ikinicisi olan The Path of Flames var.

17 Beğeni

Herkesin kitap okuması gerektiğini düşünmem bir yana; herkesin de okumuş ve anlamış olması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. İçeriğinin sadece komünizm yergisiyle dolu olduğunu düşünmek oldukça kulaktan dolma bir kalıpların sonucu olacaktır. Kitabın sonunda yazarın hayatının kısa özetini okuduğumuzda bunu yazan ellerin, aklın bu alanda ne kadar usta olduğuna ikna oluyoruz.

SSCB tarihine çok hakim olmasam da kitaptaki olay örgüsünün Bolşevik Devrimi ve devamındaki olayların birer kopyası olduğunu fark ettim. Hatta ilerledikçe bundan o kadar emin oldum ki; Snowball’u Troçki, Napoleon’u da Stalin olarak farz ettim.

Evet, bu kitap hedefi oldukça aşikar bir yergi gibi duruyor. Ancak ben halen benzer memleketler olduğu kanısındayım. Her karakterin doğrudan bir karşılığı olmasına gerek yok. Yazar spekülasyon, propaganda ve oldu bittiler ile toplumun nasıl aptal yerine konularak canına okunabileceğini çok sade ve usta bir şekilde özetlemiş. Burada eğitimsiz ve eğitilmiş olmak istemeyen koyun kitlesinin ne kadar önemli olduğuna inanabiliyor musunuz? İşte böyle toplumlarda meritokrasiyi savunmaya devam edeceğiz :slight_smile:

Yoksa, kimse Jones’un dönmesini istemiyordur herhalde!

19 Beğeni


Leonid Andreyev - Şeytan’ın Günlüğü
Şeytan cehenneminden dünyayı izlerken canının sıkıldığını fark eder ve tahtından kalkıp dünyaya gitme kararı olur. Kendine de en uygun beden olarak Amerikalı bir milyoner olan Wandergood’un bedenini seçer. Kitap bu açıdan muhteşem bir konuya sahip. Şeytan dünyamıza gelecek olsa, elbette ki en temel güç unusuru olan paranın gücünü kullanmak isterdi.

Dünyamıza yanında yardımcıları ile inen Şeytan, bize kendisini anlatmanın bizim bu aciz dillerimizde ne kadar zor olduğundan bahsederek başlıyor günlüğüne. Biraz da ironik olarak, Şeytan’ın kötülüğü yapmak ve oyun oynamak için gittiği yer ise Roma. Roma’ya tüm servetini hayır işlemek için dağıtmaya gittiğini duyuruyor. Roma, yani Katolikliğin merkezi. Bu şekilde kiliseye yaptığı müthiş göndermeler var. Mesela Kardinal X.'in kendisinden tüm servetini yardım olarak istemesi gibi. Roma’ya giderken yaşadığı felakette evine sığındığı Thomas Magnus ise ayrı bir konu. Dünyayı yok etmek isteyen bu adam, tam da aslında kitabın konusu olan “Şeytana pabucunu ters giydirmek” kalıbını gerçekleştiren kişi. Magnus’un kızı Maria ise, olağanüstü güzelliğiyle Hz. Meryem’e benziyor.

Şeytan geldiği bu dünyada gördükleriyle oldukça şaşıracak. Ve Magnus’un da dediği üzere, insanların artık cehenneme gitmek için ölmesine gerek olmadığını anlayacak. Kitap içinde kopuklukluklar olsa da ben güzel buldum. Andreyev kesinlikle devam edeceğim bir yazar.
8/10

17 Beğeni

Yaza Yolculuk - Tomris Uyar

Biliyor musun Tomris, aynı öyküyü görüyoruz biz seninle. Aynı güneşe bakıyor, aynı ortak sanrıyı yaşıyoruz. Aynı yazın yolcusuyuz. Satırlarında mahmurluk, saçımızda gün ışığı. Bundandır sana adınla hitabım, bundandır Yaza Yolculuk’a yakıştırdığım iki satırım. Sözlerimi cam şişe içinde maviliklere saldığım bir aşk mektubu farz et.

Gülümsemeyi unutma dedin ya, unutmadım. Buruk bir yaz gülümsemesi. Bazen çiğ bir nostalji lazım bize. Saksılı pencere kenarları, ılımış kalmış bir bardak bira, saatsiz Temmuz’lar. Öykülerin arası yollar yaptın ya Tomris, şehirlerin-şehirlerimiz arası da o yollarla dolu. İpekten ve basmadan, biraz ondan biraz bundan dolanık kumaşlar ile bağladım onları. Akdeniz ve İstanbul. Her yer deniz. Yer gök yaz. Biz bir sarkaç, bir yanımız eve dönmek istemez, diğer yanımız yağmura hasret. Boğazın kokusunu aldılar ya Tomris, Ege’den imbikledim ama, ortak sanrımızın şerefine bavulumda. İçimi dirilten bir esinti esti şimdi, senin o kendinden emin gülümsemenle aynı notada. Sabaha direnen şehir insanlarına bir doz Vivaldi. Reçetelerin emin ellerde.

Hangi yıl olduğunun ne önemi var, mevsimlerden yaz dedin ya Tomris, o an ben de senin bir karakterindim. Kaleminden aktım, işyeri uğultusundan uzağa, tertemiz bir akşama. Bari birileri bilsin o satırların kıymetini diye. Bugünü bir başkası yaşasa diye yalvardığımız nice günlerin hatrına. Bir kadeh sana, bir kadeh bana.

Bana bir öykü armağan ettin Tomris, beni de koydun içine. Çatı katında kahvaltı, bir dilim tulum peyniri, taze ekmek, sıcak bir çay. Üstüne kahve, elbette. Güneş, tuz ve rüya. Bana bir yaz armağan ettin Tomris, ucu İstanbul’a çıkan bir rüya. Tertemiz akşamların hatrına derin bir nefes. İyi ki uğradım bu yaz sana. Elimde dokuz öykün, direnmek gerek sabahlara.

Teşekkür ederim Tomris. Tuz kokan mevsimin en güzel düşü bu. Bu papatyalar senin. Yaz rüyamızın hatrına, tak saçlarına.

8 Beğeni

Uzuun zamandır hangi kitaba elimi atsam yarım kalıyordu ama bu ara arka arkaya iki üç kitap okuduğum için gaza geldim devam ediyorum artık okumaya.
Kreutzer Sonat
Tolstoy okumaya yeni başladım ve bu kitaptan sonra uzun süre Tolstoy okuyacağımı sanmıyorum. Çok sinirlendim. Hadi kitabı benden farklı ve saçma düşüncelerle dolu olmasına rağmen okudum bitirdim karaktere sinirlendim sadece ama Sonsözü okuduktan sonra Tolstoy’a sinirlendim. 1000Kitap’taki puanı çok yüksek bence.
4/10
Yaşamak - Yu Hua
Uzun süredir kitap okuyamayıp üstüne Kreutzer Sonat okuduktan sonra tadım kaçmıştı. Ama bu kitap ilaç gibi geldi. Çok kolay okunuyordu bir gecede bitti bu benim için büyük başarı. Özellikle savaş sonrası Mao dönemi kısımları çok güzeldi ve her şey kafamda canlandı. Okurken ilk başta geçtiği tarihin farkında değildim sonra bir ara 1960’larda bir tarih söylendi şok oldum. Çünkü köy o kadar geri kalmış ve yoksuldu ki o tarihlerde olabileceğini düşünmemiştim. Beğenerek okudum ve çok da üzüldüm.
8/10
Şu an Leonardo’nun Yahudası’nı okuyorum. İlk sayfalar hiç sarmadı isimler unvanlar falan fazla geldi birden, olayın içine giremedim. Ama Leonardo sahneye girince güzelleşti.
Yeniden kitap okuyabildiğim için çok mutluyum!! :blush:

11 Beğeni


Arkadi&Boris Strugatski - Uzayda Piknik
Muhteşem, kesinlikle muhteşem bir eser. Strugatski’ler PKD ve Lem’den sonra favori bilimkurgu yazarlarım oluyorlar yavaş yavaş. Onların bilimkurgusunu benim için özel yapan kelimenin tam anlamıyla “sokak bilimkurgusu” yapmaları. Çok yüksek teknolojilere fön makinesi muamelesi yapmaları. Teknolojiden öte, olayların felsefesine odaklanmaları.

Kitaba Uzayda Piknik adının verilmesinin sebebi şu; uzaylıların dünyanın altı bölgesine bıraktıkları bu atıkların, kitapta Nobel Fizik Ödülü alan Dr. Pillman’ın tabiriyle, sanki piknik yapan bir grup dostun çöplerini toplamadan gitmelerine benzetiyor. Kitabın en güzel bölümleri de bu felaketin neden olduğunun sorgulandığı kısımlar. Bu bölgelerdeki atıkların bir ganimet haline gelmesi “stalker” isimli mesleği doğuruyor. Stalkerlar, yani iz sürücüler yasadışı yollarla bu ganimetleri ele geçirip satan kişiler. Bu ganimetleri elektrik geçirmek çok zor çünkü bölge cadı jeli gibi oldukça garip şeylerle dolu ve usta olmayan birinin ölmesi muhtemel. Stalkerların ve enstitünün bölgeyi araştırması temel konumuz.

Kitabın dili tam Strugatski dili. Anlatıcı, zaman hiç gözetilmemiş. İlk defa Strugatski okuyanların çoğu bu yüzden zorlanıyorlar. Fakat beni rahatsız etmiyor, kitabı okumayı da zorlaştırmıyor. Aynı şekilde kitabın son cümleleri de çok hoşuma gitti:

"Ruhuma bak, biliyorum, gereken her şey orada. Orada olmalı. Ruhumu hiçbir zaman, hiç kimseye satmadım ben! O, benim, insan ruhu! Ne istiyorsam kendin bulup çıkar onu benden, zira mümkün değil kötü bir şey istemem!.. Her şeye lanet olsun, çünkü onun kelimelerinden başka hiçbir şey düşünmüyorum - “HERKES MUTLU OLSUN, BEDAVAYA, VE HİÇ KİMSE İNCİNEREK GİTMESİN!”

Strugatskileri okumaya devam edeceğime eminim.
9/10

21 Beğeni

Üçüncü cilt, 4 kısa öyküden oluşuyor. Serinin devamını etkileyecekler mi bilmiyorum, fakat anime izleyenler bilir ki fiil bölümlere benzer bir cilt olmuş. Beğenmedim.

İkinci cilt hype yaparken, bu cilt dibe vurmuş. Öykü, roman yazımından daha zordur benim için. Kedi haricindeki öyküleri beğendim. Ölüm’ün de fevkalade karizması olduğunu söylemek gerek. Son bölümde görünce, bir ölüm gibi kapanış ona bırakılınca, ayrı bir hava katıyor. Ağırlığını hissediyorum.

Temponun aksaması hiç hoşuma gitmedi. Belki öyküleri daha çok sevebilirdim. Gerçekten sevebilirdim. Ama tempo öyle bir aksamış ki, hüsran duymak durumunda kaldım. Sanki Gaiman’ın aklına birkaç öykü akın etmiş ve bunları kağıda dökmek istemiş gibi bir hava sezdim.

Bu cildi fiiller diye özetlemek en mantıklısı sanırım.

7 Beğeni

Bazı ciltler öykü derlemesi şeklinde bazıları da tek hikaye şeklinde. Ben öykü derlemesi olanlardan daha çok zevk almıştım ama bu kişisel bir şey. Yine de öyküleri atlamayın, neredeyse hepsi ya uzun hikayelerin içinde ya da başka bir öyküde geri dönüyor. Finalde neredeyse hepsi kullanılmış. Ben filler demezdim.

5 Beğeni

Kitaba başlarken çok büyük bir beklenti ile başlamadım. Fakat okumaya başladıktan sonra inanılmaz keyif aldım. Şu anda kitabın ortalarındayım ve keşke seriye başlamasaydım diye düşünüyorum. Seri 3 kitaptan oluşuyor ve devam kitapları çevrilmemiş durumda. Ne zaman çevrileceği de Allah bilir. Biraz Brandon Sanderson’un Sissoylu havasını içeriyor kitap. O tadı hissettim. Okumaya başladığımda hangi fantastik seri ile karşılaştırırım diye düşünürken, 150. sayfalara falan gelindiğinde bahsettiğim serinin havalarını tattırmıyor değil. Ama kurgulanan evreni, fantastik yaratıkları ve büyüleri ile bizim daha aşina olduğumuz Osmanlı kültürlerini ve mekanlarını içermesi ile beni Sissoylu serisine göre daha fazla içine çekti diyebilirim. En azından Sissoylu gibi daha kapalı, gri mekanlarda geçmiyor. Ormanlar, nehirler, ağaçlar falan var. Kitabın yarısı için bu kadar olumlu konuştuktan sonra, kalan yarısında fikirlerimin değişmeyeceğini umuyorum. Devam kitaplarının basılması uzun zaman alırsa, alıp İngilizce okuyacağım artık.

13 Beğeni