Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Bir japonluktur gidiyorum. Gittikçe daha derine :grin: Animesi çok tutmuştu da Light Novel’ına bakayım dedim.

Bilmeyenler için, ana karakterimiz talihsiz bir kazayla ölüp başka bir evrene gidiyorsa (tercihen fantastik, böyle cüceli elfli) işte biz bu setup’a “isekai” diyoruz. Bu kitap bu türü oldukça dalgaya alıyor. Yazarın evreninin saçmalığını ve yazdığı yoldaşları beğendim. Sırıta sırıta okuyorum.

7 Beğeni

Aslında Konosuba’nın amacı “isekai” türünü yermek değil, türü absürt biçimde ele almak. Asıl isekai ile dalga geçen novel (aynı zamanda manhwa) FFF-Class Trashero’dur.

1 Beğeni

Şu an Metin Savaş’ın Kuvayı Milliye’nin Hazinesini adlı romanını okuyorum.

Hoş geldiniz. Kitabınızın reklamını yapıyorsunuz tamam da yazım kurallarına birazcık özen göstersek iyi olur.

3 Beğeni

image

Küllerin Günü - Jean-Christophe Grangé

Jean-Christophe Grangé beylerin Türkiye’de marketing i çok iyi, zamanında yapan çok iyi isim yaptırmış hala ekmeğini iyi yiyorlar :slight_smile: Ancak kendisi vasat bir yazar olduğunu uzun süredir kanıtlamaya devam ediyor. Adının bizlerin gözünde değer kazandığı ilk çalışmalarında uzun araştırmaların, emeklerin olduğunu hissettirirken artık yayıncı baskı ve anlaşmaları ile yılda minimum 1 kitap çıkaralım çorbamıza bakalım stratejisinde olduğunu düzenli okurlarının hepsi hissediyordur eminim.

Ben okuduğum son Grange romanı ile daha da para vermem demiştim kendisine, arkadaşım aracılığı ile Küllerin Günü elime geçince yine bir Grange zafiyetiyle elime aldım. Tekdüze, yavan, tahmin edilebilir ve kendi içerisinde mantık hataları ile dolu bir kitap. Hele ki Niemans ve Ivana karakterlerini önceden de tanıdığımız için bazı saçma eylem ve aksiyonlar göze aşırı batıyor. Kardeşim sen polissin şunu bunu niye yapmıyorsun gibi gereksiz sorular içinde buluyoruz kendimizi :slight_smile: Yazar bizi olay örgüsü, merak ve acaba ne olacak gibi kavramlarla şaşırtmak yerine; bu da mı yapılır, şu da olacak iş mi gibi durumlarla şaşırtıyor :slight_smile: Spoiler vermeden yoruma devam etmek istediğim için detay veremiyorum ancak bir de 200 küsür sayfa okutup sonra olayı çözsün diye son 40 sayfada wilcard bir keşiş transferi yapması var ki hani yazarken kendi de sıkılmış herhalde kitaptan diye düşündürüyor ister istemez.

“Abi senin Kızıl Nehirler diye bir kitabın vardı eskiden, ne güzel Jean Reno yu oynatmıştık bi komiser vardı? Neydi onun adı? Hah Niemans evet abi, Jean Abim sen bu adamı anlatan yeni kitap yazsana? Hatta 2 kitap daha yaz, 3 leme yaparız güzel güzel paketler okuturuz abi. Zaten okurların sevdiği kitabındı, Triloji ayağını da yaptık mı…”

16 Beğeni

Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf

1 Beğeni

Okurken bir ideoloji batağı içinde kaldığımı hissettiğim kitaplar benim için epey çekilmezdir. Ama bu kitapta ekstradan bir de karakterin kişiliğinden dolayı sıkıldım. Fakat bana kattığı en güzel şey hayattan zevk alabilmenin her şeyden daha önemli olduğunu tekrardan fark etmemdi. Politik duruş her anımıza içkin olduğunda darlanmamak elde değil.

8 Beğeni

Çeşitli sebeplerle buraya ne aldığım kitapları ne okuduğum kitapları ne de başka bir konuya yazabildim. Şimdi bu açığımı kapatmak için okuduğum son beş kitabı paylaşmak istiyorum :sweat_smile:

781_Stefan_Zweigin_Son_Gunleri

Laurent Seksık’ın “Stefan Zweig’in Son Günleri” kitabını bitirdim ilk olarak. Biyografik bir kitap olacağını ve Zweig’ın intihara götüren sebepelerin ne olduğunu tarihsel olaylarla beraber okuyacağımı düşündüğüm bir kitaptı ama yazar bunun yerine roman tarzında yazmayı uygun görmüş. Yazar, Zweig’ın ve eşinin yaşadığı buhranlı günleri romanlaştırıp son zamanlarını okuyucuya aktarmış. Daha başarılı olabilirdi diye düşünmedim değil fakat yine de kötü bir kitap kesinlikle değil. Ben gibi Zweig hayranlarının okumasını tavsiye ediyorum. Bu narin ve insan duygularını anlatmakta usta olan yazarın dünyanın bulunduğu kötü gidişata karşı karamsar duruşunu anlamak için güzel bir kitap.

Burada yazmaya ara verdiğim bu kısa zamanda okuduğum iki Jack London kitabından ilki "Beyaz Diş"ti. Kesinlikle ne desem az kalır bu kitap için. Bir kurt ve köpek kırması "Beyaz Diş"in hikayesini okuyoruz. Vahşi hayat, insanların zulmü, soğuk, açlık, kötülük ve son olarak iyilik içeren bu eseri herkesin okumasını diliyorum. Dürtüleriyle hareket eden bir hayvanın dünyası ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Onunla beraber çevreyi anlamaya çalışıyor, vahşileşiyor, korkuyor, kızıyor, avlanıyoruz. Kısacık hayatında vahşi hayattan ilkel hayata oradan şehir hayatına ve son olarak çiftlik hayatına giden bir serüven. Sürprizbozan vermiş gibi olmamak için ayrıntılı olarak yazmıyorum ama yine de derinden etkiledi bu yolculuklar beni. Kesinlikle ama kesinlikle okunması gereken bir kitap.

İkinci Jack London kitabı ise “Bir Dilim Biftek”. Kısa bir kitap olması sizi yanıltmasın. Bu da yine London’un tarzında bir kitap. İçerisinde boks ile alakalı iki hikaye barındırıyor ve ikisi de birbirinden güzel. London bu hikayeler de hem sistem eleştirisi hem de yoksulluk, çaresizlik gösteriyor bizlere. Atılan her yumruğu hem siz atıyor hem de siz yiyorsunuz. Ben iki hikayeyi de çok sevdim. Hatta “Ateş Yakmak” kitabıyla beraber bu kitabı da “London Külliyatına Giriş” yapmak isteyenler için önerebilirim.

kiyamete-kosanlar-kulubu6a2e22540d6dc1286550e374b5090da9

Adrian J. Walker’ın “Kıyamete Koşanlar Kulübü” kitabı okuduğum dördüncü kitaptı. İthaki’nin zamanında 9.90 yaptığı kampanyalardan birinde almıştım. Konusu sebebiyle ilgimi çekti ve şans verip okuyayım dedim. Hikayemiz binlerce meteorun düşmesiyle yok olmanın eşiğine gelen dünya da ailesinden bir şekilde uzak kalmış olan bir adamın arkadaşlarıyla birlikte koşarak geçmez zorunda kalması olarak özetlenebilir. Konusu gayet güzel fakat eleştirilmesi gereken noktalar da yok değil. Öncelikle kitabın başlarında sanki bir “wattpad” hikayesi okuduğumu düşündüm. Duygular, durumlar, olaylar çok kesin ve aniden oluyor, diyaloglar çok eğreti gibi geliyordu. ilerleyen bölümlerde bu durum değişti hakkını yemeyeyim şimdi. Ayrıca “koşma” eylemine gelene kadar yaşanan olaylar da bir hayli uzun. Kitabın ortalarına kadar “neden bu kitabın ismin kıyamete koşanlar kulübü ki?” diye düşündüm ama sonradan anladım durumu. Son olarak da bana göre kitap gereksiz uzatılmış ve alakasız bir çok olay yaşıyor kahramanlarımız. Tabi bu kadar eleştirmeme rağmen kitabı sevmedim demiyorum. Kitap güzel, kendini okutuyor ama şans verirseniz okutuyor.

Ve son olarak John Wyndham’ın “Krizalitler” kitabını bitirdim. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı fakat bu kitap öyle bir kitap ki “bu yazarla neden şimdi karşılaştım. Bunca yıl nasıl gözümden kaçar?” diye kendime kızdım. Tek kelimeyle mükemmel. İşlediği konu, yazarın dili, olayların akışı ve içerdiği bilimkurgu muazzamdı. Konu hakkında bir şeyden bahsetmek istemiyorum. Eğer okumaya karar verirseniz ve okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Çünkü kimseye burada konudan bahsedip keyiflerini kaçırmak istemiyorum. Bir yanım bu kadar abartma, sadece sen bil ve kendine sakla, sağda solda “John Wyndham diye bir yazar var çok iyi. Siz bilmezsiniz.” diye hava at derken, diğer yanım bunu kendine saklama herkes öğrensin diyor. Belki bir çoğunuz biliyor ve taktir ediyor, benim bilmeme şaşırıyorsunuzdur ama gerçekten de yeni keşfettiğim için utanıyorum. Tek kelimeyle “Krizalitler” kitabı muazzam. Bilimkurgu seven herkesin okumasını öneriyorum.

26 Beğeni

Şu John Whyndam benim de uzun zamandır radarımda. Ben Chocky ile başlamak istiyorum. Amazon bi stoklara eklese ve %40-50 yapsa tekil olarak alacağım. Yorumumuz ile Krizalitlere de şans vereceğim.

2 Beğeni

Hiç beklemeden amazondan alabildiğim hepsini aldım ben :joy: Benimde sonra okuyacağım kitap da Chocky olacak herhalde.

1 Beğeni

Operadaki Hayalet - Gaston Leroux

Erdem Akakçe favori seslendirmenlerimden birisi olduğu için, hangi kitapları seslendirmiş diye bakarken denk geldim bu kitaba. Birden içimde bu kitaba karşı bir çekim oluştu ve hemen dinlemeye başladım.

Kitaba başlarken konusunu filan bildiğimden dolayı kafamda “sanırım şöyle şöyle olur” diye bir kurgu oluşmuştu (Güzel ve Çirkin’deki gibi) ama o kurgu ile kitabın içi hiç uyuşmayınca nedense bir hayal kırıklığı oluştu önce. Halbuki yazarın bana “düşündüklerinin hepsi kitapta gerçekleşecek” diye bir sözü yoktu. :slight_smile: Bu yüzden suçu kendimde bulup dinlemeye devam ettim. Dinledikçe de ısındım.

Kitabın konusu şu şekilde:

Paris Opera Binası’nın mahzeninde, yüzü tanınmayacak derecede ürkütücü olduğu için insanlara görünmeden bir hayalet gibi yaşayan müzik dehası Opera Hayaleti, korodaki Christine’e gizlice müzik dersleri vererek onun ünlü bir soprano olmasını sağlar ve zaman geçtikçe ona büyük bir sevgiyle bağlanır. Fakat ona sahip olmak isteyen tek erkek kendisi değildir. Bu gizemli Hayalet’in genç kıza duyduğu tutkulu aşk bir süre sonra kendisini içten içe yakan bir kıskançlığa ve takıntıya dönüşmeye başladığında ise, Christine’i tehlikeli ve karanlık bir sonun başlangıcına adım adım yaklaştırır.

Kitabın ilk yarısı Hayalet’in yaptıklarını, diğer yarısı (özellikle son çeyrek) ise Hayalet’in bunları neden yaptığını (hayatını ve psikolojisini) anlatıyor. Kitap, sadece son çeyrek hatırına bile okunabilir diye düşünüyorum.

Sürekli dışlanan, hor görülen hatta korkulan bir bireyin sevgi peşinde koşması bana Youtube’ta videolar çeken Karavandaki Adam kanalının “Kötülüğün Portresi” isimli serisini hatırlattı. Orada da “bireyin geçmişi, yaptığı kötülükleri meşru kılar mı” tartışması yapılmıştı. Bu kitapta da bu tartışma sonuna kadar hissetiriliyor. Bu duyguyu Asimov’un Vakıf dizisindeki önemli bir karakterde de hissetmiştim (ismini spoiler olabilir çekincesiyle vermiyorum ama okuyanlar zaten kolaylıkla tahmin edecektir).

Kitaba notum 8/10. Bu tür iç hesaplaşmalı (mesela Uğultulu Tepeler gibi) kitapları seviyorsanız bu kitabı da seversiniz diye düşünüyorum.

10 Beğeni

Hocam stokları zaten 1 idi ben almayı düşündüğümde demekki siz almışsınız onları :rofl::rofl::rofl::rofl::rofl:. Umarım en kısa sürede eklenir stoklara.

2 Beğeni

images - 2021-08-03T104936.174
J. G. Ballard - Öteki Dünya
Filmi çekilse izlenir bir roman. Ballard eserlerinin tümünde olduğu gibi Öteki Dünya’da da tüketim çılgınlığını merkeze alıyor. Öteki Dünya olarak bahsettiğimiz Londra’yı çepeçevre saran M25 otobanının kıyısına kurulmuş olan Brooklands kasabasındaki Metro-Centre alışveriş merkezi. İşsiz bir reklamcı olan Richard Pearson Metro-Centre’da yaşanan bir saldırıda ölen babasının anısı için Londra’dan Brooklands’a gider. Alışveriş merkezi sayesinde bir tüketim cenneti haline gelmiş olan Brooklands’a girmek kolaydır fakat çıkmak imkansızdır. Çünkü Brooklands’de tüm tabelalar Metro-Centre’a girişi gösterir. M25 çevresi zaten alışveriş merkezleri ile bezelidir. Yazar bu distopyayı şöyle tanımlıyor.

“Sinema, kilise ya da şehir merkezi falan yoktu. Ve geriye kalan tek kültür yaşamı da cazip bir tüketiciliği pazarlayan sonsuz reklam panoları destekliyordu.”

İnsanları para harcamaya iten bu yapı, sadece kapitalizmi yaymakla kalmaz, aynı şekilde faşizmin de merkezi haline gelmiştir. St. George haçını sembol benimsemiş holigan grupların asıl hedefi göçmenler. Metro-Centre’a gelmeyen ve küçük dükkanlar açan göçmenler düşman olmaya en müsait grup. Ballard’ın eserlerinin genelinde gördüğümüz şeylerden biri de insanın vahşiliğidir. Bu romanda da insanın bu vahşiliği temas sporları ve şiddet isteği üzerinden gösterilmiş.

Babasının cenazesi için gelen Richard, babasının ölümünün rastgele bir terör saldırısından fazlası olduğunu ve bir dizi tesadüfleri fark eder. Bölge ahalisinden bu dev alışveriş merkezinden bir grubun bağlantılarını çözen Richard reklamcı içgüdülerinin de etkisiyle Metro-Centre’ın mesihi haline gelecek olan reklam yüzü David Cruise’un faşist harekete lider olması için de gerekli reklamları sağlar. Fakat Metro-Centre’da işler değişmektedir.

Tüketim çılgınlığını, insanın şiddet isteğini ve yozlaşmayı çok etkili bir şekilde ortaya koyan bir eser. Ve hepinizin tahmin edeceği üzere çok da uzak olmayan bir geleceği tasvir eden bir distopya bu. Konusu çok güzel olsa da kurgusu kimi yerlerde oldukça sorunlu. Fakat yine de okunur bir yazar Ballard.

8/10

18 Beğeni

MEDIEVAL MILITARY TECHNOLOGY

Kitap, Batı Roma’nın çöküşü ve 16. yy arasındaki dönemdeki askeri teknolojileri ele alıyor. Bölümlere ayrılmış olarak sırasıyla: silahlar, zırhlar, atlı birlikler, ağır silahlar, barutlu silahlar, kuşatma silahları, tahkimat yapıları(kale ve surlar) ve son olarak da savaş gemileri anlatılıyor.

Bu teknolojiler Haçlı Seferleri, Viking akınları, barutun yaygınlaşması, Yüz Yıl Savaşı gibi olaylarının ışığında anlatıldığından bir bakıma Avrupa tarihi de özetleniyor.

Bazı sayfalarda görseller de mevcut, fakat yeterli bulmadım. Bahsedilen aletleri veya kaleleri internetten resimlerine bakarak okudum. Detayın bünyeme fazla geldiği yerler olsa da konuyla ilgileniyorsanız sıkılmadan okuyacağınız bir kitap.

12 Beğeni

indir

Çok eğlenceli bir kitap aslında.
Oblomov söylenilenin aksine üşengeç birisi değil. Küsmüş birisi. Umduğu dünyayı bulamayınca, bulduğu dünyada tabii olmayan bir rol tutmak yerine, tüm yaşamsal faaliyetlerini enerji tasarruf moduna indirgeyip kendini el yapımı bir bitkisel yaşama almış birisi.

Çoğu insan oblomovun durumuna düşmemek için bulduğu dünyanın aslında umduğu dünya olduğuna kendini inandırmaya çalışırken hayatını tamamlıyor bu dünyada.

Hayata küsmek, insana daha güzel bir hayat getirmiyor ama mücadele etmeye kalktığınızda, binlerce yıllık insan çabasıyla mutluluk ve sevgi dolu bir dünyanın imkansız bir hayal haline geldiğini görüyorsunuz. Bu heves kırıcı dünyada eyleme geçmek de hâliyle zor oluyor.

19 Beğeni

Zola benim en sevdiğim yazarlardandır,İş bankası bu kitabını basmadığı için İletişim den aldım.İletişim Klasikleri kapak tasarımı/sağlamlık açısından daha iyi aslında ama fiyatları da iyi :frowning: O konuda Kirpiye biraz kırgınım. Meyhane ye gelecek olursak;Zola’nın kusursuz betimlemeleri ve harika akışıyla yine şaşırtmayan bir Fransız aile dramı romanı.Emile Zola okuyun,okutun.

Aslında bu tarz romanları pek okumam,ama yazara bir şans vermek istedim.Akıcı güzel bir üslupta yazılmış,ama vaadettiği kadar korkutucu olmayan bir hikayesi var.En azından henüz beni korkutmadı. Yazarın Dracula vb. romanlardan etkilendiği açık,kültürümüzdeki geceyarısı masallarından da aynı şekilde.Türk planına güzel oturtulmuş bir yaratık/canavar romanı olmuş.Neden bilmiyorum burnuma biraz da Ömer Seyfettin kokusu geldi.Yeni nesil Türk yazarların bu tür şeyler yazması hoş bir şey.Sonunu beğenirsem Yaltırık’ın daha çok övülen diğer kitabını da okuyacağım.

Bittikten sonra:Gerçekten önyargılarımı yıkan bir kitap oldu,yazarın dğer kitabını satın aldım,dahası Pangea kitaplığının diğer kitaplarını da okumaya karar verdim.

18 Beğeni

Sokrates in Savunması bitti.
Kitap bence çok iyi idi. Keşke Socrates öğretilerini kitap haline getirebilseydi de direk kendisinden ögrenebilseydik. Neyse artık ögrencisi Platon dan okumaya devam edeceğim. Kitap kesinlikle “kafa açıcı” diyebileceğim tarzda bir kitap. İlk defa felsefe okuyacaklar kitap sayfaları ve Socratesin bilgeliği arasında mavi ekran verebilirler heran :slight_smile:
Herkese tavsiye ederim.
Sıradaki kitabım

5 Beğeni

large_08ab86e6acbe6d9a9eadd6f30e2cdcbd

İki Şehrin Hikâyesi - Charles Dickens

Doğrusunu söylemek gerekirse bu tarz kitapları hiç sevmezdim. Sürekli sıkıcı olduklarını düşünür ve hep “Ya okuduğumu anlamazsam?” diye bir korku yaratırdım içimde. Ama sonunda merakım korkuma üstün geldi ve kitabı okumaya başladım. Başlarda biraz sıkıcı gibiydi. Ama sonra okudukça, (tâbi babamın da yardımıyla) her şey daha açıklayıcı olmaya başladı. Beklediğim gibi sıkıcı falan da değildi ve okuduğum her şeyi anlıyordum. O kadar merak uyandırıcı bir kitaptı ki, bir günde neredeyse yarısını okuyup bitirdim.
Eser 3 kitaptan oluşmakta aslında. Konusundan kısaca bahsedecek olursam, kitap Fransız Devrimi öncesinde ve esnasında Londra ve Paris’te geçen olayları, iki şehirdeki yaşamı, kanunsuzlukları ve insanların sıkıntılarını anlatıyor. Okumayanlara kesinlikle tavsiye ediyorum.

Puan olarak değerlendirmem: 8/10

15 Beğeni

TAU ZERO

KONUSU

Uzay aracı Leonora Christine’in destansı yolculuğu, onu ve elli kişilik mürettebatını yaklaşık otuz ışıkyılı uzaklıktaki bir gezegene götürecek. Ancak, gemi ışık hızına yakın hızlanacağı için, gemidekiler için öznel zaman yavaşlayacak ve yolculuk yalnızca birkaç yıl sürecektir.

Geminin yıldızlararası bir toz bulutuna çarpması her şeyi değiştirir. Yavaşlama sisteminin hasar görmesiyle artık gemiyi durdurmanın bir yolu yoktur. Işık hızına, yani Tau Sıfır’a ulaştığında, gemi zamanı ile dış zaman arasındaki fark hayal edilemez boyutlara ulaşır. Çağlar ve galaksiler hızla geçiyor ve Leonora Christine’in mürettebatı bilinmeyene doğru hızla ilerliyor.

DÜŞÜNCELERİM

Öncelikle tarz olarak ilginç bulduğum bir kitap oldu. Hikayenin ilerlediği iki kol var. Geminin uzaydaki yolculuğunu açıklayan kol oldukça detaylı, bilimsel terim dolu ve hard science fiction kuruluğunda. Diğer kol ise mürettebat arasındaki ilişkilere odaklı; psikoloji, aşk ve drama ağırlıklı. Benim için sorun olmasa da bu iki ucu birlikte işlemesi herkese hitap etmeyebilir.

İlk çeyreğinde inanılmaz sıkılmama rağmen kitabın geri kalanı sürükleyiciydi. Konunun epikliği hayranlık uyandırıcıydı ve mürettebatın sonu ne olacak diye merakla okudum. Biraz daha az kuru bilim ve biraz daha az aşk draması ile favorilerim arasına girecek bir kitap olurdu.

20 Beğeni

Hem kapak, hem de belli ki konu çok güzel.

1 Beğeni