Muhteşem bir kitap, hard sci-fi okuyucusu için nimet. Buna benzer, SF Masterworks’ten fizik temalı başka güzel bir eser de Frederik Pohl’un Gateway’i. Bir kara deliğe düşen tayfa için zamanın göreceli olarak yavaşlaması ve dışarıdakilerin gözlemleri etkileyiciydi.
Seriymiş o. Tek başına okunabilir mi?
Okunur bence, hikaye yeterince güzel sonlanıyor.
Birisi kara deliğe düştükten sonra başkaları tarafından nasıl gözlemlenemiyor olması gerek normalde (zaten o yüzden ismi kara delik, ışık bile kaçamıyor yer çekiminden). Yazar o kısma kendince bir açıklama getirmiş mi yoksa geçiştirmiş mi?

Yılanların Öcü - Fakir Baykurt
Baykurt’a yazdığı dönemde bazı sorunlar yaşatan Yılanların Öcü eserini Storytel’de dinledim. Erdem Akakçe olduğu için seslendireni yorumlamaya gerek bile yok, yine harikaydı. Yalnız kitabın ilk bölümünde Baykurt’un ön sözü var, kitap sebebiyle yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Fakat bunu yaparken kitapta ne var ne yok onu da anlatıyor.
O kısmı kitap bittikten sonra okumanızı (dinlemenizi) tavsiye ediyorum.
Benim de zamanında tecrübe edindiğim “kişinin, kendinden üstün gördüğüne saygı duyma ve kendinden küçük olanı hor görme” davranışı üzerine yazılmış bir eser. Yılan temasının biraz fazlaca tekrara düşmesi haricinde beğendiğim bir kitap oldu. Ardından Kadir İnanır’lı filmini de izledim, o da gayet güzeldi. Oyunculuklar birçok şey katmış kitaptaki anlatılanlara.
Beğendiğim bir kitap olmasına rağmen neden bilmiyorum, çok fazla şey yazasım gelmiyor. Onun yerine şu harika incelemeyi okumanızı tavsiye ediyorum:
Bence Fikret Hakan’ı film çok daha başarılı. Zaten yönetmeni de Metin Erksan. Kıyaslama için onu da izleyebilirsiniz.
Biliyorsunuzdur belki ama bilmeyenler için yazmış olayım Irazca’nın Dirliği ve Kara Ahmet Destanı ile birlikte üçlemedir. Ben özellikle ikinci kitabı da çok beğenmiştim. Fakir Baykurt hak ettiği değeri göremeyen yazarlarımızdan bence.
Storytel’de ikinci kitabı gördüm ama üçüncüsü henüz yok sanırım.
Bir kural ihlali yoktu hatırladığım kadarıyla, açıklanıyordu ne olup bittiği. 
Ama işte sorun da bu ya, kural ihlali olmak zorunda.
Eğer @M3rett0 okursan hocam, dikkat eder misin o kısma?
@alper Kadir İnanır’lı film sahne sahne aklımda dediği için onu izledim. Vaktim olursa izlerim, teşekkür ederim tavsiye için.
Üçleme olduğunu biliyorum ama devam etmeyeceğim sanırım. Bu haliyle bırakmayı planlıyorum şimdilik. Üçüncü kitap gelirse işler değişebilir bir ihtimal (Bir de sanırım @Erdo üçüncü kitabı beğenmediğini yazmıştı, o yüzden de devam etmiyor olabilirim).
Yakın zamanda okumayacağım ama dikkat ederim.
Benim bıraktığım Yılanların Öcü üçlemesinin üçüncü kitabı değildi. Yılanların Öcü ve Eşekli Kütüphaneciyi okumuştum Fakir Baykurt’un. Kaplumbağalar okuduğum üçüncü kitabıydı. Nedense yarıda bıraktım, devam ettiremedim.
Ben o kitabı serinin üçüncü kitabı sanmıştım, teşekkürler bilgilendirme için. Bu durumda, seriye devam etme ihtimalim az da olsa hala var. 
Dışarıdaki içeridekilerin başına ne geldiğini doğrudan gözlemlemiyor, ama çok vurucu bir biçimde neler olduğunu anlatıyor. Yanlış ifade ettim kendimi, şöyle:
Kitabın kahramanı erkek ve aşk yaşadığı kadın iki farklı gemide yanlışlıkla bir kara deliğe yaklaşıyorlar. Amaç kara deliğin çekim alanından beraberce kaçmak (bir plan yapıyorlar). Plan son dakikada bozuluyor, adam kaçıyor, kadın ve mürettebatı deliğe düşüyorlar. Adam eve geri dönüyor. Kadın ve mürettebat kara deliğin event horizonında bulundukları için zaman onlar için adama kıyasla inanılmaz yavaş geçiyor. Adam biliyor ki, o öldükten sonra bile sevgilisi hala yaşıyor olacak (time dilation) ve kadın adamın son dakkadaki kurtuluşunu sonsuza kadar bir ihanet olarak bilecek.
Hugo’dan en son Deniz İşçileri’ni okudum, okuyana kadar kitap mı süründü ben mi süründüm bilmiyorum. Kitabın üçte biri betimleme, üçte biri deneme, üçte biri olaydı. Acaba roman değil de deneme olarak mı yayınlasaydı diye çok düşündüm 
Demek ki tarzı bu
. Bu tarz hiç gitmedi bana. Kaç gündür almıyorum kitabı elime. Ama okuyacağım. Sonra da Hugo’ya uzun süre için veda etmeyi planlıyorum.
Bilge Karasu - Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
İlginç ama bir o kadar da güzel bir kitap. İnternette nasıl başlarım yahu ben bu Karasu’ya diye düşünürken ilk olarak Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nın okunmasının tavsiye edildiği gördüm. Doğru bir tavsiye bence. Ama okuması hiç kolay değil. Üç öyküden oluşuyor. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Spoiler vermeme gibi bir endişem yok çünkü kitap hakkında spoiler verme şansız yok. İlki olan “Ada” okuması en keyifli olandı bence. Bizans’ta “resim-kırıcılık” olarak adlandırılan bir baskı döneminde keşiş olan Andronikos, yıllarca inandığı ve kutsal kabul ettiği resimleri reddetmesi gerektiği ona dayatılınca bir kaçış haline giriyor. Yıllarca kutsal kabul ettiği meseleleri sırf siyasi sebeplerden reddetmek istemiyor ve derin bir felsefi sorgulama düşüyor. İnanç nedir, neden inanıyorum, dini semboller neden kutsaldır gibi soruları bir ada yolculuğunda kendine tekrar tekrar soruyor. Oldukça özgün bir filozofun öyküsü onunki.
Andronikos’un manastırdan ona haber vermeden kaçıp gittiği arkadaşı Ioakim’in öyküsünü ise “Tepe” isimli öyküde okuyoruz. “Resim-kırıcılık” dönemi bitmiş, resimler yeniden kutsal sayılmıştır. Andronikos ölmüştür ve Ioakim bu sefer bir tepe mitine sarılır. Birbiriyle doğrudan bağlantılı bu iki dışındaki “Dutlar” öyküsü ise Bilge Karasu’nun bu öyküleri yazdığı süreçte aynı meseleyi bir kere daha sorguluyor. Birbiriyle bağlantılı bu üç öykü oldukça sağlam. Hiç kolay bir okuma serüveni değil ama dil ince ince işlenmiş ve çok dolu. Mutlaka denemeniz gereken bir yazar. Ben devam edeceğim. Sıradaki eser konusunda tavsiye verebilirsiniz. Bir tavsiyem daha olsun, mutlaka 1000Kitap’ta alıntılar kısmına bakın, çok güzel cümleler var.
9/10
Nihad Siris - Sessizlik Ve Gürültü
Tek oturuşta, bir otobüs yolculuğunda okuduğum muhteşem bir kitap. Niğde-Ankara otoyolunun ıssızlığında okuduğum, AŞTİ’ye inmeme 10 dakika kala bitirdiğimde birkaç farklı duygu hissetmiştim. Bir, bu kadar yoğun bir konu nasıl bu kadar akıcı anlatılabiliyor; iki, nasıl bir distopya bu kadar gerçeğe yakın olabiliyor; üç, temel distopik öğeler nasıl bu kadar iç içe geçebiliyor?
Üç duyguyu da anlamlandırabiliyorum. Daha önce akıcı kitap okumamış değilim, distopyalar da zaten gerçekliklerle ilişkilidir, ögeler meselesine gelirsek de herhalde bu da iyi bir teknik ile halledilebilir. Edebiyat onlarca yetenekli yazarla dolu sonuçta. Fakat ikinci sebebin en önemlisi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yaşayan biri için en vurucu olanın o olduğuna inanıyorum. Kitabın konusuna değinmesem olmaz değil mi?
Yazar Fethi Şiyn bilinmeyen bir Arap ülkesinde eskiden ünlü olan bir yazardır. Eskiden kelimesi önemli çünkü Şiyn bazı şeyleri reddeder ve bunun sonucu olarak ününü olmasa da gördüğü ilgiyi kaybeder. Yazması yasaktır, Lider’e biat etmeyen tüm kalemler gibi. Şiyn’in sıcak bir yaz sabahı uyandığı gün, Lider’in iktidarı ele geçirişinin yirminci yıl dönümüdür. Bir hafta süren kutlamalar onlarca insanın ölümüne sebep olur. Yaşanan izdihamlar ve hastanelerde yaşanan doluluklardan sebepli müdahale eksikliğidir bunun sebebi. Fakat bu sorun değildir çünkü Lider uğruna yapılan bir şeyde ölmek bir onurdur. İşte Şiyn böyle bir toplumda, bize çok uzak olmayan bir toplumda yazmayı reddeder. Çünkü ya Lider’in borazanı olacaktır ya da kabirin tadına bakacaktır. Şiyn’in içinde bırakıldığı bu ikileme evleneceği kadın olan annesi ve evleneceği kadın olan Lema’nın da dahil edilmesiyle iyice çıkmaza düşer. Ya onurundan vazgeçecek ya da yaşamından.
Lider’in kurduğu o sistemin bizim de dahil olduğumuz Orta Doğu coğrafyasının değişmez bir parçası olması ilginç geldi belki bana. Kutsal hale getirilen, varlığı Tanrı’nın bir lütfu olan liderler bu coğrafyanın her yanında. İzdiham yoluyla değil de pandemi ortasında salonları akın akın dolduran kalabalıklar gördük biz. Aynı Lider’de olduğu gibi onun da fotoğrafları her yerde. Aynı Lider’de olduğu gibi onun da şahsına yönelik konuşmak bile tehlikeli ve onun aleyhinde olan her şey teröristçe, dış güçlerle beslenmiştir.
Lider’in borazanlarının yarattığı bir gürültü yığını içinde, aydınlık, aşk ve ceza gibi kavramlara değinen başaralı bir yazar. Jaguar kalitesiyle bir kitabı daha bitirdim. Yazarın başka kitapları çevrimiş olsa onları da okumak isterdim.
9/10
William McNeil Dünya Tarihi kitabını okuyorum.
Genel itibarı ile oldukça dengeli bir dünya tarihi kitabı. Piyasa çokça bulunan “Dünya Tarihi” adı altında satılıp %90’ı “Avrupa Tarihi” olan kitaplardan değil. Her döneme, her coğrafyaya, her topluma eşit davranarak, belli kısımlara derinlemesine girip belli kısımları üstünkörü bırakmıyor. Dönem toplumlarının sanat, bilim, mimarlık, teknoloji gibi bilişsel tarihine değinmesi de güzel. Çevirmeni Alaeddin Şenel de açıklayıcı dipnotlar ve ufak eklemeler ile metni çok daha anlaşılabilir bir hale getirmiş.
Yanlız yazar bazı görseller için renklerinin canlılığından, iki tablo arasındaki renk farklarından, renk uyumundan bahsediyor fakat imge 160TL’ye sattığı kitabın tüm görsellerini renksiz bastığı için bunların bir anlamı kalmıyor.
Sir Gawain ve Yeşil Şövalye (Çeviren: Nazmi Ağıl)
On dördüncü yüzyılın bilinmezliklerle örülü sosyokültürel mirasından doğan bir “şövalye romansı” olarak Sir Gawain ve Yeşil Şövalye, yüzeyde, dinleyicisine heyecan dolu bir “oyun içinde oyun” sunan “ateş başı” anlatısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir Noel vakti, “hikâyelere aç” Kral Arthur’un masasında peydahlanan macera, baş karakterimiz Gawain’in Yeşil Şövalye isimli gizemli bir “adam” ile bir baş kesme oyununa girişmesi ve ardından yaşayacağı bir yol hikâyesinden ibârettir. Yazarı bilinmeyen bu anlatı, bu Orta Çağ fantazmagorisi, nefis bir ritim, şaşırtıcı virajlar ve etkileyici iç ve dış alan betimlemeleri içeren yazıdan çok sese yakışan bir yaratıdır. Ancak bu "ateş başı şiir"inin ozanı, bize yalnızca hikâye anlatıcılığının püf noktalarını sunmaktan fazlasını da vermektedir. Derinlere indikçe kendimizi bir sonsuzluğun içinde bulmamak işten bile değildir. Orta Çağ mizojinisinin yatağında doğan bu eril anlatı nehri, beklenmedik dişil bir damardan kuvvetini almaktadır. Nehrin dibinde bizi anlatının -ve hayatın- yüzeyinden dışlanan figüratif ve sembolik bir feminen tortu beklemektedir. Gawain’in suçlamaları Havva’ya dek götürdüğü antifeminist bir manifestoyla sonlanan metin, aslında domine eden ve kader belirleyen, “anlaşılmaz ve gizemli” kadınların yazıp yönettiği -ve oynadığı- bir feminen figürler tiyatrosudur. Bir tılsım olarak Meryem ve yaratıcı olarak Morgan ile fetişize edilmiş iki dişil anıta, ihtişamlı Guinevere ile derinlikli “baştan çıkarıcı” Lady Bertilak ile iki dişil anıt daha eşlik eder. Kökenleri önce derinlere, oradan Jung’a uzanan bu dişil "iki"ler metin boyu refigürasyonlarla hikâyeyi ve kaderleri yazar. İkinin olduğu yerde üç de eksik olmaz elbette, ve nihayetinde beş. Beş köşeli yıldız, beş fazilet, beş yara ile metin Hristiyanlık öncesi zihnini bir Noel hikâyesine taşırken bir yandan da eril ve dişilin doğasına uzanan bir maceranın ta kendisi olur. Pentagramın sonsuz kusursuzluğundan, Lady Bertilak’ın hediyesi altın sırmalı yeşil kuşağın erotik utanç ve kastrasyon korkusu ile dolu sonlu kusurluluğuna uzanan bir metafor maratonu izlemekteyizdir aslında. Sir Gawain ve Yeşil Şövalye, nefes alan bir tarih sunar bize. Kendiliğimizin derinliklerine uzanan evrensel bir macera, hikâye anlatıcılığının yadsınamaz dişil doğasına bir güzelleme.
Sayısız kez yeniden Modern İngilizce’ye çevrilen metni, Türkçede Nazmi Ağıl’ın hikâyeyi iliklerimize dek hissettiren özenli çevirisi ile okumak da gerçekten büyük bir şans. Şimdi David Lowery’nin 2021 yapımı uyarlaması The Green Knight da gösterimdeyken yeniden bu hikâyeyi okumak ve üzerine derinlemesine düşünmek için tam zamanı. Lowery’nin hikâyeyi ele alışı ile bu değerli metin, gizli kalmış feminen doğasına yeniden kavuşuyor. Hikâyeyi kadınlar yazıyor, oyunu kadınlar oynuyor, bağlar kopuyor, sınırlar esniyor, her şey çürüyor. Lady Bertilak’ın sesi yükseliyor, ayak izlerimizi çimenler bürüyor, doğa bizi ele geçiriyor. Ve ormanın derinliklerindeki tilki bize fısıldıyor, eve geri dön. Yeşil, aslında dişil. Sir Gawain ve Yeşil Şövalye, hikâyelerin kökenine bizi bağlayan bir göbek kordonu.
Keşke başka bir şey dileseymişim, ama bu kadar kalpten istediğim bir şeyin var olmasıyla yetineyim.
Biri seri için bir youtube kanalı açmış ve içinde kitap özetleri var👌
Bu ciltte öykülerden öykülere sürüklendik. Eğlendiren, düşündüren, şaşırtan; kısacası tüm duyguları hissettiren bir cilt oldu. Gaiman’ın kıskandıracak kalemi ve zihni var. Pek de kıskanamıyorum çünkü bambaşka seviyede. Zaten tarzlarımız da zaten hiç uyuşmuyor. Mitolojiye veya tarihi bir olaya yorum getirme işi benlik değil.
Kardeşlerin de sahne alması okuma şevkimi katladı. Özellikle Ölüm’ü görmek (kendisi seri içerisinde favori karakterim olur) yüzüme tebessüm konduruyor. Evet. Oldukça tezat bir durum.
Giriş öyküsü kısaydı. Öğütleyici nitelikteydi. Anladığım kadarıyla Gaiman şöyle söylemek istemiş: ‘‘Dene, kazanma ihtimalini göz önünde bulundurarak kaybet. Denememek, mağlubiyeti baştan kabullenmektir zaten. Yenil, ama dene.’’
İkinci öykü, Joshua Norton’un öyküsü. Yaşanmış tarihi bir olaydan alıntı bir hikaye ve Neil Gaiman’ın kendi kurgusuna göre şekillendirmesi müthiş bir iş. Kim bilir, belki de tam da Gaiman’ın anlattığı gibi olmuştur.
Üçüncü öykü, Fransa’nın terör dönemini anlatan, Rousseau etkisinde kalmış Robespierre’in hikayesi. Fakat yine Gaiman’ın kendi hikayesine göre kurguladığı bir şekilde sunuluyor bizlere. Keşke Joseph Fouche’a da yer verilseydi dedim. Ciltteki favori öykülerimden biri oldu. Oldukça beğendim.
Dördüncü öykü, virgülün ve cümle kullanımının arttığı, haliyle şiirselliğin ön planda olduğu bir anlatıma sahip. Gerek anlatım, gerek öykü, fena değildi. Sonu çok belli edildi, bu zaten herkesçe aşikar bir durum. Verilen mesaj güzeldi. Sadeydi. Düşünü kurduğumuz, aradığımız, peşinde koştuğumuz emellerimizin, özünde istemediğimiz şeyler olabileceği yahut ummadığımız gibi çıkabileceğiyle ilgiliydi. Ben böyle yorumladım. Yanlış da olabilir.
Beşinci öykü, muhteşem. Tarih-mitoloji ve Gaiman’ın kendince yorum katması… Çok beğendim. Çok sevdim. Anlatımda da farklılığa gidip yine uzun cümleler kullanmış fakat bu sefer ziyadesiyle teatral bir anlatıma bürünmüş. Mitolojiyi okumayı seviyorum. Ama bir yandan ise okumak ahlakımı bozabiliyor; çünkü din olgusu, gözümdeki ciddiyetini yitiriyor. Tüm dinler epik bir masaldan ve şiirden ibaret geliyor bana. İnsanların bir şeye amaç yükleme gayretiyle oluşmuş, korkuların doğurduğu sığınak. Neyse, bu öyküyü sevdim ve beğendim. Tarih-mitoloji harmanlama olayını Gaiman cidden iyi yapıyor. Özellikle bu öyküdeki duygu aktarımı çok başarılı. Gaiman’ın fikir çeşitliliği çok fazla. Yaratıcılık üst seviye. Haliyle ortaya ufak ufak öyküler çıkması doğal.
Altıncı öykü, benim de çok ilgi duyduğum tarihi bir kişilik olan Marco Polo’ya yer verilmiş. Dizisinin ilk sezonunu izlemiştim fakat beğenmemiştim. Marco’nun gezgin hallerini görmek istiyordum. Ama bütçe nedeniyle de imkansız bir durum tabii. Bu öyküyü de beğendim. Öykü sevmeyen biri olmama rağmen bu ciltteki öyküler nedense hiç sıkmadı beni. Gerçekten çok yaratıcı bir yorum katma kabiliyetine sahip Neil Gaiman.
Yedinci öykü, Orfeus’un Şarkısı… Şampiyonlar ligi. Her yönüyle şampiyonlar ligi. Fazlasına gerek yok. Tüyler diken. Neil Gaiman put, bense onun Yahudi’siyim. O Sergen Yalçın, bense yeteneğine yazık ettiği için eseflenen Lucescu’yum.
Sekizinci öykü, kutsal kitap olarak geçen mitlerde, Havva ile Adem’in farklı varyasyonlarını okuduğumuz bir öykü oldu. Habil ve Kabil’in anlattığı da fena değildi tabii, fakat Adem ile Havva miti ilgimi çok çekiyor. Eğlenceli, epik ve bol metafor barındıran bir hikayesi var bilindiği üzere. Çokça kez dinlemeye alıştığım için, eh, dediğim bir öykü oldu.
Dokuzuncu öykü, kullanılan punto yüzünden hiç odaklanamadım. Zaten okumadım. İnanılmaz derecede zor okunan bir punto kullanılmış. Nasıl okuyacağım bilmiyorum. Atlamadan okumaya çalışacağım, umarım okumayı başarabilirim. Belki düşüncelerimi sonradan ekleyebilirim.
Dizisini bekleyen arkadaşlar: Bu hataya sakın düşmeyin. İşin başında Gaiman var, evet, ama beni dinleyin. Gaiman’a değil, bana güvenin. Çünkü seride verilen edebi lezzeti, Gaiman’ın kendisi bile dizide veremez. Çok zor. Edebi bir şölen sunuluyor çizgi romanda. Çizgi roman okumayı sevmiyordum. Sandman yüzünden öteki çizgi romanlara da ilgim arttı. Seri yüzünden Vaiz’in ilk cildini sipariş ettim. Sandman maddi olarak bana bela açtı. Kendimce şunu söylemeliyim ki Gaiman romanlarına bulaşmayın. Bu adam tüm yeteneğini Sandman serisine kusmuş sanki. İnanın öyle. Bir daha kendisinin bile çıkamayacağı bir seviyeye çıkmış. Sandman okuyun, okutun.
Uzun süredir sadece Sandman okuyorum. Umarım DC comics reklam ücretlerimi karşılar. Neil Gaiman imzalı set de bekliyorum. Bari el değmişken birkaç seri daha yollasınlar, fena olmaz.




