Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Bir Hikaye İncelemesi

Perili Ev - Virginia Woolf - (Bütün Öyküleri’nden) (Çeviren: Deniz Arslan)

1921 tarihli “Pazartesi ya da Salı” öykü derlemesinde Woolf, kulağımıza postmodern bir “Perili Ev” hikâyesi fısıldar. Geçmişin korkularının kurgusal bir dönüşümüdür bu. Yeni bir terör, kısacık ama vurucu bir şiir. Geride kalanlar, hissedilenler ve yaşananlar; Viktoryen doğaüstü hayaletinin yerini alan safi ışıktan bir sağanak. Woolf’un bizi hapsettiği bu hayaletli ev, kendi evimizdir aslında. Titreyen lambalar, süzülen güneşte yüzen toz zerreleri, kucakta kayan bir kitap, yalnızca sarı tarafı gözüken bir elma. Hangi saatte uyanırsınız uyanın, bir kapının kapandığı o bildik bilinmezliklerle dolu yuva. Adımlarda bırakılan anıların nabza dönüştüğü bizden bir parça. Woolf oynatırken kalemini defterinde, ikinci şahsa bu yüzden kaydırır durur sesini. Anlatılan sahiden bizizdir, kendi hayalet hikâyemizi yaratan yıldız tozları. Orada burada bırakılmış anılar, solan fotoğraflar, tozlanan raflar ruhsal bir höyük yaratır durur çünkü hayatımızda. Woolf da elbette, ruhların arkeologuna dönüşüverir. Uyku ile uyanıklık arası o gelgitli anlardan toplar solgun çiçekleri. Rüya ile gerçeğin silik sınırlarında dikilip durur, izler sessizce, tam da hayalet gibi. Gerçeği bulanıklaştıran o titrek algının ışığından besler mürekkebini. Hayalet hikâyesi, aşk hikâyesine evrilir. Ya da geri döner. Sınırların alabildiğine solukken, aşk da yalnızca bir hayalettir. Ne parlak kırmızı ne de capcanlı bir sarı barınır o yerde, yalnızca pastel, o da ölesiye solgun. Tek parlayan yalnızca gün ışığıdır, sessiz öğleden sonraların tozlu uzantısı, yeniden kavuşmanın o kadim simgesi, titrek bir uyandırıcı. Tek parlayan gömülü olandır yalnız, onların ve bizim hazinemiz, kalpteki ışık. Terör de belki de yalnızca bundan ibarettir, yok olmaya mahkum soluk hatıraların rüyalarda buluşan hayaletleri.

David Lowery’nin 2017 tarihli A Ghost Story’si Perili Ev’in ilk cümlesi ile açılır, hikâyenin olduğu sayfayı da filmin can alıcı bir anında kadrajına dahil eder. Lowery, Woolf’un bu postmodern hayalet hikâyesini ayrılık, acı ve baş etmeye dair nefis bir filme dönüştürür. Kenarları yuvarlanmış bir aşk mektubu, okunmamaya yazgılı bir mektup, gitmek ve kalmak üzerine sessiz bir şarkı. Bir rüya için ağıt.

7 Beğeni

Mavi Sürgün - Halikarnas Balıkçısı

Pembe sabahlar, mavi öğlenler, altın ikindiler ve menekşe akşamların diyarına bir yolculuk hikâyesi anlatır Halikarnas Balıkçısı Mavi Sürgün’ünde. Hikmetinden sual olunmaz İstiklal Mahkemesi’nin kararı onu hayatının en güzel yıllarına postalarken, Halikarnas Balıkçısı maviliklerden kendine uzanan bir seferin kaptanına dönüşür. Yıllar geçer, demlenir mavi, alır kalemi, yazar Balıkçı. O Mavi Anadolucu damar tıp tıp atar kelimelerinde, hissedersiniz akan o Akdeniz gibi tuzlu kanın heyecanla akışını. Rutinden, her günkü hayatın fenalığından, güneş batarken insanın içini kaplayan o hasretten alır kuvvetini, Mavi Anadolu’nun üzerliklerine övgülerle koyulur yola Balıkçı. Zamanında Shakespeare’lerin, Dante’lerin, Milton’ların sayfalarına mücevher gibi saçtıkları o Meçhul Diyar ve Tılsımlı Ada ütopyasına bağlar kalbini, kendi oyduğu tünelinden kaçmak için var gücüyle mücadele eder, yine kendiyle. Yolu, geçmişe çıkar, Eski Yunan’a. Durur mesele bir anda, kollarında jandarma, izlerken Çine Çayı’nı aklına düşer Marsiyas ve Apollon arasındaki o meşhur yarışma. Sonra Gökbel’e dalar gider, dünyaya ait olmayan bu yabanıllıkta aklına Faust’tan bir sahne düşüverir. Yere, denize ve vakte sevdalıdır Balıkçı. Alabildiğine hesapsız, içten o Mavi Anadoluluk sayesinde kalemine bulaşması olası o üst-orta sınıf ayrıcalıklı erkek bakışını da serin sularda yıkayıverir. Kimliğini siler, denizlere dahil olur. Avucunun mavileşmediğine şaşacak, dev gibi gökler ve denizlerin diyarında saydam bir maviliğe dönüşüm hikayesidir bu. Bir özlem, bir kavuşma ve bir ayrılıştan vücut bulan o dışarılık hissi belki de bundan ibarettir. Mavi Sürgün, kurmaca ile gerçeğin sınırlarında bir oyundur. Halikarnas Balıkçısı da Homo Ludens’in vücut bulmuş hali.

7 Beğeni

Kara Kule(4) - Büyücü ve Cam Küre

Sonunda bitti. Hem geçmişi anlatması hem de büyük bir çoğunluğunun gergin bir bekleyiş içinde geçmesi nedeniyle ilgimi pek çekmemişti ve kitabı yaklaşık bir yıla yakındır erteliyordum. Ancak serinin devamını merak ettiğim için %20’lik bir kısmı atladım ve öyle devam ettim. Sonu fena değildi ancak kitabı bütünüyle okuyan birisinin finalden daha fazla memnun kalacağını düşünüyorum.

Kara Kule(5) - Calla’nın Kurtları

Hala okuyorum.
Hikaye normal Kara Kule seyrine geri dönüyor: Ana karakter grubu kuleyi aramaya devam ediyor; kıyamet sonrası (veya anı) neredeyse boş bir dünyada uzun yolculuklar yapıyorlar, çeşitli olaylarla karşılaşıyorlar, arkadaşlıklarını güçlendiriyorlar vs.
Şu an ilerleyişten memnunum.

5 Beğeni

image

Ucube Kocakarılar - Terry Pratchett

Cadılar alt serisinin 2. kitabında Havamumu Nineye yeniden kavuşmanın keyfine varırken; Ogg Ana ve Magrat’ın da eklenmesi ile beraber Cadıları ve onların bakışı ile Diskdünyayı güzelce bir sindirdim yine. Havamumu Nine, Ogg Ana ve Magrat’ın arasındaki kimya ve dinamizm mükemmeldi. Artık bekleyerek başında oturduğum nüktedanlıklar ile bol bol tebessüm ettirdi Ucube Kocakarılar. Tiyatro sanatına gösterilen saygı duruşu ve alt metinlerde işlenişi kitabın bir diğer başarılı öğesiydi. Benim geniş bir tiyatro ya da shakespeare kültürüm olmadığı için muhtemelen çoğu göndermeyi de kaçırmışımdır diye düşünüyorum ancak benim yakaladıklarımla bile saygı duyulası bir iş olduğu belli oluyordu.

Koçbaşı dağlarındaki ufak Lancre krallığında geçen yavan üst konu ise beni tatmin etmeyen kısmı oldu. Başarılı işlenen asıl etmenler ile göz ardı edilebilir bir krallık ve iktidar hikayesi gibi dursa da, kitabı gözümde mükemmel olmadan bir tık alt seviye tuttu gibi.

13 Beğeni

Stephen King - O
:clown_face:
Daha önce filmleri izlediğim için konuyu biliyordum. Bu yüzden sadece kitapta beğenmediğim yerlerden bahsedeceğim. İlk olarak anlatımı demek istiyorum. Bir bölüm karakterlerin çocukken yaşadıklarını okuyoruz. Ardından gelen bölüm karakterlerin yetişkinken yaptıkları. Bu beni epey sıktı ve yordu. İkinci beğenmediğim yer Pennywise’ nin basit bir şekilde kaybetmesi. Kitabı okurken nasıl olduğunu daha detaylı öğrenirim diye düşünüyordum. Son olarak ise Beverly’ nin yaptığı. Buna gerek var mıydı?
Bu yazdıklarım dışında kitabı sevdim.

11 Beğeni

Daisy Miller - Henry James (Çeviren: Gülümser Ağırer)

Henry James, bir görgü komedisi olarak açar sahneyi Daisy Miller’ında. Derinlerden bir ilhamla, bir esriklik fırtınasıyla yaratır eserini ve bu görgü komedisi buz dağının görünen kısmına dönüşüverir çevrilen her sayfada. Toplumsal baskı ve kısıtlamalardan ibaret Jamesyan atmosferde kendine özgürlük alanı yaratmaya ant içen bir kadın yükselir cümlelerin arasından: Lisa Johnson’ın deyimiyle “kovboy feminist” bir Amerikan kahramanı. Düşünce ve eylemlerinde özgür, kurallarını kendi yaratan bu kovboy feminist, Amerikan edebiyatından kadının objeden süjeye dönüşümünün de simgesidir. Cesur ve “iyi” bir kahraman olarak Daisy Miller’ı, başta âşığı Winterbourne olmak üzere içinde bulunduğu topluluğun tüm üyeleri patriyarkal bir ikili değerlendirme sistemine tabii tutup ona “kötü” ve “vahşi” etiketlerini layık görür. Masum, edilgen ve evcimen olmayı, yani "gerçek kadınlık kültü"nü, “safi yanlış” olduğunun altını çizen şiddetli kahkahası yerle yeksan eder. Daisy sokağa çıkar, geceyi her ne pahasına olursa olsun geri almak için dışarı atar kendini. İstediği yerleri görmezse ölecek, Kolezyum’u ay ışığında seyretmezse nefes alamayacak bir flanözdür. Maskülen bir motif olarak yürüme eylemini ve dış mekanın eril tahakkümünü inatla ve öfkeli neşesiyle tersine çevirir. Kendisine bir insan değil, erkek arzu ve cinselliğinin ürünü bir kategori olarak değerlendiren Winterbourne’a veryansın eder. Patriyarkanın hem kadın hem erkek temsilcilerine meydan okur, “ahlaksız” damgasını gururla taşır. Düzenin onu gizlemek için verdiği güneşliği erotik bir jest makinesine dönüştürür. Geleneksel dişil alanların değil, doğanın bir parçası olduğunu her hücresi ile savunur durur. Ve James bize meselenin bir Avrupa-Amerika zıtlıklar komedisinin çok ötesinde olduğunu her harfiyle bir kez daha gösterir. Daisy’e tepeden bakan tavrı metnin sonunda bambaşka bir bakışa yerini bırakır. Bir esriklik fırtınasının eseri, tüm zamanların en önemli feminist figürlerinden birini yaratan kıvılcıma dönüşür. Daisy’nin gür sesi sonsuzlukta yankılanır. Boyun eğmez ve durdurulamaz bu ses, kadının sessizlik hapishanesinden kurtuluşunun edebi anıtıdır. Baştan aşağı yanlış olmanın mağrurluğunda, zamana meydan okuyan.

7 Beğeni

@isos81

Sen yazarın kara delik fiziğine gösterdiği hassasiyeti merak edince, olay ufkunun dışarısından içeriyi gözlemleme gibi bir hatanın yapılmadığını konuşmuştuk. Ama şimdi başka bir konunun altında bit yeniği var mı diye işkillendim. :slight_smile:

Hikayede vurgulandığı gibi, olay ufkunun içerisine düşen gemi ve mürettebatı için zaman, kara deliğin yerçekiminden çok uzaktaki bir gezegendeki zamana kıyasla çok yavaş geçiyor. Yani olay ufkunun içerisindeki mürettebat için 1 gün geçiyorsa, o uzak gezegende belki de yıllar geçmiş oluyor. Adam yaşlanıp öldükten sonra bile, sevgilisinin büyük ihtimalle hayatta olacağını düşünüp suçluluk psikolojisi altında eziliyor (survivor’s guilt). Buraya kadar sanırım bir kural ihlali yok.

Benim merak ettiğim ve kitapta açıklanmamış kısım ise, olay ufkundaki geminin ne kadar sürede kara deliğin singularity’sine erişip yok olacağı (gemi singularitye belli bir mesafede atom-altı parçacıklarına ayrılıp yok olacak ve mürettebat ölecek, hayatta kalacakları, uzun veya kısa, sınırlı bir süre var).

Yazar hatırladığım kadarıyla kara deliğin cinsini açıklamıyordu, ama hayatta kalan kahramanın yukarıda bahsedilen psikolojisi ele alınınca, bunun bir süper kütleli kara delik olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde, daha küçük bir kara delikte, gemi olay ufkuna henüz girmeye başlamadan bile önce, yerçekiminin mürettebatın kafalarıyla ayakları arasında yaratacağı aşırı kuvvet farkı, onları spagghettification diye tabir edilen şekilde koparıp öldürecekti.

O zaman geriye geminin süper kütleli bir kara delikte ne kadar süre hayatta kalabilecekleri sorusu kalıyor. Böyle büyük bir kara deliğin olay ufkuyla singularitysi arasındaki muazzam mesafe, ideal koşullarda gemi mürettebatının yıllar boyunca yaşayabilmesini teoride mümkün kılsa da, yanıt, araştırdığım kadarıyla, belki bir kaç gün. Sebebiyse mürettebatın 7/24 kara deliğin içindeki yüksek enerjili radyasyona maruz kalacağı gerçeği :slight_smile: .

Yine de sonuç olarak o bir kaç gün bile dışarıda yıllara tekabül edebileceği için, Frederik Pohl benim fikrimce bu konuda da önemli bir hata yapmamış.

Sence kaçırmış olabileceğim veya yanlış bildiğim bir yer var mı?

2 Beğeni

Hocam Ramadan benim favori hikayelerimden biri (dokuzuncu hikayenin hangisi olduğunu anlayamamıştım yorumunuzu ilk okuduğumda, az önce kitabı açıp baktım). İlk okuduğumda sanırım benim de göz numaram temizinden bir 0.25 yükselmiştir (Metrobüste, 7 inç telefon ekranından okumuştum, Allah affetsin. Zoom yapabiliyor olmak güzeldi yalnız). Ama değdi :roll_eyes:

3 Beğeni

Aslında bir kara delik uzmanı değilim, sadece astrofizik ve teorik fiziğe özel ilgim var, birçok okuma yaptım. Bildiğim kadarıyla olay ufku sonrası bazı hesaplamalar yapılabilse de tamamen spekülasyon (Bu spekülasyonlardan en sevdiğim de, içinde bulunduğumuz evrenin, bir kara deliğin tekillik noktasında yer alıyor olma durumu :slight_smile:).

Burada bence de bir sıkıntı yok. Zaten Interstellar filminde de benzerini görmüştük. Gezegene inenler birkaç saat orada kalmış olsa da, uzay gemisine döndüklerinde siyahi mürettebat yaşlanmış, sakalları beyazlamıştı..

Benim bildiğim, olay ufkuna girdikten sonra başlıyor spagettileşme zira o noktadan önce hala kara delikten kaçma şansı var. Birkaç yere baktım, sonra şöyle bir şey gördüm:

When you start feeling pain depends on the size of the black hole. If you’re falling into a supermassive black hole, you’ll begin to notice the tidal forces within about 600,000 kilometers (372,822 miles) of the center – after you’ve already crossed the event horizon. If you’re falling into a stellar black hole, you’ll start feeling uncomfortable within 6,000 kilometers (3,728 miles) of the center, long before you cross the horizon.

Edit: Bunu tekrar okuyunca yanlış yorumladığımı fark ettim. Eğer stellar ise dediğin gibi olay ufkuna daha girmeden makarna olunuyormuş (ki alttaki video da destekliyor bunu).

Bunu doğru kabul edersek, kara delik kütlesi hakkında fikrimiz olması çok mümkün değil çünkü olay ufku sonrasında başlıyor makarnalaşma. Ama sonra şu videoyu izledim (ki What If sevdiğim bir kanaldır). Bu da senin dediklerini destekliyor.

Bu videoya göre stellar kara delik olsaydı, daha olay ufkuna gelmeden paramparça olman gerekirdi. Ama süper kütleli kara delikte işler değişiyor. O zaman dediğin gibi merkeze doğru yol alıyorsun. Bu yolculuk da radyasyon, yerçekimi gibi kuvvetlere geminin ne kadar direnebileceği ile orantılı olsa gerek (yanlış hatırlamıyorsam gemiyle birlikte düşüyorlar kara deliğe).

Buna da katılıyorum. Dediğim gibi, kara delik bilgim üst düzey değil ama rahatsız edici netlikte bir hata da göremedim. :slight_smile:

4 Beğeni

Vallahi ben bir yerde konusu açılsa da olaya balıklama dalsam diye kolluyorum sürekli, itiraf edeyim. O yüzden teşekkür etmesi gereken benim. :slight_smile:

Thorne’u zaten takip ediyordum, film sonrası açıklamalarını da izledim. Benim de sevdiğim filmlerdendir Interstellar.

1 Beğeni

image

Son Ceset - Celil Oker

Yanlış hatırlamıyorsam 5. Celil Oker kitabım oldu Son Ceset. Artık belirli bir örüntüde (pattern) gittiğimize eminim, bu da okuma zevkini (benim durumumda dinleme zevkini) biraz baltalıyor maalesef. Murat Atıl seslendirmiş kitabı, daha önce dinlememiştim ama diyaloglar hariç gayet başarılıydı.

Bu kitapta özel dedektifimiz hafif şantajvari bir teklif sonrası bir politikacının eşinden bir iş alıyor. Ancak her zaman olduğu gibi bir cinayet işleniyor ve Ünal kendini cinayeti araştırırken buluyor. Bu seferki olay örgüsünü çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim maalesef, zaten dolu dolu kitaplar da olmadığı için geriye pek bir şey kalmıyor. Ayrıca, kitabın başındaki erotizmin hikayeye ne kattığını hiç anlayamadım, sırf yazmış olmak için yazılmış gibiydi.

Oker’le ilgili birkaç tavsiyede bulunayım:

  1. Kitapları okurken arka arkaya okumayın (kitaplar bağımsız zaten).
  2. Olaylar birbirinden bağımsız olsa da kronolojik okumanızda fayda var zira bazı karakterler sonraki kitaplarda da karşımıza çıkabiliyor.
  3. Yukarıda bahsettiğim örüntü ve tekrar hissinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu konuda beklentinizi azaltırsanız kitaptan alacağınız zevkin artma ihtimali oluşur.

6 ay sonra görüşmek üzere Remzi Ünal. :slight_smile:

10 Beğeni

KENDİME DÜŞÜNCELER

Seneca’nın Ahlak Mektupları’ndan sonra okuduğum ikinci Stoik Felsefe kitabı oldu. Stoacılık ne bilmiyorsanız bu kitabı okuyarak öğrenmeye başlayabilirsiniz. Kısa, dili basit ve Stoacılık genellikle davranışlara odaklandığı için anlaması kolay bir kitap.

Özellikle 4-5 düşüncenin onlarca kez tekrar ettiğini göreceksiniz. Marcus Aurelius’un bunu bir kitap olarak yazmadığını, aldığı notların ve kendine telkinlerinin derlemesi olduğunu unutmayın.

13 Beğeni

Keşifler Zamanı //Barış Müstecaplıoğlu

Eymar ismindeki karakterin yolculuğunun anlatıldığı bölümlerde gerçekten sıkıldım ve hoşlanmadım okurken. Bunun dışında ise yine çok severek okudum. Hemencecik bitti zaten. Perg Efsanelerini okuyalı baya zaman geçmiş. Daha yakın zamanlarda okumak isterdim olayları daha rahat hatırlamak için. Bakalım bu maceralar nasıl sonlanacak :hugs:.

10 Beğeni


Georges Perec - Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi

Hiç Perec okumamış biri için ne kadar absürt ve eksikse, Perec’e alışkın kişiler için de eksik bir metin. Perec’in Paris’in bir bölgesinde farklı mekanlarda oturup gözlemler yapmasına şahit oluyoruz. Toplam üç günlük gözlemler bunlar. İnsanlara dair neredeyse hiçbir şey yok ve tamamen çevredeki nesneler söz konusu. Özellikle de otobüsler. Benim de çok sevdiğim bir şeydir otobüs hatlarını bilmek ve mümkünse farklı hatları deneyerek yolculuk yapmak. Bu açıdan benim için keyifli olması beklenebilir. Fakat Perec’e alışıldığı üzere deneysel takılıyor. Oulipo’nun en sağlam ismi belki de. Fakat bu kitapta deneysel oyunlar da yok. Genel olarak küçük bir gözlem denemesi diyelim. Hızlı okunuyor orası kesin. Çünkü olay yok.

O açıdan oldukça ortalama bir kitap. Sevmeyeni okumasın bence. Yine de Perec her zaman iyidir.
7/10

11 Beğeni

Dünya neden böyle bir yer haline geldi? Toplumlar neden bu halde? İnsanlar neden onların iyiliğini ve refahını gözeten büyük insanlara düşman kesilirken aksine onları sömürmek ve kullanmak için sesi gürültülü çıkan kişilerin peşinden gidiyor? Dün yaşanan trajediler bugün unutulurken binlerce yıllık kültürel felsefelere nasıl körü körüne bağlı kalıyor insanlık?

Ahlaken çökmüş bir toplumu kurtarmak isteyen bir kişi, erdemli tavırları toplumda bir karşılık bulmadığında (çünkü toplumda erdem tükenmiş ve ne olduğu unutulmuş olacağı için) kendisinin de toplumun bir ferdi olduğunu göstermek adına onların arasına karışması, bunun sonucunda da toplumu iyileştirecek yanlarını kaybetmesi kaçınılmaz mıdır?

Veya toplum onun iyiliğini isteyenlere ben zaten iyiyim sen benim düzenimi bozuyorsun deyip düzeni korumak adına bu idealist hayalperestleri ortadan kaldırmaktan vazgeçmez mi?

Bir hasta tedaviyi kabul etmediğinde, kendini tanımadığında; ona kendini anlatmak, hatalarının ruhunda açtığı hasarları ona göstermek onu tedaviye ikna eder mi? Tedaviyi kabul etmediği halde iyiliği için yapılan her eylem bir zorbalık olmaz mı?

Veya oldu ki tedaviyi kabul etti bir anda nasıl bir aydınlanma insanı hatalarından vazgeçirir ve binlerce yıldır bağlı olduğu kültürel felsefe ile olan bağlarını koparır? Bu bağın uzunluğu kadar küçük bir dünyanın içinde, binlerce yıl geçirmiş küçük insan, bir gün başka fikirlerin, başka hayat tarzlarının da mümkün olduğunu anlayabilir mi?

15 Beğeni

Şimdiye kadar okuduğum en vasat Livaneli romanıydı. Özellikle hikayenin gidişatı inanılmaz zorlama geldi. Çoğu yerde anlatım o kadar sığ kalıyor ki, “bu ne saçmalık şimdi” oluyorsunuz. Karakteri tam tanımadan bile kendine çok oturmayan davranışlar gösterdiklerini hissediyorsunuz ki zaten karakterlerin bir derinliği de yok açıkcası. Merak etmiyorsunuz.
Sevmedim işin açığı. 2 ya da taş çatlasa 3/5

8 Beğeni

IMG_20210811_212148

5 Beğeni

Zülfü Livaneliden okuduğum ilk kitaptı. Ancak son kitap oldu. Çok didaktik, çok zorlama hikayeler. Çok karton karakterler. Tanınmayan bir yazar olarak başka biri şu kitabı bastıramazdı bile.

4 Beğeni

image

Kan ve Gül - Alper Canıgüz

Kan ve gül gülle diken aşkım ve sen
Birbirine dönük sırt sen ve ben
Bilmem anlatabiliyor muyum

Nerede, nasıl denk geldim bilmiyorum ama Storytel’de dinleme listeme atmıştım bu kitabı. Sonra ne dinlesem diye araştırırken tekrar denk geldim ve konusuna bakınca (fantastik polisiye deniyor) azılı bir fantastik okuyucusu olarak hemen ilgimi çekti ve başladım dinlemeye. Değerlendirmeye seslendirme ile başlayacak olursam da, rahatsız olduğum hiçbir şey olmadı, gayet keyifliydi.

Edit: Seslendiren kimdi ya diye baktım, Yiğit Özşener imiş. :slight_smile: Aslında dinlerken biliyordum Özşener olduğunu ama yorumu yazarken unutmuştum. Birkaç not eklemek istiyorum Özşener için. Dinlerken, Özşener olduğunu bilmeseydim, tahmin etmem çok zor olurdu zira alışkan olduğum sesine göre daha pes bir okuma yapmış. Gayet derinden, tok bir sesi var. Gayet başarılı idi.

Öncelikle konusuna fantastik polisiye denmiş ama fantastik desek değil, polisiye desek hiç değil. :slight_smile: Neden böyle bir sınıflandırma yapılmış anlaması güç değil hatta bana türünü sorsanız ben de uzun bir süre düşünürdüm sanırım cevap vermeden önce. Demek istediğim, bu kitap fantastik arayanların da polisiye arayanların da beklentilerinden farklı şeyler sunuyor, o yüzden bazı okurlarda hayal kırıklığı olması gayet doğal.

Kısaca konusu:

Aslında Sait Faik’i yurt dışına tanıtma hayalleri kurarken, ekmek parası sebebiyle “pembe kitapları” çevirmeye başlayan Aziz, yangında ölmek üzere iken 20 yıl öncesine gider. Bu da ona geçmişte yaşanmış bir cinayetin önüne geçme imkanı sunar. Peki Aziz, bu cinayeti engelleyebilecek midir, engellerse gelecekte yaşananlar değişecek midir?

Kitaptaki alt metinleri sevdim (bu konuda pek başarılı olmasam da yakalayabildiklerimi sevdim en azından). Ana hikaye altında verilen mesajları dinlemesi keyifliydi. Özellikle Abdül karakteri, hayata bakış açısı, argümanları ve motivasyonlarını dinlemekten keyif aldım. Bence çok başarılı inşa edilmiş bir karakter olmuş.

Kitabın en başarılı yönlerinden birisi de yazarın gerçeklik ile fantastiği birbirine harmanlaması. Bu konuyla ilgili 2-3 örnek vermek mümkün ama okuma zevkini baltalayabileceğini düşündüğüm için bu kısımları keşfetmeyi diğer okurlara bırakıyorum. Yine de kitap bitince “fantastik miydi, yok yok değildi, pek tabii fantastikti” tartışmalarına müsaade etmesi açısından da kıymetli olduğunu düşünüyorum bu tekniğin.

Geçmişe yolculuğun oluşturacağı potansiyel problemleri (Bkz: Geleceğe Dönüş) yazarın nasıl çözdüğünü merak ederek okudum. Biraz Harry Potter’daki gibi bir şeyle karşılaşacağımı bekledim ama öyle olmadı. Yine de sonunu tahmin etmek güç değildi. Tabii, sonu güzel bağlanmış, tahmin edebiliyor olmak sonunu kötü yapmıyor. Kısacası sağında solunda “nedir şimdi bu?” dedirtmeyen, oturaklı olarak tabir edilebilecek bir kitap olmuş.

Özetlemek gerekirse, zevkle dinledim Kan ve Gül’ü. Canıgüz’ün başka kitaplarına da şans vermeyi planlıyorum. Farklı bir tat arayanlara da tavsiye ediyorum (ama bunun bir polisiye değil de daha çok sosyoloji kitabı olduğunu unutmadan).

12 Beğeni

Okuduğum diğer kitaplar hakkında bilgileri daha sonra yazacağım. Şu anda yazmak istediğim kitap benim için çok önemli bir konu hakkında başkalarını bilgilendirmek için olacak. Çünkü internetin hiçbir yerinde bu kitaba dair bir yazı görmedim. Bu yüzden belki alıp daha okumayan veya merakından alıp okumak isteyenlere bir bilgilendirme olur diye yazıyorum.

Bu kitap Schopenhaur’in 1848 yılında Norveç Kraliyet Akademisinin “Ahlak” üzerine sorduğu bir soruya cevaben yazdığı, yarışmaya gönderdiği makalenin SÖZDE (Forum kurallarında büyük harfle yazmak yasak mı bilmiyorum ama affınıza sığınarak büyük büyük harflerle yazarak insanları uyarmak istiyorum. Yetkililer gerekli ve uygun görürse değiştirebilirler) çevirisi. Doktora tezimi Schopenhauer hakkında yazdığımdan, onunla alakalı ne varsa okumayı seven biri olarak, orijinal adı “İstencin Özgürlüğü Üzerine” adlı bu makaleyi konumla çok ilgili olduğundan okumak istedim. Fakat çeviri o kadar kötü ki anlatamam. Hatta muhtemelen çeviriden ziyade google translate ile yapılan bir çalışma. Ne kelimeler uyumlu ne de bir cümle sonraki cümleye uyuyor. Tamamen bir kabus gibi. Translate ile yapıldığı için anlamsız virgüller, anlamsız kelimeler okurken kendinizden geçmenizi sağlıyor. Arada bazen yunanca ve latince alıntıları paragraf içinde olduğundan büyük boyutta ve türkçesi olmadan yazmışlar. Hiçbir özen hiçbir emek yok bu kitapta. Daha önce hiç böyle sinirlenmemiştim ama bu düpe düz saygısızlık gibi geliyor. Değişik bir tarz denemişler diyeceğim ama öyle de değil. İngilizcesine baktığımda onu anlayabiliyorken, Türkçesi tamamen translate gibi olduğu alenen belli. Alakasız kelimeleri örnekler vererek burada açıklamak isterdim ama sizlere bu zulmü yapmamak, sizleri de sinirlendirmemek için yapmıyorum. Kelimeler saçma, yüklemler saçma, paragraflar saçma. Tam bir kaos hakim kitaba. Siz arkadaşları uyarıyor ve genel itibariyle ucuz bir fiyata satılmayan bu kitabı almamanızı tavsiye ediyorum. Sakın bu kitabı ALMAYIN, ben gibi üzülmeyin :joy:

12 Beğeni