İncelemeleri özlemişim, hadi bakalım. Üç inceleme birikti hepsini birlikte atacağım maalesef.

Hasan Ali Toptaş - Sonsuzluğa Nokta
Toptaş bu kadar popüler olmak için fazla zor bir yazar bence. Çünkü Türkiye’de popüler kitaplar genellikle kolay yenilir yutulur cinstendir. Toptaş’ın şu ana kadar basitçe diyebileceğim bir cümlesine bile rastlamadım. Bu onun ilk kitabı. Daha ilk kitaptan başlayan bir dil görüyoruz. Toptaş kitaplarında insanın zihninden geçen hiçbir şeyi gizleme ihtiyacı duymuyor. Bu yüzden onun kitaplarındaki karakterler karanlık, kötücül, sapık, deli gibi görünebilir; fakat hepsi sıradan bir insanın taşıyabileceği şeyleri taşır, sadece bunu belirtirler.
Bu kitapta Bedran’ın hikayesini dinliyoruz. Şoför olan babasının, istifçiliğe soyunmuş eşinin, siyasi çatışmalarda kimvurduya gitmiş arkadaşı İsvan’ın ve diğer insanların, evlerin, imgelerin Bedran’ın zihnindeki yansımaları bunlar. Geçirdiği bir kaza yüzünden yatalak kalan Bedran’ın hayatını sayıklayışını bir tabancayı arama sürecinde izliyoruz.
Kitabı oldukça beğendim ve Toptaş okumaya devam edeceğimi de biliyorum. İlk roman için oldukça üst seviyede.
8/10
Erasmus - Deliliğe Övgü
Erasmus’un kendini sanki bie bir tanrı yerine koyarak yazmış olduğu efsane metin. Kitap Erasmus’un İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculukta yaklaşık bir haftada yazılmış. Edebi olarak Montaigne’in Denemeler’i gibidir, yani yüzlerce yıl önce yazıldığı halde hala geçerliliğini taşır. Kitabın ismi ise Erasmus’un yakın arkadaşı olan Thomas More’a gönderme. Latince “morias” delilik demek, More’un Latinceleştirilmiş hali ise “Morus”, iyelik bildiren hali “Moria”. Erasmus böyle bir eseri yalnızca arkadaşının isteği üzerine yazabileceğini, ona böyle bir eser yazdırmanın bir deveyi dans ettirmek kadar zor olduğunu da söylemiş. Yolculukta yazıldığı konusu ise oldukça muhtelifli. Kimi kaynaklara göre kitap More’un malikanesinde yazılmış ve eseri daha az ciddi göstermek için yolculukta yazdım bakın, o kadar da ciddi bir şey değil mesajı verilmek için öyle aktarıldığından da bahsediliyor. Dönemi için cesurca bir metin işin özünde. Çünkü Erasmus bu kitapta kilise ve İsa ile güzel dalga geçiyor. O dönemde de kilise ile arası geriliyor zaten bu sebeple. Kendisine kızan din adamlarına karşı da, bunları ben söylemiyorum, La Folie yani delilik söylüyor demiştir.
Kitabın bana sordurduğu temel soru, insanlık bütün gelişimlerini deliliğe borçlu değil midir? oldu. Erasmus işte La Folie’nin ağzından bunu iddia eder. Erasmus’a kadar olan Sokrates, Aristo, Petrus gibi önemli isimler baş deliler, Thomistler, Okhamcılar, Scotuscular ise deli tarikatları olarak adlandırılmış. Yunan mitolojisine de bolca gönderme var, elimdeki Mitoloji Sözlüğü bana baya yardımcı oldu. Dipnotlarda da yeterli bilgi veriliyordu aslında. Hatta dipnotlar sıkıcı derecede fazlaydı. Okumayı bölecek hale geliyordu kimi zamanlar.
Erasmus kitapta deliliği yererek de över. Asla delilik saflık ve temizlik olarak aktarılmaz. Sadece onun insanın safi gerçekliği olduğundan bahsedilir. İnsan kendini akıllı olmaya zorladıkça akılsızlaşır. O yüzden bütün büyük akıllılar bir dönem deli olarak nitelendirilmiştir. Aslında eser içinde bir ironi barındırır, bu metin bizzat deliliğin kendisi tarafından yazılmıştır. O açıdan aslında “akıllıca” değildir.
Mutlaka okumanız gerektiğini düşünüyorum. Bir günde okumaya çalışmayın, ara ara açıp okuyun. Ve içindeki müthiş çizimlerin de tadını çıkarın.
Son olarak alıntı ile bitiriyorum;
“…Kendilerinin tanrı olduğuna inananları ve Latince söylevlerinin arasına mozaik gibi yerli yersiz birkaç Yunanca kelime döşeyip muhteşen bir iş çıkardıklarını sananları. Dahası, yabancı kelimeler bulamazlarsa, küflü el yazmalarının arasından köhneleşmiş dört beş terim çıkarıp okuyucunun kafasını öyle bulandırırlar ki bu adamlar; hiç kuşkusuz anlayanlar kendileriyle gururlandıkça gururlansın, anlamayanlar da anlamadıkları şeye kat kat hayranlık duysun diye yaparlar.”
10/10
Frederich von Hayek - Kölelik Yolu
Geçtiğimiz yüzyılın en önemli iktisatçılarından olan Hayek, liberaller için “kutsal” denebilecek bir eser yazmış. Kitabın iddia ettiği temel argüman faşizmin ve sosyalizmin aynı olduğudur. Ve sosyalizmin kölelik yolu olduğu. Faşizm ve sosyalizm asla kesin hatlarla ayrılmaz çünkü ikisi de sizi kategorize etmek ve sizin yerinize karar vermek ister. Ve bu istek otoriter rejimler oluşturmaya mecburdur. Bu argüman elbette sosyalistleri çıldırtacaktır ama tüm önyargıları bir kenara atıp Hayek’e kulak vermek lazım.
Hayek için gelişmiş, müreffeh, adil ve iyi bir toplumun anahtarı binlerce yıllık geçmişi olan insan özgürlüğü ve özgür düşüncedir. Devletler güç sahalarını büyütmek için insanların özgürlüklerini bir kaynak olarak kullanırlar, bu açıdan devletin büyümesi yönünde politikalar izleyen tüm fikirler insan özgürlüğüne terstir. Devletin tüm bilgilere vakıf olması mümkün değildir ve gelenek adı altında at gözlüğü takar, sonuç olarak da hem ekonomi hem de sosyolojik yapı bozulur. Günümüzde devletlerin internet ile yaşadıkları sorunun sebebi de budur. Kendi yedikleri haltlar internet ile insanlara ulaşır. Bu yüzden tutuşa tutuşa sosyal medya yasaları çıkarmak isterler, ya da yasaklarlar.
Hayek’in bahsettiği kölelik yolunun en önemli örneği ise Küba Devrimi’dir. Binlerce insanı sefalete ve kelimenin tam anlamıyla köleliğe mahkum etmiş bu devrim, istenildiği kadar sol cenahın sorumsuz tarafları tarafından şişirilse de ne olduğu ortadadır. Küba’da muhalefet hakkınız yok, ama sorun değil yüce devrim için sonuçta. Küba o kadar iyi bir ülkedir ki vatandaşların ülkeden ayrılması, bu cenneti terk etmesi yasaktır. Buna rağmen kapitalist patronların fonladığı yaklaşık bir milyon kişi küçük botlar ile Amerika’ya kaçmıştır. Küba din denen zehiri de yasaklamıştır, 61’de Katolik Kilisesi kapatılmış ve tüm mal varlığına el konmuştur. Kapitalizmi yenmek gibi yüce bir amaç için insanlara zulmedilmiştir. Küba’da internete erişiminiz de sorunludur çünkü devlet sizin adınıza doğru yolu seçmiştir. Sizin yapmanız gereken o doğru yol için karın tokluğuna çalışmaktır.
Yani demem o ki, Hayek söylediği şeyleri hiç de bir yerlerinden uydurmamıştır. Bugüne kadar kurulmuş tüm sosyalist devletlerin aynı batağa batması Hayek’in argümanlarının fiili kanıtıdır. Lütfen Norveç sosyalist demeyin, kahkaha ile gülerim çünkü. Sosyal demokrasi olabilir elbette.
Kitabın Türkçe çevirisi oldukça sorunlu çünkü bir yarısı diğer yarısından 40 yıl önce çevirilmiş. O açıdan bir puan kırdım çünkü bazen okunması baya zor hale geliyordu. Liberte Yayınları’nın da bu konuda daha fazla çalışması gerektiğini düşünüyorum, aynı minvalde eserler basan Liberus daha başarılı bence. Hayek, Mises gibi üstadları okumaya devam edeceğim.
9/10