Spoiler içinde birkaç örnek yazabilir misin hocam? İzlerken korkuyorum ama okurken nasıl bir etki yapar bu sahneler bilmiyorum.
Ermiş - Halil Cibran
Çok uzun zamandır kitaplıkta bekliyordu. Menteş’in “Ruhi Mücerret” kitabını dinlemeyi bırakınca, dinlemesi kolay bir kitap seçmek istedim ve sonunda Ermiş ile buluştuk. Seslendireni sevdiğimi söyleyemeyeceğim, o kitap biraz daha derinlikli bir ton istiyordu açıkçası. Bu yüzden de biraz hızlandırmak durumunda kaldım.
Ermiş 12 yıl boyunca yaşadığı yerden ayrılma zamanı geldiğinde, orada yaşayan halkın sorularına yanıt veriyor ve bu yanıtlar da kitabın içeriğini oluşturuyor. Sorulan sorular da hep hayata dair konular. Aşk, ölüm, din, suç ve ceza gibi yani. Çok kısa bir kitap ama içindeki cümlelerin taşıdığı anlamlar kitabın uzunluğunun çok ötesinde. Hayatın her anına dair öğütler veriyor Ermiş. Biraz böyle dost meclisinde tecrübeli bir arkadaşın hayat deneyimlerini dinler gibi okuyorsunuz yazılanları. O sıcaklığı hissettirmeyi başarıyor.
Dinlemenin kitabın değerini biraz düşürdüğünü düşünüyorum, bu sebeple ileride bir kez okumayı düşünüyorum. Kim bilir, belki baş ucu kitaplarımdan birisi olur.
Bir yergi söz konusu gibi hissettim bu alıntı için. Özellikle post-modern birçok düşünürün eserlerinde bu tarz bir duruma şahit olduğumu düşünüyorum. Belki de Erasmus’un anlattığı neden-sonuç ilişkisidir benim şahit olduklarım da. İlgi çekiciymiş, teşekkürler.
Hayek’e de şans vereceğim. O da ilgimi çekti.
Fakat yüzlerce yıldır hiçbir şeyin değişmemiş olması. ![]()
BİTTİ.
“Korudaki Gümüş” geçen ay okuduğum altı kitaptan biridir. Dünya Fantazi En İyi Novella ödülü almış olması ilgimi çekmişti, mitolojiye yakınlığım da kitabı almama etken olmuştu.
Koruda geçen masalsı hikaye lirik anlatımı ile ormanın büyüsünü içinize çekmenizi sağlasa da asla tatmin etmiyor. Hepi topu yüz sayfa olması bir yana kitap preslenmiş gibi adeta. Bir çok yerde “E, peki sonra…” dediğim oldu bu yüzden.
Bütün meşeler Tobias benim için evet fakat, o aşk hiç olmuş mu, Bay Finch? ^^
R. A. Salvatore - Archmage ( Homecoming 1 )
Yarısına geldim ve Companions Codex üçlemesinden sonra “Oh be!” dedirtti. Daha bir tanıdık bu kitap, eski Drizzt kitaplarının havasını yakalamayı başarmış bence. Daha ne kadar entrika kurulabilir derken hepsi çok iyi olmasa da farklı birkaç koldan gelişen olaylar sonraki kitapların ve Menzoberranzan’ın (ve muhtemelen Abeir-Toril’in) geleceğinin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları veriyor. İlk defa Faerzress ile ilgili birşeyler okuyorum, meraklı ve daha fazlası için istekliyim. 
Şimdilik 8/10.
İthaki’yi beklemekten sıkılan arkadaşlar için not: kitabın ingilizcesi ağır değil, belki de asla basılmayacak kitapların çıkmasını beklemek yerine ingilizce versiyonuna bir şans verin derim.
Bundan önce okunması gereken bir kitap var mı? Birden Drizzt iştahım kabardı. 
Bence de oldukça haklısınız, Erasmus da haklı. Anlaşılmazlığın övülmesi çok ilginç bir mesele. Post-modern felsefe üzerine, örneğin Deleuze üzerine konuşan insanların aslında konu hakkında hiçbir şey bilmediğini ama fikir sahibi olduğunu görüyoruz. Anlaşılmazlığı dinleyen kişi de ister istemez anlamış gibi yapıyor. Russell ve Wittgenstein’ın bu güruha savaş açmış olması şaşırtıcı değil.
Erasmus’un çıkarımlarının birçoğu gibi elbette hala geçerliliğini koruyan bir durum.
Tek başına okunması zor hocam, Son Eşik kitabının üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş. En azından önceki 4 kitabın özetlerine bir göz at derim. Companions Codex’te olanları bilmeden kopuk olur biraz.
En merak ettiğim üçlemeydi. Konusuyla bayağı ilgi çekici.
Şimdilik gayet iyi gidiyor doğrusu, devam kitabına başladığımda da yorum yazarım mutlaka.
Eser hakkında hiçbir bilgim yoktu okurken. Bir arkadaşımın hediyesi. Kısa sürede bitiririm deyip okumaya başladım.
Sanırım kitabın dili ile başlamalıyım. Dönemi gereği ve Hıristiyanlığı da yüceltme uğraşı verildiği için şiirsel, süslü bir dil kullanılmış. Bu süslü dili ben de yazar gibi süsleyerek anlatmak istiyorum. Çünkü gerçekten mor nesirin dibine vuruluyor. Başım ağrıdı bir süre sonra. Sadelikten yana olduğum için bu tarz yazımlar beni boğuyor. Aslında şiirselliği basit kullanan yazarları severim. Fakat bu romanda şiirsel uslubun ayarı kaçık. Kabahat bulamıyorum, dönemi gereği bu tarz bir yazım yaygın. Ve neden bu dilin kullanılması gerektiğiyle ilgili kendi düşüncemi de aktaracağım. Fakat gerçekten baş ağrıları yaşadım. Tolkien’ın kimlerden esinlendiği açıkça belli oluyor. Yazarımız bazen o kadar çok betimleme yapıyor ki, hikaye akmıyor tabiri caizse. Doksan sayfalık bir kitap ancak bu kadar ağır olabilirdi.
Romansda, her şeyden önce bir insanın ahlakı ve aklı için öğretiler var. Açıkça da görülüyor ki Hıristiyanlığı yüceltme üzerine yazılmış.
Açıkçası hikayenin alt metninde göründüğünden fazlasını anlatan müphem bir kısım yok gibime geldi. Dediğim gibi; Hıristiyanlık kırbaçlamasıyla yazılmış.
Öne çıkan şey, Gawain’in onuru ve cesareti. Bile bile ölüme gitmek. Her zaman onurlu bilinmiş, onuru için yaşamış bir adamın, sahiden o onura sahip olup olmadığını gösteren bir öykü. Ancak son raddeye kadar onurunu ve cesaretini koruyabilecek mi? Bir insan olarak bence sınavını geçti. Hatta fazlasını bile yaptı. Bence. Lakin Gawain bir şövalye olduğu için, davranışı bir şövalye için yanlış. Ve Gawain’in yakarışlarından anlaşılıyor ki Hıristiyanlık için de yanlış bir davranış.
Sorunumuz Yeşil Şövalye. Sembolizm olarak sunulduğu aşikar. Peki neyi sembolize ediyor? Doğa? Yaşam? Ölüm? Döngü? Denge? Ya Yeşil Kilise?
Çektiğin her yöne gelebilen ve aynı zamanda her yöne dağılabilen bir anlam karmaşası. Belki Yeşil Şövalye’nin sembolize ettiği şey basittir. Yeşil Şövalye, Yeşil Kilise’nin şövalyesi olduğu için, herkesi kilisenin ‘doğru’ öğretilerine yönlendirme gayretiyle sembolize ediliyor olabilir. Yahut Yeşil Kilise’nin yabanıl hali bize neyi anımsatıyor? Doğanın saf halini, el değmemiş, bozulmamış düzenini, değil mi?
Gawain’in ahlak yolculuğu, aslında döneminin karanlık yüzünü çok iyi yansıtıyor düşündüğümüzde. Savaşı, doğaya karşı savaşı, fütursuz zenginliği ve şehvet düşkünlüğünü iyi anlatmış.
kuran, incil Ve tevratın; Cahillik Ve Habisliği Dizginlemek Adına Yazıldığını Düşünmüşümdür.
Sir Gawain ve Yeşil Şövalye romansının da aynı işlevi gördüğünü düşünüyorum.
O yoğun sanatsal dili ve ahlak öğretisi, döneminin us noksanlığına iyi bir örnek.

İsmet Özel - Üç Mesele
Üç Mesele, İsmet Özel’in üç önemli konu üzerine yazdığı yazılardan oluşuyor. Bu konular “teknik”, “medeniyet” ve “yabancılaşma”. Müslüman olmaya giriş rehberliği gibi bir nitelik taşıyan bu kitap bu üç konu üzerinden müslüman birinin dünyaya karşı tutumlarını yansıtıyor.
İsmet Özel’in temel fikri aslında Batı’nın tekniğini alırken onun medeniyetini de alıp, kendi kimliğimize yabancı kalmamak gerektiği. Özel’in çıkarımları bizim için oldukça doğru. Tam anlamıyla 100, öncül etmenlerle de 200 yıl süren bir modernizasyon süreci sonunda Türkiye olarak elimizde kalan tek şey arada kalmışlık. Doğulu gibi düşünüp Batılı gibi yaşamaya çalışmak belirli sorunları peşinde getiriyor.
Muhafazakar bir tavır taşımadığım için İsmet Özel’e katılamadığım baya konu var elbette, sadece onun bu kitapta ve öteki eserlerinde vermek istediği mesajı çok net verebildiğine inanıyorum. Özel okumak zor vakitlerde bana umut aşılıyor. O açıdan kesinlikle en sevdiğim edebiyatçılardan biri.
9/10
Merhabalar hocam. Ancak cevap verebiliyorum, kusuruma bakmayın.
Barker’ın hemen hemen tüm kitaplarında iğrenç sahneler vardır. Hatta bazen amaçsızca şiddet dolu ya da tiksinç sahneler olabiliyor. Bolca vücut sıvısı tasviri olabiliyor. Bunlar korkudan ziyade iğrenme yaratıyor bünyede.

Notre Dame’ın Kamburu - Victor Hugo
Öncelikle Erdem Akakçe’ye övgüler dizmek istiyorum. Harika bir seslendirme ile Storytel’de dinledim kitabı. Sesli kitaplarda seslendirme o kadar önemli ki artık favori seslendirenlerimi takip ediyorum zira kötü seslendirme olunca çok güzel kitapların keyfi kaçabiliyor bazen.
Victor Hugo’nun 1831’de yayınlanan bu kitabının müzikalini onlarca kere dinlemişimdir. Hala ara ara canım çeker ve açar dinlerim. Müzikalden bu kadar etkilenince haliyle kitabı okurken karakterleri zihnimde müzikaldeki gibi canlandırmak durumunda kaldım. Rahatsız olmadım elbette ama okuma deneyimim sırasında aklımın bir köşesinde hep müzikal vardı.
Kitabın konusu şöyle: Quasimodo küçük yaşta Notre Dame klisesine bırakılan bir kamburdur ve çok çirkindir. Topallayarak ve kamburu karşıdan görünecek kadar eğik yürür. Kilise rahibi Frollo, Quasimodo’yu kilisesine alır ve Quasimodo burada zangoçluk yapmaya başlar (bu sebeple kulakları da sağırlaşır). Ancak Quasimodo kiliseyi evi ve rahibi sahibi olarak görür ve kilise çanlarına da gönülden bağlanır. Bir gün ortaya çingene kızı Esmeralda çıkar ve aşk tohumları da böylece gönüllere atılmış olur.
Kitabın başlarında detaylı Paris tasvirleri yer alıyor. Hugo bu konuda elini hiç korkak alıştırmamış. Uzun ve detaylı betimlemeleri sevmeyen okurlar belki bu kısımlarda biraz sıkılabilirler ama sabretmelerini öneririm zira asıl edebi ziyafet daha sonra geliyor. Ayrıca eklemeliyim ki bu bir klasik eser ve bu tür betimlemeler ve bilgilerin kitapta yer alması yadırganmamalı diye düşünüyorum. Bunları genel kültür olarak görüp, Hugo’nun anlatılarını kendinize ziyafete de çevirmeniz pek mümkün.
Aşağı kısım biraz spoiler’a kaçıyor. Kitabı okumayan arkadaşlar bu kısmı atlayabilir.
Aşkın taraflarından birisi rahibimiz Frollo. Ahlaklı bir yaşamı simgeleyen Frollo’nun aşkıyla birlikte inandığı tüm değerlerin teker teker parçalandığına şahit oluyoruz. Kimsenin sevmediği Quasimodo’yu kiliseye alacak kadar merhametli ve ağırbaşlı olan, dinsel önder olarak görülen Frollo’nun duvarları yavaş yavaş yıkılıyor ve ne kadar dirense de aşk ateşinde yok olmaktan kurtulamıyor. Sanırım müzikalden olsa gerek, en çok Frollo ile bağ kurabildim. Ben, kötünün iyileşmesindense, iyinin kötüleşmesini hayatın olağan akışına daha uygun görürüm. Mesela Yüzüklerin Efendisi kitabında en çok Boromir’i sevme sebebim de budur çünkü bir tek o mükemmel değildir.
Quasimodo ise rahibin tam tersi. Rahip harici kimseden sevgi görmemesi bir yana, hep hor görülmüş, itilip kakılmış bir karakter. Esmeralda’nın ufacık bir merhametinin aşka dönüşmesi ve bu çirkin yaratıktan ilahi denebilecek bir aşkın filizlenmeye başlaması gerçekten etkileyici. O ateş ki, Quasimodo bu ateşte yanıp yok olmayı umursamıyor bile.
Son olarak Esmeralda’nın aşkı. Sanırım o da aşkın en saf hali olarak değerlendirilebilir. Karşılık göremese de kalbinde büyüttüğü aşkına son ana kadar sahip çıkıyor.
Hugo’nun bu çok etkileyici kitabını klasik eser severlere tavsiye ediyorum. Klasiklere yeni başlayacak olanlar ise bir süre başka eserlerle pişse daha iyi olur kanısındayım. Müzikalini ise kitabı okuduktan sonra dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

SHERLOCK HOLMES’UN MACERALARI - SIR ARTHUR CONAN DOYLE
Su gibi akıyor Sherlock serisi. Sherlock’un başından geçen birden fazla olayı okuduğumuz keyifli bir kitap. Her olayda farklı bir macera yaşıyoruz Sherlock ve Watson ile. Sherlock serilerini daha iyi keyif alabilmek için kesinlikle sıralı okumak lazım. Sherlock’un bir macerasını okurken önceki olaya değiniyor ya da daha önceki romanlarındaki olaylara değiniyor. Bunları bilmeden de okunur okunmasına ancak o olayları bilmediğiniz için zevkinizi bozabilir biraz.
Herkese keyifli günler ve keyifli okumalar dilerim 
Sadece ilk kısmı okudum. Mars kolonizasyonu çeşitli kültürler üzerinden genelleme ve uç ayrıntılar kullanılarak anlatılıyor. Kendimi çizgi roman okuyormuş gibi hissettim. Popüler bilim kitaplarını aratmayan teknik bilgi, karakterlerin boyutsuz olması dilin sanatsızlığı beni kitaptan soğuttu. Yazar kuvvetli bir araştırma yapmış ama kurgu kısmını çok soğuk ele almış. Rastgele sayfalar açıp okudum, bilim ve toplum üzerine bir Mars fantezisi gibi gözüküyor.
Okuyanlar neleri beğendiklerini yazabilir mi? Kızıl Mars’ı Mars Yıllıkları ve Bir Mars Destanı ile kafamda karşılaştırmak için samimi olarak soruyorum.
AT, TEKERLER VE DİL
KONUSU
Dünya nüfusunun kabaca yarısı, Proto-Hint-Avrupa olarak bilinen ortak bir dil kaynağından türetilen dilleri konuşuyor. Fakat bu eski ana dili ilk konuşanlar kimlerdi ve onu dünyaya yaymayı nasıl başardılar? Şimdiye kadar kimlikleri dil bilimciler, arkeologlar ve hatta Aryan ırkının köklerini arayan Naziler için cezbedici bir gizem olarak kaldı. At, Tekerlek ve Dil, bu orijinal Hint-Avrupalı konuşmacıları uzun süredir örten perdeyi kaldırıyor ve onların atları evcilleştirmesinin ve tekerleği kullanmalarının dillerini nasıl yaydığını ve medeniyeti nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor.
DÜŞÜNCELERİM
Yazar kitabını iki ana bölüme ayırmış:
Birinci bölüm konuyu okuyucuya tanıtarak başlıyor. Proto-Hint-Avrupa dilinin keşfini ve bu dil bilim probleminin nasıl ırkçı bir ideolojinin yakıtına dönüştüğünü anlatıyor. Devamında dil bilimi yöntemlerinden bahsediyor, seslerin neden ve ne yönde değiştiği ve bugünkü dillere bakıp 5000 yıl önceki bir dilin nasıl inşa edildiğini açıklıyor. Ardından aynı şeyi arkeoloji yöntemleri için de yapıyor. Okuyucuya sorunu ve araçları tanıttıktan sonra kendi teorisini özetliyor.
İkinci bölümde ise bu teorisini tarih sahnesinde yeniden inşa ediyor. Buzul Çağı’nın bitişinden MÖ 1500’lere kadar olan aralıkta, Almanya’dan Hindistan’a kadar uzanan sayısız kültür, toplum ve arkeolojik kalıntıyı kullanarak Proto-Hint-Avrupa halkının hareketlerini, komşularıyla etkileşimlerini ve nasıl değiştiklerini anlatıyor.
Birinci bölüm genel okuyucu için gayet açık, akıcı ve bilgilendirici. İkinci bölüm ise genel okuyucu için aşırı detaylı, 400 sayfanın tahminimce 100 sayfası mezarlıktan çıkan eşyaları listeleyerek geçiyor. O bölümleri arkeolojiyle çok haşır neşir olmayan birinin atlamadan okuyacağına ihtimal vermiyorum. Her alt bölümün sonunda özet geçmese ipin ucunu kaçırabilirdim.
Buna rağmen kitabı öneriyorum. Sadece ilk bölümünü okumanız bile size çok şey katacaktır.

Alain Badiou& Elizabeth Roudinesco - Dün Bugün Jacques Lacan
Öncelikle bu eser bence hiç Lacan bilmeyen biri için uygun değil. Çünkü kitap insanların Lacan’dan haberdar olarak gittiği iki konferansın birleştirilmiş hali.
Lacan özellikle Zizek’in atıfları ile ülkemizde popüler olmuş bir isim. Çağdaş felsefede Zizek diyince ekürisi olarak akla Alain Badiou gelir elbette. Badiou’yu günümüzün Platon’u olarak atfetmek yanlış olmaz bence. Bu eser kendisinden sonraki neredeyse tüm filozofları etkilemiş Lacan üzerine, filozof olarak Badiou ve psikanalist olarak Roudinesco’nun fikirlerinden oluşuyor. Onun bu insanları fikirleri ile nasıl etkilediğini görüyorsunuz. Ve Lacan bir modern çağ Sokrates’i görevini üstleniyor ve Sokrates ve Platon’u bile ta o zamanlardan Lacancı olarak görüyor. Önümüzdeki yüzyılda felsefeye dördüncü bir kırılım noktası ararsak bu Lacan olacaktır. Bu önemli insanın fikirlerini temsil edecek hiçbir organizasyonun bulunmaması ise ayrı üzücü. Lacan kurduğu kendi fikir okulunu da ölmeden bir yıl önce kapatıyor. Onun felsefi mirasını da bu kitabı yazan insanlar gibi insanlar taşıyor.
Kitap ilgilisine yönelik. Psikanalizi ve felsefeyi seven insanların mutlaka bakması gereken bir isim Lacan. Yine de kitabın bilgilendirici içeriği zayıf.
8/10
Kıyamet Gösterisi
Yine buraya bayadır bir şey yazmıyorum ama illa yorum yapmalıyım dediğim bir kitap son dönemlerde çok da okumadım (belki Ölümün Sonu hakkında yapabilirdim). Önümüzdeki dönemde biraz daha fazla yorum yapabileceğim, çünkü daha az okunmuş bilim kurgu kitaplarını okuma planima dahil ettim. Kitaba geçersem; Gaiman ve Terry Pratchett’tan harika bir kitap. Pratchett’a Diskdünya nedeniyle hayranım ama Gaiman’la bir türlü yıldızım barışmamıştı, bu kitapla buzları erittik sanırım.
Öncelikle söylemeliyim ki çok eğlendim. Evet yer yer gereksiz uzayan bölümler vardı ama ben sıkılmadım. Kitap ortak yapım ama özellikle Pratchett’ın ağırlığı baya hissediliyor. Yani kitabın yazarını bilmesem ve sorsalar direkt Terry Pratchett derim. Özellikle mizahi bölümleri için. Tabii kurguda Gaiman da baya kendini hissettiriyor.
Kitaptan yer yer Diskdünya tadı almak mümkün (okuyanlar özellikle hamgi bölümlerde bu tadın zirve yaptığını bileceklerdir) Hatta bazı sürprizler de var bu konuda. Karakterlerin tamamını sevdim. Özellikle Aziraphale ve Crowley’e bayıldım (doğal olarak). Konusuna kısacık değinmem gerekirse; 6000 yıldır beklenen büyük gün nihayet geliyor. İyiler ve kötüler orduları hazırlıklarını yapıyorlar. Tabii bu esnada alametler de yavaş yavaş gerçekleşiyor. İşte biz de tam bu noktalardan konuya dalıyoruz. Yani gökten yağan balıklar, kan, okyanusların yükselmesi, atlantis, Mahşerin Dört Atlısı, uzaylılar, Deccal, Kraken… Mükemmel bir serüvende buluyoruz kendimizi.
Yalnız şunu söyleyeyim, eğer İngiliz mizahı ile aranız yoksa sevmeyebilirsiniz. Kitap absürt ve mizahi bir kitap. Benim gibi Otostopçu ya da Diskdünya severseniz, mutlaka okumanız gereken bir eser olarak tavsiye ederim. Herkese keyifli okumalar dilerim.






