Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Anna Burns - Sütçü

1-2 gün içinde video incelemesini de paylaşacağım.

Bana bilmediğim bir konuda bol bol araştırma yaptırmış, izletmiş, okutmuş bir kitap oldu. Başlarda çok sıkıldım, hatta tamamında sıkıldım ama oldukça öğretici ve her sayfasında yazım tekniği hissedilen, özenli bir eserdi.

Kuzey İrlanda iç işlerine karışmış gibi hissediyorum kendimi bir haftadır. :slight_smile:

Çeviride ufak sıkıntılar olsa da benden geçer not aldı çünkü çevirmesi çok zor paragrafları başarıyla Türkçeye geçirebilmiş Duygu Akın. Bir iki kelime tercihi talihsizliği olsa da emeğe saygı diyorum. Zaten sonraki baskılarda düzeltilmiş bazı hatalı kelimeler.

Aslında tavsiye ederim ama herkese değil. Sarmazsa okuyamazsınız çünkü.

18 Beğeni

Fotoğraf yüklenmemiş. Haberiniz olsun.

1 Beğeni

" Belfast bizimle soluk alıyor Bobby Sands’lerin gögüs kafesinde" diyeyim.

Video inceleme de gelince dinler, izlerim.

2 Beğeni

Bildiğim kadarıyla daha 2. baskısı çıkmadı. Zor okunan bir kitap olduğu için pek satmıyor sanırım. Bu arada ilknokta’dan kitabı kontrol ettiğimde ‘‘iç sayfalara göz at’’ butonuyla karşılaştım. Başka kitaplarda göremedim bu seçeneği. Herhalde ithaki kitapları için bu imkan sağlanacak diye düşünüyorum.

2 Beğeni

Benim bilgim yok. Metin düzeltilmiş. Yani baskı yapmadıysa yeni yapılacak baskı düzeltilmiş şekilde çıkar. Yok yaptıysa düzelmiştir. :slight_smile:

İç sayfalara göz at ithaki grubunda vardı epeydir.

1 Beğeni

F&SF-041982

The Swarm - Bruce Sterling

1983’ün novellette dalında Hugo adaylarından biri. Bruce Sterling’in daha önce sadece William Gibson’la beraber yazdığı Difference Engine’ini okumuştum ve doğrusu iki yazarı birbirinden ayırt etmek için Sterling’den bir şeyler okumayı bekliyordum, bu bekleyiş Swarm’la son buldu. Fakat cyberpunka katkılarıyla bilinen Sterling’in bu öyküsünün onun genel yazınını tam olarak temsil etmediğini de düşünüyorum. Her neyse öykü şöyle:

Yıldızlararası yolculuk yapabilen uzaylıların insanlarla temasa geçmesinin ardından, ki bu işi becerebilen 19 ırk vardır, insanlar bilgi karşılığında uzaylılara enerji ve değerli madenler vermektedir. İnsanlar bu 19 türden her birine araştırmacılar yollayarak bilgi devşirmektedir. Doktor Afriel ise bu türlerin belki de en tuhafına, koloni halinde yaşayan ve görünürde hiçbir zeka belirtisi göstermeyen Swarm’a araştırmacı olarak gidecektir. Bir astroit üzerinde kurulu bu koloninin güneş görmeyen organik duvarları içinde, daha önceden araştırma için buraya gelmiş olan Doktor Mirny karşılayacaktır onu. Fakat Afriel’in Swarm’a dair başka planları vardır.

Ki bu plan, bir çeşit böcek kolonisi olan Swarm’dan bir yumurta kaçırıp insalığın kölesi olarak çalışacak kendi işçi swarmlarını yetiştirmek hatta daha ileri giderek organik uzay gemileri vs. yapmaktır.

Bu işe Mirny’yi ikna etmesi zor olmaz. Mirny Swarm’da uzun bir süredir yaşamaktadır ve Swarm’daki bazı parazit yaratıklardan (bunlar birden fazla türdür) ikisini yiyecek karşılığı evcilleştirerek işlerine koşturmaktadır. Zaten swarmda yemek yemek ve gözlem yapmak dışında pek bri işi yoktur. Yemek sorunu ise karanlık koridorlarda biten mantarlar aracılığıyla çözülür. Mirny’nin buradaki parazitleri (simbiyotları) eviclleştirmek kullandığı ve arada sırada girmesi gereken yerlerde bekleyen askerlere rüşvet olarak verdiği şey de bu mantarlardır.

Afriel zekadan yoksun bu böcek kolonisini manipüle edebilmek için bacağında, baypas edilmiş bir damarda saklayarak içeri soktuğu feromonları kullanır. Birkaç çeşit feromon getirmiştir ve kısa sürede hangisinin kime ne iş yaptırdığını öğrenerek, özel mülkiyetin hiç de hoş sonuçları olmayan bu koloninin içinde kendisine ve Mirny’ye özel bir alan yaratır. Fakat feremonların asıl amacı planının işe yarayıp yaramayacağını görmek, yani koloninin nasıl çalıştığını öğrenmektir.

Mirny’yle özel çemberlerinde yaşadıkları aşk hayatı ne kadar sürmüştür, astroidin derinliklerine güneş ışığı değmediği için bilmiyoruz. Fakat bu hayatın sonu gelir. Koloninin derinliklerinde yumurta üretmekle görevli Kraliçe kolonide hormonal bir dengesizlik olduğunu anlamış ve zekayı doğrumuştur.

Zeka ise Mirny’yi organik yollardan ele geçirmiş ve kadının hafızasını kullanarak Afriel’in planını öğrenmiştir. Bu yüzbinlerce yıl boyunca istikrarlı ve değişmeden kalabilen koloninin sadece gerekli olduğu zamanlarda doğurduğu bri şey olan zeka Afreil’i huzuruna çağırır. Teklif ettiği şey Afriel’in planladığı şeyin tam zıttıdır. Afriel’in kolonide kalması ve zekanın Mirny’den kopyalayacağı kadın klonlarla çiftleşerek koloninin içinde bir insan popülasyonu oluşturması. Zaten koloninin içindeki parazit türler olan simbiyotlar bir zamanlar aynı şeyi denemiş ve bu kararla karşılaşarak koloninin içinde üremeyi kabul etmiş, bir zamanlar yıldızlararası yolculuk yapan türlerdir. Zekanın bu planının sebebi orijinal türden oluşturduğu bu koloniye has türlerin gerekirse orijinal türle savaşmasıdır.

Öykünün basit bir dili var, fakat konsept çok karmaşık, yine de Sterling’in, özellikle koloni özelinde bu karmaşık yapıdan başarıyla çıktığını söylemek mümkün. Fakat aynı şeyi yıldızlarası yolculuk yapabilen 19 tür ve insanlığın durumu hakkındaki resimle ilgili söyleyemeyeceğim. Mesela bazı faction’lardan söz ediyor ki bunlar bu 19 türden biri mi yoksa insanlık mı çeşitli fraksiyonlara bölünmüş anlamadım. Bu anlayışsızlık anadilimde okumadığım için de olabilir, yine de burada bir sorun olduğunu düşünüyorum. Özellikle hikayeninin sonuna doğru icat ettiği trüklerle çok iyi bir hikaye olduğunu düşünüyorum.

edit: Love Death and Robots’un üçüncü sezonunda The Swarm’ın güzel bir uyarlaması var.

13 Beğeni

İncelemeniz için teşekkürler. Listemde olan bir kitap. Anlatım olarak hangi yazara veya hangi kitaba yakın? Yani şu kitabı okuyan, seven bu kitabı da sever diyebileceğiniz bir örnek- örnekler var mı? Gelir kısıtlı malum, artık ince eleyip sık dokuma durumundayız.

1 Beğeni

Postmodern yazım tekniklerini kullanan yazarları seviyorsanız seversiniz Anna Burns’ü.

Rachel Kushner
John Boyde
Hatta yoğun teknik kullanımıyla Orhan Pamuk diyebilirim.

Fakat hiçbiri pek de benzemiyor düşününce. Muhtemelen cuma günü daha detaylı bir şekilde bir videoda inceleyeceğim kitabı. O zaman kararınızı verirsiniz.

3 Beğeni

YAKUZA: JAPONYA’NIN SUÇ DÜNYASI

Kitabımız, Yakuza aktiviteleri başta olmak üzere Japonya’nın organize suç geçmişini enine boyuna işliyor. Bununla paralel olarak Japonya’nın siyasi tarihi, kültürü, iş hayatı, ekonomisi, hukuk sistemi ve Amerika-Japonya ilişkileri hakkında da inanılmaz bilgiler sunuyor.

Konu başlıklarını sıralayacak olursam:

Yakuza’nın feodal kökleri, ruhani ataları Machi-yakko, Bakuto ve Tekiya.

Japon aşırı sağının yükselişi ve yakuza bağlantıları, Genyosha ve Kokuryu-kai örgütleri.

Savaş sonrası dönem, Amerikan işgal hükümetinin Japonya politikası, CIA ve G-2’nin yakuza bağlantıları.

Japon Liberal Demokrat Partisi, Kishi hükümeti, Anpo Protestoları, Yamaguchi-gumi, Sumiyoshi-kai ve Inagawa-kai.

Lockheed skandalı, Yakuza savaşları, Yakuza’nın modernleşmesi, Minamata Salgını.

Japonya balon ekonomisi, Yakuza’nın finans sektörüne girişi, Susumu Ishii ve Sagawa Skandalı.

Balon sonrası artan Yakuza vahşeti, yeni Yakuza karşıtı yasalar, 1997 Sokaiya Skandalı.

Yakuza’nın diğer suçlularla ilişkileri: Sarakin(tefeciler), Bosozoku(genç motorcular), Sokaiya(şirket şantajcıları), Jiageya (emlak mafyası) vs.

Yakuza’nın deniz aşırı aktiviteleri: Kore, Çin, Pasifik Adaları, Avrupa, Latin Amerika, ABD vs.

11 Beğeni

Robert Louis Stevenson - Sesler Adacığı

Babil Kitaplığının 3. Kitabı Sesler Adacığı. İçinde dört güzel öykü var. Jekyll&Hyde’ın yazarı Stevenson’ın çarpıcı öyküleri bunlar. 19. Yüzyılın ikinci yarısında eserlerini vermiş yazar daha çok tekinsiz macera tarzında yazıyor diyebiliriz.

Birinci öykü fantastik bir ada hikayesi.

İkincisi bir lamba cini hikayesi ki bu da ilki gibi sınırsız paranın getirdiği yıkımı konu alıyor.

Üçüncü öyküde Markheim bir suç ve bilinmeyen bir güçle tetiklenen iç hesaplaşma konu alınıyor. Atmosferi ve karakterleriyle Jekyll&Hyde esintileri hissetmek mümkün.

Son öyküyse taşrada görev yapan bir papazın geçmişi hakkında tüyler ürperten bir korku anlatısı.

Ben hepsini beğendim, bir günde okudum. Tavsiye ederim.

14 Beğeni

Gulyabani:
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın okuduğum ilk eseriydi. Çok merak ediyordum. Keyifle okudum. Yazarın anlatımı, insan tasviri bana çok başarılı geldi. Yer yer yazarın iğneleyici dili düşüncelerine yansıyordu. Cinler, periler, gulyabani derken olaylar belli bir şekilde noktalandı. Sözün özü, hurafelere karşı yazılmış güzel bir eser. 1911 yılında yazıldığı düşünülünce epey etkileyici.

Puanım: 9/10

17 Beğeni

Geceye Uyananlar - Cahide Birgül

Geceye Uyananlar; tıpkı dünya üzerinde olduğu gibi yatakta da kendi sınırını aşamayan “hakkı yenmiş” bir annenin, ağzına kadar dolu hayata son damla olarak gelmiş bir kızın, görev gibi yaşamaya zincirlenmiş bir garip "ağabey"in, beden kılıfına hapsolmuş “deli” bir kardeşin ve hiçbir zaman orada olmasa da hatıralarının gölgesiyle karanlık kırbacını eksik etmeyen bir babanın hikâyesini anlatır bize uzak bir karanlıktan, bir haykırıp bir fısıldayarak. Cahide Birgül’ün elli üç yıllık kısa, dopdolu ve bilinmez hayatından bizlere bıraktığı bu “kirli” cevher; 90’ların “faili meçhul” Türkiye’sinde sıcacık yorganlarına sarılı, sabaha unutulacak rüyalar görerek kendilerini bir sessizlik örtüsüyle kandırıp duran “sıradan” insanların hayatlarının orta yerine saplanan bir kör bıçağın kabzasındaki simsiyah parıltının korkularla çevrili kaynağıdır âdeta.

Çağdaş edebiyatımızın kıymeti bilinmeyen hayat koleksiyoncusu olarak Cahide Birgül, toplumsal olanın özündeki o en kokuşmuş çürük kutsallık olarak aileyi, kendine özgü bir “İstanbul-noir” evreninde kevgire çevirir Geceye Uyananlar’da. Bir yara açar o tekleyen korkak kalbi taşıyan göğüste, dışarıya kan ve irin saçılır sonra. Ve ardından kaleminin suyuyla yıkayıp olan biteni, kayda geçirir tek tek. Kanatları koparılmış kadınlıklar, acizliğini şiddetle gizleyen erkeklikler, ölü doğmuş bir yaratık olarak aile kurumu, bireylerinin toplamıyla kıyamet yerine dönmüş bir toplum sırılsıklam dikilir karşımızda, yerle bir olmadan hemen önce. Cahide Birgül; metaforlar, sayıklamalar, takıntılı tekrarlamalar, gidip gelişler ve kayboluşlarla sosyolojik bir polisiye yaratıp; o sarı buyurgan sorgu ışığını okurunun kaçırmaya çalıştığı gözlerine acımasızca tutmaktan asla vazgeçmeyen bir vakanüvistir nihayetinde.

Kişişel olanın kansız, pembemsi çizgilerle kendini belli edip, sonradan belli belirsiz ince kabuklarla iyileşen ikiyüzlü politikliğini tramvayın önüne itiverir Cahide Birgül. Çağdaş edebiyatımızın bu adı anılmaya layık görülmemiş efsanesi, elimizi beyazlaşana dek sıkar Geceye Uyananlar’ıyla.

Sonra açarız avucumuzu.

Uyuşan avuçlarımızda hiç edilen çocukluk, çocukluğumuz bakar bize.

IMG_20220209_232745_196

10 Beğeni

Kelimenin tam anlamıyla müthiş bir ciltti. Arka planda dönen üç farklı hikaye vardı. Ve özellikle bir hikayenin düğümü sürprizlerle dolu bir şekilde çözüldü. Müthiş.

Yazarın kalemi çok sağlam. Az sayfaya fazlasıyla öz bir iş sığdırmış. Hayvanlar üzerinden verilen ırkçılık teması güzeldi. En iyi tarafı ise bunun aptalca ve gerzekçe olduğunu bir kez bile söylemeden yansıtması oldu. Sınır denilen yer öyle güzel anlatılmış ki The Pianist izlediğimi sandım.

Dinlerin çarptırılması sonucunda cahil, kötü niyetli ve makam sevdalısı insanların nelere evrildiği güzel sunulmuş. At gözlüğü takıp, inandığı kitabın bir sayfasını bile okumayan, fakat dinini başkalarından dinlemeyi seven insanların ne denli bedbaht şeyler yapabileceğini anlattı.

Hikayede ince ve güzel bir detay var. Yazar bunu iyi yedirmiş. Yazar, Hristiyanlığı kötülemedi. Bazı sahneler öyle hissettirdi ama kesinlikle öyle bir amacı yok. Hristiyanlığın iyi öğretilerinin doğru kullanıldığında insanlık üzerindeki olumlu etkilerini gösterdi. Ve bunu ideoloji karmaşası yaşayan biri üzerinden yansıttı. Güzel ve hoş bir detaydı. Okuyup bitirdikten sonra fark ettim.

Romancılıkta Robin Hobb’ın kalemine bayılırım. Fevkalade ölçülü bir kaleme sahiptir. Çizgi roman kısmında ise Guarnido bu konuda favori olmuş olabilir.

16 Beğeni

Haşhaş Savaşı incelemesi yapılmışsa kaçırmış olabilirim. Kitabı değerlendirebilir misiniz?

1 Beğeni

Anna Burns - Sütçü

Video inceleme.

13 Beğeni

909991234884471

Kültür serisi kitapları ile bildiğimiz bilimkurgu yazarı Iain Banks’in zamanında hiçbir bilimkurgu romanını yayınevlerine kabul ettiremeyince farklı türde bir roman yazarak şansını denemesi ile ortaya çıkan ve büyük bir başarı elde ettiği ilk romanı Eşekarısı Fabrikası’nı sonunda okuma fırsatı bulabildim.

Kitap İskoçya’da anakaraya bağlantısı olan küçük bir adada izole bir şekilde yaşanayan Frank isminde bir çocuğun 1.ağızdan anlatımıyla yaşadıklarını anlatıyor.Frank oldukça değişik ve psikolojik sorunları olan bir karakter.Ancak yaşadığı bu izole dünyada tamamen kendisine özgü geliştirdiği ahlak yargıları ve mantığıyla kitapta yaptığı tüm bu vahşet ve cinayetleri bir temele oturtuyor ve bunları oldukça farkında bir şekilde yaptığını bize gösteriyor.

Kitabın ilk yarısı anlattıkları itibariyle insanı rahatsız edebilecek ve okurken insanı gerebilecek olaylar içeriyor.Daha önce benzer bir rahatsızlığı Boris Vian’ın Mezarlarınıza Tüküreceğim ve Anthony Burgess’in Otomatik Portakal romanında da hissetmiştim.Bu sefer başrolde bir çocuğun yer alması ise olayları daha da etkileyici kılıyor.Kitabın ikinci yarısı ise daha çok karakterin içsel çatışmaları ve psikolojik ruh hali üzerine yoğunlaşırken bize geçmişte yaşanan olayları göstererek durumları daha iyi bir şekilde anlamamızı sağlıyor.

Kitabın sonu ise oldukça şaşırtıcı ve etkileyici bir şekilde bitti.Okumam boyunca sonunda nereye bağlanacak acaba diye düşündüm ancak böyle bir sonu tahmin edemezdim .Aslında kitap boyunca okuyucuya ufak ipuçları verilmiş ancak okurken gene de bunu tahmin etmek oldukça güç.

Genel olarak bakıldığında oldukça ilginç ve akıcı bir kitap olmasına karşın yer yer sıkıldığımı da söylemeliyim.Beklentiyi çok yüksek tutmadan okumaya başlamakta fayda var.Kapakta yazdığı gibi yüzyılın en iyi 100 kitabından biri midir bilemiyorum ama okumaya değer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

15 Beğeni

2017’de ʻOumuamua adlı, bu zaman kadar tespit edilen ilk yıldızlararası obje, Güneş Sistemi’nin içinden geçiyor. Hawaii’deki Pan-STARRS teleskopu bu objeyi tamamen tesadüfen fotoğraflıyor. ʻOumuamua, şimdiye kadar gözlenen tüm asteoridlerden farklı davrandığı için astronomi camiasında büyük heyecan yaratıyor.

Harvard Üniversitesi Astronomi Bölümü Başkanı Avi Loeb, Extraterrestrial’da bu objenin dünya dışı bir medeniyete ait olmasının bu tuhaflıkların tek olası açıklaması olduğunu savunuyor. Bu hipotezini detaylıca açıklamış. Bilim camiasını ikna etmek kolay değil elbette. Hatta öyle ki, Avi Loeb çoğunluğu karşısına alan bir duruş sergilemiş. Hipotezi doğrudur yanlıştır, önemli değil. Nato mermer nato kafa diye tabir ettiği bilim adamlarını, bunların bilimsel bağnazlıklarını, kısıtlı hayal güçlerini öyle güzel analiz etmiş ve eleştirmiş ki, keyifle okunuyor. Bilim felsefesine yönelttiği pratik bakış açısıyla öğretici bir eserdi.

Dr. Gavin Francis bu kitabında organlarımızın bazı tuhaflıklarını ve hastalıklarını, kendi kariyeri boyunca tecrübe ettiği ilginç vakalarla zenginleştirerek izah etmiş. Beyinden giriyor ayak parmaklarından çıkıyor. Mesela, hastanın bilinci açıkken, hastayla sohbet ederek yaptığı beyin ameliyatı ilginçti. Özellikle hastadan geri bildirim alarak “Şurası acıyor mu? Ya şurası?” diye kadının beynine elektrik veriyorladı; kadının konuşması ne zaman bozulsa, kadın ne zaman kekelemeye ve saçmalamaya başlasa, “Hah, bu bölgeden uzak duralım, kesmeyelim burayı hocam” diye işaretliyorlardı. :slight_smile:

Omuzları ve köprücük kemiğini anlattığı bölüm de ilginçti ama onun dışında pek de bir olayı yoktu.

The Descent adlı muhteşem korku filminin uzayda geçen ve bilim kurguyla harmanlanmış hoş bir türevi. Esrarengiz bir işveren, dolgun bir ücret karşılığında kahramanımız olan mağaracı kadını, daha önce yeterince tetkik edilmemiş, çok tehlikeli bir mağara sistemini keşfe çıkmakla görevlendiriyor. The Descent’ten farklı olarak mağaracımızın son model, bateriyle çalışan, lidar teçhizatlı, exoskeleton’lu, sana yemek yediren, su içiren, içine işeyebildiğin, çok sağlam bir tırmanış elbisesi var. Bir diğer farksa, kahramanımız işvereniyle radyo iletişimi dışında tek başına olmasıydı; klostrofobi, yalnızlık hissi, bir süre sonra baş gösteren halüsinasyonlar ve korku öğelerinin de konuya eklenmeye başlamasıyla iyi inşa edilmiş, dehşetengiz bir atmosfer yaratılmış. Bayağı güzeldi.

Lem bu bilim kurgu novellasında Golem XIV adlı, ABD menşeli bir askeri bir yapay zekânın bilinçlenmesi ve bir süper güce dönüşmesini anlatıyor. Golem XIV aslında bir filozof; kitap boyunca karşısına bilim adamlarını toplayıp toplayıp nutuk söylüyor, ders veriyor. Birçok alana giriyor, ama üzerinde en uzun süre durduğu konu insanlığın evrimsel tarihi. Bilincin evrim sırasında bir hata sonucu oluşması gerektiği hipotezi gibi ilginç konuları "süper zekâlı bir bilgisayar"ın gözünden dinliyorsunuz. Lem sanki önce bilimsel bir makale yazmış, aklına son anda bilim kurgu yazarı olduğu gelmiş. Yer yer çok zorlandım, boyumu aşan kısımlarla karşılaştım.

Stanisław bu arada Stanisvaf diye telaffuz ediliyormus yav. :slight_smile: Şuradan telaffuzu dinlenebilir.

Bu da içinde kozmik korku öğeleri barındıran bir bilim kurgu romanı. Kitap sanırım 2800’lerde falan geçiyor. Bundan uzun bir zaman önce insanlarla gerçek yapay zekâlı makineler arasında bir savaş yaşanıyor. Makineler kazanıyorlar ancak insanları yok etmiyorlar, sadece onlara gelişmiş teknolojiler geliştirmeyi ve kullanmayı yasaklıyorlar. Bu yasağın ihlalinin cezası ölüm. Zamanla bu AI’lar teknolojik olarak hayvanı bir düzeye erişiyorlar, warp drive ve worm hole gibi teknolojileri icat ediyorlar, başka gezegenlere portallar falan açabiliyorlar. İnsanlar bu arada nispeten yerinde sayıyorlar. Tanrısal teknolojilere erişimleri yasak olduğunu için zamanla Aİ’ları tanrılar olarak görmeye ve onlara tapmaya başlıyorlar. AI’lar insanların onlara tapınmalarına ve öldüklerinde de “ruhlarına” ihtiyaç duyuyorlar. Seçtikleri bazı elit insanları kendi geliştirdikleri cybernetic implantlarla donatıp insan ötesi varlıklara dönüştürebiliyorlar. İnsanlar bunlara “Angel” diye hitap ediyorlar. Kitabın ana karakteri hanfendi, o zamana kadar yaratılmış en modern nükleer/kuantum güç reaktörünü tasarlıyor; ne var ki reaktör çalıştırılmaya başlanınca “The Outside” denen bir öteevren, bu evrenden haberdar oluyor. Sonrası insanlık adına pek olumlu gelişmiyor. :slight_smile:

Geçen ay @Pyrewrath ve @isos81’la etkinlik kapsamında okudum. Sevgili isos hâlâ okuyor gerçi (biz kitabı unutmaya başladık.). :slight_smile:

Kitap gereğinden fazla teknik ve uzundu. Bir 200 sayfasını atsan, bazı karakter klişelerini görmezden gelsen aslında şaheser oalrak nitelendirebileceğim bir eser. İnsanlığın apokaliptik bir felaket sonrasında hayatta kalma mücadelesini, problem çözme yeteneğini, dehasını ve azmini yücelten, insan odaklı bir eser. Neal Stephenson adam gibi adam.

34 Beğeni

Seviyoruz Neal reyizi. Keşke azıcık o da bizi sevseydi de bilimsel kısımları IQ ortalamasını da düşünerek yazsaydı. :smiley: Neyse, tekrar döndüm kitaba, araya Malazan girdi :angel:, bu ay bitireceğim umarım. :metal:

2 Beğeni

Yine aşırı ilgimi çeken kitaplar okumuşsunuz. Ozellikle The Luminous Dead çok ilgimi çekti. Umarım bir yayınevi el atar.

3 Beğeni

Diskdünya 4 / ÖLÜM serisi 1

Diskdünya’da kol gezmekle nam salmış olan ÖLÜM bilinmeyen sebeplerden dolayı kendisine bir çırak ediniyor ve olaylar gelişiyor. Naçizane, ÖLÜM’ün kimlik bunalımının tam da bu noktada, yani çırak almaya karar verdiğinde başladığını düşünüyorum.

Büyünün Rengi’nde ortaya çıkmasından itibaren en eğlendiğim sahneler ÖLÜM’e aitti. Kitaba hevesle başladım, eğlenerek okudum, biraz hayal kırıklığı ile bitirdim. Detaylı bir inceleme yapamam ama son otuz sayfayı saymazsak müthiş bir hikaye akışı vardı. Bayılarak okudum. Seriden beklediğim her şeyi veren bir kitap oldu. Puanım 10 üzerinden 11😁

20 Beğeni