Malazan Book of the Fallen - 2 - Deadhouse Gates
Malazan’ın ilk kitabını çok beğenmiştim ve ikinci kitabı okumayı, Türkçe çeviriden okumayı, planlıyordum ama dayanamayıp İngilizceden okudum. Kitaba karşı beklentim en üst seviyedeydi diyebilirim ve kitaba dair hislerimi sırf ‘’beğeni’’ açısından değerlendiremeyeceğimi düşünüyorum. Ne hissettiğimi, kitapla ilgili neler düşündüğümü anlatmadan kısaca söylemek gerekirse ilk kitap ikinci kitabın yanında gerçekten devede kulak diyebilirim.
Kitapta bir tane bile boş bölüm yok, yazarın neden yazdığını sorguladığımız kısım yok. Her bölüm o kadar dolu yazılmış ki hayretler içerisinde okudum. Her pasaj ardından gelecek olanlara göz kırpar nitelikte. ‘’The Fallen’’, ‘’Yitik’’ kitapta öyle bir tanımlanıyor, öyle bir anlatılıyor ki ruhunuzun her parçasını kargalar canlı canlı etinizden ayırıyor sanki. Serinin ilk kitabında da sezinlediğim ama bu kitapla beraber artık tamamen emin olduğum bir şey varsa o da Steven Erikson’ın bize ‘’İnsanı’’ anlatmaya soyunduğu. Bunu gerçekten tüm çıplaklığıyla yaptığına inandığımı söyleyebilirim. Farklı ırklar, kadim güçler, unutulmuş tanrılar, yitip gitmişler üzerinden okuduğumuz bir ‘’insan’’ anlatısı ancak bu kadar günümüz dünyasına selam yollayabilir. Günümüzde çokça tartışılan ve postmodern belirsizliklerle iyice zıvanadan çıkmış şekilde ele alınan çoğu insani konuyu Erikson, kendi evreninde, kendi Kovanından bize sunuyor.
Birinci kitapta kendisini bir anda tanrıların, iblislerin ve belirsiz bazı ‘’şeylerin’’ içerisinde bulurken kimimiz kayboluyor kimimiz hayranlıkla bilinmezlik içerisinde süzülüyorduk. Bu kitapta ayaklarımız yere basıyor. Her sayfada farklı bir karakter oluyoruz; ırkımız değişiyor, cinsiyetimiz değişiyor, Kovanımızın türü değişiyor, mesleğimiz değişiyor ama Erikson her seferinde okuyucuyu yani ‘’İnsanı’’ hepsinin ortak paydası yaparak bünyemizde birleştiriyor.
Kitabı benim için tanımlayacak tek kelime ‘’Umut’’. Bu çok net. ‘’Umut, insanın hapishanesidir.’’ diye boşuna dememişler. Kitabı sonuna kadar büyük bir ‘’umut’’ ile okuyoruz. Asla bu hapishaneyi terkedemiyoruz. Yazar bizi ruhun karanlık derinliklerine yolluyor, ‘’çocuğun’’ haysiyeti için ölen askerlerin kanını üzerimize sıçratıyor. Bizi soykırıma, katliamlara maruz bırakıyor ve her seferinde hafızamızı dinginliğimiz için kadim büyüye kurban ediyor fakat ‘’umut’’ elimizi asla bırakmıyor, kitabı okumaya devam ediyoruz. Hafızamız yitik, ellerimizde Erikson’ın kadim büyüsünün, dinginliğimiz uğruna yapılan fedakarlığın siyah lekesi kalmış, kalbi kırık bir ‘’çocuğuz’’ okuyucular olarak. Yanımızda da bir ‘’umut zinciri’’ var. Siz başı çekiyorsunuz ama yine de yönlendiriliyorsunuz, ilerliyorsunuz ama geri çekiliyorsunuz ve bu şekilde yolun sonunda ‘’çocuklar’’ ölüyor. Okuyucu hafızasını geri kazanıyor ama akıldaki sis asla dağılmıyor. Mümkün değil dağılması. İsminiz yok, kitapta isimler sadece ‘’cevaplanamaz sorulara birer cevap çağrısı.’’ ‘’Yitik’’siniz artık. ‘’Hala elimizde olanı (umut) görmezden gelirken neden kaybettiklerimize tutunuyoruz?’’.
Sonuç olarak, yazardan direkt bir alıntı daha yaparak şunu söyleyebilirim sanırım: “Bu, insanlığın (bu kitabın) kısa ve öz bir özeti diyebilirim. Kimin ciltler dolusu tarihe ihtiyacı var? Çocuklar ölüyor. Dünyadaki adaletsizlikler bu iki kelimede gizli.”.
Ayrıca, ilk kitapta sahnede olan ve bizi neye uğradığımıza şaşırtan tanrılar var ya, işte onlar bu kitapta sadece ‘’İnsan’’a bakıp gülüyorlar. İkinci kitabı bunu bilerek beklemekte fayda var.
Herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.
Son olarak; okurken bana yaşadığımı tekrar hatırlatan her kitap için yaptığım gibi bu kitaba da bir müzik bırakacağım: