Çerceve - Rachel Cusk (Çeviren: Lâle Akalın)
Çerçeve’yi anlatmaya Cusk’ı anlatmaktan başlamak elzem. İlk romanı 26 yaşında yayınlanan “erken dönem Cusk”, kariyerinin ilk dekadında kadın merkezli sosyal hiciv teması etrafında şekillendirdiği romanlara ağırlık vererek "kurgunun geleneksel tarlaları"nda epeyce dolanıp duruyor. 2010’lu yılların Cusk’ı ise, geriye dönüp baktığında bu dolanışı artık “beyhude” buluyor. Hikâye anlatım sanatının çıkmaz sokaklarında yazmaktan ve okumaktan soğuduğunu dile getiren bu “yeni Cusk”, tekrarlayan saf kurgunun önünde sonunda sahteliğe dönüşmesinin hayal kırıklığı içerisinde "romanda yeni bir paradigma"nın peşine düşüyor. Ve bu noktada oklar elbette otokurmacayı işaret etmeye başlıyor. Cusk’ın Çerceve’yi kaleme aldığı yıllardan bu yana çağdaş edebiyatta etkisini giderek artıran, kurmacanın otobiyografi ve deneme ile ménage à trois’ı olarak tanımlayabileceğimiz otokurmacanın, doğası gereği sınırları net olarak çizilemeyen “spektrum” bir tür olduğunu hatırlatmak gerekli. Tam da bu noktada Cusk’ı -ve Çerçeve’sini- bu akışkanlık içinde özel bir konuma yerleştirmek de kaçınılmaz. Cusk, geçmişte farklı türlerde yaratım deneyimini gözlem gücüyle birleştirerek hikâye anlatım sanatında daha önce yürünmeyen bir patikaya sapıyor. Bir başka deyişle Cusk, Çerçeve’si ile gündeliğin sıradanlığı ve hayatın tutarsız yanlarına demir atıp insan olmanın tanımlanamayan enginlerine açılmayı arzulayan bir yelkenli yaratıyor.
Ayrıntıları konuşmak için hikâyenin konusundan ve genel akış planından bahsederek devam etmek en doğrusu. Çerçeve, Cusk’ın “hafifçe çarpıtılmış” kurgu minyatürü olan "yazar anlatıcı"sının günün birinde memleketi Londra’dan Atina’ya yaratıcı yazarlık dersleri vermek amacıyla çıktığı bir seyahati ile kapak açan, Atina’nın boğucu sıcak yaz atmosferinde gündelik “insan seyahatleri” ile devam eden bir “iç içe geçen hikâyeler” albümü. Cusk bize roman boyunca anlatıcısının rehberliğinde bir “dilimlenmiş hayat hikâyeleri koleksiyonu” sunma peşinde. Bambaşka insanların hikâyeleri birbirlerine anlatıcının “gözlem düğümleri” ile bağlanıyor ya da -romanın da ismine gönderme olarak- gözlemlenen tüm bu bambaşka hayatlara bizler okur olarak anlatıcının "çerçeve"sinden bakıyoruz. Yazar “anlatıcı”, anlatıcıdan çok dinleyici konumda ve bu dinleme esnasında karşısındaki kişiyle nadiren etkileşime geçmekte. Karşısında hikâyeler akıp giderken o, yalnızca bu hikâyelerin periferinde kendi eksiktili hayatı ile bir çerçeve çizip romanın sınırlarını belirlemeye devam ediyor.
Bu “hayat hakkında değil hayat etrafında” yazma durumu, Cusk’ın eksiltili anlatısı ile perçinleniyor. Roman boyu ketum yazar anlatıcımız, kendi hikayesinden bahsetmek konusunda oldukça gönülsüz davranırken başka insanların hayat hikâyeleri ile kendi hayatını yeniden görmeye çaba harcıyor. Cusk bu seçimi ile, "eksiltinin ve sezdirmenin gücü"nü kullanarak yalnızca aralara serpiştirilmiş hikâye kırıntıları ile bile derinlerde mevcudiyetini hissettiğimiz bir ana karakter izleği yaratılabileceğini kanıtlıyor adeta. Tüm bu durum aslında otokurmacanın anahtar temalarından biri olarak kişiselin toplumsallığına da işaret ediyor. Çerçeve bize bir kez daha, kişisel olanın politikliğini ya da başka bir deyişle bireysel hayatlarımızın kolektif anlamını ustalıkla hatırlatıyor.
Cusk, kendi evreninin dilini (ve amacını), romanın çarpıtılmış gerçekliğinde dolanan oyun yazarı Anne’in ağzından söyletiyor aslında. "Kurgunun katlini “özetleme” ile açıklandığı o çarpıcı monologda, "kıskançlığa dair uzun bir metnin ardından özet olarak akılda kalan tek şey bir kelime olarak "kıskançlık"sa veya tanrısı olarak konumlandırdığı Beckett’i “anlamsızlık” kelimesi yutuyor ise tüm bu zahmetli yaratım sürecinin amacını nedir?"i sorgulayan Anne, aslında hayat ve kurguyu her zaman birlikte değerlendiren Cusk’un romana bakış açısını da özetliyor: Bir şeyler hakkında belirli bir noktada gülünçleşme riski de taşıyan dramatizasyon sanatı yerine, doğrudan odaktaki o “özet” duygular hakkında açık ve kişisel bir şekilde yazmak. Bu bağlamda Cusk yarattığı bu yeni kişisel roman türü ile, deyim yerindeyse, akıp giden sokağa sırtını dönüp karanlıklar içerisinde hayatlar toplayan, bir nevi kuklacı, gizli yazar özneyi tahtından indirip, hayata karışan, etken ama mesafeli bir yazar özneyi tahta çıkarıyor.
Son tahlilde Çerçeve, hayatın olağan akışına anlam katma sanatında çığır açan, tekrarlayan ev metaforları ve çoklu kültürel referanslarla bezeli, epizodik ve efemerik bir yeni anlatı tarzı geliştiren bir dönüm noktası olarak otokurmacanın ve dolayısıyla yeni kanonun merkezinde çok özel bir konuma yerleşiyor.
Karşımızda duran şey, anlatının rafine geleceği.










