Teşekkür ederim. Umarım seversiniz siz de, iyi okumalar 
Yitik Dünya
Selamlar herkese. Oldukça uzun bir aradan sonra bir yorum eklemek istedim buraya. Bu kitap biraz merak ediliyordu sanırım, onun için de kısacık değinmem iyi olabilir diye düşündüm.
Polisiye ve bilim kurgunun iç içe geçtiği, aslında polisiyenin daha ağır bastığı bir kitap diyebilirim. Kitabın bilim kurgusal yönü, ne kadar sağlam temellere dayanmasa ya da açıklama olarak yetersiz kalsa da, çok daha başarılı diyebilirim. Polisiye yönünde ise (türü sevmediğim için de olabilir) baya eksiklik olduğunu düşünüyorum. Aslında yarıdan sonra biraz daha ilgi çekici oluyor ama finali kesinlikle tatmin etmedi beni.
Kitap zaman yolculuğu temelli, bir dizi cinayetin araştırılması ve olası geleceklerde olayların nasıl ilerlediğinin gözlemlenerek suçları önleme ya da çözme amacıyla kurulmuş bir oluşumda gizli ajan olan Shannon Moss’un etrafında kurganıyor. Bu araştırmalar sırasında bir çeşit kıyamet senaryosunun ortaya çıktığını görüyoruz ve bir yandan cinayetleri bir yandan da bu durumu çözmek için çabalayan ana karakterimizle sürükleniyoruz. Böyle anlatınca çok güzel görünüyor ama okuyunca aynı tadı veremedi bir türlü. Yine de merak duygusunu koruduğu bölümlerde keyifle okuduğum oldu gerçekten.
Kitabın dili akıcı ama biraz da basit diyebilirim. Tabii bu türden fazla bir edebi tatmin beklemiyoruz biliyorum ama yine de biraz daha iyi bir anlatımı olabilirdi diye düşünüyorum. Tasvirleri genel olarak beğendim, kafamızda canlandırması zor değildi. Bir de bir bölüm tanrısal anlatım diğer bölümde ise birinci tekil şahıs anlatım şeklinde ilerliyor. Anlatım olarak en azından çeşitlendirme yapmış olması bir artı ekletebilir kitaba. Tüm bunların yanında yazar ciddi şekilde ürün yerleştirme yapmış kitaba. Daha önce böyle bir şey gördüğümü ya da bunun bu kadar yoğun şekilde olduğunu hatırlamıyorum bir kitapta. Yani kahveyi Starbucks’tan aldığının ya da ayakkabıların Nike olduğunun kurguya nasıl bir katkısı olabilir ki? Bunun fazlasıyla “eğreti” durduğunu söyleyebilirim kendi adıma.
Bilim kurgusal yönünde ise bilim kısmı eksik ama kurgu kısmı (bilindik bir tema olsa da) fena değildi. Yine de zaman yolculuğu açısından başka kitaplar daha iyi tercih olabilir. Bilemiyorum, benim tavsiyem bu kitaba vereceğiniz zaman yerine daha tatmin edici bilim kurgu kitaplarına harcamanız yönünde o zamanı. Kısaca çok da sevemedim ben kitabı, polisiyeye daha yatkın olan okurlar belki sevebilirler ama bana çok da uymadı.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
İnceleme için eline sağlık.
Şu olayı polisiye ve gerilim yazarlarının sıklıkla kullanıyor ya, bende pek sevmem. Okuru olaya daha iyi çekip sahneyi daha iyi canlandırmak için bir çeşit taktik. Türün gedikli okurları daha iyi anlatıp örnekler verebilir belki
Sadece ürünü yazmayıp markasını modelini yazmalar, ince ince detayına girmeler falan. Eseri yazıldığı yıllarda okuyunca gene çok rahatsız etmiyor ama yazıldıktan 20-30 sene sonra okuyorsanız daha sıkıcı bir şey oluyor. Hangi kitaptı hatırlamıyorum Motorola araç telefonu ile zar zor yapılan aramayı o tuşa basmalar, şu moda geçmelerle falan yarım sayfa okumuştum bir kere
.
Yani kurbanın kimliği vs gibi detaylar için olsa anlarım bir nebze ama yani o kadar alakasız yerlerde marka veriyor ki, bir ara toplu intihar eden bir cemaate yakın çekim yapıp ayakkabıları siyah beyaz nike’lardandı dediği yerde kahkaha attım ne alaka diye (Spoiler değil bu arada, konuyla alakasız bir sahne).
Amerikan Sapığı’nda yoğun olarak vardı bu durum. Ana karakterin her gün giydiği tüm kıyafetler, kullandığı tüm ürünler ayrıntılı olarak markasına modeline kadar anlatılıyordu.
Tabii bunca detaycılık ana karakterin kişiliğiyle örtüştüğü için okurken sırıtmıyordu.
İsmini yeni duyduğum Alex Pavesi’nin okuduğum ilk kitabının da bu denli harika olacağını hiç düşünmemiştim. Belki de çok fazla polisiye okumadığımdan böylesine hayran kalmışımdır Sekiz Dedektif’e bilemiyorum ama kararı türün severlerine bırakıyorum.
Bir yazar ve editörün buluşması sonucunda ortada yayımlanması planlanan bir polisiye öykü dermelemesi var. Bu öyküleri de romanda editörle beraber okuyoruz. Okumakla da kalmıyoruz o öykünün üzerine hem yazarın hem de editörün karşılıklı düşüncelerine de tanıklık ediyoruz. Peki hepsi bu kadar mı? Hayır. Böylesine güzel ve zekice yazılmış öykülere aynı derecede bütünleşmiş bir roman gerekiyor. Elbette Sekiz Dedektif’de bunun için var.
Ben her polisiye okurunun Sekiz Dedektif’i zevkle ve bayıla bayıla okuyacağını düşünüyorum. Kurgu harika, gizem ve merak unsurları her şeyi karşılıyor. Roman ve öykülerdeki finaller de tatmin edecek kadar başarılı.
Puanım 10/10
@sultiderler ve @Blackheart sizler de çok beğeneceksiniz eminim.
Yorumunuzu paylaştığınız için teşekkür ederiz. Emeğinize sağlık.
Hemen okuma listeme alıyorum o halde. Polisiye okumayı çok severim zaten
Öykü olması da çok hoş, her bölümde farklı bir deneyim sunuyor gibi.
Yorumun yararlı oldu. Kitap da bugün elime ulaştı. Bu akşam başlarım okumaya. Teşekkürler 
Zeno’nun Bilinci kitabının üç alternatifi var: İthaki’de Fuat Sevimay, Can’da Neyyire Gül Işık ve Aylak Adam’da Nazlı Birgen. Okuyanlar hangi çeviriyi önerir acaba?
kitabı bitireli oldu baya yazmayı unutmuşum
mükemmele yakın bi kitaptı baya doyurucuydu sayfa sayısı olsun karakterleri hikayenin gidişatı olsun herşey çok iyiydi 2. kitabı satın aldım ama bir türlü başlayamadım her ne kadar kitap beni çekse ve başlama isteği uyandırsa da 1000 sayfa olması ve benimde şuanlık pek vaktimin olmaması can sıkıyor ama olsundu ona da başlayınca yorumumu güncellerim
iyi günler herkese
eline sağlık benimde gözüme çarpmıştı bu kitap ama içeriğini falan bilmiyordum sayenizde öğrenmiş oldum teşekkür ederim 
@Kuroiwashi iletilerinizi lütfen Türkçe Kurallarına uygun bir şekilde yazınız. Böylelikle daha anlaşılır ve karşı tarafı yormamış olursunuz.
Duygusal gezginimiz Yorick’in Fransa seyahatini okuyoruz. Hissetmek üzerine çıkılan bu yolculukta kahramanımızın duygu ve düşünceleri ön planda. Derinlikli düşünceler beklemiştim ne yazık ki aradığımı bulamadım. Herhangi bir olay örgüsü yok. Kopuk kopuk ilerliyor. Şurada bir kadın, burada bir kont ile sohbet edip düşüncelere dalıyor. Anlatıcının sığ bulduğum fikirlerinin bana bir şey kattığını düşünmüyorum. Kendini aşık olarak nitelendirmesine rağmen flörtlerini okumak da keyifli değildi. Vakit harcamaya değecek kalitede değildi benim açımdan. Okumasam da olurdu kategorisine aldım.
Bu arada eklemeyi unutmuşum kitap tamamlanamamış. Konu bütünlüğü olmadığı için yarım kalması beni rahatsız etmedi. Daha uzun olmadığı için memnun oldum hatta😅
Karısını Şapka Sanan Adam 19 ve 20. yüzyılın modern tıbba bıraktığı mirası, Oliver Sacks’ın anlaşılır ve kolay bir dile anlattığı vaka deneyimlerini konu alan bir yaşantı kitabı.
Dr. Sacks’ın nöroloji ve tıbba ilişkin merakı henüz çocukluk yaşlarında iken başlıyor. Ebeveynleri de doktor olan Sacks, bir nevi vakaların içinde büyüyor.
Annem de babam da hekimdi, dolayısıyla ben de tıbbi hikayelerin çokça anlatıldığı bir evde büyüdüm. Akşam yemeğinde annem ya da babam genellikle o gün baktıkları hastaların hikayelerini anlatırdı; hastalıklar veya yaralanmalar yüzünden kesintiye uğramış hayatların hikayeleri.
Sacks dönemin anlayışına ters olarak hastalıkların anlaşılmasında hasta hikayesinin önemini çocukluk çağından beri kabul ediyor ve doktorluk döneminde bunu uyguluyor. Şu anda da kabul ettiğimiz tıp yöntemi de halen bu şekilde.
Karısını Şapka Sanan Adam, toptan bir eser olmadan önce içinde bulunan vaka anlatıları gazete gibi toplumu ilgilendiren basımlarda yayımlanıyor. Bu sayede Sacks ve doktor arkadaşları birbirleri ile daha net bir ilişki kurarak vakalar hakkında birçok fikir üretme şansı yakalıyor. Vakaları, hasta gizliliğini göz ardı etmeyerek anlatmak birçok hasta için yeni bir ışık oluyor. Bu sebeple Sacks’ın yazımları o dönem için büyük ölçüde önem taşıyor.
Eser dört bölümden oluşuyor: Kayıplar , Aşırılıklar , Seyahatler , Basitin Dünyası.
Her bölüm öncesi o bölümü anlatan ve diğer bölümleri de kapsayan kısa kısa giriş paragrafları var. Anlatılacak vakalar için güzel bilgilendirmeler içeriyor. Toplam yirmi dört anlatı okuyoruz ve bazıları birbirine benzer nedenlere, bazıları ortak semptomlara sahip vakaların, her şeyden önce insanların hayatına tanıklık ediyoruz. Hepsine çözüm araması, zaman geçse dahi onları hatırlaması ve bazıları ile de görüşüyor olması muazzam bir doktor olduğunu kanıtlıyor.
Beyin yapısının muazzam işleyişine tanık olurken; tahrip, travma, bozunum gibi nedenlerle beyinin kısımlarında oluşan bazen işleyişini bazen ise o bölümün yönettiği fonksiyonları bozan hastalıkların insan yaşamına etkisini öğreniyoruz. Bunlara tanıklık eden Sacks çoğu hastasının sanatla beraber bir bütünlüğe kavuştuğunu, bir nevi tıbbın bilim kadar sanatla da bütünleştiğini düşünen bir hekim.
Vakaları okurken not almak, semptomlar üzerinden yola çıkıp hastalıkların nedenini tahmin etmek benim için çok keyifliydi. Bazı hastalıkların öncü olduğu muazzam yeteneklerin olduğunu da görmek, kendimce bana umut verdi.
Öncelikle her ne kadar basit ve anlaşılır bir dile sahip olsa dahi temel bir fizyolojik, kısmi anatomik ve bazı nörolojik epidemiyoloji(hastalık bilimi) hakkında bilgilere sahip olmak gerekiyor. Bazı terimleri araştırarak okumak zevkinizi baltalamıyorsa ve bu tür konuları ilgi çekici buluyorsanız Karısını Şapka Sanan Adam önerimdir. Benim için ufuk açıcı, mesleğim için de yeni güzel bilgiler edindim.
1K Kitap uygulaması üzerinden 8/10 puan vermiştim, kendi türü içinde bana kalırsa en keyiflilerinden.
Teşekkür ederim okuduğunuz için. Umarım fayda sağlamıştır. Keyifli okumalar. ![]()

Sanal Ülke
Amazon’da yayınlanan Döngü’den Hikayeler’i henüz izleyemedim. Hakkında bilgim olmamasına rağmen hem Döngü’nün hem de Sanal Ülke’nin kitabını geçen sene almıştım. Okumak için ancak sıra geldi. Bu kadar geç kaldığım için pişman oldum. Çok beğendim ve etkilendim.
Tam olarak tarzını bilmesem de grafik roman olarak adlandıracağım. Bir sayfada çizim karşında da yazı mevcut. Keyifkaçıranlardan kaçınmak istediğim için konusu hakkında bilgi vermek istemiyorum.
Oldukça dokunaklı bir hikaye diyebilirim. Kitabın asıl güçlü noktası olan çizimler harika. Atmosferi oradaymışcasına yaşamı sağladı. Edebi olarak çizimlerin gölgesinde kalsa da tatmin eden bir anlatımı var. Çizimler ve yazılar mükemmel uyum sağlıyor. Gerilimi ve hüznü aynı anda nasıl hissettirdi anlam veremedim. Yetenek böyle bir şey. Biraz durgun, durum odaklı olması dolayısıyla aksiyon sever okurlar sevemeyebilir. Bilimkurguda normal insanları okumayı özellikle seviyorum. Hep dünyayı kurtaranları okuyoruz bu esnada sade vatandaş ne yapıyor hep merak etmişimdir. 
Tadı damağımda kalan çok başarılı bulduğum bir kitap oldu. En kısa zamanda diğer kitabı da okumayı planlıyorum.
Yaşar Kemal - İnce Memed 2
İnce Memed 2’yi okudum.
Bazen bazı yazarlar, yazdıkları karakterlere gıcık kapabilir hatta onlardan nefret de edebilirler. Bu yüzden bu karakterlerin başlarına olmadık işler açıp dururlar veya onları bir şekilde geri plana çekmeye çalışırlar. Bu kitabı okurken Yaşar Kemal’in İnce Memed’e benzer duygular hissettiğini fark ettim. Yazar kitap boyunca İnce Memed’i sürekli olarak geri planda tutmuş ve adeta İnce Memed’i kendi kitabında bir yan karaktere çevirmiş.
İnce Memed’in pasif kalması okurken canımı sıkmasına rağmen kurguyu o kadar da kötü etkilememiş. Hatta kitabı bir kişinin hikâyesinden bir sınıf mücadelesine çekmeyi de bu sayede başarmış.
Sınıf mücadelesinin kitapta bu kadar yoğun olmasında iki kitap arasındaki zaman farkı etkili olmuş. Yazar bir yandan siyasi fikirlerini özgürce yazabilecek kadar popülariteye ulaşmış, bir yandan da bunları kimseyi irrite etmeden eserine işleyecek kadar yazarlık yeteneğini geliştirmiş.
- kitabı 1. kitaba göre edebi olarak daha başarılı bulmama rağmen 1. kitabı daha çok beğeniyorum ve gönlümdeki yeri bir başka.
Dinlenme ve Rahatlama Yılım - Ottessa Moshfegh (Çeviren: Begüm Kovulmaz)
Ottessa Moshfegh, Dinlenme ve Rahatlama Yılım’da bizi uzun ve çetrefilli bir "ev yapımı kış uykusu"na yatırır. 2000 yılı ortalarında başlayıp 9/11’e dek sürecek bu “kendin yap” yolculuğunda direksiyonda en parlak özelliği “kafa iyiliği” olan isimsiz anlatıcı oturmaktadır. Sanat tarihi mezunu, New York Yukarı Doğu Yakası sakini, beyaz-ayrıcalıklı isimsiz anlatıcımız, hikâyemizin başlangıç noktasına gelmeden önce anne ve babasını peş peşe kaybetmiştir. Bu “beklenmedik ani öksüzlük” sorunsalı, yirmili yaşlar ortası (istediği) hayata dahil ol(a)mama hayal kırıklığı ile birleşince anlatıcımız çözümü kendine bir “dinlenme ve rahatlama yılı” hediye etmekte bulacaktır.
Karanlığın ve kayboluşun başlangıç çizgisi olduğu bu körlemesine maratonda anlatıcımızın yakıtı da muhtelif kimyasallardır: Çoğunluğu New York’un en ipe sapa gelmez psikiyatrı Dr. Tuttle tarafından reçete edilmiş antidepresanlar, anksiyolitikler, antipsikotikler. Anlatıcımızın farklı abur cuburları da işin içine katarak eşleştirip kendine özel "kombo"lar yarattığı bu sayısız ilaç sağanağına, türlü içkiler ve epeyce dolaylı bir kimyasal ninni yaratıcısı olarak kullandığı sayısız “B filmleri” eşlik eder. Moshfegh, kimyasallarla hikâyenin çatısını yaratır: Bir varoluştan ziyade bir yok oluş, son tahlilde sade ve sadece bir yaşayış, nehrinin renkten renge giren radyoaktif anlatı burgaçları ve ortasında bu yok oluşa işaret eden isimsizliğiyle parlak neon harflerini güneş gözlükleri ardına saklamış isimsiz anlatıcımız ile onun bata çıka ilerleyen beden ve ruh kayığı.
Moshfegh, yaklaşık on beş ay sürecek bu "hibernasyon metamorfuzu"nu anlatırken oldukça tasarruflu, konsantre ve “kapsüle” bir anlatım tarzı kullanır. Merkez üssünde anlatıcımızın “kaderine gülümseyen” zavallı evinin yer aldığı, bir sanat galerisi, birkaç dükkan ve bir arkadaş evinin yer yer “hatalı sollama” yaptığı minimal bir evrende anlatıcımıza eşlik eden kişilerin sayısı da parmak dostudur. Dinlenme ve Rahatlama Yılım su aldıkça şişen bir maymuncuk misali sayfalar çevrildikçe sürprizli bir bedensellik kazanır. Bu “küçük ama çok etkili” evrende Moshfegh, farklı zamansal anlatıları da şimdiki zaman anlatısında eriterek geriye dönüşleri silikleştirmektedir: Dinlenme ve Rahatlama Yılım’ı yüzeyde sakin ama derinde azgın bir nehir olarak tanımlamanın dayanılmaz hafifliğini yaratan sihirli tarifin anahtar malzemelerinden belki de en önemlisi.
Ve perde kapanır. Ustalıklı bir anlatı, ilgi çeken bir hikâye. Konu Dinlenme ve Rahatlama Yılım olmasaydı bu yazının -muhtemel- sonu.
Ama bu sefer kapanan perde bizi yeni bir sahnenin orta yerinde bırakmış durumda. Dinlenme ve Rahatlama Yılım, hayatın parodisi ve hatta belki hayatın parodisi olma halinin kendini ciddiye almayan bir postparodisi. Bu gerçekten de büyülü bir an: Çağdaş edebiyatın yeni ufuklarında yükselen bir hikâye. Sevilen, ait olunan, içinde kaybolmaktan kendimizi alamadığımız bir kitabın doğuşu.
Moshfegh’in Midas dokunuşu bu: Adına ne dersiniz deyin; Y Kuşağı, Milenyaller, Eko-Boomer’lar; bu hikâye özellikle 80’ler ile erken 2000’ler arasında doğmuş insanların kendi kişisel hikâyeleriyle rezonansa gelen bir roman yaratma sanatı. Alternatifin hala alternatif olduğu, ana akımın sınırlarının net olarak çizildiği bir dünyanın çocuklarının hikâyesi. İster Amerika’nın orta yerinde bir rüyada, ister “neredeyse Orta Doğu” Türkiye’de kablolu televizyondan “naklen bir orta sınıflıkta” yaşanan bir MTV gündüz düşünde olsun evrensel bir tını bu: Kapitalizmin kollarında kendimizi kaybetme nostaljimiz.
Ve Dinlenme ve Rahatlama Yılım’ın alametifarikası: Etten ve kemikten, keyiften ve hüzünden, hayal kırıklıkları ve daha çok hayal kırıklıklarından müteşekkil isimsiz anlatıcı. İsteyenler için antikahraman. Bir hapçı, bir yolcu, bir meczup. Ayrıcalıklı. Her şeye rağmen farkında. Somurtkan ama kendine neşeli. İnsanlardan nefret eden. Patavatsız. Ama gerçek, hep ve en gerçek. Moshfegh’in yürek telimizi titreten gizli tarifinin sırrı: Bambaşka dünyaların “tıpkısının aynısı” insanları.
Dinlenme ve Rahatlama Yılım, bir kuşağa tutulan boy aynası. Gerçekliğe, dürüstlüğe, kendin olmaya, özgürlüğe, kabullenişe ve gidişlere bir güzelleme.
Kitaplar kucaklanabilir. Hayatlarımız bir hikâyenin sularında efervesan tablet gibi eriyebilir. Dinlenme ve Rahatlama Yılım tam da böyle bir hikâye işte.
Sarılmak ve bırakmak istemeyeceğiniz bir “fazlasıyla paralel” evren.
İşte oradayız, bilinmeyene doğru dalışta.
Ve tamamen ayık.
Adem’den Önce - Jack London
Bugün bitirdim. Genel olarak beğendim. İlginç ve zevkli bir okuma oldu. Kitabın son sayfalarında çevirmenin yazdığı açıklamalar kısmı özellikle çok aydınlatıcıydı.
Kitabın konusundan biraz bahsedeyim. Kapağından anlaşılacağı gibi tarih öncesi çağlara ait insanlıktan ve insanlığın evriminden bahsediyor. Günümüze göre tabi bazı bilgiler yanlış kalmış. Hikayeyi Amerikalı modern bir çocuğun anlatımından öğreniyoruz. Rüyalarında bir tür kişiliği/ alter egosu veya bence daha doğru deyişle ilkel atalarından biri olan, taş devrinde yaşayan Kocadiş’in hayatından belli bölümleri görüyor.
Kitapta insan evriminin üç halkası var. Yazar bunları hayal gücüyle kurguluyor. Yani bu uzun hikayenin biraz da bilimkurgu yönü bulunuyor.
Kitabın dili oldukça akıcı ve hikayesi ilginçti. Doğa betimlemeleri birazcık cansızdı. Kocadişi de hiç sevemediğimi söyleyeyim. 
Okumak isteyenlere tavsiye ederim.
Puanım: 8/10

Okuduğum Tarih: 01-06 Gökek 2022
[Okuduğum 292.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 19.betik
[Gökek (Nisan) ayının ilk betiği]
Bilimkurgunun imkânlarını kullanarak evrenden ve insandan bahsetme sırası yerli yazarlara geldi. 2011-2015 yılları arasında, Türkiye Bilişim Derneği Bilimkurgu Öykü Yarışmaları’nda dereceye giren öykülere merhaba diyin. Varoluş, toplum, insanoğlunun geleceği ya da sadece bir olasılığın yaratabileceği ruh halleri olsun, bu memleketin yazarlarının da bilimkurgu aracılığıyla anlatacağı hikâyeler var! Bu öykü seçkisinde korku gerilim öykülerinden tanıdığım Funda Özlem Şeran yanı sıra Murat Kaya Beşiroğlu ile Tevfik Uyar yani bilimkurgunun başarılı isimleri görünce çok mutlu oldum.
Kullanma Kılavuzu (2014 2.'si) - Funda Özlem ŞERAN (1984); Durağan başlayan öyküde son sayfalarda gülmekten dolayı tekrar okumak zorunda kaldım. O kadar güldüm ki resmen gözlerimden yaşlar aktı. Dünya’da gelişen teknolojiye rağmen hala yaşlılık ve diyabet hastalıklarına çözüm bulamaması dikkat çekiyor. Öyküyü okurken kuzenimle ilgili bir anı aklıma geldi. Kuzenim çarşıya çıktığı bir gün kilosunu merak edip ortak baskülün üzerine çıktı. Sadece kilosunu göreceğini sanarken baskülün yapay zekası onun kaç kilo olduğunu bas bas bağırarak söylemeye başlayınca kuzenim utancından yerin dibine girmiş bir şekilde etrafına bakmaya başlar. Sonra basküle dönerek “Sus! Anladım. Neden tekrar ediyorsun.” diye bağırmış.
Fırıldak (2013 2.'si) – Tevfik UYAR (1978): Daha onun çıkardığı Tek Kişilik Firar adlı öykü seçkisinde bu öyküyü okudum ve o seçkide beğendiğim öykülerden biridir. Kıyamet Sonra Bilimkurgu türüne ait olduğunu kabul etmiyorum. Bu öykü; Uzaylı İstilası Bilimkurgu türüne ait olacağını mantıken uygundur. Küresel çaplı bilimkurgu yazarı olsa da uzaylı konusunda ad vermede Türkçe’nin dil gücünden faydalandığı için beni çok mutlu etti. Bu öyküyü distopik olarak yazılsaydı en çok sevdiğim öykü olurdu. Öyküde kendime dair iz gördüm. Öyküdeki sağ gösterip sol vurmanın nedeni aşık iken en yakın arkadaşımınki zevk ve egosuymuş. Arkadaş geçinen insanlara sesleniyorum; bizlere dost kazığı atmak yerine dürüstçe mskul bir şekilde ne istediğinizi söyleyiniz çünkü böyle davranmasanız siz hep kaybedenlerden olacaksınız ve hiç kimse size güvenmeyecektir.
Eşçip (2015 1.'si) – Burçin TETİK (1978); Bedenin sınırlarını aşarak, en mahrem yere, bilinçli zihne yapay gereklilikten ötürü müdahale edilmesi tedirgin ediciliği aşıp korkunçluğa varan öyküde durağanlık hakim olsa da öykü topluma ayna tutuyor. Belki öyküde kadınlar üzerinde mesaj verse de özgürlük alanı kısıtlanan her insanın sesi oluyor. 2017 yılında benzer bir durum yaşadım. İzmir’de fizik tedavi görürken babama ikinci kez şans verdim ama vermez olaydım. Her gün aramasından rahatsız olduğum gibi yanıtını bildiği soruları tekrar tekrar günlük olarak sordu. Elimden geldikçe ona aynı yanıtı verdim. Eyyüp (AS) gibi sabırlı biri değilim. O gün içinde arama engeli koydum ve “oh be dünya varmış” dedim. Eşçipi ve Ebeveynçipi isteyenlere versin. Ben istemiyorum çünkü dirisinden hayır görmediğim gibi çipinden de hayır görmem.
Anlam Satan Android (2011 3.'si) – Murat Kaya BEŞİROĞLU (1971): Bu öyküyü daha önce biliyordum ve hatta Ogox romanın protosu olarak hep düşledim. Öyküyü okurken yabancı bilimkurgu öyküsü olduğunu öğrendim. Karakterler Alman olduğu için ve Alman adları kolay telaffuz ediliyor. Öyküde Türk-Alman kültürlerinin arasında kalan bir gurbetçinin gözüyle bilimkurgu öyküsü nasıl düşlendiğini görüyoruz. Almanya’daki gurbetçilerimizin varlığı bildiğimiz için yabancı bilimkurgu öyküsünde Türk izleri pek sırıtmıyor. Kalemin ilk bilimkurgu öyküsünde Almanya sahasının bilimkurgu evrenine uydurulmasının nedeni kalemin çocukluk yıllarımda yani 1970-1980 yılları arasında beyaz eşyalar genelde Almanya’dan getirildiği için ve Alman disiplinidir. Gelecekte Almanya bir bilimkurgu ülkesi olabilir çünkü hem Alman sanayisi hem de Alman disiplinliği olduğunu Alman bilim ve teknolojisi yüksek bir ivme yakalar. Öykü aslındaAfacan Robotlar öyküsünün protosu gibi geldi bana. Başarısız bir Android’in tekrar geri dönüşümü imkanı uyandırdığı için o Android’den iki afacan robot yaratılır çünkü felsefenin tutmadığı yerde komedi gümbür gümbür tutar. Elbette kalemin düş dünyasına kalmıştır.
Süleyman Dilmaç’ın İsimsiz Meseli (2011 Mansiyon Ödülü) – Ümit Yaşar ÖZKAN (1977): Günümüzde geçen öykü, canlı bir varlık olan dilin belli olasılıkların dışına taşabilme potansiyelini ima ederken, sabit yargıların genel geçer olabileceği şüphesini ekiyor. Süleyman Dilmaç’ın anlatma tarzı bende çok güzel anılar uyandırdı. İslam Öncesi Türk Tarihi dersini veren Uygur Türkleri’nin Heredot Cevdet’i Erkin Ekrem’in ders anlatma tarzı bana Ekmek Teknesi dizisindeki Heredot Cevdet karakterinin halk hikayelerini anlatışına benzetiyorum. Böyle insanlar çoğalırsa önemli alanda kalıcı izler bırakacak adımlar atılır. Mesela Göktürk Türkçesi yeniden canlanan Türk lehçesi olabilir. Ders anlatımlarda açıklayıcı anlatım yerine güldürü ve öykülenme yöntemi kullanılırsa başarılı olur. Öyküde kalem bize bilimkurgu öyküsü yazarken karakter ve mekan adlarında dilimizin gücünü göstermeliyiz mesajı verdiğini iliklerime kadar his ettim.
Tarak (2015 3.'si) – Özgür TIRPAN (1978): Ana konu, öykünün geçtiği geleceğin kendisi olsa da, bunu o dünyada yaşayan birilerinin hayatına mercekle baktırarak yapıyor. Kafamda distopya elementlerini kullanan ütopik gelecek fikri canlandı. Öyküde %75 kurgu ve %25 açıklayıcı anlatım olsaydı çok güzel bir eser ortaya çıkarırdı çünkü hepimizin gönüllerinde taht kururdu. Ben de şehirdışındayken bazen uyanıp “Anne! su!” dedikten sonra etrafıma bakınca anlıyorum ki şehirdışındayım ve sonra tek uyumaya devam ediyorum. Anne ile evlat arasında oluşan bağı yapay zeka bile öykünülmeyecektir çünkü o bağ görünmez ve çok güçlüdür.
Sssz (2012 2.'si) – Bülent ÖZGÜN (1983): Cemalettin Sipahioğlu’nun bu öykü için yazdığı “Kısacık öykünün tadını kaçırmamak için tadında bir yorumda bulunsam daha uygun düşer: İletişimin vazgeçilmezliği, iletişimi sekteye vuran engellere rağmen sürer. Yoksa halimiz nicedir.” sözlerinden hangi ulusa mensup olsak da anadilimizi kurallarına göre yazıp konuşmalıyız anlamını çıkarıyoruz çünkü anadil bizi dünyada tanıtan ayna özelliğini tanışıyor. Güzel ve kuralların uygun hareket edersek kendimizi karşıya çok güzel bir şekilde tanıtırız. Eleştirel yönünün yanı sıra yüzümü güldüren bir öyküdür.
Laleli’den Dünya’ya, Laleli’den Dünya’ya… (2015 Mansiyon Ödülü) – Emel ALTAY (1981): Barış Demirbaş’ın “Karakter ve mekan adlarına takılmadan eserin ne anlatmak istediğini anlamaya çalış.” öğüdünden yola çıkarak öyküyü yorumlayacağım. Öyküde zamansızlık ile zaman bolluğunun farklı taraflardan yarattığı kişisel beklentilerin çatışmasını amlatıyor. Yani Tanrı bizim için en ideal gezegeni seçtiğinin kiymetini anlamalıyız çünkü bu ideal gezegenin kiymetini bilmesek yarın öbür gün başka gezegenlerdeki zaman algısına adapte olana kadar bu öyküdeki gibi benzer sıkıntılar yaşarız. Bu sıkıntılar sonucu çevreye zarar vermeye devam edeceğiz. İyi ki de ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Anın tadını yaşamak çok güzeldir. Yani son günmüş gibi dolu dolu yaşamalıyız bu ölümlü yaşamı…
Benden Geriye Ne Kaldı? (2013 Mansiyon Ödülü) – Can ORAL (1984): Öncelikle ister din düşmanı olsak ister inançlı olsak er yada geç İslam dinindeki kıyamet senaryosu gerçekleşecek yani kıyamet kopmasıyla dünya hayatı bitiriyor. Sonsuzluk hayatı başlayacak. Kendimizi mitolojilerimizdeki kıyamet senaryolarıyla kandırmamalıyız çünkü gerçekçi ve akıl sahibi olmalıyız. İnsanın ölümsüzlüğü beden değiştirerek değil klonlamayla sağlanır çünkü ruh gözle görülmediği için onu emecek teknolojiyi yaratmak imkansızdır. Yazarın belirttiği teknoloji ise taklit yani öykünç teknolojisi diyebiliriz. Öykünç teknolojisi farkındalık yaratmaz sadece var olandan similasyon yaratır. Kıyamet sonrası bilimkurgu öyküsü değil de aynı kurguyla başka türde yazılsaydı kültür mirası hakkında konuşur ve düşünür olurduk. Kıyametten sonra bu gezegen olamayacağı için kültür mirastan konuşmak bence uçuk kalır.
Suçların En Büyüğü (2014 1.'si) – Murat MIHÇIOĞLU (1972): Tanrı’ya ortak koşma gödümlü öykü benim gibi inançlılar için sınıfta kalmış çünkü Tanrı’nın böyle bir olanak bizlere veremez. Tanrı’nın sınırlarını çizdiği ve yazdığı evrensel yasaların hüküm sürdüğü bu düzlemde bizler Tanrı’ya şükretmek varken ona ortak koşmaya çalışıyoruz. Bu öyküde yazarın ateistvari bir tutumu olduğunun farkına varıyoruz. Kopyala Yapıştırlarla evreni yeniden kopyalıyorsanız o zaman düşleriniz gücüyle Hz.İsa (AS)'ın babasız olarak varoluşuna makul bir açıklama yapınız.
Çember (2012 3.'si) – Emrah KOÇAK (1985): Bilim ve teknoloji gelişse de görünmezlere hükmetme gücüne erişilmez. Tanrı’nın yazgı melekleri tarafında yazılan yazgılarımıza fiziksel bir temas olamaz yani zamanda yolculuk yapıp geleceğe gidilmez çünkü gelecek daha gerçekleşmemiş olduğun için gelecekteki durum hakkında bilgi edinemez. Şöyle bir yaklaşım olabilir; anın geleceği tasarlayabilirsin. Yazgıda yaşanılanları zamanda yolculuk yapılarak düzeltebilinir. Onun için öncelikle zaman makinesi icat edilmelidir. Sonuç olarak metafizik konuları bilimsel bir perspektif çerçeveeinde bilimkurgu öykülerinde işlenemez. İşlense de o öyküler bilimkurgudan ziyade fantastik olarak kabul edilir. Bu konseptte Volkan Çekirdek’in yazdığı Yapay Kader romanı incelemenizi öneriyorum.
TBD’nin bastığı bilimkurgu öykü betiklerinden en vasatı bu betik oldu. Derlemecinin öykü seçimleri iyi değildir. Her yıl katılıp dereceye giren kalemlerden sadece bir öykü seçmelerini istenirdi. Mansiyon ödüllü öykülerin ağırlıklı olması göze batıyor çünkü dereceye giren öykülerin bazılarına yer verilmemiş. Bu konuda derlemecinin üzerine düşen görevde öncelikli dereceye giren öyküler ondan sonra mansiyon ödüllü öykülere yer verirdi. Ayrıca TBD’den yarışmalarda Türk Bilimkurgu Edebiyatı’nın gelişmesi açısında öyküleri seçmede daha dikkatli ve titiz çalışılmalıdır. TBD, ülkemizdeki bilimkurgunun sesi olduğu için gelecekte daha iyi sonuçlarının altına imzalarını atacağına inanıyorum. Okuyup okumamayı sizlere bırakıyorum.







