Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Stephen King - Hayvan Mezarlığı bitti.

Hep merak ettiğim ama okuma fırsatı bulamadığım Stephen abimizin evrenine bu kitapla giriş yapmış oldum.
‘‘Tatlı bir amerikan ailesi kırsalda bir eve yerleşir. Yakınlarda gizemli bir orman vardır. Bu ormanda ise ürkütücü bir sır vardır.’’ şeklinde özetlenebilecek bir hikaye. Hikaye aslına bakıldığında ürkütücü ve tedirgin edici ancak bugüne kadar kitaplardan önce pek çok Hollywood korku filmi izlediğim için hikaye beni hiç ürkütmedi. Sanki basmakalıplarla dolu bir amerikan filmi izliyorum hissine kapıldım. Önce kitabı okusaydım bu haliyle bile tedirgin edici olan kitap epey gerebilirdi. Bu durumlar, kitabın ürkütücülüğünü düşürmüyor ama beklentilerinizi düşürüyor. Kitabın diğer güzel tarafı ise akıcı olması. Pek edebi şaheser sayılmaz ama güzel bir sadeliği ve akıcılığı var.
Sonuç olarak beni henüz Lovecraft kadar ürperten bir yazar olmadı. Sitivın abimizin diğer kitapları bunu değiştirebilir mi göreceğiz. :smiley:

14 Beğeni

Yahuda İskariot- Leonid Andreyev

Yazarın daha önce “Kızıl Kahkaha” isimli kitabını okuyup çok beğenmiştim. Bu kitap da en az onun kadar etkileyici anlatıma sahip. Anlatım gayet sade ama bir o kadar güçlü duruyor.

Hikaye, On İki Havari’den biri olan ve İsa’ya ihanetiyle tanınan Yahuda merkezli ilerliyor. Yahuda’nın psikolojisindeki değişikler incelikle aktarılıyor. Yahuda, İsa’yı çok seviyor ama yine de ona ihanet etmekten geri durmuyor olarak resmedilmiş. İncillerde (her incilde birbirlerinden her ne kadar farklı anlatılsa da) bahsedilen hainin hikayesi birçok noktada aynı kalmış. Kitabı beğendim. Yazardan bir kitap daha var elimde, sonra onu da okumayı düşünüyorum. Yazarın okuduğum iki kitabını da tavsiye ederim.

Puanım: 9/10

21 Beğeni

41rI-x8dnUL.AC_SY1000

Ne kadar beğendiğimi ifade edebilecek anlatım gücünden mahrum olduğum için yorum yapmamayı tercih ediyorum. Ne yazsam kitabın büyüklüğü altında ezilecek. Açıkçası bu kitabın bilinmiyor olmasına anlam veremedim. En az Tolstoyevski (:wink:) kadar popüler olayı hak ediyor. Gerçi Instagram hikayelerinde harcanmıyor olması beni bir nebze mutlu etti.
Rus edebiyatı aklımda soğuk, fakirlik ve mutsuzluk olarak kodlu. Bir Rus’un kitabını kıkırdamaktan okuyamayacaksın deseler inanmazdım. Yazar Ukrayna asıllı olduğu içindir belki de. İnce mizah, adamı ipe götürecek eleştiriler, cehennem zebanileri ve alev alev bir aşk kaosun içinde dans ediyor. Okuyunuz efendim, okuyunuz.

27 Beğeni

Japon Klasikleri 6: Aynalar Cehennemi Ve Diğer Öyküler, Edogawa Rampo

Puan: 10/10

Japon klasikleri dizisinin en sevdiğim kitabını okudum; umarım bu gerilim dolu öyküleri unutup tekrar okuma fırsatı bulurum. Evet, bu derece gönlüme giren bir klasik oldu Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler…

Çevirmenin önemli notlarıyla girişi süsleyen ve sonrasında 12 öykü ile ilerleyen 224 sayfalık bu kitap herkesin kütüphanesinde bulunmalı ve okunmalı. Bir gün içinde bitirdiğim ve bir yandan da sona gelmek istemediğim enfes bir yolculuktu. Ama her yolculuğun bir başlangıcı olduğu gibi bitişi de vardı… Bu kitabı diğerlerinden ayıran en belirgin fark ise durgunluğun ve sıradanlığın hiç olmamasıydı, sürekli heyecanın ve gerilimin yükselişi okuma sürecinin diri tutulmasına olanak sağladı benim için. Anlatımın akıcılığı da kolay okunmasını sağlayan diğer bir unsurdu. Yazar ile yeni tanışan ben ve benim gibi okur arkadaşlar rahatlıkla okuyabilir.

En çok yaşadığım duygu ise şaşkınlıktı… En son ne zaman bir kitabı okurken bu kadar şaşırdım diye sordum kendime. Hiç tahmin edemeyeceğiniz öykü finalleri, acaba gerçek mi ya da gerçekten öyle miydi diye düşünceler ve soru işaretleriyle baş başa bırakıyor sizi.

Gelenekselliğe boğulmuş ve tam bir dönem kitapları okuduğunuzu hissettiren ‘‘Japon Klasikleri Dizisi’’ burada farklı bir şekilde karşılıyor bizleri. Aslında bu öyküler de belli bir dönemi konu alan ve bazı olayların etkisiyle yazılmış hikayeler. Ama okurken dönemin kendisinden ziyade olay örgüsü ve kurgu ile büyüleniyorsunuz ve bu okuru her anlamda tatmin eden bir boyuta ulaştırıyor.

Japonya’da bu tür kitapların doğuşuna sebep olan büyük bir olay yaşanmış ve sonrasında bu gibi kitapların yazılması ve okunması artmış. 1923 yılında ülkede büyük bir deprem olunca Japonlar hayatlarının ve yaptıkları inşaların nasıl yerle bir olduğuna şahit olur ve Doğalcılık akımından vazgeçip 13 yıl devam edecek olan ‘‘Ero-Guro Saçmalık’’ diye anılan bir akıma yönelirler. Ve böylece erotik, grotesk ve saçma şeyleri konu alan eserler üretmeye odaklandılar. Yani ‘‘Toplum için sanat’’ fikri artık eskimeye yüz tutmuş bir bez parçasından başka bir şey değildi, bu yüzden insanlığın karanlık yönleri ve kirli çamaşırları derinlere tutunan yosunlardan kurtulmuş ve su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Su yüzüne çıkan ve dağılan bu görüntü çoğu insanı rahatsız etse de bu tür eserlere talep arttı ve akım tutuldu.

Bu dönemin en önemli temsilcilerinden biri, Edogawa Rampo ismiyle adını duyuran Taro Hirai idi. Bu isimle ünlenmesinin sebebi ise korku-gerilim ve polisiye edebiyatının Batı’daki öncülerinden Edgar Allan Poe’ya olan hayranlığındandı. Kendisine bilerek bu ismi seçti ve ülkesinde de bu türün öncülerinden biri oldu, tıpkı Poe gibi… Ayrıca İngiliz ve dünya edebiyatında yarattığı Sherlock Holmes karakteriyle hafızalarına kazınan ve hala çok okunan yazar Arthur Conan Doyle’un da takipçisidir Rampo. Edebiyatın kattığı güzelliklerden biri de işte bu etkileşim döngüsüdür bence. Zaman zaman birbirlerinden ilham alan yazarlar ve eserlerinin sonu gelmeyen halkalarla bir zincir oluşturması muhteşem bir imkan değil mi biz okurlar için de? Bu çeşitlilik haritasında, dünya üzerinde farklı yerlerde bulunan edebiyat öncülerinin yazdıklarıyla renkleniyor büyülü evrenimiz.

Doğrusu Poe kaleminden sadece bir öykü okumuştum ve Sherlock Holmes ile de geçen yıl tanışmıştım; seriden hala birkaç kitap da okunmayı bekliyor. Edogawa Rampo sayesinde kitaplığımda bekleyen bu yazarların eserlerine tutunmam gerektiğini anladım geç de olsa. Bu öyküler bir hatırlatma ve uyarı oldu sanki… Öyle garip öyküler okudum ki, belki Edogawa Rampo bir yerlerden işaret gönderdi ve bu kitap pek olur olmadık zamanda kendisini elimde buldu. Neden olmasın?

Aynalara normal olmayan bir şekilde takmış ve bu gizemli merceklere taparken onların dünyasında kaybolan bir adam, hayatından memnun olmayan bir mobilyacının koltuk yaparken aklına gelen tüyler ürpertici bir fikir, kaderin bir oyunu yüzünden saklandığı yerden çıkamayan hasta bir adamın dramı, zamanın durduğu bir orman ve kanla yıkanan bir göl, bir piyanistin başına gelebilecek olan en kötü olay, uyurgezerliğin hiç de masum olmayan bir boyutunda sayfalar dolusu gizem, aşk bir insana ne yapar sorusunun en tuhaf cevabı, canı sıkılan bir adamın sıkıntısına bulduğu akıl almaz bir çözüm… Öykülerde böyle gizemli olaylar işleniyor gördüğünüz gibi; yüzeysel olarak bahsetmem bile hikayelerin tuhaflığını gözler önüne sermiştir umarım.

Okurken beni başka yerlere götüren ve sevdiğim hikayeler ise şunlardı: Aynalar Cehennemi, İnsan Koltuk, O-Sei Sahnede, Kırmızı Oda ve Psikolojik Test… Korku-gerilim tarzında ve hafif polisiye tadı veren bu kitabı herkese tavsiye ederim. Özellikle bu türden kitaplar okumayı seviyorsanız bu klasiğe bayılacaksınız. :slight_smile:

Yayımladığım platformlar:
wannart bubisanat 1000kitap

32 Beğeni


Sun Bin - Bin Strateji Sanatı

Bin Strateji Sanatı’nı dinledim. Çince şehir ve insan isimleri çok fazla yer alıyordu. Çince isimleri dinlerken ayırt edemediğim için isimlerin fazlalığına sinir oldum. Dinlenmesi yerine okunmasını tavsiye ederim

Yazar kitabı yazarken Sun Tzu’nun Savaş Sanatı’ndan ve Taoist metinlerden yararlanmış, kendi görüşlerini de ilave etmiş. Taoist metinlerin etkisinden dolayı yer yer anlaşılmaz olmuş. Bu yüzden Savaş Sanatı kadar açık ve berrak bir eser değil. Strateji ve tavsiye olarak Savaş Sanatı’nın üzerine fazla bir şey koyamamış gibi geldi bana. Bu kitabı ancak ileri okuma için öneririm.

image
Murat Gülsoy - Bu Kitabı Çalın

Bu Kitabı Çalın’ı dinledim. Seslendirme güzeldi ve kitabın içeriğine uygundu.

Daha önce Murat Gülsoy’un bir eserini bitirmemiştim. Yazarın üslubunu beğendim. İleride yazarın diğer kitaplarını okur veya dinlerim.

Kitaptaki öyküler genel olarak güzeldi, bir iki tanesi dışında hepsini beğendim. Kitaba ismini veren Bu Kitabı Çalın dışındaki öyküler belirli bir şablonda ilerliyordu. Yazar, öykülerine vurucu sonlar vermeye çalışmış ve bunu da başarmış ama öykülerin sonlarını aynı şekilde yaptığı için öyküleri peş peşe dinleyince o kadar da beğenemedim. Araya farklı öyküler konulsaymış daha başarılı bir kitap olurmuş.

image
Kim Young-Ha - Bir Katilin Güncesi

Bir Katilin Güncesi’ni dinledim.

Kitapta 70 yaşındaki alzheimer hastası eski bir seri katilin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Kitabı dinlerken aklıma yer yer Şahsiyet dizisi ile Nolan’ın Memento filmi geldi. Bu yüzden ilk başta kitap bana klişe gibi geldi ama kitap ilerledikçe o kadar da basit bir kitap olmadığı ortaya çıktı.

Yazarın üslubu hoştu ve kitap çok sürükleyiciydi. Kafa dağıtmalık güzel ve kısa bir kitap. Tavsiye ederim.

21 Beğeni

IMG_20220411_133855

Saga serisini bir açıdan sevdim. Çoğumuzun anlam veremediği, şu eski eserlere güncel bir fikirle revize verme yerine o fikir için kendi sagalarını oluşturmuşlar.

Geçmiş dünyanın insan zihniyetine olan hınçlarını, eski eserlerden çıkaran insanlar doğal olarak nefretle bir yenilik inşa ediyor. Nefret de tabiatı gereği bağ kurmak yerine tüm bağları koparan, kendini ötekileştiren bir kavram. Yani bana göre bu anlayışla hareket eden ötekileştirilmiş insanlar farkında veya farkında olmadan kendilerini otekileştirmeye hizmet eden bir aracı sanat kalemi olarak kullanıyor.

Nefretle hareket eden hiçbir devrim kalıcı olamaz. Kendini kültürünü oluşturmak yerine tüm enerjisini bir kültürü ortadan kaldırmaya yönelten bir oluşum nasıl kalıcı olabilir? Gücü, iktidarı ele geçirse bile kendi sanatçısını, kendi eserini üretemez. Kendi anlayışını da tüm renkleri boğan siyah ile fırçalar. Anlaşılmak için üreten sanatçının kendisi bile neyi anlatmak istediğini anlayamaz hale gelir. Üretemeyen bir üretici olduğuyla kalır.

Dünyayı kurtarma hırsı ile yanıp tutuşanlar bu kayboluşun içinde, ülkülerini gerçekleştiremeyeceklerini sezince, o şövalye ruhlar dünyanın yanıp kül olduğunu görmek isteyen kötülere dönüşüyorlar. Yeterince beslenemeyen bir ego, insanlığın başına gelen en büyük belalardan biri.

Kabul görmemiş insanların, tatmin olmayan egolara dönüşmesi şiddet zincirinin halkalarından biri. Farklılıkları ile görmezden gelinen, yok sayılan insanlar yaratmak; kabul görmeyen bir topluluk yaratmak da bir diğer halkası. Saganın hikayesi de bu zincirler üzerine kurulu.

Fütüristik dünyasını, karakter konseptelerini, olay çeşitliliğini hayalgücü bağlamında yetersiz buldum. Hikâyenin devam ciltleri henüz basılmadığı için sonu hakkında da tam bir fikrim yok. Ama en azından belli bir ideoloji ile bir toprağı işgal edince oradaki farklı kültürel mirası harap eden ya da asimile etmeye çalışan bir anlayış yerine, kendi kültürünü, kendi eserini üretmeye çalışmasını başarılı buldum.

Kimlik bunalımı insanın önüne birçok yol açıyor. Başka kimliklere öykünebilir, başka kimliklere hayranlık duyabilir, kendi kimliğine olan şüphesi yüzünden ona farklı biri de olabileceği dünyalara, düzenini bozdukları için düşmanlık duyabilir. Ve insan, akıp giden zamanın içinde sabitleyemediği, bir kimliğe demir atamadığı ben neyim demeyi sürekli sürdüreceği için etkileşim içinde olduğu her şeyle ne yapacağına vereceği kararlarla insanlık tarihini yazmaya devam edecek. Zaman çarkı ve şiddet çarkı dönmeye devam edecek; aynı hikayeler tekrar tekrar yaşanacak ve yazılacak.

20 Beğeni

images (10)

Tanrı’nın Gözündeki Zerre uzaylılarla ilk temas konulu 700 sayfalık bir bilimkurgu kitabı. Yanlış hatırlamıyorsam serinin ilk kitabı ama hikaye bu ilk kitapla da biraz noktalanıyor gibi. Devam kitapları nasıl acaba diye de düşünmüyor değilim. Çünkü kitap hem doyurucu hem de değildi.

Hikaye, birkaç kez kendi içinde çöküşe uğramış insanlığın en sonunda ışık hızı seyahatini ve bir yıldızın içinde bile olsa gemilerini koruyabilecek kalkanı bulmalarıyla başlar. Hem kendi sorunlarıyla hem de yeni dünyalar arayışında olan insanlık günün birinde kendileri gibi ya da kendilerinden daha zeki bir yaşam biçimiyle karşılaşır. Sizce insanlık tıpkı tanıtım yazısındaki gibi aslında bir aynaya mı bakıyor?

Kitabın içeriği hakkında daha fazla detaya girmek istemiyorum. Okuyup kendi düşüncelerinizle başbaşa kalmanız kitaptan alacağınız keyfi daha da arttıracaktır. TGZ’yi bir uzay operası olarak da çok başarılı buldum. Uzaylılar ve insanlar; bu iki yaşam formunun gelişen olaylar karşısındaki tutumları akla en yatkın biçimde okumak oldukça zevkliydi.

Puanım 8/10

40 Beğeni

BOOK OF DRAGONS

Farklı mitolojilerden ejderha hikayelerinin derlendiği bir kitap. Dönemlerine göre ayrılmış 50 öykü ve bunların 1-2 paragraflık tanıtımlarını içeriyor. Şahsen öykü derlemesinden ziyade daha yorumcu ve inceleyici bir kitap okumayı umuyordum.

Batı edebiyatı açısından oldukça zengin. Yunan, Roma, erken Hristiyan, Bizans, Orta Çağ ve hatta 19. yüzyıl çocuk edebiyatı ayrı ayrı işlenmiş. Fakat dünyanın geri kalanına böyle bir özen gösterilmemiş. Hindistan, Çin ve Japonya’dan 1-2 öykü var. Hristiyanlık öncesi Yakın Doğu, Afrika ve Amerika kültürlerinden ise hiçbir örnek yok.

Dürüst olmak gerekirse tüm bu dediklerimi yapan kitap 350 değil herhalde 1000 sayfa olurdu. Yine de birbirine çok benzer Orta Çağ hikayelerine ayrılan sayfalar daha iyi değerlendirilebilirmiş.

14 Beğeni

Nickel Çocukları - Colson Whitehead (Çeviren: Begüm Kovulmaz)

Colson Whitehead’ı nasıl bilirsiniz? Ben geçtiğimiz aylarda Yeraltı Demiryolu’yla tanışmıştım kendisi ile, yakın zamanda da uzun vakitlerdir planlarımda yer alan Nickel Çocukları ile yeniden buluştum.

Whitehead’ın bu iki romanı, onun çağımızın en başarılı ve nadir “faction” ya da başka bir deyişle “kurgu dışı roman” yazarlarından biri olduğunun kanıtlıyor. Kökeni André Breton’un Nadja’sına dek uzanan bu roman türünü; Didion, Capote ve Mailer’lı altın çağının ardından küllerinden yeniden doğuran Whitehead’ın, tarihi ve biyografi ögeleri kurguya yedirmek konusunda deyim yerindeyse bir edebi fetişi olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda ilk Pulitzer ödülünü de kucakladığı Demiryolu Çocukları’nda "faction"un “fiction” kısmını daha spekülatif kullanmayı tercih eden Whitehead, Trump dönemi atmosferinde yarattığı Nickel Çocukları’nda bu kez spekülasyon yerine kurgu dışını zihin filtresinden geçirip bir yansı-roman yaratmayı tercih ediyor.

Nickel Çocukları, anlatısını, adli antropolog Kimmerle ve multidisipliner ekibinin, Florida’da yer alan ve hayret verici bir şekilde 2011 yılına dek varlığını sürdüren, yüzyılı aşan bir utanç vesikası olan Arthur G. Dozier "Islahevi"nin arazisinde yapılan arkeolojik çalışmalarına dayandırıyor. Çevrimiçi olarak halka açık yayınlanan bu etkileyici çalışma siyahlara çok yönlü ayrımcılığın ayyuka çıktığı Jim Crow yasaları döneminde (Jim Crow, pejoratif bir “zenci” varyantı bir beyaz uydurma adlandırması ve bu utanç dolu döneme de ismini veriyor) açılan bu okul/hapishanenin içerisinde dönen insanlık suçlarına sorgu ışığını bilimin ve sağduyunun aşık olduğumuz acımasız affetmeyişini yöneltiyor.

Tam bu noktada bu "affetmeyiş"in altını çizmek önemli. Whitehead, roman karakterlerinin ağzından da söylettiği gibi Dr. King’in "sevgi"sine uzak bir öfkeyle, bir affetmeyişle yazıyor Nickel Çocukları’nı. Aklıma James Baldwin’in Terence Dixon ile röportajını getiren bir tavırla, Dr. King’in "sizi sevme yetimizle bitap düşüreceğiz"inin çok uzağında konumlandırıyor kendini Whitehead. Ve bu öfkeyle, yine Yeraltı Demiryolu’nda olduğu gibi bir epik tavra da bürünüyor: Çoklu zaman ve mekan kullanımı, devamlı flashback’ler ve bir Whitehead alametifarikası olarak her sayfada yenileri ile tanışmaya devam ettiğimiz sayısız karakter. Whitehead’ın seveni olduğu kadar nefret edeni de çok, belki de mesele tam da burada gerçekleşiyor. Whitehead, makroanlatılara meftun, “büyük” yazan birisi. Sırtındaki mirası ve yazarlığını konumlandırdığı noktaya bakınca hiç de şaşırtıcı olmayan bir tercih bu.

Sözü, kendini çağdaş edebiyat okuru olarak adlandıran herkesin yolu Whitehead’den geçmeli diye bitirmek doğru olacaktır. Bir türü yeniden doğurmak, yeniden ve hakkı teslim eden bir tarih anlatımına ses olmak, Whitehead’ı simge bir yazara dönüştürüyor. Nickel Çocukları’nın yazara ikinci Pulitzer ödülüyle beraber Orwell Politik Kurgu Ödülü’nü de kazandırdığını da belirteyim. 2018’den beri verilen ödüllerin diğer sahipleri Sütçü ile Anna Burns (Duygu Akın çevirisi ile dilimizde) ve Summer ile Ali Smith.

Finalin finalini de Begüm Kovulmaz’ın usta işi çevirisini ayakta alkışlayarak yapalım. Kendisi gerçekten de dilimizin yürüyen çağdaş Amerikan edebiyatı.

Daha önce paylaştığım Yeraltı Demiryolu incelemem:

14 Beğeni

images (4)
Ben, Kirke - Madeline Miller

Kitapla ilgili tek olumlu yorumum akıcı olduğudur. Kirke karakterini hiç sevemedim ve bana güçlü bir karaktermiş gibi gelmedi. Kitapta en başta kardeşleri, anne ve babasının ezdiği bir tanrıça olarak resmedildi. Sonrasında aşk yüzünden ilk büyülerini yapıp adaya sürgün olmasıyla güçleneceğini düşündüm. Eskisine göre güçlendiyse bile bu çok fazla olmadı. Yine de kitabı sonunda ne olacağına bakmak istediğimden okudum. Zaten çabucak bitti. Bir kaç karakteri de birbirinin kopyası olarak gördüm. Kitap sadece çok fazla parlatılmıştı. Güçlü bir karakter göreceğimi sanmıştım. Umduğumu bulamadım.

Kitaba puanım: 4

18 Beğeni

Kirke yaşadıklarına rağmen güçlüydü bence. Ailesi tarafından hor görülmesine rağmen istediği birçok şeyi yapabildi. Ama yaptıklarının bedeli ağır oldu. Bir adaya hapsedilmesi korkunç ama mitos böyleydi. Ben mitosun roman haline getirilmesine bayıldım sanırım. Sonu beni de pek tatmin etmedi ama kurgunun kendisi hoşuma gitti. Gerçek dünyadan uzaklaşmak için okunabilir bir eser.

4 Beğeni

Büyücü Tanrıça olarak bahsedildiği için daha fazla şey beklemiştim. O beklenti içinde okudum. Bu yüzden yaptıkları az geldi. Adaya sürülmesi kötü ama hikayesi esas öyle başlamış oldu. Ailesi ise çok kötüydü. Kirke’ye çöp gibi davranmaları biraz abartılıydı diye düşünüyorum. Sinir olmuştum. :sweat_smile:

2 Beğeni

Büyücü olmasına da ailesi neden oldu zaten. Bazı yaşanmışlıklar onu hayata bağladı ve bir yerde tutunmasını sağladı bence. O adayı nasıl kullandı ama? :slightly_smiling_face: Kendisini korumak için gelenleri değişik hayvanlara dönüştürmesi falan… Homeros’un Odysseia eserinde rolü büyük bir karakter Kirke. Odysseus’un dönüş yolunda başına gelenlerde onu da görürürüz. Miller bu destanda görünene biraz daha derinlik ve renk katmak istemiş olabilir. Romanlaştırarak bu karakterin tanınmasına olanak sağlamış oldu. Bu tür kitaplar nedeniyle insanlar Homeros evrenini yakından tanımak istiyor. Kitabın neden olduğu fikirler güzel ama dediğiniz gibi dev bir eser değil. Ben hiç beklentiye girmeden okuduğum için beğendim sanırım. Zaten hangi kitabı beklentiyle okusak sevemiyoruz :slightly_smiling_face:

3 Beğeni

Dokuzuncu Gideon

Necromancer yani kitaptaki karşılığı ile ölüm büyücüsü kavramı alt kültür ve fantastik dünyaların kenarından köşesinden ilgisi olanların mutlaka karşılaştığı bir kavramdır. Ama genelde bir yan karakter, ya da ana karakterlerimizin karşısındaki bir kötü olarak görürüz necromancerları. Oynadığımız bir oyunda fazlalık olsun diye yaratılmış bir karakter sınıfıdır bazen.

Dokuzuncu Gideon ise ana karakterlerlerin ölüm büyüsü olmasının üstüne ölüm büyücülerinin liderliğinde hanelerin olduğu ve bu hanelerin egemenliğinde bir dünyaya sahip. Bunu görünce heyecanla okuma listeme almıştım, nekromansinin dibine vuracağımız ince ince teknikler okuyacağımız detaylı bir ölüm büyücülüğü yaratımı beklemiştim. Yıllardır bu kenara atılmış kavramın kıymetini verecek beklentim maalesef karşılığını bulmadı bende.

Olgu olarak ölüm büyücülüğü tabi ki kitabın ana çatısını oluşturmuş, ama bu olgunun ağırlığını taşıyacak titiz ve detaylı bir yaratıcılık sergileyememiş yazar. Evreni oluşturup güzel bağlamlar kurmak yerine, karakter odaklı bir yazım sergilemiş.

Hikaye ölümsüzlüğe ulaşmış İmparatorun 1000 yıllık egemenliğinde kendisinin ana yardımcıları olan Liktor’larının sayısının çok azalması ve yok olmaya yüz tutması çerçevesinde yeni Liktor’lar seçilmesi için 9 haneden ölümbüyücülerinin kutsal bir mekana ( Kenan Evi ) çağırılarak bir test sistemi çerçevesinde Liktor olmanın gizemlerini kendi kendilerine keşfedecekleri bir macera şeklinde kurgulanmış.

İlk bölümlerde geçen 9. Hane kısımları hariç tüm kitap Kenan Evinde geçiyor. Buralara kadar her şey normal ama benim adıma asıl sıkıntı bu fikrin kurgulanmasında gerçekleşiyor. Kenan Evine gelecek 9 hane de aslında 9 farklı gezegende hüküm sürüyor; ölümbüyücüleri ve kavalyeleri uzay mekiklerine atlayıp buraya geliyorlar ama silahlarımız meç! Kitabın bir kısmında antik bir ateşli silahta görüyoruz mesela ama ne hikmetse teknoloji ile bağlantılı herhangi bir başka silahımız yok. Meçlerimiz ve iskelet büyülerimiz var :slight_smile: Elektriğimiz var, ışığımız ampullerimiz var, soğuk hava depomuz var tabi ki uzay mekiğimiz de var ama yaralanan biri olduğunda tedavisel herhangi bir teknolojik olgunun esamesi okunmuyor :slight_smile:

Yüzlerce, binlerce yıl geçtiğinden bazı teknolojiler unutuluyor çünkü dünyanın ana gücü ölüm büyücülüğü oluyor diye kabul etmeye çalıştım ama yazar kendi içinde bile bu tutarlığı sağlayamıyor bana göre. Liktorluk gizemlerinin keşifleri sırasında 1000 yıl önceden kalma laborauarları görüyoruz; birinde laboratuarda bulunan belgeler dosyalar toza dönmüş diyor, öbüründe hiç dokunulmamış gibi kalmış kimse girmediğinden korunmuş diyor yazar ablamız. 1000 yıldır kimsenin girmediği lab a girdiğinde de düğmeye basıyor çat diye ışıklar yanıyor falan :slight_smile: Tamsyn Muir hanım ablam hadi roma imparatorluğunun bile ne teknolojiler keşfedip yüzlerce binlerce yılda nasıl toza karışıp unutulup gittiğini görmedin/bilmedin diyelim. Hiç eski bir ev tesisatı da mı görmedin? Merak etmedin? Kim yaptı ablacım bu jenaratörlerin bakımını, necromansi iskeletleri mi? Sigortaları hangi fabrika yapıyor da tedarik edip değiştiriyorsun, hani unutulmuştu teknolojiler :smiley: Bakır kablolar benden daha çok ağladı ama olsun evlerimizde elektriğimiz var, kurukafa belediyesi çalışıyor.

Aslında beğenmediğim bir kitaba beklediğimden daha çok yazdım ama sıkıntılar maalesef bu özensiz bilim kurgu mu olsam fantastik mi olsam evren kurgusundan fazlası ile devam ediyor. Yazar çok fazla pekiştirme, devrik cümle, cümle içi keserek açıklamalı cümle gibi taktikler kullanıyor. Alev alev mavi gökyüzü? gibi garip pekiştirmelerin yanında peynir altı suyu suratı arkadaşlarımız da var :slight_smile: Burada sıkıntı yazar da mı çeviri de mi açıkçası emin olamadım, ana dili ile karşılaştıracak motivasyonum da yok açıkçası. Ama en basitinden “peynir altı suyu surat” tamlaması 3-5 kez geçtiğinden burada çevirmen arkadaşın da biraz yetersizliğini hissettim maalesef. Yazar “whey” yazmış olabilir ama bizim dilimizde böyle bir kullanım karşılığı yoksa kireç gibi surat denir, tebeşir gibi surat denir vs. Yazımdaki bu durumlar özellikle ilk 100-150 sayfada çok yorucu bir tecrübe yaratıyor, sonra ya alıştım ya da biraz daha azaldı emin değilim.

Tamsyn Muir benim bir okur olarak önem verdiğim detaylara, dikkate, özene ve yaratıcılığa öncelik veren bir tarza sahip değil kısacası. Karaktere, kişilere ve hislerine önem vererek yazmış. İşin fantastik boyutu destek olarak kalmış. Bunda da başarılı olmuş olsa yine bu ödül adaylıklarını falan anlayacağım. Ama 9 farklı gezegenden daha önce birbirini görmemiş, birbirleri ile çekişme halinde olan 9 hanenin en önemli ölümbüyücülerinin buluştuğu bir ortamda karakterlerin davranışları da aşırı yapay kalıyor. Bir anda birbirlerine aşırı güvenmeye başlayanlar, nefret edenin farklı bir uçta nefrete başlaması, anında aşırı bir sevgi-sempati bağı kurmalar fazla yapay kalıyor ve 9 haneden ana karakterlerimiz dahil hiçbirini derinleştiremiyor. Özellikle kitabın yarısına yakınının, 9 hanenin her birinin farklı ana özelliklerinin olduğu bir “katil kim” edebiyatı çerçevesinde döndüğü göz önüne alınırsa bu kısma kadar gelip kitabı bırakmayı düşünen de çok olacaktır diye düşünüyorum.

Benim de bırakmayı düşündüğüm ama kişisel yarım bırakmama huyum çerçevesinde tamamladığım bir kitap oldu Dokuzuncu Gideon. İkinci yarısından sonra biraz daha derli toplu hale gelse de, acemilik diyemesem de bir basitlik bir yavanlık ile yazılmış olduğu düşüncem kitabı bitirdiğimde de değişmedi. Sonlara doğru artan temposu, okurken merakta kalınan yerlerin aydınlanması ve nispeten süprizli bir sona bağlanıyor olması eğer benim gibi karakterler ile bağ kuramadı iseniz ( özellikle iki ana karakterimizle ) hiçbir anlam ifade etmiyor maalesef. Puanım 2/5, karakter odaklı okumayı seven okurlar şans verdiğinde daha fazla zevk alabilirler muhtemelen.

35 Beğeni

Uyku Evi diye bir kitaba başladım. Yazarı Jonathan Coe. Uzun zamandır bu kadar enteresan bir kitap okumamıştım. Henüz çok başlarındayım fakat psikolojiyi uykuyla harmanladıklarını söyleyebilirim. Merak uyandırıyor ve akıyor. Aynı anda başka kitaplar okumasaydım şimdiye bitirmiştim :sweat_smile: Yine uykuyu konu edinen bir başka kitap okumuştum Uyku İmparatorluğu diye, aklıma o geldi…

2 Beğeni

Merak ettiğim ama teknoloji ve necromancy ikilisini bağdaştıramadığımdan soru işaretlerimin olduğu bir seriydi. Çok güzel özetlemişsiniz.

1 Beğeni

Under-the-cheese-water faced denmiş orijinalinde. Şaka tabii ki, doğru tahmin ettiğin üzere whey-faced denmiş. :slight_smile:

Kitap Türkçe çıktığından beri bekliyorum birisi yorumlasın diye, sanırım senden önce yorumlayan olmadı, olduysa da ben kaçırdım. Ben orijinalinden okurken yarım bırakmıştım. Sen de benzer şeyler düşünmüşsün. Okurken hep bir “anlamsızlık, anlam verememe” hali vardı bende mesela, benzerlerini sen de yaşamışsın. Türkçe okurum diyordum ama sanırım vazgeçtim. :slight_smile:

5 Beğeni

Hahah kahkaha attım spoilerda :joy: İşin garibi ben gıda mühendisiyim, peynir altı suyu neymiş ne değilmiş ilk okulda duyup öğrendim zamanında :joy: Fitness/spor vs ya da özel diyetlere falan ilgi duymayan birinin hayatında kaç kere duyacağı bir söz öbeğidir peynir altı suyu? Hani peynir rengi surat dese gene kabul edicem :upside_down_face:.

Bende görmedim öncesinde yorum, bitirdikten sonra sitede tekrar arattım pek bir şey çıkmadı. Goodreadste de doyurucu bir yorum yoktu, o yüzden biraz da fazla uzattım gibi oldu yorumu. Belki 1000kitapta vardır ama orayı kullanmıyorum. Ben bir arkadaşımla başlamıştım o 100. sayfaya yakınken biz ne aldık ne okuyoruz diye saydıraraktan bıraktı :smile: Seni de saracağını düşünmüyorum, bu ödül işleriyle kandırıyorlar hep bizleri :joy: Eğer aldıysan çok boşluk bir zamanda tekrar denenebilir diyerekten kitaplığın kenarında köşesinde bekleyebilir belki.

Yabancı yorumlardan 2. kitabına bakındım biraz, ilkinden daha iyi gibi diyorlar ama şans vermem diye düşünüyorum şimdilik.

3 Beğeni

0001803217001-1

Infernaliana - Charles Nodier

Karanlık öyküler okuyacağımı sanarak başladığım bu kitabı bugün bitirdim. İçeriğindeki öyküler pek karanlık veya korkunç değiller. 1822 yılında yazıldığı düşünülünce aslında gayet normal. Yanlış mı düşünüyorum bilmiyorum ama bu kitap zaten bence korkutma amacıyla yazılmamış. İyi bir Hıristiyan olmak öykülerde genelde ön planda tutulmuş. Karşıt olarak hep şeytanlar, iblisler verilmiş. İçeriğindeki öykülere gelince neredeyse çoğu ortalamaydı. Zaten geneli 1-2 sayfa anca yer kaplıyor. Yazar, kitabın en başında bu yazıların farklı kişilere ait olduğunu söylemiş. İsimlerini de belirtmemiş. Ancak bana hepsi tek bir kişinin kaleminden çıkmış hissi verdi. Sadece 3-4 öyküyü beğendiğimi söyleyebilirim.

Puanım: 5/10

16 Beğeni

Okuduğum Tarih: 06-07 Gökek 2022
[Okuduğum 293.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 20.betik
[Gökek (Nisan) ayının 2.betiği]

Fransızca bir hikâyeden esinlenerek kaleme alınan bu eser, hangi eserden ve yazardan yararlanıldığı belli edilmemiş olup, aşk hikâyesini konu edinen, batıl inançların sebep olduğu sonuçları gözler önüne seren kısa bir hikâyedir. Hikaye kesinlikle her devrin hikayesi. Yazarın dili akıcı olmasının yanında okuyucunun aklında soru işareti kalmaması açısından her noktaya değinmeye çalışmasını sevdim.

Okurken bir Türk klasiğinden ziyade yabancı betik okuyormuşsunuz gibi bir havası var, yerler Türkiye’de olmadığından ve isimler yabancı olduğundan. Ama anlatımında kullanılan kelimeler ve uygulanan sanatlar beni bir Türk yazdı, diyor. Yer yer çok fazla tekrara düşüldüğünü de düşünüyorum. Kısacık bir betik olduğundan sıkılacak vaktim olmadı ama daha uzun olsa biraz bayabilirdi.

Ahmet Mithat Efendi, kalemini toplumu eğitmek ve bilgilendirmek için kullanır. Yaşadığı dönemde halkta cereyan eden Batı özentisini tiksintiyle karşılar. Avrupa’nın teknolojik ilerlemelerini almak gerektiğini ancak ahlaki bozukluklarını da görmek gerektiğini anlatır. Yani Avrupa’nın teknolojik üstünlüğünü kabul etmekle birlikte, Osmanlı toplumunun ahlakından, dini yaşantısından ve kültüründen taviz vermesine, Batı özentisi ile hareket edilmesine ve bazı vatandaşların kendini Avrupalıdan küçük görmesine şiddetle karşı çıkar.

Betik özellikle vurucu sonuyla gerçekten çok güzeldi. Okurken otuzuncu sayfadan sonra “Sonu kötü biterse cidden yazık olacak” diye söylene söylene geliyorsunuz son sayfaya. İşte tam da orada harika bir son gizli. Kitabın bitiş cümlesi tek kelimeyle harika. Sadece büyüklerin okuyabileceği bir eserdir çünkü çocuklar masal kitabı diye okutulmaz. Masalda kötü ve müstehcen temalar yoktur. Severek okuduğum bu eseri okumanızı tavsiye ediyorum. İncelemeyi yazarken alıntılama yaptığım okurlara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

5 Beğeni