Dokuzuncu Gideon
Necromancer yani kitaptaki karşılığı ile ölüm büyücüsü kavramı alt kültür ve fantastik dünyaların kenarından köşesinden ilgisi olanların mutlaka karşılaştığı bir kavramdır. Ama genelde bir yan karakter, ya da ana karakterlerimizin karşısındaki bir kötü olarak görürüz necromancerları. Oynadığımız bir oyunda fazlalık olsun diye yaratılmış bir karakter sınıfıdır bazen.
Dokuzuncu Gideon ise ana karakterlerlerin ölüm büyüsü olmasının üstüne ölüm büyücülerinin liderliğinde hanelerin olduğu ve bu hanelerin egemenliğinde bir dünyaya sahip. Bunu görünce heyecanla okuma listeme almıştım, nekromansinin dibine vuracağımız ince ince teknikler okuyacağımız detaylı bir ölüm büyücülüğü yaratımı beklemiştim. Yıllardır bu kenara atılmış kavramın kıymetini verecek beklentim maalesef karşılığını bulmadı bende.
Olgu olarak ölüm büyücülüğü tabi ki kitabın ana çatısını oluşturmuş, ama bu olgunun ağırlığını taşıyacak titiz ve detaylı bir yaratıcılık sergileyememiş yazar. Evreni oluşturup güzel bağlamlar kurmak yerine, karakter odaklı bir yazım sergilemiş.
Hikaye ölümsüzlüğe ulaşmış İmparatorun 1000 yıllık egemenliğinde kendisinin ana yardımcıları olan Liktor’larının sayısının çok azalması ve yok olmaya yüz tutması çerçevesinde yeni Liktor’lar seçilmesi için 9 haneden ölümbüyücülerinin kutsal bir mekana ( Kenan Evi ) çağırılarak bir test sistemi çerçevesinde Liktor olmanın gizemlerini kendi kendilerine keşfedecekleri bir macera şeklinde kurgulanmış.
İlk bölümlerde geçen 9. Hane kısımları hariç tüm kitap Kenan Evinde geçiyor. Buralara kadar her şey normal ama benim adıma asıl sıkıntı bu fikrin kurgulanmasında gerçekleşiyor. Kenan Evine gelecek 9 hane de aslında 9 farklı gezegende hüküm sürüyor; ölümbüyücüleri ve kavalyeleri uzay mekiklerine atlayıp buraya geliyorlar ama silahlarımız meç! Kitabın bir kısmında antik bir ateşli silahta görüyoruz mesela ama ne hikmetse teknoloji ile bağlantılı herhangi bir başka silahımız yok. Meçlerimiz ve iskelet büyülerimiz var
Elektriğimiz var, ışığımız ampullerimiz var, soğuk hava depomuz var tabi ki uzay mekiğimiz de var ama yaralanan biri olduğunda tedavisel herhangi bir teknolojik olgunun esamesi okunmuyor 
Yüzlerce, binlerce yıl geçtiğinden bazı teknolojiler unutuluyor çünkü dünyanın ana gücü ölüm büyücülüğü oluyor diye kabul etmeye çalıştım ama yazar kendi içinde bile bu tutarlığı sağlayamıyor bana göre. Liktorluk gizemlerinin keşifleri sırasında 1000 yıl önceden kalma laborauarları görüyoruz; birinde laboratuarda bulunan belgeler dosyalar toza dönmüş diyor, öbüründe hiç dokunulmamış gibi kalmış kimse girmediğinden korunmuş diyor yazar ablamız. 1000 yıldır kimsenin girmediği lab a girdiğinde de düğmeye basıyor çat diye ışıklar yanıyor falan
Tamsyn Muir hanım ablam hadi roma imparatorluğunun bile ne teknolojiler keşfedip yüzlerce binlerce yılda nasıl toza karışıp unutulup gittiğini görmedin/bilmedin diyelim. Hiç eski bir ev tesisatı da mı görmedin? Merak etmedin? Kim yaptı ablacım bu jenaratörlerin bakımını, necromansi iskeletleri mi? Sigortaları hangi fabrika yapıyor da tedarik edip değiştiriyorsun, hani unutulmuştu teknolojiler
Bakır kablolar benden daha çok ağladı ama olsun evlerimizde elektriğimiz var, kurukafa belediyesi çalışıyor.
Aslında beğenmediğim bir kitaba beklediğimden daha çok yazdım ama sıkıntılar maalesef bu özensiz bilim kurgu mu olsam fantastik mi olsam evren kurgusundan fazlası ile devam ediyor. Yazar çok fazla pekiştirme, devrik cümle, cümle içi keserek açıklamalı cümle gibi taktikler kullanıyor. Alev alev mavi gökyüzü? gibi garip pekiştirmelerin yanında peynir altı suyu suratı arkadaşlarımız da var
Burada sıkıntı yazar da mı çeviri de mi açıkçası emin olamadım, ana dili ile karşılaştıracak motivasyonum da yok açıkçası. Ama en basitinden “peynir altı suyu surat” tamlaması 3-5 kez geçtiğinden burada çevirmen arkadaşın da biraz yetersizliğini hissettim maalesef. Yazar “whey” yazmış olabilir ama bizim dilimizde böyle bir kullanım karşılığı yoksa kireç gibi surat denir, tebeşir gibi surat denir vs. Yazımdaki bu durumlar özellikle ilk 100-150 sayfada çok yorucu bir tecrübe yaratıyor, sonra ya alıştım ya da biraz daha azaldı emin değilim.
Tamsyn Muir benim bir okur olarak önem verdiğim detaylara, dikkate, özene ve yaratıcılığa öncelik veren bir tarza sahip değil kısacası. Karaktere, kişilere ve hislerine önem vererek yazmış. İşin fantastik boyutu destek olarak kalmış. Bunda da başarılı olmuş olsa yine bu ödül adaylıklarını falan anlayacağım. Ama 9 farklı gezegenden daha önce birbirini görmemiş, birbirleri ile çekişme halinde olan 9 hanenin en önemli ölümbüyücülerinin buluştuğu bir ortamda karakterlerin davranışları da aşırı yapay kalıyor. Bir anda birbirlerine aşırı güvenmeye başlayanlar, nefret edenin farklı bir uçta nefrete başlaması, anında aşırı bir sevgi-sempati bağı kurmalar fazla yapay kalıyor ve 9 haneden ana karakterlerimiz dahil hiçbirini derinleştiremiyor. Özellikle kitabın yarısına yakınının, 9 hanenin her birinin farklı ana özelliklerinin olduğu bir “katil kim” edebiyatı çerçevesinde döndüğü göz önüne alınırsa bu kısma kadar gelip kitabı bırakmayı düşünen de çok olacaktır diye düşünüyorum.
Benim de bırakmayı düşündüğüm ama kişisel yarım bırakmama huyum çerçevesinde tamamladığım bir kitap oldu Dokuzuncu Gideon. İkinci yarısından sonra biraz daha derli toplu hale gelse de, acemilik diyemesem de bir basitlik bir yavanlık ile yazılmış olduğu düşüncem kitabı bitirdiğimde de değişmedi. Sonlara doğru artan temposu, okurken merakta kalınan yerlerin aydınlanması ve nispeten süprizli bir sona bağlanıyor olması eğer benim gibi karakterler ile bağ kuramadı iseniz ( özellikle iki ana karakterimizle ) hiçbir anlam ifade etmiyor maalesef. Puanım 2/5, karakter odaklı okumayı seven okurlar şans verdiğinde daha fazla zevk alabilirler muhtemelen.