Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Yorum için teşekkür ederim. Ben de çok merak ettim. Ayrıca bu ne kadar şahane bir kapak. İnsanın çerçeveletip evine asası geliyor.

5 Beğeni

Richard Matheson - I Am Legend’ı okudum.

Beklemediğim kadar dolu, çok yönlü ve alegorik anlatım yüklü bir hikaye ile karşılaştım. Bireyin toplumdan koparak yanlızlaşmasına, içine kapanmasına, gitgide dışarıya yabancılaşına rağmen, insan içgüdüsünün ucunda ölüm de olsa, tamamen sonuçsuz da kalsa hayatta kalmak ve yaşamaya devam etmek için sürekli bir çaba sarfetmesi, yanında seveceği bir canlı özlemi çekmesi ve sevgi olmadan bunları yapmanın dayılmaz acılara, bunalımlara, kişisel sorgulamalara ve suçlamalara yol açması gibi oldukça temel insan doğası ve psikolojisi anlatılıyor aslında.

Will Smith’in oynadığı filmi ilk vizyona girdiği tarihte izlemiştim. Nerdeyse 15 sene olmuş o yüzden aklımda pek birşey kalmadı fakat hatırladığım kadarı ile filmde dışardakiler hızlı koşan, avcı, yırtıcı yaratıklara dönüşmüş insanlar iken kitapta bunlar zombimsi vampirler. Filmdeki kadar çevik ve insan kadar zeki olmadıkları için çok büyük bir tehdit oluşturmuyorlar. Bu yüzden filmden kaynaklanan yüksek bir aksiyon beklentiniz var ise kitap bunu karşılamayabilir. 1964 yapımı Last Man On Earth filmi kitaba daha sadık.

15 Beğeni

Kitap incelemesi değildir, kitap incelemesi yapabildiğim bir şey değil. Kitap hakkında kısa düşüncelerimdir.

**Selim Erdoğan - Sabotaj : Anadolu’da Hazin Bir Komplo Öyküsü **

Kitap politik kurgu ve hikayesiyle, karakterleriyle bir Türkiye panoraması sunuyor. Hikayede anlatılanlar ülkece geldiğimizin durumun ya da aslında ne olduğumuzun bir özeti.

Okuması çok eğlenceliydi, ülkemizde yaşanılan çoğu trajikomik güncel göndermeler ile kitabın çoğu sayfasını yüzümde acı bir tebessümle okudum.

Toplumun neredeyse her kesimini hikayede görebildim. Küçük çıkarlarının peşinde koşan yozlaşmış ve ahlaki olarak dibe vurmuş insanlar, siyasi rüzgarı arkasına almış, aile şirketine çevirdikleri kamu kurumlarında dilediği gibi at koşturanlar. Toplumun gerçek dünyasından bihaber orta üst sınıflar, zehirli atmosfer ile başa çıkmak için herşey ile dalga geçen aydınlar… vs. vs.

275 sayfalık kitapta anlattığı hikaye içerisine dahil ettiği karakterler ile büyük bir Türkiye panoraması çizen Selim Erdoğan’a güçlü hikayesi ve çok gerçekçi karakterleri ile anlattığı bu hikaye için teşekkür ve tebrik etmek lazım.

Selim Erdoğan kitabında komplo teorileriyle, güncel siyasetle artık her biri karikatürleşmiş politikacılarla dalga geçiyor. Kitabın arka kapak yazısında da denildiği gibi “Güncel olanın edebiyatını yapıyor”
Selim Erdoğan’ın Kurbağa Adası’nda sonra Sabotaj ikinci okuduğum kitabı oldu ve iki kitabını da çok beğendim. (10/9)

14 Beğeni

Pontypool adında bir film izlemiştim zamanında. Kitabı okumadım ama benzer bir konsept var sanırım.

Filmi izlemedim ama konusuna baktım. Gerçekten benziyor. Belki yazar bu filmden etkilenmiştir.

Yıldız Tozu

Gaiman’ın masalcı bir yapısı olduğunu ve mitlere/efsanelere merakını bildiğimden Yıldız Tozu bir süredir listemdeydi. Büyüklere peri masalı kitabı yazmış ama hem kurgusu hem de işlenişi çok basit kalmış. Tabi masalsı bir hikaye anlatımında bu basitlik muhtemelen yazarca istenen bir etmen ama birkaç görece sert sahne ile büyüklere hitap kısmını yakalayamamış. Hikayenin akışı fazla pembe, fazla temiz. Biraz iyi günde iyi hisset atıştırmalığı tadında bir kitap olmuş.

Sevdiğine aşkını kanıtlama uğruna gökten kayıp düşen yıldızı getirmek için yollara düşen Tristan’ın macerası sırasında hikayeyi tatlandıran nevi şahsına münhasır birkaç karakter de tanıyoruz aslında. Ama Tristan ana hikayesi ile paralel akan “Fırtınahisarı lordunun varis çocukları” ve “gençlik peşindeki 3 cadı kızkardeş” hikaye yolları beni ekstra baydı. Zaten ana karaktere bir klişe hikayeyi benimsemişken yandan gelen her hikayede de basitlik ve klişelikler bana hitap etmedi maalesef. Tabi kitabın akıcı ve kolay anlatımı ile fazla zorlamadan rahatça okunabiliyor bunlarda.

2007 yapımı Matthew Vaughn yönetmenliğindeki uyarlama filmi çıktığı dönem izlediğimi ve beğendiğimi hatırlıyorum. Başka da bir şey hatırlamıyorum gerçi, kalmamış aklımda hiç :slight_smile: 15 yıl sonrasında kaynak kitabını okuyup da fazla beğenemeyince üşenmedim filmi tekrar izledim. Bu sefer pek beğenmedim maalesef :slight_smile: Kitabı okurken beğenemediğim etmenler filmde de hemen hemen aynı şekil hissettirdi bana. Sanırım yaş ve gelen içerik birikimi ile benim zevkim artık böyle bir tarzdan çok daha giriftini bekliyor. Belki kitabı da 15 yıl önce okusaydım çok daha fazla beğenirdim.

15 Beğeni

Yeraltından Notlar

Geçmişte okuyup okumadığımı hatırlayamadım, elime hediye olarak geçince de Yeraltından Notlar’a başlamaya karar verdim. Hala hatırlayamamakla beraber daha önce Dostoyevsky’nin bilinen kitaplarını okudu iseniz epey aşına olacağınız bir karakteri merkeze alıyor kitap. Gelir düzeyi düşük memur bir kişinin birinci tekil şahıs olarak bir çeşit günlük şeklinde anlattığı iç dünyasını okuyoruz. Kendini daha yüksek gelirli çevrelere kanıtlayamamanın psikolojik hezeyanı ile karakterin yer yer kin ve nefretine, anlık haz ve sevinçlerine ya da üzüntü ve kızgınlıklarına git gel yaptığımız iç çatışmalarına tanık oluyoruz.

Dostoyevsky’nin en iyi eserlerinden biri olmamasına rağmen bu kadar bilinilirliğe sahip olmasını nispeten kısa olmasına bağlıyorum. Yoksa çok derin anlamlar çıkarılıp uzun süre etkisinde kalınacak bir eser seviyesinde değil bana kalırsa. Tabi bu görüş kişisel tecrübe ve olgunluklarla da şekillenmiş olabilir bende; karakterin iç dünyasında gidip geldiği duygu ve görüşlerine, hayat yolculuğunda belirli eşikleri geçip tecrübeler edinen okurlar zaten hiç yabancılık çekmeyecek benim gibi. Bu da kendi açımdan fazla anlamlı bir okuma tecrübesi oluşturmuyor. Böyle lise son, üniversite başı bir dönemde okunsa belki biraz daha çarpıcı ve etkileyici gelebilir gibi düşünüyorum.

12 Beğeni

Okuduğum Tarih: 16-24 Buğu 2022
[Okuduğum 306.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 33.betik
[Buğu ayının 6.betiği]

Geçen sefer Bozkırın koruyucu ruhu Dala Han’dan birbirinden çok güzel destansı halk hikayelerini dinlerken sanki o evrenlere yolculuk ettiğimi his ettim. Sonra beni Yer-Sub denilen koruyucu ruhların hakanın yanına gönderdi. O da Dala Han gibi birbirinden çok güzel destansı halk hikayelerini dinledim. İkisi beni çok güzel ağırladılar. Önümde kımız ve at eti kavurması eksik olmadı. Ondan dinlediğjm hikayelerden yola çıkarak çıkardığım izlenimlerle sizi başbaşa bırakıyorum.

Altay Türkleri Halk Hikayeleri’nde destansı ve özgün fantastik havasını iliklerinize kadar his ederken birbirinin devamı gibi sayılabilecek destansı halk hikayelerini dinlediğinizin farkına varacaksınız. Sıkılmanın yok denecek kadar az olan destansı halk hikayelerinde Çizmeli Kedi masalının protosu denilecek “Kedi” destansı halk hikayesini okurken şaşkınlıktan ağzınızı açık kalacak. Tepegöz destansı halk hikayesinin çıkışı Altay Türkleri’nin Canavar Almış ve Borolday Mergen destansı halk hikayesi olduğunu biliyor muydunuz? Ayrıca baatır ve Celbegen yerine batır ve Yelbeğen diye yazabilirdi çünkü Altay Türkçesi’nde uzun ünlüler diftonglaşma olarak karşımıza çıkar. Lehçemize göre yazarken tek ünlü olarak yazılır.

Altay Türkleri’ninki için ne yazdıysa Hakas Türkleri’nin destansı halk hikayeleri için geçerlidir çünkü aynı grupta yer almalarından ortak bir boydan gelme ihtimalleri de yüksektir. Ayrıca Kuzeydoğu Türk Lehçeleri, Türkiye Türkçesi’ne göre bağımsız diller gibi göründükleri için özgünlük açısında önemli kaynaklar oluyor. Hansel ve Gretel’in Türk daha doğrusu orijinal ilintilerinden “Üç Kızkardeş ve Yelbeğen Nine” olduğunu biliyor muydunuz? Ayrıca “Sihirli Moğol Horozu” destansı halk hikayesini çok beğendim çünkü merak unsuru ön plandaydı.

Saha Türkleri’nin destansı halk hikayelerinde kara şaman ve karanlık teması hakim olduğu için dinlerken besmele çekmeyi unutmayın çünkü nerde nasıl sana abası musallat olacağını bilmiyorsun. Genelde kalabalıkla dinleyiniz. Burada Saha Türkleri’nin karamsar yanını görüyoruz. Şamanlar Diyarı adında özgün fantastik yazanlar neden Türk ve Moğol şamanları göz ardı edilirken Düşler Diyarı serisindeki Per’in Norveç Cermen tiyatrosundan esinlenmiş olsa da aslında Per’den önce Suçuna’mız vardır. Elbette takdir fantastik yazan kalemlerindir. Omogoy’un Kızı’nda hiçbir kadını dışlanmamalıyız ki onları karanlığa sürüklemekten vazgeçmiş oluruz.

Tuva (yada Tıva) Türkleri’nin destansı halk hikayelerinde genellikle Ösküs Ool (Ösküs Oğul) ve Karatı Han yaygın olarak işlenirken okuduğunuzda etrafınızda yer-sub iyelerin ahenkle dans ettiğini göreceksiniz. Eğer avlanmayı seviyorsanız Orman Ruhu’nun verdiği avlara şükredip ve ondan hiç bahsetmeyiniz ki bereket hep sizinle olsun. Kara Şulbus ve Cılbıga (Yerböke)'ya görünmeyin sakın ha! Ayrıca Altay Türkleri ile ortak bir han kullanmışlar: Karatı Han. Acaba Altay Türkleri ile ortak bir boydan mı geliyorlar? diye sormak isterim.

Başkırt Türkleri’nin destansı halk hikayelerinde Kıpçak Türkleri izlerinin yanı sıra asıl geldikleri Ogur boyunun izlerini taşımaktadır. Ayrıca Sibirya (Kuzey Doğu Türkistan) Türkleri’yle benzer motif taşıması o coğrafyadaki Türkler’in Kıpçak ve Ogur boylarından gelmesi ve zamanla uzak coğrafyadan dolayı bağımsız dil gibi görünmüşlerdir. Bu destansı halk hikayelerindeki karakter ve mekan adları sayesinde buram buram özgün fantastik kokuyorlar çünkü Türkiye Türkçesi’nden farklı ses denkliklerine sahip oldukları için. Ayrıca Büyükayı Takımyıldızı’na “Yedikız” sözünün Kıpçak Türkçesi ses denkliklerine uygunlaştırılmış “Yedigir” sözü kullanıldığını fark edeceksiniz. Genelde yer-sub iyelerinin temalı olsa da yılan motifi bu Türk boyunda önemli bir yere sahip olduğunu da görüyoruz.

Kazak Türkleri’nin destansı halk hikayelerinde genellikle büyücülük teması yaygındır. İyi ve kötü büyücülerle tanışırken açgözlülüğünün sonunu göreceksiniz. Ayrıca kedinin ormanların kralı aslandan daha akıllı ve kurnaz olduğuna tanık olurken akıl, herşeyden üstün olduğunun farkına varacaksınız. En çok “Büyücü Kadın” destansı halk hikayesini çok beğendim. Keşke Han’ın idam ettiği büyücüden kara bulut olup sevdiğim kızın rüyasına girip onu etkileseydim. Kabulganlık bence en güzel sihirdir ve Harry Potter’dan önce bizim kültürde var olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzınız açık kalacak.

Kırgız Türkleri’ne ait “Umay Kız” adlı destansı halk hikayesinde bir faninin babasını iyileştirmek için alternatif tıbbı öğrenerek babasını iyileştirip bu başarısını büyükbabasına atıf ederek mütevaziliğini gösterdi. Öğrendiği bilimle tüm insanlığa faydalı olarak insanlar ona duacı oldu ve Tanrı tarafında ölümsüz oldu ve böylece doğurganlık ve bereket koruyucu ruhu haline geliyor. Derlemeci Kırgız Türkçesi adları olduğu gibi bırakmış ve Datka kadın adı olduğunu biliyordum.

Nogay Türkleri’nin destansı halk hikayelerinde genellikle batırlık teması işlenmiş. Kimi cesaretli kimi kurnaz kimi de sihirbaz çırağıymış. Bu hikayeleri okurken sakın Nogay ve Türkmen’in karşısına çıkmayınız çünkü sizleri donunuza kadar soyarlar. Ayrıca kabulgan karakterlerin hayvan donları ateşe atıldıktan sonra neden insan formunda kalmadığına gelirsek burada dış görünüş değil içleriyle sevmelidir çünkü tiksindirici görünen şeyler aslında bizim için hayırlı işlere vesile olur. Kardeş boy Başkırt Türkleri’ndeki yılan formu pek mantıklı gelmedi. Aslında iyi hikayeyi birleştirip Biçin Kabulganı temalı olarak yeniden yazılabilir. Sihirbaz çırak ise hem Kazak hem de Nogay boylarında benzer olmasını bence Kıpçak Türkleri’nin arkaik destansı halk hikayesinin farklı ilintileri olabilir.

Öncelikle Kırım ve İtil Tatar Türkleri, “Tatar Türkleri” adı altında topladığı için derlemeciyi ayakta alkışlıyorum. Serinin devamında diğer Tatar Türkleri aynı şekilde tek bir tarafta toplanmasını umuyorum. Destansı halk hikayelerine baktığımızda batırlık ve cadılık temaları ön planda olduğunu görüyoruz. Ayrıca destansı halk hikayesinde korku-gerilim yazılabileceğini görürken de Kamır Batır (bizde Hamur Batur) hikayesinde Kılıç Batır gibi evlat hasreti cansız varlıklardan oluşması bana Pinokyo masalını anımsattı. Acaba bu yöntem bizden İtalyan Latinleri’ne mi geçti? diye sormak isterim. Birde Ay Savaşçısı animesinin Türk uyarlaması yapılırsa Grek Miti’nden ziyade Ay’daki Kız adlı destansı halk hikayesinde faydalanabilir yani Ay İnsanları, Dünya’dan gelen kız ve sevgilisinden gelir. Bakalım zaman ne gösterecek.

En köklü ve en eski Türk boyu olan Uygur Türkleri’ne ait destansı halk hikayelerinde iki tanesi bu derleme betiğinde yer alıyor. Birincisinde fantastik öğeler yok denecek kadar azken hikayede ahmakıslatan yağmurların tabiri nereden geldiğini anlatılıyor. İkincisinde ise kadınların en kötüsü bile ejderhayı bezdirmesinden anlıyoruz ki kadınlar, şeytana bile pabucu ters giydirerek onlar düz yolda yürütmesini bilinir. Bence şeytan, silahları değil kadınları doldurmaya başlasın ki nerde nasıl patlayacakları belli değildir. Ey Tanrı’m sen bizi şeytana pabucunu ters giydirtip düz yolda yürütmeyi öğreten kadınlardan koru bizi…

Rusya Federasyonu’nun Uzakdoğu Federal Bölgesi’ne bağlı Çukotka Özerk Okruğu’nun yerli halkı olan Çukçiler’e ait olan “Ay Adam” destansı halk hikayesinin bu betikte yer almasına anlam veremedim çünkü Çukçiler bir Türk boyu değildir. Belki de sınır komşuları olan Saha (Yakut) Türkleri ile kültür alışverişinden dolayı destansı halk hikayelerinde Türk izleri taşıyor. Hikayeyi dinlerken sanki Türk kültürünün sözlü gelenek ürünlerinden biri okumuşum gibi geldi. Neden ay adam, ins kızını almak istediğine anlam veremedim. Hikaye gözümün önünde sahne sahne canlandı.

Özgün fantastik yazanlar kasım kasım kasılmak yerine özellikle Kuzeydoğu Türkistan (derlemecinin tabiriyle Sibirya) Türk Destansı Halk Hikayeleri birer başucu eserler olarak faydalanırlar. Oradaki Türk lehçeleri, Türkiye Türkçesi’ne göre birer dil gibi göründüğü için karakter ve mekan adları özgünlük yaratıyor. Ayrıca derlemeci iyi ki de Güneybatı Destansı Türk Halk Hikayeleri’nin dışında diğer destansı halk hikayelerine yer vermiştir. Ümidim üçüncü betikte Kuzeydoğu Türkistan dışında Çuvaş Türkleri’ne yer verilmesi temenni ediyorum. Yaşadığımız doğaya önem veriniz ve onu cansız görmeyiniz. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

8 Beğeni

Kağıt Ev

Kitabın derinliğine değil de ana karakterin, kitap kelimesine yüklediği anlama uzanan patikaya girilebilirse çok üzücü bir kitap olduğu görülebilir.

Bu patikadan gidilirse kitaplıklar raflara sıralanmış dizinler yığını olmaktan çıkıp insan olmaya en yakın nesne olarak yeni bir anlam kazanır. Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman kitabında sinema deneyimlerini aktarır. Onun bu isimlendirmesi üstünden kitaplar için mühürlenmiş insan diye yeni bir isimlendirme yaparak, kitapların insanlığı üstüne bir şeyler söylemek istiyorum.

Bir kitaplığın artık sıralı bir yığın olmadığını belirttim. Kitaba mühürlenen insanın da kitabın yazarı olmadığını söylemek gerek. O kitaba mühürlenen okurdur. Kitabı edindikten, okuduktan ve hayatımız içinde işgal ettiği tüm zaman o kitabın varlığıyla mühürlenir. Kitabın nesnel varlığının elimizin uzanacağı bir yerde olması, kayıp giden zamanın bunlar yaşandı mi yoksa tüm geçmiş bir yanılsama mı kaygılarını başımızdan savar.

Bu yüzden evin içindeki bir kitaplıkla, başından savdığı
kaygıların yokluğunda huzur bulur insan. Kitap okumak sayfaları fır fır çevirmek gibi bir şey değildir herkes için. O kitapları okumamış olsa bile kitabın içeriğiyle kendi karakteri bağlamında kurduğu bir ilişki sayesinde kitabın nesnelliğine kendi benliğinden bir parça katarak onu insan olmaya en yakın nesne hâline getirir, içine kendi geçmiş insanını mühürler. (Hortkuluk nedir, nasıl yapılır?)

Bu kitapta da ana karakter kitaplara yüklediği insansı yönleri elim bir kazada kaybediyor. Sonra o binlerce kitabı ruhunun içinde bir mezarlık gibi taşımaya başlıyor. Ruhunu arındırmak için onları gömmek istiyor, ruhunu tekrar tetikleyen bir istek yüzünden tüm o dostlarının tekrar canlandırmak için çabalıyor ama ortaya Frankenstein gibi çarpık bir yaratı çıkıyor. Geçmişi elimizde tutmak isterken şimdiyi ıskalıyor, geleceğiyse yitiriyoruz. Zamanın, anıların hâkimi olmaya çabalarken zaman üstümüzden akıp gidiyor, hiç efor harcamadığı bir galibiyeti daha hanesine yazdırıyor.

Bu dünya önemsizdir deyip zamanla beraber kalmayı başarmış Camus etkisiyle yazdığım bir yazı olmuş olabilir. Tüm anlamları biz kurguluyor ve yaşantımızın rotasını ellerine veriyoruz. Zaman bizim için bittiğindeyse tüm kurgularımızla derin sulara gömülüyoruz. Dünya önemsizdir ama anlamsız nasıl yaşar insan? O zaman da başlamadan sulara gömülüyoruz. Doğrusu kitapta bulduğum patika beni bu noktalara getirdi.

Belki konudan çok uzaklaştım belki de konu budur. Gören göz şekil verir diyor Ursula, gerçeğe bakıp ona yüklediğimiz anlamların şekilleriyle inşaa ettiğimiz gerçekliklerimizi tabut gibi etrafımıza sarıyoruz bu kitaba göre. İçimdeki yanılsamaların üstüne tuz biber oldu.

14 Beğeni


Okuduğum 7. Diskdünya romanı. Serideki diğer kitaplara nazaran enerjisini düşük buldum. Mizah dozu azdı sanki. Bunu yazarın kadın-erkek çatışmasına dair söyleyecekleri olmasına bağlıyorum. Cadı ve sihirbaz farklılığı bana WoT saidin-saidar ikiliğini anımsattı. Kitabın didaktik tavrı beni zaman zaman irrite etti ne yalan söyleyeyim. Yazıldığı tarihi göz önüne almak gerek tabii. Kendi özelinde değerlendirdiğimde sevdiğim güzel bir kitap. Ancak(önce Tiffany sızı okuduğum için belki) en az sevdiğim DiskDünya kitabı oldu. Vurdurarak çalışan süpürgeye ve evrimleşip uygarlık başlatan karıncalara uzunca süre güldüm

10 Beğeni

Mevki Uygarlığı

Dünyadaki suçluların Omega gezegenine nakledildiği bir uzay aracında hafızası silinmiş şekilde uyanan Barrent’ın, adını bile hatırlamayarak başladığı macerasını, 170 sayfalık görece kısa bir kitap olan Mevki Uygarlığında dolu dolu takip ediyoruz.

Sonrası için ne yazsam spoiler olacak. Robert Sheckley’in; Barrent’ın Omegadaki hayatı tanımasını, mevkilerin yaşamdaki etkilerini keşfini ve sayfalar ilerledikçe hem Omega hem de Dünya adına öğrendiğimiz yeni bilgilerini kendi içinde çok güzel kurgulayıp başarılı bir dinamizmle aktardığını belirtsem yeterli diye düşünüyorum.

Sanırım kitap fazla bilinmiyor, oysa ki geçmişte Metis Bilimkurgu Serisinde de basılmış. Ben çok başarılı buldum ve keyifle okudum. Bilimkurgu tematik tatta, sosyolojik yorumlu bir distopya/ütopya karışımı gibi. Tam tanımlamak zor, ama konusu biraz ilgisini çekenlerin gönül rahatlığı ile deneyebileceği bir kitap. İthakinin BK dizisine de yakışmış, farklılık katmış. Ben iş günleri okuduğumdan 3 günde bitti ama akıcılığı ve hafif aksiyonlu yapısı ile boş bir tatil gününde tek oturuşta bitirilebilir.

26 Beğeni

Öncelikle en sonda söyleyeceğim cümleyi girişte de yazmak istiyorum. Yoğun bir emek ürünü bir seri, Anıl Beyin ellerine sağlık. Kitaplarımız –en azından şimdilik- iki ciltten oluşuyor birinci kitap Sessiz şarkılar ve İkinci Kitap Mahşerin Gölgesi. Birinci kitap 247 sayfa 2. Kitap biraz daha kalın 393 sayfa. Kitapların sonuna Kavram Sözlüğü ve haritaların eklenmesi çok iyi olmuş.
İyi bir Fantastik Roman örneği hem de bizden birinin kaleminden. Her ne kadar bilindik bir hikaye gibi görünse de okudukça farklılıklarını anlıyorsunuz. Karanlık ile aydınlığın, sevgi ile nefretin savaşı. Yaratılan evren yerinde ve dediğim gibi haritalarla desteklenmiş. Harita demişken detayları okumakta zorlandığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Yer adları şehir adları figürlerin üzerine denk geldiğinde okunamıyor. Betimlemeler iyi ama düşüncem konunun 2. kitapta da bitmemiş olması devamını sabırsızlıkla bekliyoruz. Edebiyatımıza böyle bir eser kazandırdığınız için ellerinize sağlık.

4 Beğeni

Zaniyeler

İleride bugünlerimizi anlatacak filmler, belgeseller ve kitaplar çıkacak; şüphe ettiğimiz ama bizden gizlenen tüm gerçekleri elbet öğreneceğiz diye düşünüyoruz ya bazen. İşte bu kitap tekerrür eden tarih içinde benzer beklentileri karşılamış bir kitap.

Neredeyse bir asır öncesini konu ediyor ama en sonda paylaşacağım her alıntı günümüzden bir haber manşeti gibi canlanacak gözünüzde.

Fitnat isminde bir kadının hatıra defteri üstünden mütareke yılları olarak adlandırılan işgal ve kurtuluş mücadelesi zamanlarını kapsayan bir döneme ışık tutuyor Selahattin Enis. Öyle riya dolu bir topluluğu kaleme almış ki bazen Fitnat olduğunu unutup, dizginleyemediği öfkesini okuyuruz yazarın.

Ama içinde biraz ülke sevgisi olan zaten bu tablolara sessiz kalamaz. Sabah akşam dindar geçinen gazete sahiplerinin, bir parça domuz eti için çocuklar gibi mızmızlık ettiği fuhuş geceleri, askere alınacak cepheye gönderilecek üç erin silah altına alınma belgesini benzer bir partide sızmış şekilde imzalayan memurları, usulsüz ihalelerle zengin olanların haksız kazançla verdikleri bu partilere cephede kazanılan zaferleri kutluyoruz canım ya diye bahaneler üretmeleri, aynı insanların savaştan dönen gazilere dilenci muamelesi yapması, morfinden kokainden başını kaldıramayanların dilenci muamelesi yaptıkları bu askerlerden biri olmamak için parasıyla sahte raporlar çıkardığını okurken insan; yazarın bazen Fitnat’tan söz çalıp içindeki ateşi dökmesinde kusur bulamıyor.

Bir savaşa bir bir yolsuz şatafata çevriliyor okurun gözleri. Selahattin Enis, zaten çarpık resimler göstere göstere getiriyor sonu. Kitaba ismini veren zaniye kelimesi zina eden evli kadın demekmiş. Zaniyeler vasıtasıyla bu hikâye anlatılmış olsa da kitapta herkese karakterine göre muamele edilmiş. Ne kadın kadın olduğu için yerilmiş veya yüceltilmiş ne de erkek. Bunu niye özelikle belirttim. Çünkü çağdaşı olan yazarların yüzde sekseni bu hikayeyi bir erkeğin ağzından anlatmayı tercih ederdi ve biz Fitnat’ı o gecelerdeki öylesi bir kadın olmaktan öte tanıyamazdık. Bu kitabı sarsıcı yapan şey Fitnat karakterini, dünyasını bizzat kendisinin ağzından duymamız.

Kitabın başından sonuna kadar çok güzel bir şekilde işlenmiş bir karakteri var. Bilmeden istemeden sebep oldukları bir süre sonra kendi kişiliğiymiş gibi kasti hale gelirken, tercih etme şansı yokken içine düştüğü dünyanın verdiği şekille tercihler yapmaktan kendini alıkoyamayışı, psikolojik olarak sınırlarda yaşamaya meyletmesi bence güzel işlenmişti. Yaptığı tüm yanlış seçimlere verdiği hasarlara rağmen, yazar nasıl başarmış bilmiyorum ama Fitnat’ı İstanbul gibi düşümemizi sağladığı için, İstanbul’un yanlış politikalarla, yanlış insanlarla çehresi ne kadar çirkinleşse de, üstünde ne kadar kötü insan olsa da bu nasıl ki İstanbul’un suçu günahı değildir; Fitnat da aynı şekilde masum duruyor gözde.

Okur musunuz sever misiniz bilmiyorum ama etkilendiğim bir kitap oldu. Dili alıntılarda göreceğiniz gibi ağır ama okurken yavaşlama olmuyor konu gayet akıcı. Kitabın sonunda sözlük var dili günümüze taşımamışlar bence daha iyi olmuş dönemin ruhunu hissetmek gerekiyor okurken. Velhasıl kelam göreceğiniz üzere yüzyıl geçmiş ama sadece takvimden.

Alıntılar















13 Beğeni

image

İstanbul İstanbul - Burhan Sönmez

Storytel’in bana rahat kitap okuma (dinleme) fırsatı yaratmasının yanında en büyük faydası, aklıma bile gelmeyecek yazarlar ile tanışmamı sağlaması oldu. Burhan Sönmez de bu yazarlardan biri oldu ve Hakan Günday, Alper Canıgüz, Ahmet Ümit’in ardından favori Türk yazarları listeme en üst sıralardan giriş yaptı. Bir kere seslendirme muazzam. Erdem Akakçe’nin zaten şu ana kadar bırakın kötü bir işini, vasat bir seslendirmesine bile denk gelmedim. Dinlemek isteyenler varsa hiç düşünmeden başlayabilirler.

Kitabın konusu şöyle:

Darbe sonrası yakalanmış olan dört adam (Berber Kamo, Küheylan Dayı, Öğrenci Demirtay ve Doktor), işkence görmedikleri zamanlarda yerin üç kat altındaki küçücük bir hücrede titreyip kıvranarak hikâyeler anlatıyorlar birbirlerine. Kaygıyla ve kahkahayla… İstanbul’daki zamanı, geçmiş ve bugün diye ayırmak yerine, yeraltındaki ve yer üstündeki zaman diye ayırarak, anlatıyorlar.

Ben normalde “İstanbul” temalı olan ya da İstanbul güzelleyen kitaplardan hiç hoşlanmam. Ancak Sönmez’e hakkını vermek lazım, övdüğü kadar da eleştiriyor ve bunu inanılmaz etkileyici bir şekilde yapıyor. Sönmez üstü ve altı tamamen farklı olan iki İstanbul’a vurgu yaparken, insanların şehir ile ilişkisini de çok çarpıcı olarak aktarıyor. İstanbul’un da tıpkı insanlar gibi iki yüzlü olduğunu vurguluyor. Üst kısımda tüm güzellikler yer alırken, alt kısmında ise karanlık, acımasızlık ve karanlık yer alıyor. Belki de adı bu yüzden İstanbul İstanbul’dur. İlk İstanbul üstünü, ikinci İstanbul ise altını simgelemektedir.

Kitapta beni en çok etkileyen Kamo oldu. İşkencecilere karşı bakış açısı, asıl onların insan olduğunu söylemesi, onlarla yüzleşmesi çok etkileyici idi. Sanki o işkence görüp konuşurken, o sırada onunla aynı mekandaydım. Yine aynı şekilde, hikayeler anlatılırken sanki ben de hücrede onlara eşlik ediyordum. Keza Doktor’un fedakarlığı da benim açımdan sarsıcı idi. Demirtay’ın saflığı, Küheylan Dayı’nın ihtiraslarına tanık olmak, kitabın kendisi gibi zıt duygular yaşattı bana. Hem onlarla tanıştığım için mutlu oldum, hem de yaşadıklarına şahit oldukça üzüldüm.

Uzun zamandır bu kadar çarpıcı bir kitap okumamıştım. Bu duygunun bir benzerini en son Hakan Günday’ın Az kitabında yaşamıştım. İnsana dair bir şeyler okumak isteyen herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

Ufak bir not: Kitap gün gün ilerliyor ve toplamda 10 gün sürüyor. Kitapta referans olarak verilen Decameron da aslında “10 gün” demekmiş zaten. Hoş bir gönderme olmuş.

14 Beğeni

Elektrikli Düşler – Philip K. Dick

İçinde, yazarın televizyona uyarlanan 10 öyküsü bulunuyor. Her bir öyküyü gerçekten severek okudum. Bu yüzden en çok sevdiğim öykü şu oldu diye bir ayrım yapamayacağım. Kısa soluklu, sade anlatıma sahip, yüksek hayal gücünün ürünü olduğu belli olan öykülerdi. Bazıları hüzünlü, bazıları korku doluydu. Bilimkurgu yönü çok iyi işlenmişti.

Puanım: 10/10

25 Beğeni

Forumda ilk okuyan ben miyim bilmiyorum ama sanırım birçok kişi bu yorumumdan sonra kitabı okunak için acele edecektir. Ki etmeliler de. :joy:

Uzay Gezgini Tuf son zamanlarda okuduğum en harika kitap oldu. İlk başlarda bir roman olduğunu düşündüm ama içindekiler kısmını gördüğümde bir öykü seçkisi sandım ve elbette tahmin ettiğiniz gibi yine yanıldım. Kısacası hem roman hem öykü seçkisi olan bir kitap Uzay Gezgini Tuf. The Mandalorian tarzı bir uzay operası resmen. Farklı gezegenler, farklı yaşam biçimleri ve ilginç olaylarla dolu müthiş bir eser çıkarmış ortaya Martin. Yazarın espirili anlatımına ve kahramanımız Tuf’a hayran kalmamak elde değil.

Bütün olarak kahramanımız Tuf ile bir yolculuğa çıktığımız bu kitapta özellikle bahsetmem gereken bir öykü var ki bugüne kadar okuduğum en iyi 10 Bilimkurgu öyküsü içinde ilk 5’e girer diyorum. Konusuna değinmek istemiyorum. Okuyunuz ve tadını çıkarınız efem. Öykü; Adı Musa

Son olarak kedi severlerin kitabı ayrı bir seveceğini düşünüyorum. :slight_smile:

Puanım 10/10

39 Beğeni

Kitabı okumak farz oldu bu yorumdan sonra. :slight_smile:

1 Beğeni

Kapak çok kötü değil mi? Bir de tee 86’da çıkmış. Ben yeni bir şey sanıyordum. Old school sci-fic demişler. İnsanlar ya beş vermiş ya da bir vermiş, üyelerimiz için tam bir rus ruleti xd

Güzel bir ambians var ama.

içerik

5 Beğeni

İşte şimdi beni yakaladın.

1 Beğeni

Evet genellikle 85-86 yıllarında yazılmış öyküler. Tek bir karakter üzerinden yazmış hepsini Martin. Keşke bi 15 - 20 öyküsü daha olsa Tuf’ın. Belki vardır da bwn bilmiyorumdur. :joy:

Aksine ben kapağı beğendim. Çok da güzel yakalamışlar kitabın ruhunu bu kapakla. Senin paylaştığın kapağı diyorsan evet kötü. :joy: Bak mesela ben 10 verdim.

@isos81 vallahi kediler ve Tuf’ın konuştuğu diğer katakterlerin arasında geçenler çok iyiydi. Özellikle çoğu yerinde kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.

4 Beğeni