Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Hadi bakalım, sırada The Offer var üstat. Şu incelemende bile tam cümlelerin var ki dizide çok güzel yerlere cuk oturan aydınlanmalar yaşatıyor ama spoiler vermeyeyim diye tutuyorum kendimi :joy: .

Mesela filmde mafya kelimesi hiç geçmez ve kullanılmaz, neden acaba :shushing_face: Frank Sinatra’nın çıkardığı olayları görünce Johnny Fontane e neler diyeceksin acaba :joy:.

2 Beğeni

O da iniyor üstat :smiley:

1 Beğeni

Filmi efsane ama kitabı daha da efsane olan ender yapımlardan. Zaten filmi hala gelmiş geçmiş en iyiler zirvesinde. Kitabını okumadan önce insan daha ne kadar iyi olabilir ki diyorsun ama kitabını okuduktan sonra onunda kendisine göre ayrı bir gelmiş geçmiş en iyisini barındırdığını anlıyorsun. Filmine göre daha fazla detay barındıran, filminde neden olduğunu ve nasıl geliştiğini anlayamadığımız bir çok noktayı kitabında detaylı olarak anlatmış Puzo.

2 Beğeni

Ben daha fazla övmek istemediğim yazmaya devam etmedim :grinning: yoksa %100 katılıyorum. :slight_smile:

1 Beğeni

ror

RELIGIONS OF ROME

Roma’daki dini aktiviteyi dönemlere ayırarak, birçok farklı boyuttan inceleyen akademik nitelikte bir kitap. Geleneksel Roma dinini ve tanrılarını, bu dinin organizasyonunu, siyasetle ilişkisini, sosyal etkilerini, yaygın olan diğer dinleri, ve bunların yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini anlatıyor.

11 Beğeni

Prag’ın kasvetli havasından dünya edebiyatına bir armağan olan Leo Perutz, çağdaşı pek çok Yahudi gibi doğduğu topraklardan göç etmek zorunda bırakılmış, 1938’de göç ettiği Filistin’de, yeni kurulan Yahudi devletinin uyguladığı milliyetçi politikalardan rahatsızlık duyarak savaş sonrası dönemde, 1952’de Avusturya’ya dönen ve burada hayatını kaybeden bir yazarmış. Leonardo’nun Yahudası ise Perutz’un ölümünden iki yıl sonra, 1959’da yayımlanmış.

Roman konusundaki düşüncelerimi aktarmadan evvel, Yahuda hakkında da biraz bilgi vermek istiyorum: Hz. İsa’nın on iki havarisinden biri olan Yahuda, peygamberi çarmıha gererek öldürmek isteyen Romalılara, para karşılığında Hz. İsa’nın saklandığı yeri söyleyerek Hristiyanlığa ihanet etmiştir. Bu tarihten sonra Hristiyanlar tarafından Yahuda İşkariyot olarak adlandırılmış ve on iki havari arasından çıkartılarak yerine başka bir havari seçilmiştir. İşkariyot, Türkçede ‘‘hain, ispiyoncu’’ anlamlarını karşılamaktadır.

Leonardo’nun Yahudası da, Da Vinci tarafından resmedilen dünyaca ünlü Son Akşam Yemeği tablosunun hikayesini anlatmaktadır. Roman, tablosunu bir türlü bitiremeyen Da Vinci’nin, rahip tarafından Milano Dükü’ne şikayet edilmesiyle, mükemmel bir tasvir ve anlatım eşliğinde başlamaktadır. Da Vinci, tabloda eksik kalan Yahuda’yı resmedemediğini çünkü her yeri dolaşmasına karşın onun kadar kötü bir insanla karşılaşmadığını, resmin gerçekçi olabilmesi için Yahuda kadar zaaflarına düşkün/kötü birini bulup çizmesi gerektiğini ve bunun için sabah akşam uğraştığını ifade etmektedir. Devam eden bölümlerde ise Bohemyalı bir tüccarın, Milano’ya eski bir borcu tahsil etmek için gelmesi ve ardından şehirde görüp aşık olduğu genç bir kızın peşinden sürüklenme hikayesi anlatılmaktadır. Finale doğru hikayeler, birbirini etkileyici bir kurguyla tamamlayarak sonuçlanır.

Son dönemde okuduğum en etkileyici metin girişlerinden birine sahip olan Leonardo’nun Yahudası tam bir tarihi roman. Sade ama etkileyici, akıcı ve sağlam kurgusuyla etkileyici bir eser. Okurken sayfaları heyecanla çevirdiğimi, bir yandan da hikayenin asla bitmesini istemediğimi de itiraf etmeliyim.

Eser, okurlarını 15. yüzyıl İtalyan şehir devletlerinden Milano’ya götürmekle kalmayıp; gündelik yaşam, kadınların toplum içerisinde konumu, dinin birey ve toplum üzerindeki etkisi, hukuk sisteminin karmaşık ve çetrefilliği, yabancı algısını ve sanatın toplumdaki yerini anlatma gayretinde. Ayrıca hayatın, mutluluğun ve aşkın sorgulanması gibi felsefi yönleri de mevcut. Perutz, her bir ögeyi kurguya o kadar başarılı yedirmiş ki okurken gereksiz olduğunu düşündüğüm hiçbir konuşma ya da bölüm olmadı.

Beklentimin altında kalan tek nokta: Da Vinci’nin eserde, tahminimden çok daha az yer bulmasıydı. Tüccara odaklanıldığı kadar Da Vinci’ye de odaklanarak daha dengeli gidilebilirdi diye düşünüyorum. Büyük üstadın hayatına ve düşün dünyasına dair daha fazla ipucu görmek harika olurdu diye düşünüyorum.

Sadece harikulade giriş sahnesi ve yine bir o kadar muazzam finali için bile tekrar okunabilecek, muhteşem bir modern klasik. Perutz’un tüm eserlerinin Türkçeye kazandırılması dileğiyle…

21 Beğeni

Güzel bir inceleme olmuş. Yazarın “Şeytan Tozu” eserini okumuştum çok önceden ve hoşuma gitmişti. Kalemini Rus edebiyatına benzetmiştim nedense. Sıradaki okuma listemde bu kitabı vardı ve incelemeniz kitap ön sözü işlevi gördü bana. O yüzden teşekkür ediyorum. Adı pek duyulmadık bir yazar ama bence kalemi kuvvetli. Goodreads’te başka kitabı var mı diye bakmıştım ama bulamadım. Sanırım dünya genelinde değeri bilinmeyen, unutulmuş bir yazar

2 Beğeni

Dokuzla Dokuz Arasında adlı ilk romanı (sanırım) da Türkçeye kazandırılmış. Yine İş Bankası’nda mevcut. Benim de sıradaki okumam Şeytan Tozu olacak. Beğenmenize sevindim. Umarım tüm eserleri dilimize kazandırılır.

1 Beğeni

Kiki’nin Cadı Kargosu

Bir cadı ailesi geleneğine göre on üç yaşına gelen küçük cadı kiki, hayatına bir cadı olarak devam etmek istiyorsa evden ayrılmalı ve hayatta kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmelidir.

Kiki’nin bu yolculuğuna ortak oluyoruz kitapta. Küçükler için potansiyellerini fark edebilmelerini, iyi oldukları konularda gelişirseler özgüvenli olmalarının ne kadar kolay olduğunu, hayatın farklı toplumlarda farklı işlediğini ve insanın dikkatli olması gerektiği noktaları, kavgaya sebep aranmıyorsa saygılı olunması gerektiğini, aileden gelen fikir hayatının olduğu gibi miras edinmek yerine bireysel mantıkla süzüp doğruya doğru yanlışa yanlış dendikten sonra özümsenmesi, kin ve nefret yerine olumlu bir nokta bulup oradan hayata devam edilebileceğini, hayat zor olsa da pes etmek yerine çabalayan insanın mutluluğunu anlatan bir kitap.

Yetişkinler için durmuyor gibi olsa da zamanında söylenmemiş veya unutulmuş bir öğüt insana yeniden motivasyon verebilir. Zaten bir çırpıda okunuyor.

22 Beğeni

images (14)

Koku - Patrick Süskind

Güzel bir kitaptı. Koku alma konusunda dâhi bir insanı anlatıyor.

8 Beğeni

Filmini izlemiştim ve güzeldi. Kitabı daha etkilidir eminim ama benim çokça sıkılacağımı düşündüğüm bölümleri de vardır kesin.

3 Beğeni

Filmini daha izlemedim ama kitabını beğendiğim için filmini de izlemeyi düşünüyorum. Kitapta koku üretimi hakkında bilgiler verilen bölümler var oralarda sıkılabilirsiniz belki. Benim özel bir ilgim olduğu için ben pek sıkılmadım ama.

1 Beğeni

resim

Okuduğum Tarih: 17-23 Teke 2022
[Okuduğum 318.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 45.betik
[Teke ayının 6.betiği]

Emin Ersöz’ün davranışından önce Düşler Serisi’ni severek ve hevesli bir şekilde iki üç günde bitirdim çünkü hem seri olarak çok güzeldi hem de Emin Hoca’nın davranışını görmedim. Belki o davranışı olmasaydı bu betiği sahaftan aldığım ay okumalarında okuyacaktım. Betik; Düşler Serisi kadar etkileyici olmasa da güzel ve geçmişe yolculuk yaptıran hatta Emin Hoca’nın öğrencisiymişim gibi bir havası vardır. Ne bilim belki de eski jenerasyon öğretmenlerinden biri olduğu için mi böyle his ediyorum.

Öncelikle Selçuk Hoca’nın delirmediğine inanıyorum çünkü Kırmızı Oda dizisinde Boncuk öyküsü gibi yalnızlıktan dolayı oluşan paranoid şizofren hastasıdır Selçuk Hoca. Paranoid Şizofren hastaları genelde toplum tarafından yada kendi kendine oluşturduğu yalnızlıktan doğan bir ruhsal hastalıktır. Selçuk Hoca’nın bayılması, yorgunluğu ve hatta zayıflanması gibi durumlarda okul çevresi ve öğrenciler tarafında önemsenmediği için hocayı kendi iç dünyasına kapatmasını sağladı. Okula gelen Şebnem Hoca, Selçuk Hoca’nın davranışından sonra soğuk davranmasaydı belki de Selçuk Hoca zamanla paranoid şizofren olmayacaktı.

Selçuk Hoca ile benzer bir özelliğimiz var o da sevdiğimiz kızın okulun güzel kızı olmasıdır. Belki de ben birazcık daha açıksözlüyüm. Sevdiğim kıza aşkımı hem ilan ettim hem de benden dolayı okul taraftan bilinmesidir. Belki de itiraf etmenin yanı sıra ona karşı romantik olsaydı şimdi o kız beş yıl boyunca Sevda Serin denen kendini bir bok sanan kızın etkisinde olamayacaktı. Sevda Serin onu güya benden uzaklaştırarak ona iyilik ettiğini sandım. Aksine onu yanlış yollara sürükledi. Onun bulduğu kişiler, sevdiceğimin bedeni arzularken oysa ben onun kalbini istedim çünkü birini sevmenin yolu bedenine sahip olmak değil kalbini fethetmekten geçer.

Selçuk Hoca unutmadığı kızı hayali olarak gece vakti mutfağında bulmasını hayal ederken ben ise 2018 yılında İstanbul’da yaşadığım olaydan kalben sevdiceğimi his ettim. İlk kez tanıştığım arkadaşım, habersizce içinden gelerek beni dilediği gibi öpünce o an soluğum kesildi ve gözümün önünde o sevdiceğim beliriverdi sanki o arkadaşım değil o beni öpüyormuş gibi his ettim. Hayali uçup gitmesin diye gözlerimi kapattım. Soluğum kesildiği için ve beklemedik durum karşısında orada balmumu heykel gibi donup kaldım. Rosalinda dizindeki sahne benim başıma geldi. Fedra, kuzenin eşi Fernando José’yi öperken Fernando José o anda Rosalinda’yı hayal etti. Aynı sahne farklı karakterler tarafında doğal olarak gerçekleşti.

Selçuk Hoca’nın ağabeyi, ambulansı çağırarak onu tımarhaneye kapatmak yerine Manolya gibi başarılı bir psikyatrisi çağırsaydı belki de hoca iyileşecekti çünkü hoca deli değil. Deli olsaydı Çanakkale’deki o zayıf adam delilikle gösterirdi. Delilik ayrı bir ruhsal hastalık iken Paranoid Şizofrenlik ayrı bir ruhsal hastalıktır. Bu hastalığı delilik kisvesinde değerlendirmek yanlıştır. Selçuk Hoca’nın ağabeyi de benim babam da yanlış kararlar sergiledi. Benim babam da doktor daha beni ameliyat etmemiş ağabeyim kanalıyla doktordan memleketimizdeki en iyi fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezi sormuş. Babam memleketi sevip tapıyorsa benim de aynı davranışı sergilemek zorunda mıyım?

Belki de kalem kendini Drakula’dan yola çıkarak D karakteri olarak yaratmış olabilir. Kalemin davranışını gördükten sonra o D harfinin açılımı dengesiz olduğu su götürmez bir gerçekliktir çünkü onun davranışını anlatan sözcük dengesiz sözcüğüdür. Aslanlar gibi hatamı kabul ediyorum. Keşke arama konusunda onu sık boğaz etmeseydi belki de Ocak ayında onunla tanışma imkanım olurdu. Öğretmen ruhuna sahip insan; karşısındaki insanın hatasını af eder ve onunla arasına mesafe koymaz. Ülkemizdeki okuma oranı ortada olduğu karpuz seçer gibi okur seçersen bir arpa boyu kadar yol gidemez. Bir insan karşıdakine neyi sevip neyi sevmediğini diyebilir ve ona söz hakkı verir. Evet insanlar sıkboğaz ediyorum ama onun gibi dengesizce hareket etmiyorum. Rahatsız olduysam karşımdakinin yüzüne çatır çatır söylerim ve ona da söz hakkı veririm.

Davranışı düzelirse yeniden aynı zevkle aynı heyecanla Düşler Serisi okumak isterim çünkü arada sırada bu seriyi çok özlüyorum. O seri, Türk Fantastik Edebiyatı’nın en başarılı serisi olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu betiği kısmen beğendim çünkü sonu böyle bitmemeliydi. Okuyup okumamayı sizlere bırakıyorum.

1 Beğeni

Edebiyatımızın Ankaralı ve akademi kökenli yazarlarından Şiir Erkök Yılmaz, 1978’den beri ağırlıklı olarak öykü yazarak edebiyat dünyasına girmiş. Yayımladığı eserlerinde sürekliliğin olduğunu söylemek zor, kendi deyimiyle “ortalama on yılda bir kitap” çıkartmış. Aile İçi Muhabbet yazarın 2018’de yayımlattığı ikinci romanı. Öykücü yönüyle bilinen bir yazara ilk adım olarak romanıyla başlamak her zaman risklidir. Aile İçi Muhabbet’i, konusuna tutularak önceledim.

Ana eksenine bir ailenin tek kuşak ya da birden fazla kuşağının hikayesinin sığdırıldığı; arka planına da dönemin siyasal, sosyal ve ekonomik dönüşümlerini/sancılarını ele alarak ilerleyen tüm eserler hangi edebiyattan olursa olsun muazzam bir şekilde ilgimi çekiyor. Romanın bu noktada bendeki yanılgısı, arka planın yetersizliği oldu.

27 Mayıs Darbesi sonrasında Erzurum’dan Ankara’ya göç eden ve tüm akrabalarını geride bırakarak yeni bir yaşam mücadelesine atılan beş çocuklu ve memur Güven ailesinin tek kuşaklık hikayesi anlatılıyor eserde. Güven ailesinin reisi Hamdullah Bey’in ölümü ile çarpıcı bir şekilde açılıyor roman. Devamında yaşananlar ailenin her bir bireyine dokunmak suretiyle ilerliyor. Bol diyaloglu bir aile dramı okuyoruz. Güven ailesi, Türkiye’de oldukça sık karşılaştığımız türden bir orta sınıf mensubu. Statü atlamak isteyen, bunu iyi evlilikler ve eğitimle pekiştirerek gerçekleştirmek isteyen, romanda yansıtıldığından bile güçlü bağlara sahip bir aile Güvenler. 60’ların ve 70’lerin Türkiyesi’ne dair romandan öğrenebildiklerimiz oldukça sınırlı. Olayların hep ailevi sorunlar çerçevesinde gelişmesi, ailenin dışarıya göründüğünden daha kapalı olması bu gelişmeleri görmemizi engelliyor olabilir.

Yine de döneme dair kadınların toplumsal çalışma hayatındaki yeri, üniversite eğitiminin statü ve iş bulma noktasında getirileri, Türkiye’nin kanayan yaralarından liyakatsizlik ve torpilin varlığı romandan öğrenebildiğimiz bazı dikkate değer detaylar.

Bu tarz aile anlatılarında arka planda siyasi, ekonomik ve sosyal olayları okumak romanı son derece zenginleştiriyor. Yine de Aile İçi Muhabbet son derece akıcı ve kendini okutan, merak uyandıran bir eser olduğu için beğendiğimi söylemeliyim. Şimdiye kadar okuduğum hikaye ve romanlarda en sevmediğim karakterler listesine Güven ailesinin annesi Meyyuse’yi de ekleyebilirim rahatlıkla. Statü peşinde koşup özünden uzaklaşan, kendinden (aileden) olmayanı beğenmeyen, sevgisiz Güven ailesini de sevemedim, bağ kurmakta zorlandım. Belki Gülsüm karakterini dobralığıyla dışarıda tutabilirim. Roman boyunca yazarın sıkça gündemde tutmaya çalıştığı, bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı aile bireylerinin yalnızlığı mevzusunun iyi işlendiğini düşünüyorum.

Çağdaş edebiyatımızın pek gündemde olmadığını düşündüğüm bu değerli yazarını, Şiir Erkök Yılmaz’ı ve güzel Türkçesini tanımanızı öneririm.

13 Beğeni

Okuduğum Tarih: 23-24 Teke 2022
[Okuduğum 319.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 46.betik
[Teke ayının 7.betiği]

Rahmetli kalemin bir kaç romanı okudum. Oradaki atmosferi bu romanda göremedim çünkü bu romanda öze dönüş değil laik yönetimi eleştirilerin hakim olduğu bir hava vardır. Okurken biraz beni hayal kırıklığına uğrattı çünkü tam onun Cüneyd Suavi gibi ruh doktoru sanarken laik düşmanı bağnaz algısına büründüğünü gördüm. Doğrusu Tanrı bilir çünkü Tanrı, onun içini dışını görmüştür. Ben de bıraktığı algıyı dile getirdim.

Öncelikle rahmetli kalemle Filistin konusunda hem fikir olmadığımı dile getiriyorum. Madem Filistin mazlumsa neden Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’a değil de Ermenistan’a destek veriyor. Mazlum ne zamandan beri zülum edici ve teröristin yanında durdu. Ateş düştüğü yeri yaktığı için ortak acıya sahiptirler. Filistin’in bu davranışının nedeni ya Türk düşmanlığı yada Azerbaycan’da Şii Müslümanlığı yaygın olduğu düşüncesi. Azerbaycan’da hem Şii hem Sünni mezhepleri yaygındır. Azerbaycan, hiçbir zaman mezhepçi olmadı ve Türkiye’den gelenleri kayıtsız şartsız bağırlarına basarlar.

Laikçiler’de bağnazlar olabilir ama gerçek Laikçiler; Ulu Önderimiz Atatürk’ün annesi, kızkardeşi ve eski eşinin başörtülü olduğunu biliyorlar. Bundan dolayı başörtülü insanlara haksızlık etmezler çünkü laik kavramını tam anlamıyla biliyorlar. Bağnazlardan dolayı ne Laik’e ne de İslam’a düşmanım. Ulu Önderimiz Atatürk’ün ailesine baktığımda onun dinsiz olmadığını görüyorum. İslam dinine baktığımda da İslam dini bağnazlık dini değil akla, bilime ve ahlaka önem veren bir din olduğunu görüyorum. Bağnazlık, yanlış eğitim ve yanlış tutumdan doğar.

Hem inançlıyım hem de Laikçiyim çünkü bu gün inancımızı dolu dolu yaşıyorsak Ulu Önderimiz ve silah arkadaşlarına borçluyuz. İnancımda görmeden bir insanı yanlış eleştirmek gıybet kabul eder. Onu karalayanlar da getirdiği laik düzenle teokratik kisvesi altında dilediği gibi at koşturanlara meydanı bırakmadığı içindir. Onun getirdiği laik düzenle insanların insan gibi yaşaması ve eğitim olanaklarından faydalanıp doğru bilgilere ulaşılmasını sağlar.

Bence Kur’an-ı Kerim’i müslümanların konuştuğu dillere anlamlarda saptırmadan tam anlamıyla çevirilmelidir ki onu okuyup anlamak ve onu tam anlamıyla benimseyerek yıllarca güdülen bağnazlığı yavaş yavaş yok ederek rahmetli kalemin anlattığı kıssadaki gibi imamın tutuklanmasına sessiz kalmayız böylece. Hristiyan ve Musevi toplumların tepkilerin nedeni kutsal betikleri tam anlamıyla okudukları için dini değerleri sağlam bir şekilde ayakta durmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de astronomi bilimini destekleyen ayetlerini varlığını öğrenince çok mutlu oldum çünkü Tanrı’nın sonsuz kudretini evrende ve yıldızlarda görüyoruz. Onlar da Tanrı’yı zikredip ona secde ediyorlar.

Betiği okurken Siirt’in Baykan ilçesinde bulunan Veysel Karani Türbesi’nin kapısı önünde türbeye sırtım dönük ve boynumdaki muskayı avcumun içine aldıktan sonra gözlerimi kapatıp “Tanrı’m, ruhum ve bedenim kirli olsa da duaların kabul ettiğini hatta adaletine sonsuz derecesinde inanıyorum. Burada yatan yalvaç aşığı hatırına ne olur arkadaşımın eski eşi yeniden evlensin ve öyle bir kocaya denk gelsin ki arkadaşıma yaptığı haksızlıkların farkına varıp arkadaşımın ayaklarına kapansın çünkü arkadaşım beni tanımadan gösterdiği insanlığa küçük bir teşekkürüm bu dua olsun.” diyerek dua ettiğimi hatırladım.

Laik düşmanlığı kokan betiği okurken bazen gözlerimi dolduran sahneler oldu. Bellki de onun annesi ve benim babamın bizlerde bıraktığı yanan "Gül Yarası"ndan dolayıdır. Birini sevmek ona eziyet etmek değildir. Bizler sizin sevdiklerini sevmek zorunda değiliz. Bizleri olduğu gibi kabul etmek sizlere zor gelmemelidir. Okuyup okumamayı sizlere bırakıyorum. Yeniden laik rüzgarının esmesi dileğiyle kendinize bakınız.

1 Beğeni

Aden - Stanislaw Lem

10491336785970

Yazarın kendisinden okuduğum 2.kitabi. İlk olarak Yenilmez okumuştum. Çok beğenmiştim. Özellikle yazarın teknik bilgisi üzerine hayran kaldım ve bilim kurgu romanı yazmanın ne kadar zor ve ustalık gerektiren bir roman türü olduğu konusunda çok düşündüm. Her bilim kurgu yazarının bu kadar teknik bilgi bilip bilmediğini çok merak ediyorum. Bundan sonra farklı yazarlardan okuduğum her bilim kurgu romanında bu konu hakkında daha fazla düşüneceğim.

Romana gelirsek ise hikaye Yenilmez romanını okuyanlar için çok paralel ilerliyor. Kaza eseri Aden gezegeninde düşen uzay gemimiz ve içinde bulunan 5 kişilik mürettebatın hikayesi. Mürettebat ise Kaptan, Doktor, Mühendis, Kimayger ve Fizikçiden oluşuyor. Romanda mürettebatımızın gemi kaza yapıp Aden gezgenine düştükten sonra gezegeni keşfini ve tabiki kaza yapan geminin tamiri ve gezegenden ayrılmayı konu alıyor diyebilirim. Aden gezegeninin yaşam koşulları Dünya ile çok benzer. Benzerlikten kastım sadece oksijenin ve suyun yeterli seviyede olması aslında. Bu benzerlik haricinde ise mürettebatımızın gezegeni keşfi, hayatta kalma ve gezegende karşılaştıkları zorluklar romanın akışını konu ediniyor.
Romanı okuması çok hızlı. Dün akşam başladım ve bu öğlen bitirdim. 2 oturuşta bitti kitap. Yenilmez romanının aksine bu kitapta daha fazla dialog var ve bu romanı daha açıklayıcı yapıyor. Yazar incelemenin başında belirttiğim gibi çok fazla teknik terim kullanıyor. Bu kadar terime hakim olmak ve bunları romanda kullanmak çok büyük ustalık gerektiren bir durum bence. Bu bilgi birikimiyle muhtemelen fen bilimlerinde ülkemizde çok başarılı bir akademisyen olabilirdi diyebilirim.
Ben kitabı çok başarılı buldum. Anlatmak istediğini hiç uzatmadan çok net ifadelerle anlatmış. Sıkıldığım yer olmadı desem yeridir. Ne zaman hikaye donuklaşsa, yazar bizi meraklandiran bir yola sokuyor ve hikayenin sonunu merak ediyorsunuz. Bilim kurguya giriş için aslında ideal olabilecek bir kitap. Yazarın diğer kitaplarını mutlaka okumaya devam edeceğim. Puan verecek olursam 8/10 veririm.

22 Beğeni

Okuduğum Tarih: 24-25 Teke 2022
[Okuduğum 320.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 47.betik
[Teke ayının 8.betiği]

Normalde bu eseri, belirlediğim kalemlerle birlikte okuyacaktım. Beklediğim iki betik daha gelmediği için Cüneyd Suavi, Murat Kaya Beşiroğlu ve İrfan Gürkan Çelebi arasında kalbimin sesi Murat Kaya Beşiroğlu seç diyordu çünkü Beşiroğlu, benden on dokuz yaş büyük olmasına rağmen haftada bir onu aradığımda vakit ayırır. Demek ki egolu veya egovari cümleler sarf etmeyeceksin.

Gökteki Küre; Okurken ilk önce bana durağan gelse de Ozan’ın gördükleriyle birden gökyüzüne bakıp o garip küreye pür dikkatle bakmaya başladım. Bizden üstün özelliklere sahip uzaylı ırkının cisimsiz olduklarını tahmin etmek daha mantıklıdır çünkü onlara olağan üstü özellikleri aşıladığımız türü basit betimlemek mantıksız gelir. Taner Güler’den sonra Murat Kaya Beşiroğlu, uzaylı ırkının cisimsiz ve diledikleri şekilde bürünmelerini kurgulaması mantıklı geliyor. Her yerde hologram yapıtlar olması çevremize etkileyici bir estetik havası verir.

Perili Köşkün Hayaleti; Topal Robot Ozi öyküsünün devamı olduğunu okudukça anlıyoruz. Topal Robot Ozi öyküsüne göre ayakları sağlam bir şekilde yere basar. Aslında romanlaştırmak yerine birbirinin devamı olan macera öykülerinden oluşan eser olabilir. Ayrıca korku-gerilim motifleri teknolojik ürünlerle hologram olarak oluşturulmasını ve köşkün perili olduğuna dair müzeleştirmesi bence yazılmış en güzel bilimkurgu gerilimi olabilir. Yazdıkça daha da genişlenebilir çünkü Hülya Hanım’ı öldüren adamın asıl niyetini bulabilir Ozi.

Betiğe adını veren öyküde Kerem’in diğer yaşamı rüyasında görmesinin bilimsel bir açıklaması yoktur. Ya belki başka kişinin klonu olabilir yada gittiği psikyatri sayesinde önceki yaşamını anımsamaya başlamıştır. Normalde en mantıklısı gelen baskasının klonu olmasıdır çünkü buna benzer durum ülkemizde Aşkın Peşinde dizisinde Lucas’ın klonu Osvaldo, Lucas’ın yaşamını ve Lucas’ın aşık olduğu Jade’yi anımsıyor. Hatta Lucas gibi Jade’ye aşık oluyor. Öteki Yaşamla ilgili durumu kalemle konuşacağım çünkü bana da ilginç gelen bir durum ve neye dayanarak böyle bir kurgu yazdığını merak ettim.

Dünyanın Bütün Mehmetleri; Bir bilimkurgu öyküsünden ziyade fantastik türüne göz kırpan öykü olarak karşımıza çıkıyor çünkü her zamanda aynı kişinin tek zamanda buluşmasına mantıklı bir açıklama sağlanmadığı için bazı soru işaretleri havada kalıyor. Dicle’nin 11 yaşında Mehmet’i on dört yıl sonraki geleceğe neden ışınlasın ki? 49 ve 83 hatta 127 yaşlardaki Mehmet’in geçmişe gönderilmesine anlam veriyorum. Böyle bir imkanım olsaydı 2016 yılındaki Hilal ile görüşmek isterdim ki en azında dirensin ve hayatına güzel bir yön versin.

Zihin Savaşları; Teknolojide ileri düzeye gelsek ülkemizdeki siyaset anlayışının değişmeyeceği su götürmez bir gerçektir. Kalem, bu konuda çok güzel değinmiş ve ileri görüşlülüğünü bize gösterek kalıcı olma adına emin adımlarla yürüdüğünü söylüyor resmen. Aşk konusunda cesaretli olmak önemlidir çünkü senin hayalin senin gerçekliğin olmalıdır. Cesaretli olmasan senin hayalin başkasının gerçeği olur. Bence Şebnem, şirketteki köstebek olabilir.

İlişki Koçu Umberto; Bu öyküde Umberto adlı yapay zekayı beğenmedim. Hem geveze hem de kendini bir bok sanan biridir. Ben bir tane Bonanza almak isterim çünkü sevimli bir laf cambazıdır. İlişki sırasında bacak arasındaki et parçasını görmediğim için karşı tarafın yüz güzelliğine önem veririm çünkü güzel bakmak sevaptır. Meryem Uzerli ve Britney Spears yüzlerini çok beğeniyorum. Hele de kendi bir bok sanan kadınları oldum olası hiç sevmem çünkü kadın dediğin yüz güzelliğiyle karşı tarafı fethetmelidir. Benim güzellik anlayışım sizlerle uyuşmadığı için her kadına bodoslanma dalmıyorum. Ondan dolayı sizlerden daha ağırbaşlı ve seçiciyim.

Umbawa’nın Savaşı; Türkiye’de uzay operası denilince akla Murat Kaya Beşiroğlu gelecek çünkü bu kadar muazzam ve taklidi olmayan bir uzay operası öyküsünde her şey o kadar betimlenmiş ki sanki kalem uzay gemisiyle Kepler-21 gezegenine gidip orada öyküyü yazmış. Kayıp Rıhtım 11.Yıl Özel Seçkisi olan Yanan Zürafa Öyküleri için yazıldığından dolayı yabancı uzay operası havası vermiştir. Burak Fedakar ile bu konuda tatlı bir rekabete girseler ülkemizde uzay operası bilim kurgusu türü gelişeceği su götürmez bir gerçektir. Bu alandaki gelişimini izleyince her öyküyü okudukça şaşkınlıktan ağzım bir karış daha açık kalıyor.

Öykü seçkisini okurken öykülerden bazı sahneler gözümün önünde canlanıyordu. Sanki geleceğe yolculuk etmişim gibi bir duyguya kapılıyordum. Öykü seçkisinde Bir Uzay Madencisi Anıları yerine Topal Robot Ozi öyküsü yer almalıydı çünkü seçkideki bir öykünün öncesi olduğu içindir. Murat Kaya Beşiroğlu okunur ve okutulur. Bilimkurgu alanında onun üstünde başka bir kalem tanımam. Eksikliğini bildiği halde özenti akımına yönelmiyor. Severek okuduğum bu öykü seçkisini okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

3 Beğeni

resim

Okuduğum Tarih: 25-26 Teke 2022
[Okuduğum 321.betik]
2022 (Pars) yılında okuduğum 48.betik
[Teke ayının 9.betiği]

Kalemin eserlerini okuyunca babacan, dindar ve Arapseviciliği gütmeyen bir insan olduğunu seziyordum. Bu eseriyle de bağnaz olmadığını ve Kur’an-ı Kerim ışığında hareket eden olduğunu anladım. Severek okurken bazen yüzümü güldü. Bazen de şaşırdım. Ruhumda bir terapi etkisi bıraktı. Sanki yeniden doğmuşum gibi sezdim.

Gerçek inananlar, on dört yüz önce indirilen kutsal kitabımızda o dönemlerde bilimlerin esamesi okumadığı halde bilim dallarıyla ilgili ayetler yer aldığını bilirler. Ayrıca astronomi bilimiyle ilgili ayetler de dikkatimizi çekiyor. Sirius, Rosette Nebulası ve Tarık Yıldızı ilgili ayetler bize evrende Tanrı’nın sonsuz yaratma gücünü ve insanlığa gönderilen kutsal kitabımız onun sözü olduğu su götürmez bir gerçektir. Evrende en yaşlı yıldız Metuşaleh Yıldızı olduğunu biliyor muydunuz? Tevrat’ta en uzun yaşayan Metuşaleh olduğu için o yıldıza onun adı verildi. Oysa en uzun süren yaşayan Adem (as) olup on yüz yıl yaşadı. Ondan dolayı astronomi ile ilgili betiklerde Metuşaleh Yıldızı’nı Adem (Törüngey demeyi yeğlerim) Yıldızı olarak geçirmeliyiz.

Ra’d Suresi onbeşinci ayetinde “Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Tanrı’ya secde ederler.” buyurdu. Bu ayette göktekiler derken sadece uçan hayvanları ve mikroskobik canlıları değil evrendeki tüm düzeneklerde Tanrı’ya iman eden uzaylıları olduğunu kabul etmeliyiz. Bazı ayetlere tek boyutla değil aklımızı kullanarak çok boyutlu olarak bakmalıyız. Tanrı bize düşünerek gerçekleri bulmamızı öğretiyor ayetlerinde. Elbette doğrusunu Tanrı bilir.

Belki bir kaç incelemelerimde değindiğim gibi tekrar bir kez daha değineceğim. Doğada da gördüğümüz canlı cansız varlıklar, kusursuz ve taklitçi olmayan sanatçıyı zikredip teffekür ederler. Aslında Göktanrıcı inancında Yer-Sub koruyucu ruhları var olduğunu görüyoruz. Atalarımız doğayı kendilerini canlı görüp ona iman etmişler. Onlara iman etme konusunda sapıklığa uğrasalar da müslümanlardan daha duyarlı ve doğasever oldukları su götürmez bir gerçektir.

Bizleri yoktan var eden Tanrı’yı unutmayalım ve ona secde edelim çünkü bizlere tüm olanakları sağlamıştır. Hatta bizlere canlılar ve cansızlardan akıl yönünde üstün ve güzel yaratmıştır. Madde dünyası bizi onun ışığından ayırmasına izin vermemeliyiz. Cüneyd Suavi’yi okuyunuz ve okuttunuz. Yazgımda varsa onunla tanışmayı çok istiyorum.

1 Beğeni

Spinoza Mucizesi - Frederlc Lenoir

Spinoza’nın kendi felsefesini oluştururken kullandığı metodu, Spinoza’nın kendi üstünde kullanarak yazılmış bir kitap. Spinoza 'nın düşünce dünyasının nasıl oluştuğunu; soyu, yaşantısı, hayatındaki insanlar, başına gelen olaylar, yaşadığı yerler, etkilendiği insanlar üstünden tane tane ve anlaşılır bir şekilde ve kaynaklara dayandırarak açıklamayı amaçlıyor kitap.

Hayatını daha detaylı olarak okuyunca kendisine hayranlığım bir nebze daha arttı. Ömrü boyunca fikirleri yüzünden zorluk içinde yaşamak zorunda kalmış, yasaklar yüzünden yaşarken iki eser yayınlatabilmiş onlarda da kendi adını gizleme gerekliliği duymuş, çocukluğunda ailesi sebebiyle mensubu olduğu Yahudi cemaatinden düşünceleri yüzünden atılmakla kalmamış, cemaati tarafından tenhada bıçakla öldürülmeye çalışılmış, fikirlerini dile getirdikçe yaşam alanı daraltılmış ve sürekli yer değiştirmek zorunda kalmış buna rağmen düşüncelerini ifade etmeyi törpülerse kendisine yıllık gelir veya profesörlük ünvanı verilmesi gibi teklifleri de reddetmiştir.

Azla yetinemeyen insanın tutkularının esiri olacağına inanır Spinoza. Tutkularına esir olan insanların da ruhlarını yaraladıklarına ve bu yarayı teselli edecek yalan yanlış her şeyin kontrolüne girmeye açık olduklarını düşünür. Zaten ömrü boyunca temel ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmiş, tabağındakinin çok değil nitelikli olmasına önem vermiş. Yeter ki doğanın ahengini çözmek için başvurduğu aklı dışında bir şeyin esiri olmasın.

Bu akılcılık ilkesinin Descartes ile olan bağı kitapta açıklanıyor. Spinoza bu etkileşim sayesinde çocukluğunda aldığı dini eğitimlere ilahiyatçıların coşkusuyla yaklaşmak yerine analiz etme kaygısı güderek yaklaşıyor. Ona göre kutsal kitabı okumaya inanmak için oturulursa inanılarak kalkılır oysa inanç okunduktan sonra geliyorsa gelmelidir.

Peygamberlerin sözlerini olduğu gibi kabul etmez. Yaşantılarını, yaşadıkları tarih aralıklarını, ruh hallerini ve kişilik özelliklerini, çevrelerini ve mucizelerini sözleri üstünde topluca değerlendirir. En sonunda semavi dinlerin tanrısı ona çok fazla insan biçiminde görünür. Öfkelidir, kibirlidir, intikam güder, saygı bekler. İnanmak için aklı acze düşürecek mucizeler olmasının gerekliliğine de anlam veremez, bir insan aklını iptal eden bir mucizeden sonra inanacaksa bu biraz sağlıksızdır ona göre. Kendisi tüm doğa kanunlarını yaratan varlığın doğa kanunlara aykırı davranması gerekliliğine anlam getiremez. Yahudilerin üstün bir ırk olmadığını da söyleyince cemaatten aforozu istenir.

Kendisini ateist olmakla itham etmelerine anlam veremez geri kalan her şey anlamlıymış gibi. Oysa kendisinin tanrı inancı vardır. Einstein’nın ben Spinoza’nın tanrısına, var olan her şeyin ahenginde kendini gösteren Tanrı’ya, inanıyorum. Ama insanların kaderi ve davranışlarıyla ilgilenecek olan bir Tanrı’ya, hayır. dediği tanrı figürüdür, Spinoza’nın Tanrısı.

Tüm varlık alemi karşına bir ayna konabilseydi, aynadaki yansıma (aynanın kendi görüntüsünü de içine almış şekilde) tanrı olurdu ona göre. Bu sadece maddeyi kapsayan bir tanrı fikri değil, bir insanın aklındaki hayaller bile o yansımanın bir parçasıdır. Tanrı her şeydedir ve her şeyde tanrı vardır, onu bulmak evrenin ahengine uyabilmek, doğanın en saf haline varmaktır. İnsanın mutlak saadetidir ama bu din kavramını tekelleştirmiş bir zümrenin öğretilerini takip etmekle değil akıl yoluyla mümkündür diyor.

Bu noktada Spinoza’nın metafizik meyli de göze geliyor. Kendisine göre her etik, metafiziksel bir kavramaya dayandırılmaya kanidir. Buna rağmen Etika kitabının asıl ismi Geometrik Kanıtlarla İspatlanmış Etiktir. Doğanın dilinin matematik olduğunu düşünür. Ve insan aklının mucizeler yerine ispatlara ihtiyacı olduğu kabulüyle çıkarımlar yapar.

Çocukluğun sonlarında, dünyanın acımasızlığını, ailesinin artık onu koruyamacağını idrak etmeye başlayan umutsuzluk ve korkuya kapılan insanın teselliyi; her şeyden yüce, kendisine kurban verilirse onu kötülüklerden koruyacağına, ibadet ederse ödüllendirileceğine, her kötülüğe gücü yeten yeni bir all fatherda bulduğunu ve bunun doğru bir tanrı imgesi olmadığını söyler.

Neyse çok uzattım artistik olmasın, sade ve açıklamalı bir anlatım olduğu için okunmasını tavsiye ederim, sadece yazar bazen hristiyanlıkla, etikayı paralel bir noktaya getirmeye çalışıyor onu da gözle eliyor insan. Şu alıntıyla kapatayım, dikkat edin paralanmayın xd

İnsanlar kendilerinin en iyi kısmı olan aklın hükümranlığında yaşasalardı asla kimseye zararları dokunmazdı. Ancak daha ziyade tutkularının (haset, kıskançlık, tahakküm kurma ihtiyacı ve muhtelif heyecanların) hükmünde yaşadıkları için birbirlerini paralarlar.

18 Beğeni

Stanislaw Lem’in Yenilmez adlı romanını bitirdim.

Lem’in tarzını çok seviyorum. Kimsenin aklına gelmeyecek fikirler buluyor ve onların üzerinde son derece felsefi bilimkurgu eserleri yazıyor.

Lem’in Solaris adlı romanı, bu türün en çarpıcı örneğiydi. Yenilmez de bir başka çarpıcı örnek.

Kitap, Yenilmez adlı bir uzay gemisinin Regis gezegenine yaptığı ziyareti ve mürettebatın karşılaştığı içinden çıkılmaz problemleri anlatıyor. Lem, bu romanında bize yaşam kavramını yeniden sorgulatıyor. Romanda işlenen ölü yaşam konusu; günümüz okuruna, izlediği filmlerden ve okuduğu romanlardan tanıdık gelebilir. En son bilimsel keşiflerden ve tartışmalardan özellikle tanıdık gelebilir.

Fakat Lem, günümüzden yaklaşık 60 yıl önce, bilimkurguda çok fazla örneği bulunmayan, bilim çevrelerinde bile henüz tartışılmayan bir konuyu ele almış. Kitabın sadece felsefi değil, bilimsel altyapısı da o kadar iyi ki yazıldığı yıla rağmen günümüzde bile katı bilimkurgu olarak değerlendirilmesi mümkün.

Bütün bunlar Lem’in ve tabii ki çevirmenin akıcı üslubuyla sayfalara dökülüyor. Kitabın eksik bulduğum tek yönü karakterlerin derinliğinin olmaması. Bir gemi dolu mürettebattan sadece iki üç tanesi hikâyede etkin bir rol oynuyor. Diğerleri figüran. Fakat bu iki üç karakterin de bir derinliği yok.

Sonuç olarak keyif alarak okuduğum, iyi ki okumuşum dediğim bir kitap.

23 Beğeni